mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

AB DOSYASI - 5

ACABA AVRUPA BİRLİĞİ Mİ TÜRKİYE'YE GİRSE???

Bu dosyayı, Türkiye’de yıllardır en çok tartışılan ve bu dönemin en acil sorunu olarak görülen ve insan hakları, demokratikleşme, özgürlük söylemleri ile süren AB tartışmalarına yeni bir boyut katmak, önemli bulduğumuz bazı örneklemeleri ve AB’ye tek kurtuluş olarak sarılan çevrelerin kullandıkları kavramlarla neyi işaret ettiklerini başka göstergelerle ortaya koymak. Türkiye medyasının da abarttığı günümüz Avrupa imajı ile Avrupa gerçekliği arasında sağlıklı bir analiz yapmak için seçtiğimiz ülke ise FRANSA. Yani ‘özgür ve refah içinde bir toplum’ için Avrupa Birliği’ diyenlere Fransa’daki toplumsal değişim hazırlıklarını, yeni suç tanımlamalarını, bu konu üzerine son dönemde yapılmakta olan tartışmaların bir boyutunu yansıtmak, hazırlanan yasa tasarılarından önemli ve ilginç bulduğumuz bazı bilgileri sizlerle paylaşmak ve özgürlüklerin doğduğu ülkelerden biri olarak kabul edilen Fransa’nın ve dolayısıyla Avrupa Birliğinin nereye evrilmeye başladığının küçük ipuçlarını sunmak.

29 Kasım 2002

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

Fransa’da ki gelişmelere geçmeden önce biraz gerilere giderek bu ülkede seçim sürecinde yaşananlardan kısaca bahsetmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Fransız medyası tarafından ‘siyasi deprem’ olarak nitelendirilen seçimlerin sonucu şöyle idi; 2002 Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. turunu, merkez sağdan J.Chirac birincilikle tamamlarken meclisin dışından seçilen ırkçı Jean Mari Le Pen (Ulusal Cephe) ikinci olmuştu. Bir önceki dönemin favorisi olan P.S.(Sosyalist Parti, sosyal-demokrat) lideri L.Jospin 1. turda elenmişti. Jospin dönemi bir sol ittifak dönemiydi ve her ne kadar bu ittifak içinde pek çok parti ve grup (Fransa Komünist Partisi, LesVerts-Yeşiller, merkezci MRG sol radikaller hareketi, ve ulusalcı MDC vatandaşlar hareketi) olsa da ipler Jospin’in elindeydi. Son seçim sürecinde ayrıntılara gizlenen bir başka gelişme ise ırkçı sağın başarısının yanı sıra devrimci sol sayılan grupların daha önceki seçimlerin tersine sol ittifaktan görece daha güçlü durumda olduklarının ortaya çıkmasıydı.

Fransa’daki gelişmelerin ağırlık noktası ile Avrupa Birliği’nin yönlendirme ve destekleri tamamen örtüşmektedir. Hem ekonomik hem de sosyal anlamda başlatılan değişim süreci, ülkeler bazında daha önceleri kazanılmış özgür-demokratik haklar budanarak Avrupa sermayesinin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor ve tüm yapılanlar, fedakarlık, güvenlik, serbestlik adına ve Avrupalılığın yüceltilmesi gibi kimlik politikalarıyla yaşama geçiriliyor.

Bu süreçteki en belirgin gelişmenin, tek tek birlik üyesi ülkelerin içsel dinamiklerinin yerini, AB kararlarının aldığı ve bu kararların bağlayıcı niteliğe ulaştığı, iç dinamikleri yok saydığı, onların üzerinde, onları aşan bir konumda bulunduğunun ve hatta bu sürecin AB’nin kuruluşundan bu yana oluşmuş kendi ilkelerini bile terk etmesi anlamına geldiği saptamasının yapılmasının mümkün olduğudur.

Fransız hükümetinin yoğunlaştığı konular geçen dönemlerdeki hükümetlerin devamı niteliğindedir. Genel olarak bu politikaların sosyal alana yansıması ise:

-          Kamu hizmetlerinin yıkımı,

-          Emekliliği yok etmek,

-          Sermaye çıkarlarının ön planda tutulması,

-          Sosyal hareketlerin yasa dışı kabul edilmesi,

-          Polisye-güvenlikci politikalarının arttırılması... şeklinde gerçekleşmektedir.

