mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

AB DOSYASI - 1

AB propagandasının açılımı ve arka planı

 

Bu dosyamızı, AB'nin doğal savunucusu olan liberallerin AB’ye girme isteklerinin görüntüdeki gerekçelerini oluşturan, yazılı, sözlü ve görsel yayın araçlarında propaganda için kullandıkları slogan ve görüşlerin arka planını değerlendirdiğimiz "AB propagandasının açılımı ve arka planı" dosyasını bilgilerinize sunuyoruz.

10 Eylül 2002

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

 

-       200 küsur milyar dolarlık iç ve dış borcu ödeyebilmek, yani batmamak,

-       Yabancı sermaye yatırımlarını çekebilmek,

-       Kalıcı bir ekonomik, siyasi ve toplumsal istikrara kavuşmak

-       Hukukun üstün olduğu bir refah ve özgürlük ortamında insanca yaşamak   bulunuyor.[1]

Bu tezlerin her biri üzerinde kısa bir gezinti yapıldığında ise ortaya çıkan tablo oldukça farklı bir görüntü arz ediyor:

·       Kapitalist sistemde bir ülkenin iç ve dış borçlarından kurtulabilmesi en basit tahlilde, devlet gelirleri artarken, giderlerin azalmasını zorunlu kılar. Liberal ekonomik sistemlerde, devletin bütün ekonomik alanlardan çekilmesi (mal ve hizmet üretiminin özelleştirilmesi), ya da ekonomik faaliyetini piyasa kurallarına uygun koşullarda sürdürmesi, yani serbest rekabet koşullarında, genellikle kendisinden çok daha güçlü şirketlerle kıyasıya rekabet içinde bir piyasa aktörü gibi faaliyette bulunması zorunludur. Liberalizmin bir diğer şartı da devletlerin yeni yatırımlar yapmasının engellenmesi olduğu için, devletlerin bir piyasa aktörü olarak özel sektör karşısındaki konumlanışı, aslında devlet açısından bir “haksız rekabet” ortamı yaratır. Çünkü, özel sektör de devlet gibi piyasa şartlarına göre üretim faaliyetinde bulunmaktadır, fakat yeni yatırım yapmasını engelleyen extra bir baskı ile karşı karşıya olmadığı için, bu, dengede olmayan güçler arasındaki yarışta devlet’e oranla bir adım daha öndedir. Başka bir deyişle, ister özelleştirme ya da isterse kamusal üretimi liberalize etmeyi seçmiş olsun devletlerin gelirleri kaçınılmaz olarak gerileyecektir. Gelirlerdeki azalma oranı, zorunlu devlet harcamalarındaki (savunma ve güvenlik gibi) gerileme oranından daha yüksek olduğu taktirde iç ve dış borçların değil tümden ödenmesi, borç portföyünün küçülmesi bile beklenemez.  Borçlardan kurtulma kurgusunun gerçekleşebilmesi ise, her hangi bir ekonomik blok içinde üye olmaktan tamamen bağımsız bir şekilde, çok uzun vadede ve gider-gelir dengesinin sürekli olarak gelir lehine artış göstermesi halinde  ya da radikal siyasi kararlara bağlı olarak (moratoryum ilanı gibi) söz konusu olabilir. Bu iki olasılıktan birincisine, politik bir karar olan ve AB için de ön üyelik koşulları içinde yer alan liberalizasyon süreci ile bir arada ulaşılması mümkün değildir. İkincisinin ise, devletin mali yapısını güçlendirmeyi amaçlanarak yapıldığı söylense bile, nihai olarak toplum üzerinde pozitif bir etkisi olamaz. Çünkü, toplum, mali açıdan güçlü bir devletin en azından temel kamu hizmetlerini bedelsiz ya da herkesin ulaşabileceği kadar düşük bedeller karşılığında sunmasını beklerken, liberalizasyonun hedefi, bu hizmetleri tümden bedelli hale getirmektir. Yani, eğitim ve sağlık gibi en yaşamsal alanların bile piyasa ekonomisine açıldığı bir süreçte borçsuz bir devlet kimin işine yarar, neye hizmet eder sorusunun sorulması gerekir.  Kendi üye devletlerine bile bütçe baskısı (Maastricht Kriterleri) getiren AB kurumlarının, aday ülkelere bütçe açıklarını kapamaları için mali yardımda bulunacağını beklemek ya da toplumu böyle sahte bir umutla oyalamak ise, yalnızca bu üyelikten nemalanacığını öngören ve bunun için gerçekleri saptırmaktan bile çekinmeyen çıkar gruplarının işi olabilir. Kaldı ki bu analizde, sermayenin özgürleşmesinin kapitalizmin doğasından kaynaklanan gerekleri ve nedenleri üzerinde durulmamakta, borç olgusuna sanki kapitalist sistemden bağımsız, tek tek ülke yönetimlerinin beceriksiz uygulamalarından doğan hatalarmış gibi yaklaşılmaktadır. 

