mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

AB DOSYASI - 2

Avrupa Birliğinde Anayasa (Yeni Konvensiyon) Tartışmaları

 

AB Dosyası-2 çalışmamızda, National Defense University National War College’dan Alexander H. Margulies ve Prof. AMB. James Williams/Col.John Zielinski ile Danışman Dr. Gebhard Schweigler tarafından yapılan ve AB-Konseyi web sayfasından ulaştığımız anket çalışmasını esas aldık. Bazı bölümlerin altına Çalışma Grubumuzun kısa yorumlarını da ekleyerek hazırladığımız "Avrupa Birliğinde Anayasa (Yeni Konvensiyon) Tartışmaları" dosyasını bigilerinize sunuyoruz.

7 Ekim 2002

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

2001 Aralık ayında Belçika-Leaken’de yapılan AB Zirvesi ve buna bağlı olarak derinleşen yeni konvansiyon tartışmaları önümüzdeki dönemde AB gelişmelerine yön verecek gibi görünmektedir. Gerek Leaken kararları gerekse konvansiyon hakkında –geniş anlamda bilgi değilse bile- fikir sahibi olmak için, bir AB üniversitesinin akademisyenleri tarafından yapılan araştırma ve açılan soru başlıklarına göz atmak yeterli olacaktır:

 

 “AVRUPA’NIN GELECEĞİ İLE İLGİLİ KONVENSİYON VE AB’NİN DEMOKRASİ AÇIĞI”

1-            7 Haziran 2001 tarihinde Irlanda’da yapılan AB-Anayasası oylamasından “Hayır” sonucunun çıkmasıyla birlikte, AB liderleri , İrlanda Başbakanının seçim sonrasında , “bu yenilginin Avrupa Birliği ve yurttaşları arasında geniş çaplı bir iletişimsizliğin var olduğunu ortaya koyduğu” şeklindeki beyanatı ile görüş birliği içinde olduklarını açıkladılar[1]. Diğer yandan Irlanda’daki pek çok siyasi gözlemci, böylesi bir olumsuz sonucun ortaya çıkmasını AB-Anayasası ile ilgili güçlü bir halkla ilişkiler kampanyasının olmayışına bağlıyorlar. Sponsorluğu AB kurumlarınca yapılan bir başka araştırmanın sonuçları ise bu görüşü destekler nitelikte ve Irlanda’daki seçim sonrasında utanç duyulması gerekenin ortaya çıkan muhalefet tablosu olmadığını, problemin asıl sebebinin güçlü bir halkla ilişkiler kampanyasının yapılmamış olması olduğunu ortaya koyuyor[2]. Irlanda’daki bu oylamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Irlanda’lı AB Parlamentosu üyesi Pat Cox’un kısa süre önce AB-Parlamentosu Başkanlığına seçilmesi Irlanda’lı seçmenlere verilmiş bir seçim rüşvetimiydi? Irlanda’da yeni referandumun ne zaman yapılacağını öngörüyorsunuz?

 

Yukarıdaki soruyu özetle yorumladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Avrupa Birliğinde yapılan yasal değişikliklerin tek tek toplumlara benimsetilmesi ve AB ülkelerinin yasalarının bu değişikliklerle uyumlu hale getirilmesinde halkla ilişkiler konusunda uzmanlaşmış şirketlerin kolları sıvadığı ve geniş çaplı kampanyalar uyguladığı anlaşılmaktadır. Bu tespiti yakın geçmişte yaşanan belli olaylarla ilişkilendirdiğimizde ve örneğin Almanya’da 90’ların birinci yarısında yapılan Euro referandumun olumsuzlukla sonlandığını fakat 3-4 yıl süren kampanyalar sonrasında yapılan ikinci bir referandumda bu kez Alman toplumunun fikir değiştirerek Euro’yu kabul ettiğini hatırladığımızda bahsi geçen halkla ilişkiler kampanyalarının hiç te yabana atılmayacak bir öneme sahip olduğunu görüyoruz. Öte yandan, Irlanda’daki oylamadan hemen önce bir Iralnda’lı parlamenterin AB Parlamentosu başkanlığına getirilmesi, akademisyenlerin de dikkat çektiği gibi aslında pek şüpheye yer bırakmayan bir seçim rüşveti görünümündedir. Bununla, tepkili Irlanda halkının AB kurumlarına olan güvensizliğinin aşılmasının planlandığı anlaşılmaktadır. Görüntüde rüşvet ve yolsuzluğa şiddetle karşı çıkan AB kurmaylarının, gerektiğinde bu yöntemi kullanmaktan çekinmediğini düşünmek yanlış olmayacaktır.  