Bu uygulamaların ekonomik olanlarının altındaki imza ise Avrupa Birliğinindir. Birlik üyesi ülkelerde özgürlüğü azaltacak politikaların uygulanmaya başlaması karşısında Avrupa Birliği kurumları hiç bir işe yaramıyor ve bazen özgürlüklüleri azaltacak uygulamaları bile destekleyebiliyor.

 

I ) EKONOMİK GELİŞMELER.

Fransa’da patronların siyasetteki merkezi rolü: Patronların siyasetteki doğrudan rolünü anlamak için hükümetin üyelerine göz atmak yeterlidir. İçişleri Bakanı N. Sarkozy’nin kardeşi MEDEF(Fransa Girişimciler Hareketi) tekstil branşını yönetiyor. Ekonomi Bakanı F. Mer, metalürji devi ARCELOR’’un eski başkanı ve MEDEF’in son derece aktif bir üyesi. Küçük ve orta boy işletmelerden sorumlu bakan yardımcısı R. Dutreil’in eşi MEDEF’in başkanının yönetimindeki holdingin özel danışmanı.

Tüm seçim süresince MEDEF bir ‘Fransa Turu’ yaparak kendisini gündemde tutmayı başardı. MEDEF 8 ayrı kentte düzenlediği sempozyumlarda isteklerini gündeme taşıdı. Düzenledikleri Sempozyumlardan en göze çarpanlardan birinin başlığı şöyleydi: ‘Milli Eğitim’in inkar ettiği ve iflas etmiş ideoloji olarak adlandırılan GİRİŞİM RUHUNUN TOPLUMDAKİ ÖNEMİ’.  MEDEF, rahatsızlık duyduğu tüm konularda görüşlerini yaygınlaştırırken, siyasetteki rolünün kaçınılmaz ve bu rolün geçmiştekinden daha aktif olması gerektiğini vurguladı.

Aslında bu derece gözle görülür olmasa da 1924-26’daki sol ittifaklara yönelik saldırılarından bu yana Fransız patronları siyasette son derece aktiflerdi. 1936 Halkçı Cephe’ye karşı ‘Para Duvarını’ kuran patronlar ve 1972-74’te Sosyalist Parti ve Fransız Komunist Partisi’nin ortak programına karşı son derece şiddetli ve kapsamlı kampanyalar yürüttüler. Ancak bugün solun özellikle de Sosyalist Parti’nin sermayenin söylemini benimsemesinden dolayı, artık MEDEF yalnızca sağ partileri destekleme ihtiyacını duymuyor. Söylemi ise gayet basit ve modern: “Sivil Toplum”, “Sosyal Diyalog” ve “Özelleştirme”.

 

Fransa’da Kamu Hizmetlerinin Ticarileştirilmesi:

Avrupa Birliği’nin hemen hemen tüm zirve ve toplantılarında –DT֒ye uyum adı altında- karara bağlanan pek çok uygulama Fransa’da hızla yaşama geçirilmektedir. Bu uygulamalar kamu hizmetlerinin liberalize edilmesi, özelleştirmelere yumuşak geçiş yani Sosyalist Parti’nin “Rekabete Açılma” ya da “Sermaye Açılımı” olarak ifade ettiği özel şirketten farksız bir kamu hizmeti. France Telekom ve Fransa Postaları(La Poste) bunun en iyi iki örneği: Bu iki firmanın hakkında birkaç hatırlatma yapmakta fayda var. 1987 yılında sağ başbakan Chirac başka alanları rekabete açarken PTT’nin statülerini değiştirmiyor. 1989’da Sosyalist Parti’li M. Rocard ‘en kötü seçenek adapte olmamak’ diyor. Kamu hizmetlerinin piyasayı inkar etmemesi gerektiği vurgusu ile PTT ikiye bölünüyor. 1992’de AB Komisyonu postaların rekabete açılmasını savunuyor. Nihayet 1993’te Telecom”lar rekabete açılıyor. 1995’te SP’nin baş sekreteri Jospin özelleştirmeye karşı SUD Sendikasının imza kampanyasına katılıyor fakat aynı Jospin 1997’de France Telekom’u borsaya sokuyor. AB ülkelerinin bakanları 2001 yılında Lüksemburg’da posta sektörünün tamamen piyasalaştırılmasını kabul ediyor. Ve bu karar Jospin yönetimi tarafından uygulanıyor. Fransız Telecom’un çoğunluk hissesi halen devlete ait olmasına rağmen bu şirket her hangi bir çok uluslu şirket gibi davranarak kar peşinde koşuyor. Zaten amaç hizmet değil kar olduğu için buna şaşırmamak gerekiyor. Yeni ‘hisse demokrasisi’ örneğini de hayata geçiren şirket çalışanlarına hisseyi avantajlı fiyatlarla satarak Avrupa’da başka bir uygulama olan özel emeklilik fonları sistemine de geçişin ilk adımı atıyor. Tüm bunlar MEDEF’in ana amaçları arasında yer alıyor. Hisse almamakta ‘özgür’ olan çalışanlar aynı zamanda bu hisseleri almaları konusunda baskı altına alınıyorlar. Baskı biçimlerinden biri şirket içinde çalışanların yükselmesini belirleyen bir kriter oluşturması. Hisseleri satın alan çalışanlar Fransa Telekom’un 70 milyar euro borçlanması ve hisse senedinin bir yılda %80 değer kaybetmesi nedeniyle küçük hissedarlar –ki çoğunluk çalışanlar- ciddi ekonomik kayıplara uğradılar.

 

İkinci örnek şirket La Paste, France Telekom’u hızla ve aynen takip ediyor. 15 Ekim 2001, Lüksemburg AB ülkeleri bakanları toplantısında bu sektörün tamamen piyasalaşması için son tarih 2009 olarak ön görüldü.

AB çapında işleyen bu süreç GATS anlaşması hükümlerinin sonuçlarıdır. Siyasiler kamu hizmetlerini GATS hükümlere uygun olarak piyasaya adapte ederken sözde kurtarma çabası içersinde oldukları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Kurtarmanın uygulamadaki karşılığı ise, La Poste’nin hizmet kalitesini ikinci planda tutarak, satış oranlarının yükseltilmesi ile meşgul olunması. Şirket dergileri ise işin propaganda yanıyla ilgilenerek, yayınlarıyla çalışanları her zaman ‘motive’ etme işlevini de yerine getiriyor.

Son olarak Sosyalist Parti’nin çalışma sürelerini 35 saate indirmeyi savunan yasanın başına gelenleri kısaca aktarmakta yarar görüyoruz. Bu yasa ücretleri dondurulmasına rağmen MEDEF tarafından reddedildi. Sağ Partiler hükümeti bu konuyu Çalışma Müfettişlerinin kontrolü ve raporu ile zorunluluk hallerinde aylık  130 saat olan çalışma süresini 180 saate çıkararak çözdü ve fiilen 35 saatlik çalışma yasası son buldu. 

     

Fransa Bütçesinde Son Gelişmeler:

Tüm Avrupa’da olduğu gibi Fransa’da da bütçe açıkları sosyal harcamaların azaltılması ile neredeyse eş anlamlı. Bu konuda en kararlı iki bakanlık eğitim ve araştırma bakanlıkları. Gelecek yıl üzerine yapılan açıklamalara bakılırsa Araştırma Bakanlığı’nın bütçesi %7,5 ile %12 arasında azaltılacak ve 150 araştırma bölümü yenilenmeyecek.

Fransa’da asgari gelir adı altında 25 yaş üstünde olan ve hiçbir gelir kaynağı olmayan kişilere ödenen maaşlarda, yasanın öngördüğü enflasyon oranındaki artış bile gerçekleşmezken, bakanların maaşlarında %70’lik bir artış söz konusu. Aynı zamanda asgari ücret konusunda ise 35 saat yasasının yol açtığı değişik uygulamalar farklı birkaç asgari ücretin oluşmasına yol açtı. Hükümet  bu asgari ücretleri üstten eşitleyerek bu durumu ‘sosyal duyarlılık’ göstergesi ve “gurur kaynağı(?)” olarak sundu. Sosyal harcamaların azaltılmasından en çok varlıklılar faydalandı. Çünkü gelir vergisi düşürüldü ve sosyal harcamaları karşılayan bir kaynak daha “gururla” ortadan kaldırıldı. Bir başka harcama artışı ise gündelik hayatta güvenliğin sağlanması amacıyla polislere ayrıldı. Her geçen gün ise bu harcamalar yükselmektedir. Sivil hayattaki emniyetsizlik Neden? Aşağıda bu durumu açıklamaya çalışacağız.