 

·       Yabancı sermaye yatırımlarını çekebilmek için mutlaka AB içinde olunması şartı yoktur. Aksi taktirde, dünyada en fazla yabancı yatırımcı çeken ülke konumundaki Çin ile AB sermayesi arasındaki ilişki, ya da AB’nin Cotonou Anlaşmasıyla oluşturduğu Afrika, Karayip ve Pasifik bölgelerindeki 77 ülkeyi kapsayan serbest ticaret sistemi veya Mercosur Bloğu (Latin Amerika ülkelerinin çoğunluğunu kapsayan bölge) içinde faaliyet göstermekte olan AB şirketlerinin durumu açıklanamaz. AB sermayesi, bu ülkelere yatırım yaparken, üyelik şartı’na hiç gerek duymamış, yalnızca ekonomik karlılığı üzerine hesaplar yapmıştır. Bu sistemde toplumlar açısından  hedeflenen  ise yatırımlar artarken, yanısıra kazanımlar ve toplumsal refahın da artmasıdır ki zaten asıl çelişki de burada yatar. Oysa, AB’nin gerek genişleme ülkeleri ve gerekse AB-dışı olarak görülen ve yukarıda bir bölümü sayılan bölge ve ülkelerle yapmış olduğu serbest ticaret anlaşmalarının koşulları refah artışını değil, sömürü artışını garanti altına almayı amaçlayarak dizayn edilmiştir.  Bu gerçeklik, ülkemizde AB’ye “hayır” dediği halde sistem değişikliğini gerekli görmeyen ve çözümü yalnızca AB’nin dışında kalmak biçiminde açıklayan politik açılımlara da yanıt vermektedir. Diğer yandan, tam da bu noktada, ülkemiz başta olmak üzere pek çok genişleme ülkesi işçi sınıfının kafası karışmış durumdadır. Örneğin, İş Güvencesi yasası TBMM’den geçmeden önce yaşanan tartışmalarda İşveren Örgütlerinin de İşçi Örgütlerinin de referans olarak AB’yi göstermelerine rağmen, tarafların yasa tasarısı üzerinde şiddetli bir çatışma yaşadıkları görülmüştür. Sermaye sınıfı AB’ye gönderme yaparak Birliğin bugünkü durumunu ve son zirvelerde karar altına alınan liberalizasyon adımlarını kast ederken; işçi sınıfının örgütleri, gelişmiş bazı AB devletlerinde geçmişte mücadelelerle kazanılmış, fakat birer AB normu olmadıkları gibi, bugün bizzat AB kurumlarının çıkarmakta olduğu güçlü Birlik yasalarıyla geriletilmeye başlanan geçmiş kazanımları kast etmektedir. AB’nin, dünyanın diğer bölgelerindeki işçiler ve çalışanlar üzerindeki etkilerini daha net görebilmek için 2001 yılından itibaren Lome Konvansiyonunun yerini almış olan Cotonou Anlaşmasının aşağıdaki üç maddesine göz atmak yeterli olacaktır :

 

o     “Bu işbirliği, özel yatırımın lehinde bir ortamı oluşturmayı ve dinamik, rekabetçi bir özel sektörün gelişmesini hedef alan ulusal ve/veya bölgesel düzeydeki tüm, gerekli, ekonomik ve kurumsal reformları ve politikaları destekleyecektir.