 

2-   Irlanda’daki anayasa oylamasından çıkan olumsuz sonuç sonrasında -AB ve kurumlarındaki demokrasi açığının rol oynayıp; oynamadığından bağımsız olarak-, size göre AB içersinde gerçekten bir demokrasi açığı var mı? Eurobarometer’in son dönemde yaptığı iki anketin sonuçlarına göre, AB yurttaşlarının yalnızca yarısı AB üyeliğinin iyi bir şey olduğuna inanmakta (2001 sonbaharında %54), AB ve kurumlarına güven duyanların oranı %53 ve ülkelerinin AB üyeliğinden yarar sağladığına inananların oranı ise %52[3]. 45 yıllık faaliyeti sonrasında AB’ne verilen destek neden bu denli zayıf ve isteksiz ?

Bazı gerçeklerin ipuçlarını veren AB yurttaşlarının yarısının hoşnutsuzluğunu aktaran bu sorunun yanıtı kendi içinde gizlidir. Avrupa Birliği’nin 45 yıllık faaliyetinin temel hedefi Batı Avrupa burjuvazisinin konumunu güçlendirmek ve Avrupa’da işçi sınıfının mücadelelerle elde ettiği kazanımlar bu çıkarların önünde birer engel olarak durduğu için bu engelleri aşama aşama oratadan kaldırmak olmuştur. Genelde dikkatlerden kaçan fakat son derece önemli bir gerçeği perdeleyen şey ise AB ülkelerindeki görece yüksek standartlardır. Pek fazla öneme sahip olmayan birkaç tanesi dışında bu standartlar AB’nin yazılı hukukunda yer almadığı ve dolayısıyla AB düzeyinde bir geçerlilik taşımadığı halde ülkemizde AB pazarlaması sırasında bu argüman hala yoğun biçimde kullanılmaktadır . Üstelik 90’lardan bu yana yapılan çeşitli zirvelerde alınan kararlar, Avrupa ülkelerinin her birinde kendilerine özgün yapılandırılmış olan bu normları -gerileterek- ortaklaştırmayı ve en alt düzeyde tek tip haline getirmeyi amaçlamaktadır. İstatistikler ise AB yurttaşlarının yarısının -her ne kadar bu süreci sağlıklı değerlendiremeseler ve eski, ulusal sistemlerine dönerek çözüme ulaşacaklarına inansalar bile- AB yapılandırmasında kendilerinin aleyhine işleyen bir şeyler olduğunu fark ettiklerine işaret etmektedir. 

 

3-      Aralık 2001’de Leaken Zirvesinde AB Konseyi geleceğin Avrupa’sına ilişkin bir Konvensiyon oluşturdu ve bu konvensiyona, 2004 yılında yapılacak hükümetler arası konferansa kadar, AB’ni daha demokratik, daha şeffaf ve daha etkin bir Birlik haline getirmeyi amaçlayan öneriler geliştirme görevi verdi[4]. Bu bağlamda, Konsey, bir seçenekler listesi sunmak ya da bir anayasa taslağı hazırlamak konusundaki seçimi Konvensiyona bıraktı. Konvensiyonun, 28 Şubat’taki ilk açılış toplantısında başkan Valery Giscard d’Estaing yeni bir anayasa taslağı hazırlama konusundaki arzusunu dile getirdi[5]. Siz, bu konvensiyonun görevinin ne olması gerektiğine inanıyorsunuz? Size göre, konvensiyon neye karar verecek?

AB’de son dönem tartışmalarının odak noktası olarak algılattırılan Konvensiyon meselesi, sendikalar ve toplumsal kesimler tarafından Birlik’te yeterince yaşanmadığına inanılan demokrasinin inşaası olarak görülmektedir. Birlik teorisyenlerinin tam olarak hedeflediği de budur. 

 

4-      Görünüşte bu yeni konvensiyondan AB’deki demokrasi açığını gidermesi beklenirken; Konvensiyon içinde görev yapacak 105 delegenin hiç birinin halk oylaması ile seçilmemiş olması sizce ironik (alay eder gibi) bir durum teşkil ediyor mu? Belirlenen delegeler, AB yurttaşlarını anlayabilecek ve onları temsil edebilecek kapasitede mi? Size göre, belirlenen bu 105 delege demokratik meşruiyete sahip mi? Ülkeniz halkının yeni konvensiyona tepkisi nedir? AB’ndeki halk tepkisi genel olarak nedir?