 

II) ÖZGÜRLÜKLER:

 

Yeni gündem, yeni suçlar:

Polisiye harcamalardaki artış yeni ortaya çıkan bir durum değil. Tüm seçim kampanyası süreci boyunca medyanın önemli katkılarıyla insanların gündemine sokulan güvensizlik propagandası biri bin yaparak sürüyor. Türkiye medyasından dolayı bize de tanıdık gelen bu olgu aslında Avrupa’da ve Amerika’da pek çok sosyologun üzerine en çok eğildiği konulardan biri. Yoksulluk ile zenginlik arasındaki uçurum, artan stres ve gündemdeki tabiriyle sosyal patlama, yalnızlaşmanın zirveleştiği ve insanların karşısına sürekli suni iç düşmanların çıkarıldığı bir dünyada insanların yarınlarına kaygıyla bakması için medya elinden geleni yapıyor. İşte ‘özgür’ Fransa’da bu emniyetsizlik analizi üzerinden yasa üstüne yasa çıkarılıyor. Emniyetçilik konusunda sağ ve sol partiler ya da hükümetleri ortak hareket ediyorlar. Ve Fransa gündemine her geçen gün yeni suçlar ekleniyor.

Cumhurbaşkanı Chirac; ‘Suç oranlarında büyük bir patlamanın yaşandığını’ belirttikten sonra “Sosyalist Jospin” ‘Günlük emniyet yasasını’ meclisten geçirdi. Emniyetin bir insan hakkı olduğu ve eski başbakanın yeterince ‘emniyetçi’ olmadığı için seçimleri kaybettiği öne sürüldü. Bu öneri pek çok parti yöneticisi tarafından da paylaşıldı. Bu yorumları ırkçı Le Pen’in meşrulaştırılması için medyanın kampanya malzemesi olarak kullanıldığı düşünülebilir.

 

Fransa’daki suç oranları konusunda toplumu yönlendirecek bilgiyi sunmak için yanıltıcı istatistikler iyi kullanıldı, demografik artışa paralel bir durumun söz konusu olduğu vurgulandı. Suç oranlarında söylenildiği gibi bir patlamanın yaşanmadığı araştırmacılar tarafından da belirtilse de bu açıklamalar medya açısından pek dikkate alınmadı. Okullarda arttığı söylenen suçlar ise okul ve öğrenci sayısı içerisinde çok küçük rakamlarla ifade ediliyor, ancak bu durum da ‘emniyetçilik’ yapmaya pek engel oluşturmuyordu. Emniyetçilik mesleğin en çok bilinenlerinden biri, siyasi kimliği ile SP’ye yakın olan ve Fransa Üniversiter Yayınları’ndan “Emniyet Sorunu” üzerine bir de kitap çıkaran A. Bauer’dir. A. Bauer aynı zamanda eski Sorbonne Üniversitesi Başkan Yardımcısı olduğunu belirterek akademik ünvanını kullanıyor ve  televizyonlarda konuyla ilgili demeçler veriyor. Oysa bu kişi Sorbone’da sadece 1 yıl süreyle öğrenci temsilcisi olarak bu görevi üstlenmişti. İşin aslı ise A.Bauer’in toplu emniyet hizmetleri sunan bir şirketin sahibi olmasıydı. Bilindiği gibi her şirketin varlık nedeni kar’dır. Yeni suç tanımlamaları yapar ya da ortaya çıkarırsınız ve yasalarla desteklersiniz, ardından ortalığı kaygıya ve telaşa sürükleyip önlem olarak yeni ürünler piyasaya sürersiniz, sonuç olarak kar etme ortamını yaratmış olursunuz. İşte A.Bauer’in yaptığı da budur.