o     İşbirliğinin bu alandaki stratejik yaklaşımı, özel sektörün gelişmesini amaçlayan siyasi ve hukuki reformların yanı sıra, ticaret rejimini özgürleştiren; emek piyasaları ile finansal piyasaları liberalize eden makro-ekonomik ve/veya sektörel reformları desteklemek olacaktır. Cotonou Anlaşması, ekonomik kalkınmanın temeli olarak, ACP ülkelerinde özel yatırımları koruma ve geliştirmenin gerekliliğini bir kez daha vurgular.

o     DTÖ nezdinde yapılmış olan taahhütler, bu ticari işbirliğinin arka planını oluşturur. Amaç, AB-ACP ticari işbirliğinin Dünya Ticaret Örgütü anlaşmaları ve hukukuna uygun olmasıdır.”[2]

 

Anlaşma maddeleri, ekonomik kalkınmanın temelini özel yatırımları koruma ve geliştirme şeklinde açıklayarak ve bunun için, emek piyasalarının piyasa ekonomisi kurallarına göre işletileceğini garanti altına alarak sömürünün sınırsız olacağını tekrar tekrar vurgulamakta, tüm dünya işçilerinin kitlesel protestolarla karşı çıktığı Dünya Ticaret Örgütü anlaşmalarını ise, anlaşmanın arka planı olarak tanımlamaktadır.

 

30 Temmuz 1999 tarihinde AB tarafından ve Avrupa-Atlantik Bölgesine barış ve istikrar kazandırma gerekçesiyle oluşturulan Balkan İstikrar Paktı da, AB’nin, kapitalist liberalizasyon sürecini G.Doğu Avrupa’ya taşıma amacıyla dizayn ettiği bir başka yapıdır. İstikrar Paktı’nın ekonomik koordinasyonundan sorumlu olan yapılar, Avrupa Komisyonu ile Dünya Bankası olarak belirlenirken; bu iki yapının ortaklaşa başkanlık ettiği Üst Düzey Yürütme Kurulunun üyeleri de G8 ülkelerinin Maliye Bakanları, AB Dönem Başkanlığını yürüten ülke ile Hollanda’dan bir birer yetkili olarak belirlenmiştir. Pakt, 3 ayrı “Çalışma Masası”ndan oluşmaktadır:

-       Demokratikleşme ve İnsan Hakları,

-       Ekonomik Yeniden Yapılanma, İş birliği ve Kalkınma,

-       Güvenlikle ilgili konular,

Demokratikleşme ve İnsan Hakları ile ilgili Çalışma Masası altında kurulan “İyi Yönetişim Görev Gücü” nün hedefi, “bölge ülkelerinde ombudsman yapılarının tesis edilmesi ve kamu idarelerinin reform edilmesi” şeklinde belirlenmiştir. Ekonomik Yeniden Yapılanma, İş birliği ve Kalkınma ile ilgili Çalışma Masasının hedefleri ise özet olarak; bölge ülkelerinin kendi arasındaki  ve AB ile olan ticari ilişkilerinin önündeki kamusal engellerin kaldırılması ve bu hedefe ulaşmak için, sermaye-dostu bir ortamın geliştirilmesi ve finans sektörünün liberalize edilmesi; rüşvet ve yolsuzluğun önüne geçilmesi; alt-yapı yatırımlarının arttırılması; çevre korumanın geliştirilmesi; yoksulluğun azaltılması olarak belirlenmiştir. Ancak, bu hedefler arasında da önemli bir çelişki ve uyumsuzluğun var olduğu görülmektedir. Örneğin, liberal kapitalist sistemlerde serbest ticaret önündeki engellerden bir tanesi kamusal düzenlemeler, diğeri de devlet yardımları ve desteklemelerdir. Çevre korumanın geliştirilmesi kamusal düzenlemeyi zorunlu hale getirirken, yoksulluğu azaltma hedefi de-yatırımların, sermaye karlılığına bağlı olması dolayısıyla- ancak devlet yardımları ve destekleyici programlarla mümkün olabilir. Başka bir deyişle, Pakt, çevre koruma ve yoksulluk azaltma hedefleri ile serbest piyasa ekonomisine geçiş hedefi arasında bir seçim yapmak ve seçimin sonucuna göre birinden birini feda etmek zorundadır. Ancak, Pakt içinde oluşturulan (2000) Yatırım Sözleşmesinin bölge ülkelerinde attığı adımlar, Pakt’ın tercihinin yönünü de açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bölge ülkeleri, Sözleşmenin kurulmasından başlayarak ekonomilerini serbest piyasa işleyişine uygun hale getirmeyi amaçlayan yasal değişikliklere gitmeye başlamışlar, yatırımcıları cezbedecek serbest piyasa reformlarının önemli bölümünü daha şimdiden gerçekleştirmişlerdir. Bu reformların hayata geçirilmesinde OECD yardım etmiş ve her ülke için, hangi ekonomik reformları yapacaklarını gösteren birer liste hazırlamıştır. AB öncülüğünde kurulan ve sürdürülen Balkan İstikrar Paktı, sermayenin küresel ölçekteki ittifaklarının önemli bir örneğini oluşturmaktadır. İttifak içersinde, AB ve OECD’nin yanı sıra, ABD, Kanada ve Japonya da bulunmakta olup; bu ülkelerin temsilcilerinden oluşan bir üst düzey grup, 20 Ocak 2000 tarihinde bir araya gelerek Pakt içinde bir “Sermaye Danışma Konseyi” oluşturmuşlar ve bu yapıyı, “Yatırım Sözleşmesi” (Investment Compact) nin aldığı kararların uygulanmasını izleme ile görevlendirmişlerdir. Balkan İstikrar Paktı’nın resmi düzeydeki katılımcıları şu yapılardan oluşmaktadır :

-       AB üye devletleri ve AB Komisyonu,

-       Bölge ülkeleri: Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Makedonya, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya, Yugoslavya, Türkiye, Moldova,

-       G8 ülkelerinden AB dışında olanlar: ABD, Kanada, Japonya, Rusya,

-       Diğer ülkeler: Norveç, İsviçre,

-       Uluslararası kuruluşlar: BM, Avrupa Konseyi, UNHCR, NATO, OECD,

-       Uluslararası Finans Kuruluşları: Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu(IMF), Avrupa Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası (EBRD), Avrupa Yatırım Bankası (EIB), Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası (CEB)

-       Bölgesel Girişimler : Karadeniz Ekonomik İş birliği, Orta Avrupa Girişimi(CEI), G.Doğu Avrupa İş Birliği Girişimi (SECI), Güney Doğu Avrupa İş Birliği Süreci(SEECP)

Balkan İstikrar Paktı çerçevesinde planlanan 21 anlaşmanın 9’u hali hazırda imzalanmış durumdadır. Geri kalan 12 anlaşmanın müzakereleri devam etmektedir. [3] AB burjuvazisi, Pakt üzerinden Güney Doğu Avrupa ülkelerini kendi çıkarlarına göre biçimlendirmekte, art arda yaşanan savaş ve bölgesel çatışmaların ve kapitalizme geçişin etkisiyle son derece düşük olan işgücü ücretleri üzerinden, daha şimdiden muazzam karlar elde etmeye başlamış bulunmaktadır.   

 