Konvensiyon, özetle bir anayasa hazırlığıdır. 300 milyonluk AB yurttaşlarının hak ve sorumluluklarının belirleneceği böylesine önemli bir çalışmada görev yapacak beyin takımının seçilmişler yerine atanmışlardan oluşması bir yandan AB’de var olduğuna inanılan demokrasinin sorgulanmasına yol açarken diğer yandan da akıllara kapitalizmin  bu sürecinde bilinçli ve ideolojik olarak gündeme getirilen “Yönetişim” olgusundan AB’nin de payını aldığını ortaya koymaktadır. burjuva demokrasisinin o bildik kurumlarından kararlara katılım, toplumsal mutabakat v.b gibi ögeler ve dolayısıyla burjuva demokrasisi Yönetişim ya da Türkiye’de “Kurullar” olarak bilinen bu yeni yönetim anlayışının hiçbir aşamasında söz konusu bile olamaz. Atanmışlardan oluşan bu yapılar toplumun “özgür iradesi”nin kapitalist politikaları etkilemesine engel olmak için özel olarak dizayn edilmiştir. Bu olayda da Avrupa yurttaşlarının hak ve sorumluluklarını belirleme görevi, siyasi iradeden bağımsızlaştırılarak bir tür Yönetişim kuruluna aktarılmıştır. Bu durumda ortaya çıkacak anayasadan hak ve özgürlükler adına bir şeyler beklemenin son derece yanıltıcı olacağı tespitini yapmak yanlış olmayacaktır. 

 

5- “The Economist” dergisinde yayınlanan bir yazıda Avrupa’da federal bir sistemden yana olanların konvensiyona da egemen oldukları buna karşın federalizme karşı olanların konvensiyon içindeki temsil düzeylerinin çok zayıf olduğu belirtiliyor[6]. Bu değerlendirmeye katılıyormusunuz? Eğer katılıyorsanız, bu durumun konvensiyonun demokratik meşruiyeti üzerindeki etkisi ne olacak? Bunun, konvensiyondan doğabilecek önermelerin halk tarafından algılanışı üzerindeki etkisi ne olacak ? Bunun, konvensiyon üzerinde oluşabilecek fikir birliktelikleri ve tartışmanın genel gidişatı üzerindeki etkileri nasıl olacak? Bunun, AB’nin ulus devletlerin konfederal birliği şeklinde bir Birlik olmasında tarihsel olarak ısrarcı olan İngiltere, Danimarka gibi ülkeler üzerindeki etkileri neler olabilir?

Bunca gediğine rağmen bu konvensiyonda hala bir meşruiyet sorgulamasının sürdürülmesi ve bu meşruiyetin federasyon mu, yoksa konfederasyon mu biçiminde bir tartışmaya  indirgenmesi AB düzeyinde egemenlik konusunun üzerinde ciddi düzeyde kafa yorulan bir mesele olduğuna da ışık tutuyor. Öte yandan, bugüne kadar çıkarılan AB düzeyindeki yasalarla üye devletlerin özellikle ekonomik alandaki egemenlikleri zaten önemli oranda ipotek altına alınmış durumda. Örneklemek gerekirse yalnızca Avrupa Para Birliği (EMU) yasaları bile faiz oranlarının belirlenmesinden, enflasyon oranını belli düzeyde tutmaya, bütçe açıkları seviyesinden devalüasyon yapma hakkına kadar devletlerin egemenlik kapsamına giren pek çok konuyu Avrupa Merkez Bankasına ihale etmiştir. Konfederasyon/Federasyon ikileminin Euro-Tek para uygulamasından geri adım attırmayacağı ise -üye devletlerin açıklamalarından- gün gibi ortadadır. Üstelik Euro uygulaması içine henüz girmemiş olan İngiltere’nin konfederasyon sistemi yönündeki tercihi, Euro’daki tercihi ile çelişiktir. Gerek, ulus devletlerin rol ve egemenlik alanlarının görece daha geniş tutulacağı federasyon sistemine karşı çıkan bu ülkenin (İngiltere) gerekse federasyon talepleriyle egemenliklerinden vaz geçmek istemezmiş gibi bir görüntü verdiği halde Euro’ya giriş konusunda hiç tereddüt göstermemiş olan karşıt bloğun bu çelişik durumları Avrupa halklarının bu tartışmalarla meşgul edilmeye çalışıldığı ve sanki Birlik, Avrupa sermayesi tarafından yönetilmiyormuş gibi bir görüntü verilmeye çalışıldığı izlenimi uyandırmaktadır.   

 

6-      Konvensiyona başkanlık eden Giscard d’Estaing, hazırlanan taslak konvensiyon için 2004 yılında, Parlamento seçimleriyle birlikte bir halk referandumu yapılmasını öneriyor. Böylesi bir girişimin amacı size göre hükümetlerarası konferansta konvensiyonun onaylanması sürecine etki etmek mi ve/veya bu konferansta olası bir onaylamanın önüne geçmek mi? Eğer böyle düşünüyorsanız, tek tek ülkelerin öneriyi reddetmelerine dönük bu girişim geri tepecek bir silah olabilir mi? Bir referandum önermeden önce tek tek bütün AB hükümetlerinin desteğini sağlamak daha emin bir yol olmayacakmıydı? Irlanda’daki son referandum, hükümetler önderliğinde konvensiyon lehinde güçlü bir kampanya olmaksızın AB düzeyinde bir referanduma gitmenin tehlikeli olacağını ortaya koymuyor mu? 