Şimdi de sıra Türkiye’de yaşayanlara özgürlük getireceği iddia edilen Avrupa Birliğinin göbeğindeki yeni suç tanımları:

 

Pasif Fuhuş:  Eskiden Fransa’da sadece aktif fuhuş tanımı vardı. Ancak şimdi tahammül sınırlarını zorlayan bir uygulama olarak Pasif Fuhuş tartışılmaktadır. Pasif Fuhuş, akşam belli bir saatten sonra (23.00) sokakta gezen ve yasanın belirlediği çizginin dışında tahrik edici giyinen (Örneğin: mini etek, dar pantolon, v.s.) her kadının potansiyel fahişe kabul edilerek gözaltına alınabilmesi ve hapis cezası verilebilmesidir. Bu konuda hükümetin açıklaması ise basit, sokaklar bu kadar tehlikeliyken böyle bir uygulamanın amacı vatandaşların “özgür dolaşabilme” hakkını savunmak. Kadınların özgür dolaşma hakkı???

Tehditkar Dilenme: Bu yasa maddesi ile şiddet kullanılarak dilenmeyi teşvik edenlerin tanımı ve kapsamı genişletiliyor. Örneğin bir sokak şarkıcısı para toplarken onun şapkasını ya da para kutusunu elden ele dolaştıranların hepsi yardım ve yataklıktan suçlanabiliyorlar.

İşgaller: Çingenelerin kendilerine ayrılan bölgenin dışında yaşamak suç ve işgale giriyor. Bu yasaya uymayan çingeneler hapis cezası ile yüz yüzeler. Ayrıca evsizler Fransa’da alışıldığı üzere kış aylarında boş evlere sığınarak yaşıyorlar. Artık işgalci kabul ediliyorlar. Mülkiyete saldırı olarak da tanımlanan bu suç Fransa’da yeni bir kavram olarak öne çıkan bir sözcüğü yani ALT FRANSA’yı (yani dar gelirlileri) kapsıyor.

Vatandaşlık dışı tutumlar: Polise veya bir polisin ailesine küfür etmek gibi düzenlemelerle uslu vatandaş tanımlaması yapılıyor. Aksi davranışta suçun karşılığı hapse kadar gidiyor.

Muhaliflerin Yasadışılaştırılması: Daha önce belirtildiği gibi AB kurumları özgürlükleri kısıtlayacak yasaları engelleyecek durumda değiller. Bunun ötesinde AB kurumları kendileri toplumsal bir muhalefete maruz kaldıklarında gerekirse bütün ilkeleri inkar etme anlamına gelen her tür müdahaleyi yaşama geçiriyorlar. Fransa’da Anti-GMO(Genetik Değişikliğe Uğratılmış Ürünler) eylemleri ile gündeme gelen ve tarlalarda GMO yetiştirilmesi (kullanılacak teknolojinin etkisi bilinmiyorsa) önlem ilkesi çerçevesinde yasaklandı. Ancak bu yasak Tarımdaki Endüstriyel Tekellerin baskısı sonucunda en başta “Sosyalist Parti” hükümeti tarafından ekiminin yapılabileceği açıklandı. GMO’ların polenizasyon sayesinde başka tarlalara sıçraması kaçınılmaz ve potansiyel tehlike taşıyan bir teknolojinin tüm doğaya yayılmasının önüne geçilemez olduğu bilimsel deneylerle ispatlanmıştır. Bu yüzden pek çok ekolojist örgüt, muhalif köylülerin (José Bové öncülüğündeki C.P.(Köylü Konfederasyonu) ve neo-liberalizm karşıtlarının tepkisine yol açtı. Mc Donald’s eylemlerinden sonra mahkum edilen  J. Bove ve C.P. militanları bu kez (başka ekolojist örgütlerle birlikte ve ATTAC) GMO tarlaları yok etmekten dolayı yargılandılar. Çevre yasalarına aykırı davrandıkları gerekçesiyle yargılanan bu kişilerin hiçbiri eylemlerde şiddet kullanmamışlardı, ancak yine de mahkum olmaktan kurtulamadılar. Bu kararların adaletsizliği, C.P’nin tersine Avrupa Ortak Tarım Politikasına karşı çıkmayan, ‘Resmi’ köylü sendikası FNSEA’ya karşı mahkemelerde takınılan tutumla karşılaştırıldığında ortaya çıkmaktadır. FNSEA bir çok defa son derece şiddetli eylemler yaptı. Bu eylemlerde bir çok Valilikleri bastılar, Tarım Bakanlığını yağmaladılar, bir Tarım Bakanını soyup yolun ortasında çıplak bıraktılar. FNSEA üyelerine bu eylemlilikleri için hafif cezalar verilirken aynı yasalarla yargılanan C.P. üyelerine en ağır cezaların verilmesi anlamlıdır. AB Tarım Politikasından yana olan FNSEA ile bu politikalara karşı çıkan C.P. eylemcilerinin yeni yasalar karşısında eşit olmadıkları ortadadır.