Avrupa Birliği öncülüğünde devam eden ve kapitalizmi yaygınlaştırmayı amaçlayan bir diğer bölgesel girişim de, aralarında İsrail’in de bulunduğu Akdeniz’e kıyısı olan 12 ülke ile AB arasında 1995 yılında Barselona’da imza altına alınan Avrupa-Akdeniz Ortaklık Projesidir (Euro-Med Partnership). Euro-Med ile amaçlanan, siyasi olarak Amerika Birleşik Devletlerinin yanı sıra AB’nin de bir süper güç olarak Orta Doğu’yu denetim altına alması; ekonomik olarak ise savaş ya da uyumlulaştırma yolu ile kapitalizme entegre edilecek olan İran, Cezayir ve Libya gibi, bölgenin “yaramaz çocukları” ile Batı Sahra ülkeleri başta olmak üzere, bu alanı yeni bir üretim merkezi haline getirerek, neo-liberal politikalar üzerinden kar oranlarını yükseltemenin yanı sıra  Avrupa burjuvazisine yeni pazarlar yaratmaktır. Euro-Med projesinin ekonomik hedefi o denli net belirlenmiştir ki,  “bölgenin bir serbest ticaret alanı haline getirilmesi” için nihai tarih olarak anlaşmada 2010 yılı gibi spesifik bir tarih yer almakta; anlaşma kapsamında 40 devletin bulunduğu belirtilerek, 800 milyon civarındaki bölge nüfusu “tüketici” olarak tanımlanmakta ve bölgede oluşturulacak serbest ticaret alanında özellikle imalat sanayi ürünleri ile tarım ürünlerine yoğunlaşılacağı ve bu iki sektörde en ileri düzeyde liberalizasyonun hedeflendiği açık bir dille yazılmış bulunmaktadır. Yine anlaşma içersinde, Akdeniz ülkelerine düşen görevler ve AB’nin sorumlulukları şöyle sıralanmaktadır : “Bölge ülkelerinin kendi aralarında serbest ticaret uygulamasına geçmeleri; mali, ekonomik ve endüstriyel sektörlerde çok önemli düzeyde reformları gerekli kılan gümrük vergilerinin kaldırılması ve bu nedenle, AB tarafından da gerek kamu gerekse özel sektörde yapılacak ekonomik reformları desteklemesi amacıyla MEDA Programının devreye sokulması.”[4]           

  

Yukarıda önemli özellikleri bazında aktarılan sermaye ittifakları ve benzer özellikteki diğer anlaşmalar, Türkiye’deki İşveren Örgütlerinin AB sürecini neden bu denli desteklediklerine açıklık getirirken, emek örgütlerinin sürecin gerisinde kaldıklarını, Avrupa Birliği’ni gereğince tanımadıklarını ortaya koymaktadır. Yine bu anlaşmalarda da görüldüğü gibi ülkelere yabancı yatırım akışı için AB üyeliği gibi bir koşul bulunmamakta; AB sermayesi, kendi çıkarları gerektirdiğinde, bulunduğu coğrafyanın çok uzağındakiler de dahil olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde yatırımlar yapmakta ve bu yatırımlarda daha yüksek karlar elde etmek adına, AB kurumları üzerinden, söz konusu ülkelerin işçilerini tamamen korumasız bırakacak serbest bölge anlaşmaları imzalanmasını sağlamaktadır.

 

·       AB’ye girmek için sayılan üçüncü gerekçe de “Kalıcı bir ekonomik, siyasi ve toplumsal istikrara kavuşmak” olarak göze çarpmaktadır. Bu savda, kapitalist sistem ile “istikrar” kavramının bir arada kullanılması, bu iki kavramdan en azından bir tanesinin anlamının bilinmediğini ortaya koyuyor. Sınıfsal çatışmaların, istikrarı imkansız hale getirdiği kapitalist sistemde olsa olsa “zahiri” ve geçici bir istikrardan söz edilebilir. Üstelik, istikrar kavramı, başına “siyasi, ekonomik, toplumsal” v.b sıfat tamlamaları konarak kullanılamayacak kadar bütünlük ifade eden bir kavramdır. Başka bir deyişle, -sınıflardan bağımsız olarak ele alınacak olsa bile- ülkelerin ekonomileri kötüye gittiğinde, toplumsal huzursuzluklar baş göstermekte ve bağlı olarak ta siyasi dengeler büyük bir alt üst oluş yaşamaktadır. Bu tespitin en çarpıcı örneği 2000 yılı Aralık ayından bu yana Arjantin’de yaşanmaktadır. Ayrıca, “siyasi, ekonomik ve toplumsal istikrar”ın abidesi gibi gösterilmeye çalışılan AB ülkelerinde art arda ve özellikle de AB zirveleri sırasında yaşanan toplumsal tepkiler, gerçekte ekonomik istikrarsızlığın bir sonucudur ve tam da bu noktada, AB ülkelerinde “zahiri” bir ekonomik istikrardan söz etmek mümkündür. Çünkü, AB işçi sınıfının, çalışan kitlelerin ekonomik refahı hızla geriler; işçi sınıfı istikrarını kaybederken, AB ülkelerinin milli geliri “istikrarlı bir şekilde” artmaya devam etmekte ve bu çelişik durum, az gelişmiş coğrafyalardan bakıldığında bir “istikrar” gibi algılanabilmektedir. AB ülkelerinde milli gelir artışı, Avrupa burjuvazisinin karlarının istikrarlı bir şekilde yükselmesi; bu da, Avrupa işçi sınıfının var olan geçici ve görece istikrarını kaybetmesi anlamına gelir. Gerçekte, kapitalist sistemde kalıcı bir toplumsal istikrarın sağlanabilmesi hiç bir zaman mümkün değildir, çünkü kapitalizm, toplamı sıfır olan bir sistemdir ve sermaye sınıfının  mutluluğunun bedeli, işçi sınıfının mutsuzluğu şeklinde ödenir.