AB kurumlarının, kapitalist girişimlerine kamu oyu desteği sağlamak için sürekli olarak kampanyalar düzenlendiğini bir kez daha doğrulayan bu soruda, 2004 yılındaki referanduma kadar geçecek sürede yüz milyonlarca Euro harcanarak kamu oyunun konvensiyona bakışının manipule edilebileceği göz ardı edilmiş gibi görünüyor. Avrupa Konvensiyonunun ilk çıkış noktasının, AB halklarının kafalarındaki soru işaretlerine ve demokrasi sorgulamalarına son vermek olduğu hatırdan çıkarılmamalı. Bu anlamda, söz konusu konvensiyonun çıkarılacağına pek kuşku duyulmaması gerekmektedir. Hatta konvensiyonun imza törenine tarihsel , çok önemli ve büyük değişiklikler getirecek bir olay havası verileceği bile öngörülebilir. Öncesinde kamu oyu yoklaması yapılmadan ve tek tek hükümetlerin desteği sağlanmadan referanduma gitme cesaretinin gösterilmesi, olsa olsa AB kamu oyunun konvensiyona bakışına ve iki yıllık süreçte halkla ilişkiler şirketlerinin gerçekleştireceği propaganda faaliyetine duyulan ve ne yazık ki pek de haksız sayılmayacak güven ile açıklanabilir. 

 

7-      Leaken Deklarasyonunda AB Konseyi Konvensiyona, Avrupa’daki genç nüfusa ulaşmak ve önerilerini, bu nüfusun AB ve AB’nin, yaşamlarıyla doğrudan ilgili kararlarına katılımını arttırmaya dönük bir anlayışla dizayn etmekle görevlendirdi. Avrupa Birliğinin yaşlı body-guardları, bugünkü durumda (Giscard d’Estaing başkan; Belçika’nın eski başbakanı Dehaene ile İtalya’nın eski başbakanı Amato başkan yardımcısı konumundalar) Konvensiyona egemen durumdadırlar ve konvensiyonun bütün gündemi ve kontrolü bu grubun elindedir. Size göre, Konvensiyon, Avrupa’nın genç nüfusunun beyinlerini ele geçirmiş durumda mı?Konvensiyon tarafından oluşturulan Forum, sivil toplum kuruluşlarını AB’nin geleceği tartışmasına dahil etme konusunda ne derece etkin?

Öncelikle konvensiyon tartışması tarihinin çok kısa bir süreye dayandığı unutulmamalı ve Konvensiyon için oluşturulan Forum’un sivil toplum kuruluşlarını tartışmaya katmak konusunda bir hata yapmasının beklenemeyeceği, zira STK’lar ve sendikaların daha şimdiden bu anayasa hazırlığından yana tavır aldıklarının bilinmesi gerekiyor. Fakat burada daha önemli olan şey, Konvensiyonun, katılımlarını arttırmak adı altında genç beyinleri kuşatmak gibi bir amacı olduğunun açık açık zikrediliyor olmasıdır. Burada asıl kast edilen Avrupa’daki genç nüfusun AB kurumlarına ve işleyişine duyduğu güveni arttırmak ve pekiştirmektir.  

 

8-      Finlandiya Başbakanı Lipponen, Avrupa Komisyonunun, oyunun kurallarının herkes için aynı olmadığı, yalnızca güçlü AB ülkeleri yararına işleyen ve şeffaflıktan uzak olan bir bürokrasiye hizmet eder bir hale getirilmesi yönünde çabalar olduğundan şikayet etmekte; Konvensiyonun da bu yönde bir ilerleme içinde olduğu uyarısını yapmaktadır[7]. Bu görüşe katılıyormusunuz? Sizce, diğer küçük ülkelerin liderleri de bu görüşü paylaşıyor mu? Eğer böyle ise, AB liderleri AB Komisyonu ve bürokratik mekanizması içersinde hükümetlerin farklı nüfuz etkilerinden kaynaklanan bu demokrasi açığına nasıl yanıt vermeli?

AB kurumlarının öz evlatlar (Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere olarak özetlenebilir) ile sonradan üye olan, küçük ve ekonomik açıdan daha zayıf konumdaki üvey evlatları arasında ayırım yaptığı son derece yaygın ve genel kabul gören bir kanıdır. Özellikle Nice zirvesi ile birlikte üye devletlerin güç ve nüfuz alanlarında daha bariz farklılıklar ortaya çıkmış ve eşitsiz görüntüye mazaret olarak ta genişleme sürecine hazırlık yapıldığı ifade edilmiştir. Avrupa Konseyi içindeki oy dağılımında yapılan değişiklik ve pek çok önemli konunun oylamasında “nitelikli oy çoğunluğu” sistemine geçilmiş olması yalnızca Finlandiya değil, Benelux ülkelerini de rahatsız etmiştir. Aslında tüm bu gelişmelerin Avrupa Birliğinin resminin netleşmesi şeklinde algılanması gerekir. Zira, Nice zirvesine kadar olan dönemde de Birlik politikalarını belirleyen her zaman bu zengin dört ülkenin (Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya) egemen burjuvazisi olmuştur. Bu soruda üzerinde durulması gereken en önemli husus, kapitalizmin değişmez yasası eşitsiz gelişim AB’nde ve mevcut üye devletler arasında da söz konusu olduğuna göre, genişlemenin ardından bu eşitsizliğin varacağı boyutlar, işçi sınıfının bir bütün olarak bu gidişattan nasıl etkileneceği olmak zorundadır.  