Mültecilere yönelik Terörle Mücadele Yasası: Fransız devleti 70’li 80’li yıllarda teröre moral destek ve yataklık nedenleriyle aranmış ya da mahkum olmuş İtalyan mültecilere sığınma hakkı tanımıştı. Şimdi ise Terörle Mücadele adına bu güvence kaldırıldı. Bu durumun en sembolik vakası Sorbone Üniversitesinde öğretim üyesi olan, hiçbir şiddet olayına ya da kanlı bir suça bulaşmamış ve İtalya’da 22 yıl mahkum edilmiş G. Persichetti. Marksist bir düşünür olduğu için dosyasındaki suçları her geçen gün ağırlaştı ve bugün İtalya’ya iadesi gündemde.

Sadece Sermayeye AÇIK SINIRLAR:  AB’nin en önemli ilkelerinden biri olan serbest dolaşım özgürlüğü olmasına rağmen bu hak istenildiği ya da gerek duyulduğunda hükümetlerce geri alınabiliyor. Özellikle de AB Konsey toplantıları sırasında düzenlenebilecek eylem ve protestoların önüne geçmek. Göteborg’daki polis şiddetinden sonra, Barselona Zirvesi sürecindeki gelişmeler ile AB’ye muhalefetin tahammül sınırı ortaya konuldu. Barselona’ya protesto amacıyla gidecek eylemciler için Fransa’da sınırlar geçici süreyle kapatıldı. Bu uygulama Fransız sol ittifakı hükümeti ve İspanyol muhafazakar hükümetinin gönderdiği polislerin ortaklığı gerçekleştirildi. Sınırı bloke eden eylemciler polislerce tartaklandı. Cenova eylemleri sırasındaki polis şiddeti, gözaltına almalar, işkenceler, aşağılamalar ve insanlara zorla faşist propaganda içeren şarkılar söyletme gibi baskılar Özgürlükçü Avrupa’nın makyajını temizliyor. Kısacası ‘Türkiye’ye özgürlük getirecek olan’ AB kurumları formel parlamenter demokrasiden taşacak muhalefeti tanımadığını göstermiş oldu.

 

AB aslında DT֒nün yerel uygulama organizasyonu ve neo-liberalizmin kalelerinden biri. Bu saldırı ve şiddete karşılık AB’nin cevabı da kolay: Biz ülkelerin özgürlüklerle ilgili kararlarına karışamayız(?) ve istenilen yasalar çıkar! Ama Avrupa’yı etkileyen her kararın altında AB’nin ve yapının imzasının olduğu unutulmamalı.

Fransa ve AB üzerine yazdıklarımızdan sonra Türkiye’de insan hakları- demokrasi- özgürlükler konularında çok daha fazla engel olduğunu ve militarist bir yönetim anlayışına sahip olunduğumuzu biliyoruz. Fakat tüm bu bildiklerimizin üzerine Avrupa’da kapitalist gelişim süreci içerisinde tüm muhaliflerin kazanımı olan haklar ekonomik gerekçelerle hızla askıya alınıp ortadan kaldırılırken Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılımını demokrasi çerçevesinde sunanları ve niyetlerini anlamakta pek zorlanmıyoruz. Ancak Türkiye’de bile daha icat olunmamış suç ve yeni suç tanımlarıyla karşılaşınca grupça verdiğimiz “Acaba AB mi Türkiye’ye girse?” tepkisini bizlerle kimlerin paylaşacağını da merak ediyoruz.