 

·       AB’ye girmek için sayılan sonuncu gerekçe “Hukukun üstün olduğu bir refah ve özgürlük ortamında insanca yaşamak” şeklinde ifade edilmektedir. Yukarıdaki “istikrar” kavramı ile bu gerekçenin bir arada ele alınması daha sağlıklı bir sonuca varmada yardımcı olabilir. AB’nin insan hakları ve demokrasi konularında tüm dünyada örnek alınması gereken bir sisteme sahip olduğu yönündeki savlar yalnızca ülkemizde değil görece geri kalmış bütün coğrafyalarda yaygın bir kanı olagelmiştir. “Burjuva demokrasisi”nin uygulanması konusunda sınırlı düzeyde de olsa farklılık gösteren “inceltilmiş kapitalizm”in bu kalesinin gerçek yüzünü gizlenmede kullanılan en temel argümanlar da yine bu kavramlardır. AB’ye üye olacak ülkelerde hukukun üstünlüğünün yaşanacağını iddia edenlerin, öncelikle bu kavramın AB halkları için var olup; olmadığını araştırmaları gerekir. Bu bağlamda, örneğin Dünya Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu ICFTU tarafından 2002 yılı içinde yaptırılan son araştırmanın sonuçları oldukça düşündürücüdür:

“Emek piyasalarında cinsiyet ayrımcılığı üzerinde yoğunlaşan yeni ICFTU raporu, Avrupa’da kadın ve erkekler arasındaki ücret ayrımcılığı oranının %35’lere kadar ulaştığını gösteriyor. Rapora göre, pek çok AB ülkesinde, özellikle kayıt dışı sektörlerde ve tarımda kabul edilemez boyutlardaki çocuk emeği sömürüsü bir olgu olarak devam etmekte. Bütün Ab devletleri ILO’nun ayrımcılık ve eşit muamele ile ilgili sözleşmelerini ülke yasalarına geçirdikleri halde tüm üye devletlerde ayrımcılık hala çok sık dile getirilmekte olan bir konu. İngiltere, kadın-erkek ücret dengesizliğinde önde gelenlerden biri ve dengesizlik oranı %25’e varıyor. Kadınlar, Avrupa çapında yaygın olarak en düşük ücretli işlerde, part-time statü ile ya da a-tipik çalışmanın diğer formlarıyla çalıştırılmakta. Örneğin Finlandiya’da aynı işi yapan kadınlar, erkeklerin ücretinin sadece %81’i karşılığında istihdam ediliyor. Bu oran Belçika’da %84 ve yine Belçika’da Hükümet tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre ülkedeki çalışan her üç kadından biri işyerinde cinsel tacize maruz kalıyor. Finlandiya Sendikası AKAVA’nın yaptırdığı bir başka araştırmaya göre bu ülkedeki 30 yaşın altında ve çalışan kadınların %53’ü geçici işlerde ve sabit süreli sözleşmelerle istihdam ediliyor. Bu oran erkeklerde %33. AB ülkelerinde çocuk emeği sömürüsü yaygın bir olgu olmamakla birlikte, raporda, pek çok AB ülkesinde kabul edilemez boyutlarda çocuk emeği sömürüsünün varlığına dikkat çekiliyor. Çok hafif bir düşüş eğilimine rağmen Portekiz’de turizm, tekstil ve inşaat sektörlerinde istihdam edilen pek çok çocuk günde 10 ila 14 saat çalıştırılmakta. Bu çocuklar, genellikle kaçak iş yerlerinde çalıştırılıyor ve yaşları büyüdükçe çok kolay ve sorunsuz