 

9-      Eurobarometer tarafından yapılan son anket çalışmasının sonuçlarına göre, AB yurttaşlarının %67’si bir AB Anayasasının oluşturulmasından yana. Ancak, bu anket , söz konusu desteğin belli bir anayasa tipi için verilip (federal mi, konfederal mi?); verilmediğini sorgulamamış durumda. Ayrıca, yine bu ankette, sorulara cevap verenlerin önemli anayasa hükümlerinin, örneğin ülkelerin temsil düzeyleriyle ilgili yüzdesel dağılımın ne olacağını bilmedikleri ortadadır. Bir Avrupa anayasası oluşturulması yönündeki bu halk desteği sizce ne boyuttadır? Ülkenizde ve AB düzeyinde yapılacak bir referanduma halk desteği sağlanması için gerekli anayasa hükümleri nelerdir?

 

10-  Bir AB anayasası için en zayıf destek %50 ile Danimarka, %55 ile Portekiz ve Finlandiya ve %58 ile İngiltere’dendir. Sizce Konvensiyon kendi önerilerini geliştirirken bu durumu dikkate almalımıdır? Bu dikkate alındığında, anayasanın diğer ülkelerdeki kabul edilebilirliği üzerinde etkisi ne olacaktır?

 

11-  Aday ülkelerin Konvensiyon içindeki pozisyonlarında bir anormallik söz konusudur: bu ülkeler üye ülkelerle eşit olarak temsil edilmekte, fakat Başkanlık sistemi içine alınmamakta ve üye ülkeler tarafından alınan konsensus kararları üzerinde bir veto hakkına sahip bulunmamaktadırlar. Sizce, neden aday ülkelere Konvensiyon içinde söz hakkı tanındığı halde, Konvensiyon kararlarını veto hakkı tanınmamaktadır ? Aday ülkeler tam üyelik hakkını elde ettikten ve tüm AB kurullarında temsil edilir duruma geldikten sonra, bugün onların itirazına rağmen uygulamaya konan kararlardan geri dönüş için AB’nin yakasına yapışmayacaklarmıdır? Bugün “veto hakkının tanınmaması” gibi girişimler gelecekte AB yurttaşı olacak kitlelerin gözünde AB’nin demokratik meşruiyetini zedelemeyecek midir?

Bu sorunun yorumuna, bize göre AB’nin zaten bir demokratik meşruiyete sahip olmadığını belirterek başlamakta yarar var. Diğer yandan, aday ülkelerin Konvensiyon içindeki pozisyonları, söz hakkına sahip oldukları halde Başkanlık sistemine dahil edilmemeleri ve veto hakkına sahip olmamaları AB devletlerinin genişleme sürecine nasıl baktığını ortaya koymakta: Haklardan yoksun, yalnızca sorumlulukları olan yeni üye devletler. Unutulmaması gereken en önemli boyut ise hem güçlü ve hem de yeni üye konumundaki güçsüz devletlerin burjuvazinin hizmetinde olduğu ve “güçlü” devletlerin emekçilerinin kazanımlarının da bu süreçte sürekli olarak geriletildiğidir. 

 

12-  Aday ülke halklarının, AB Komisyonu tarafından son süreçte getirilen ve tarım desteklemeleri ile bölgesel yardımların yanısıra aday ülkelerin işçilerinin ve yurttaşlarının serbest dolaşım haklarının da sınırlanması yönündeki önerilerine karşı duyarlıkları giderek artmaktadır. Aday ülkelerin, Komisyonun bu tip girişimlerine karşı, Konvensiyon önerileri içinde hem Komisyonun etkisini minimize etmeyi ya da değiştirmeyi amaçlayan hükümlerin ya da “eşit koruma”ya ilişkin bir hükmün eklenmesi gibi bir girişimde bulunacaklarını tahmin ediyormusunuz? Bu durumun, Konvensiyonun aday ülkeler nezdindeki demokratik meşruiyeti üzerine etkileri nasıl olacaktır?

Türkiye’de AB tartışmasının taraflarını belirleyen konuların başında AB’den akacak fonlar ile serbest dolaşım gelmektedir. Fakat yukarıdaki soruda, A.Komisyonu tarafından son dönemde getirilen fon kısıtlamaları ile serbest dolaşım sınırlamalarına ilişkin önerilere dikkat çekilmektedir. Serbest dolaşımla ilgili sınırlama önerilerin gerisinde yapılan lobi çalışmalarında işçi sendikalarının da olduğu bilinmektedir. Ancak, bu konuda alınacak nihai kararı, Avrupa sermayesinin ucuz emeğe duyduğu ihtiyaç belirleyecektir. Başka bir deyişle, sermaye, Avrupa içindeki ücret ve kazanımları geriletmek için ucuz emek göçüne bağımlı olmayacak kadar güçlü ise, sendikaların bu isteğini geri çevirmeyecek, ya da bu konuyu Avrupa sendikalarıyla yapacağı esneklik ve ücret zammı pazarlıklarında kullanacaktır.  

 

13-  Diğer yandan, özellikle Birliğin gelişmiş bazı ülkelerinde örneğin Almanya’da, AB genişleme sürecinin muazzam ölçekte ek bütçe harcamaları getirebileceği ve ortak tarım politikası (CAP) ile bölgesel yardım programlarının gerektiği kadar radikal bir şekilde revize edilmeyeceği yönünde ciddi toplumsal kaygılar söz konusudur. Bu tip ülkelerin, bu sorunları Konvensiyon içersinde halletme yolu arayacaklarını düşünüyormusunuz? Eğer düşünüyorsanız, bu girişimin başarı şansı nedir? Bu konular Konvensiyon içersinde çözmede başarı sağlanamazsa, bu durumun bu ülkelerdeki sürecin demokratik meşruiyeti üzerindeki etkileri ne olacaktır?

 

14-  AB tarafından uygulanmakta olan ve bir grup üye belli bir politikayı onaylarken, diğer bir grubun karar alma sürecinin dışında kalmasına izin verilmesi şeklinde açıklanabilecek “değişken geometri” ilkesinin varlığı bilinmektedir. Bu ilkenin uygulama örnekleri arasında Ekonomik ve Parasal Birlik ile sınır kontrollerine ilişkin Schengen Anlaşması da bulunmaktadır. Başta Fransız bürokratları olmak üzere, bu uygulamanın daha sıklaştırılması ve yaygınlaştırılması ve en küçük ortak payda temelinde ortaklaşmalar yerine, Birliğin “çekirdek” ülkelerinden oluşan bir grup ülkeye AB kalkınmasının daha süratli olmasını sağlamaları için imkan tanınması yönünde öneriler getirilmektedir. Ancak, küçük ülkeler ve aday konumunda olanlar bu ilkenin resmi uygulama haline getirilmesinin, kendilerinin AB içindeki “ikinci sınıf ülke” statülerini kalıcı hale getireceğinden ve büyük ülkelere, küçük ülkeleri reformlara zorlayacak bir mekanizma sağlayacak olmasından korku duymaktadırlar. Hükümetinizin, “değişken geometri” ilkesiyle ilgili görüşleri nedir? Bu konuya Konvensiyon tarafından getirilecek yaklaşımın nasıl olacağını düşünüyorsunuz?

 

15-  Almanya Başbakanı Schroeder ile İngiltere Başbakanı Tony Blair, Konvensiyonun açılışından hemen önce , ortaklaşa hazırlamış oldukları bir mektubu Konsey’e ilettiler. Bu mektupta, AB Konseyinin prosedürlerinin ve Konsey yasalarının kamu oyuna açıklamaları sırasındaki  oylama sözleşmelerine ilişkin hükümlerin reform edilmesi ve Konsey Zirvelerinde AB antlaşmalarında çoğunluk oylamasına konu olan meselelerde konsensus gereği yerine çoğunluğun oylarının yeterli olması çağrısında bulundular. Bu mektuptaki iki önemli çağrının yanı sıra mektubun açıklanmasıyla ilgili zamanlama, Nice Zirvesinde, Fransız Hükümetinin en önemli ve prosedürel konuları ele alması sırasında bir şamar etkisi yaptı. Fransa Dış işleri bakanı Vedrine, bu gelişmeyle ilgili olarak, geleneksel anlamda AB girişimlerini besleyen Fransa-Almanya arasındaki “özel ilişki”nin artık öldüğü yorumunu yaptı[8]. Bu gelişmenin Konvensiyon müzakereleri üzerinde bir etkisi oldu mu?, bu etki nasıldı? Önemli AB reformlarının, Fransa tarafından kabulü üzerindeki etkisi ne olacaktır?