bir şekilde işten çıkarılabiliyor. Çocukların bazıları işe sabah saat 07.00 de başlayıp, gece 11.00 e kadar çalışmak zorunda. Ayrıca, bu çocuklardan bazılarının işverenleri tarafından (kötü amaçla) kullanıldığına  ve çocukların ciddi düzeyde fiziksel ve psikolojik zarar gördüğüne ilişkin çeşitli raporlar bulunuyor. İngiltere’de son 10 yılda yapılan bir çok araştırma, 13-15 yş arasında ve çalışmakta olan çocukların %40’ının kayıt dışı sektörlerde ve part-time olarak istihdam edildiğini ortaya koyuyor. İngiltere’nin kuzey doğusunda Low Pay Unit isimli birim tarafından yapılan bir başka araştırmaya göre, çalışan çocukların %44’ü iş başında kaza geçirmiş ve bu çocukların dörtte biri 13 yaşın altında. Ayrıca, yine İngiltere’de evsiz çocuklar arasında fuhuş olgusu oldukça yaygın. Pek çok Avrupa’lıya göre, köle işçilik K.Kore’deki gulag’lar gibi yalnızca diktatör yönetimlerin iş başında olduğu ülkelerde görülebilecek bir sorun olarak tanımlanıyor olsa da köle işçilik sorunu bugün Avrupa’nın kapısına da dayanmış bulunuyor. Almanya’da baza hapishanelerde mahkumlar, özel sektör tarafından, rızaları alınmaksızın, sosyal güvenceden mahrum ve piyasa ücretlerinin sadece %5’i kadar bir ücret karşılığında çalıştırılıyor. Yunanistan Hükümeti, kısa süre önce, denizciler tarafından başlatılan grevi sonlandırmak için olağanüstü hal yasası çıkardı. Bu yasayı rağmen işe dönmeyi reddedenler hakkında idari kovuşturma başlatıldı ve bu kişiler hapis veya para cezasına mahkum edildi. Tüm bunların ötesinde ve bütün AB ülkeleri için geçerli olan en kötü uygulama ise kadınlar ve kız çocukların fahişelik yapmaya  zorlanması olgusu. Raporun yazarı Collin Harker, her ne kadar bütün AB ülkeleri 8 temel ILO sözleşmesini  ülke yasalarına geçirmiş olsalar da , nitelikli bir hukuk sistemine sahip olan Avrupa ile, kadınlara ayrımcılık yapılan, çocukların emeğinin sömürüldüğü ve mahkumların zorla çalıştırıldığı Avrupa arasında çok ciddi farklılıklar olduğunu belirtiyor.” [5]  AB ve “hukukun üstünlüğü”, “refah ve özgür bir ortamda insanca yaşamak” kavramlarından ne anlaşılması gerektiğini sayısal veriler ve ülke örnekleriyle aktaran yukarıdaki rapor tanıtım yazısı, Avrupa ülkelerinde de tıpkı diğer coğrafyalarda olduğu gibi, sıra işçi haklarına geldiğinde imzalanmış ve hatta ülke yasalarına geçirilmiş uluslararası anlaşmaların bile kolayca yok sayılabildiğini ortaya koyuyor.

 

 

[1] Avrupa Hareketi 2002: “Sora Sora Avrupa” başlıklı bildiri

[2] Trade Union Report on Cotonou Agreement, ETUC, ICFTU, WCL, September 2000

[3] Stability Pact Newsletter, Issue 14, 28 June 2002 and the page titled “About the Pact” in web site of the Pact

[4] EUROMED Overview, The situation in the Middle East-EU Reactions

[5] ICFTU circular letter on the new report, 24th July 2002