 

16-  Maastricht Anlaşmasında karar altına alınan ve daha sonra Amsterdam Anlaşmasına da genişletilen “Bağımlılık” ilkesi, demokrasi açığı sorununa yanıt verme amacıyla dizayn edilmişti. Her ne kadar bu ilke, kararların mümkün olan en uygun düzeyde alınmasını sağlamak için dizayn edilmiş olsa da; uygulamada belirsizliklere yol açmış ve AB Konseyinin, bu konuda reform ya da revizyon yapılması düşüncesinden hareketle Konvensiyonu görevlendirmesi sonucuna yol açmış bulunmaktadır. “Bağımlılık”ın gerçek anlamı nedir? Bu konseptin AB düzeyinde işleyişine pratik bir örnek verebilir misiniz? AB’nin belli konularda üye ülkeleri yetkilendirdiği her hangi bir örnek biliyor musunuz? Konvensiyonun, AB devletleri ve yurttaşları ile ilişkisini güçlendirmek için ne tip önlemler düşünülebilirdi?

 

17-  “Bağımlılık” ilkesi, ABD Anayasasındaki, “güçlerin anayasa tarafından ABD devletine aktarılması ile Devletin anayasayı engellemesini yasaklayan ve tüm yetkileri eyaletlere ya da halka devreden” 10. değişiklikle büyük benzerlik taşımaktadır. Uygulamada ise bu değişiklik, ABD anayasasına bir ticaret hükmü eklenmek suretiyle genişletilmesinden ötürü büyük oranda saptırılmış olup; ABD Temyiz Mahkemesi, bu durumu, neredeyse bütün ekonomik faaliyet alanlarına Federal düzeyde müdahale yetkisi olarak yorumlamaktadır. Avrupa Adalet Mahkemesinin de Casagrande, Reina ve Bosman davalarında benzer bir eğilim gösterdiği ileri sürülmektedir[9]. Eleştiriler, ulusal hukuk sistemlerinin %50’yi aşkın bölümünün AB yasalarına uyum için çıkarılan yasalardan oluştuğu şeklindedir. Konvensiyonu, belli meselelerdeki AB yetkileri kapsamını sınırlarken, ekonomik konularda kullanılan AB yetkilerine teğet geçilmesine dönük her hangi bir girişim var mıdır?

 

18-  AB kurumlarının işleyişinde şeffaf olunmaması da, Leaken Zirvesinde, Konvensiyondan yanıt üretmesi istenen bir diğer demokratik açık konusudur. Bu görevlendirmenin, AB Komisyonu tarafından Zirveden hemen önce yapılan “Komisyon toplantı gündemleri ile haftalık toplantıların tutanakları bundan sonra düzenli olarak  kamu oyuna açıklanacaktır” açıklaması üzerinde etkili olduğunu düşünüyor musunuz? Konvensiyon çalışmalarının daha şeffaf olması için ne tip önlemler düşünülmelidir?

19-  Başkan Chirac, 7 Mart günü, kendi ülkesinde yaptığı bir açıklama sırasında, bir Avrupa Birleşik Devletleri ya da bir Süper Devlet değil, bir Devletler Federasyonu oluşturulması için çağrı yaptı. Bu iki pozisyon arasındaki fark nedir? Fransız kamu oyu bu iki pozisyondan hangisine daha yakındır? Fransa'da AB’nin gelecekteki yapılanması ile ilgili ve ciddi destek bulan diğer görüşler nelerdir?

 

20-  Başkan Chirac, AB Dönem Başkanlığının 6 aylık sürelerle rotasyona tabi tutulması yönteminin de kaldırılması yönünde çağrıda bulundu ve böylesi bir yöntemin genişleyen bir Avrupa Birliği içersinde işletilemez hale geleceği yorumunu yapmıştır. Chirac, bunun yerine AB Başkanının Konsey tarafından yapılacak seçimle işbaşına gelmesi ve belirlenen bir süre zarfında görevde kalmasını önermiştir. Sizce Chirac neden Başkan seçiminin halk oylaması ile ya da Parlamento içinde yapılacak bir oylama ile yapılmasını önermemiştir? Oysa böyle bir seçim yapılacak olsa, halkın çıkarları daha iyi temsil edilerek, yurttaşlara AB projesine katılım şansı, aday ülkelere ise, AB’deki birbiriyle çatışan vizyonlar arasında tercih yapma şansına sahip olarak seçimlere gitme izni vermeyecek midir? 

 

21-  Çeşitli çevrelerce aktarılan bilgilere göre, İngiltere, Euro’ya katılım ile ilgili referandumu 3 Mayıs 2003 tarihinde yapmayı planlamaktadır. Economist tarafından aktarılan bilgilere göre son dönemde yapılan anketler Euro’ya olan desteğin arttığını göstermekle birlikte; bu destek hala azınlık konumundadır[10].  Sizce referandum hedeflenen tarihte mi yapılacaktır? Bu oylama size göre yalnızca Euro’ya katılım için mi, yoksa tüm AB projesine bakışı ölçmek için mi yapılacaktır ? Bu oylamanın, farklı siyasi gruplarca Blair Hükümetinin performansından memnuniyetsizliğin açıklanması için kullanılabilme oranı sizce ne kadardır? İngiliz Poundunu korumaya dönük milliyetçi eğilimlerin geniş kitleler üzerinde etkisi  olacak mıdır? Hükümet bununla başa çıkabilir mi?

 

22-  Leaken Zirvesi sırasında AB Dönem Başkanı olarak ev sahipliği yapan Belçika, Konvensiyonun “Godfather” ıdır. Eski Başbakan Dehaene, Konvensiyonun iki başkan yardımcısından biridir ve, daha yüksek düzeyde entegrasyondan, federal bir devletten ve A.Parlamentosunda bütün güçlerin ortak karar almasından yana olan bir kişidir. Belçika’nın, böylesi bir federal devlet yapısı içersinde, küçük devletlerin seslerini duyurmaları, ve ayrıcalıklarını korumaları ile ilgili görüşleri nelerdir? Bu tip korumalar, gerçekten demokratik bir temsil konsepti ile nasıl uyumlu hale getirilebilir?, Halihazırdaki ağırlıklandırılmış ve oransal olmayan oylama sistemi Belçika’lıların çoğunluğu tarafından kabul edilmekte midir? Eğer böyle bir durum söz konusu değilse diğer alternatifler neler olabilir? Belçika’lılar, diğer eyaletler için nısbi temsil söz konusu olurken; diğer bazı eyaletlerin (AB için: Devletlerin) eşit temsil hakkını içeren çift meclisli bir ABD tarzı  çözüme yanaşacak mı?[11]

 

Bizim yukarıda yaptığımız çelişki tespitlerinin bu araştırmayı gerçekleştiren akademisyenlerin de gözünden kaçmadığı görülüyor. Gerçekten de bir yandan içe dönük egemenlik haklarının savunulması anlamına gelen Federasyon talebi bir yandan da daha yüksek düzeyde entegrasyon ve Parlamentoda bütün güçlerin ortak karar alma hakkı gibi talepler birbiri ile çelişki içindedir. Üstelik Belçika “küçük ülkeler” kapsamına girmektedir ve ağırlıklandırılan ve oransal olmayan oy değerlendirme sistemi tıpkı diğer küçük ülkeleri olduğu gibi Belçika’yı da olumsuz yönde etkileyecektir. Diğer yandan, önümüzdeki günlerde (19 Ekim) Irlanda’da ikinci kez yapılacak Nice Zirvesi ile ilgili referandum, bir kez daha “Hayır” sonucu çıkması halinde genişleme sürecinin dondurulmasına yol açabilecektir. Süreci ve Irlanda’lıların bu kez ne diyeceğini Avrupa sermaye sınıfının kısa ve orta vadeli çıkarları belirleyecek; başka bir deyişle eğer genişleme sürecinin kapitalist çıkarlar açısından bir süre askıya alınması gerekiyorsa sonuç “Hayır” çıkacak, çıkarlar koşulsuz bir şekilde genişlemeyi gerektiriyorsa o zaman da “Evet” gibi bir sonuç açıklanacaktır. Bize göre ise Irlanda halkının bu kez evet diyeceğine pek şüphe yoktur. Özellikle ağırlık kazanmaya başlayan korumacı ve milliyetçi eğilimler ile Avrupa’yı da etkisi altına alan ekonomik durgunluk göz önüne alındığında AB sermayesinin hızla genişlemekten başka çaresi yok gibi görünmektedir. Aksi taktirde bugüne kadar vaatler karşılığında çok önemli ekonomik tavizler vermiş olan genişleme ülkelerinin içlerine kapanmaları gibi bir tehdit ortada durmaktadır.

Kaynakça:

[1] Roland Watson and David Lister, “Brussels Blamed by Ahern for Irish “no vote”, The Times (London), June 16, 2001, accessible at web.lexis-nexis.com/universe/docu

[2]Irish Marketing Surveys Limited, “Attitudes and Behavior of the Irish Electorate in the Referendum on the Treaty of Nice” analysis and report by Prof. Richard Sinnot

[3]Eurobarometer 56, and Eurobarometer Spring 2001, IP/01/1005, July 17, 2001

[4]Leaken Decleration, available at http://europe-convention.eu.int/pdf/LKNEN.pdf

[5]Speech by Valery Giscard d’Estaing, February 28, 2002, available at http://europe-convention.eu.int/docs/0156SEN.pdf

[6]“The Founding Fathers, Maybe,” The Economist, February 23, p. 53

[7]Finnish Warning of Dominance by Large EU Vountries,” euobserver.com, February 26, 2002, available at http://www.euobserver.com/index.phtml?selected_topic=9&action=view&article_id=5324

[8]“An Anglo-German Liaison,” The Economist, March 2, 2002, pp. 48-49

[9] “Reappraising Subsidiarity’s Significance After Amsterdam,” Harward Law School: The Jean Monnet Chair, available at http://www.jeanmonnetprogram.org/papers/99/990702.html

[10]“Will he, won’t he?”, The Economist, February 2, 2002, p. 58-59