mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Avrupa Birliği BARCELONA Zirvesinde Hedeflenenler

Hazırlayan - Arzu Yedibela

İ.Ü. İktisat Fakültesi - Çalışma Grubu Üyesi

Nisan 2002

 

Kapitalizm geçirdiği tüm evreleri, politikaları ile kendine has bir dil yaratmıştır. O dil kendi içinde tutarlı ve rasyoneldir. Onların insan haklarından, özgürlükten, kardeşlikten... anladıkları şeyler insanca olanla pek örtüşmese gerek. Ve bizler eğer onların söyleminin geri planına bakmazsak hiçbir zaman söylediklerinin aslında neyi ifade etmekte olduğunu da pek anlayamayız.

Bunun en önemli göstergesi de Türkiye açısından, yıllardır tartışılan “AB’ye girelim mi girmeyelim mi?” tartışmasıdır. Genellikle hukuki ve demokratik açılardan değerlendirilen AB aslında neyi ifade etmektedir? Ya da soruyu şöyle sorabiliriz: AB’ye girip girmemek arasında fark var mıdır?

Tüm bu soruları cevaplarken 14-16 Martta Barcelona’da düzenlenen AB Hükümet başkanları zirvesinde ki dili de hayatın gerçekleriyle aktarmaya çalışalım. Barcelona Zirvesi özetle Avrupa Hükümeti toplantısıdır. Her zirvede olduğu gibi bu zirvede de AB ülkelerinden gelen Hükümet ve Devlet Başkanları Avrupa ekonomi programları üzerine yeni öneri ve sorunları tartıştılar. Biz Türkiyeliler olarak henüz AB’de değiliz. Oysa  Barcelona kararları ile Türkiye’deki son uyum yasalarını karşılaştırdığımızda yukarıdaki ‘fark’ sorusunun cevabını bulabiliriz. AB’ye girsek de girmesek de neo-liberalizmin kural adı altındaki kuralsızlığına uyumlulaştırılıyoruz.

Barcelona Zirvesi kararlarında sadece birkaç konu üzerinde özellikle duruldu. Tüm bu sorular Avrupa sermayesinin dünyadaki diğer sermaye ile rekabeti çerçevesinde tartışıldı.Barcelona’nın Zirvesinin temel 2 konusu:

1-Emeklilik yaşı (kademeli emeklilik) ve emeklilik fonları

2-Enerji piyasalarında liberalizasyon.

 

Temel amaç ise genel ekonomik çıkarlara hizmet. Temel ekonomik çıkarlar cümlesi kapitalizmin söylemsel dil tarzıdır. İşte burada bu çıkarların kime hizmet ettiği sorusu ve cevabı ancak söylemin geri planında aranabilir. Bunun için tartışılan konulara döndüğümüzde;

 

1-     Enerji piyasalarının tam liberalizasyonu: Enerji insanlığın en çok tükettiği alanlardan birini oluşturuyor. Daha önceleri kamu tarafından sunulan bu hizmet zaten liberalleştirilmeye başlandı. Barcelona’da tartışılırken bu sürecin tamamlanmasına ilişkin olarak enerji üretiminde güvenliği sağlama, uzun vadeli yatırımlar ve toprak örtüsü ile ilgili sorunlar ciddiye alınmazken, kararların sonlandırılması 2003’e ertelendi. Enerji piyasalarının liberalleştirilmesi sadece kar ve rekabet açısından sorgulanırken üyeler haklılıklarına tam olarak inanıyorlardı. Her türlü hizmetin metalaştırıldığı dönemde insanların bu hizmetlerden nasıl faydalanacağı hatta faydalanıp faydalanamayacaklarını tartışmalarını beklemek elbette ki abes olurdu. Bu politikayı savunanlar Avrupa’nın göbeğindeki elektrik kesintilerinden pek fazla etkilenmemiş olsalar gerek; tüm faturalarda enerjinin kesintisiz sağlanacağı taahhüt edilmişken...  Elektriğin ardından ‘gaz’ konusunda 2004’te liberalizasyonun tamamlanması kararı alındı. Bu kararların ardından Türkiye’ye baktığımızda son günlerin en önemli olayının elektrik piyasası olduğunu görmek zor olmasa gerek. Uzun süredir bir türlü sonlanamayan ihaleler, enerji açığı ve şişirilen faturalar AB’ye girmesek de Barcelona Kararlarının bizde çok daha hızlı alındığının bir göstergesi. Barcelona’nın somut kararı ise elektrik ücretlerinde %500 ile %1000 arası artış yapmak, bu arada vergi mükellefleri üzerinden kazanılacak milyar dolarları da özel sektörün eksikleri için harcamak. Böylelikle devletler yaptıkları anlaşmalar üzerinden özel sektörün enerji ve diğer masraflarını halklara ödetecekler. Bunun adına da Serbest  Piyasa (SERMAYE) Ekonomisi diyecekler.

 

2-     Barcelona’nın gündemlerinden bir diğeri ise pek çok ülkede sendikacılar ve muhalif partilerinde gündemini oluşturan Emeklilik Fonları, kademeli emeklilik ve geri planda gibi görünse de iş güvencesi yasa tasarısı. Amaç Avrupa’daki sendikacılığı neo-liberalizme uygun hale getirirken, emek esnekliğini sağlamak. Arka arkaya sıralanan tüm uygulamalar birbiriyle amaç açısından çelişiyor. Hem emeği esnek kılıp hem de iş güvencesi sağlamak gibi.  AB bünyesinde emeklilik yaşını beş yaş uzatmak ve ayrıca prim hesabı çalışma yılı alanında kademeli emeklilik sistemini getirmek. Emeklilik yaşının 5 yıl ötelenmesi ve kademeli emeklilik sistemini birlikte gündeme getirmenin gerisindeki hesaplar, aslında çalışanların kazanılmış haklarının ve -erken-emeklilikte alacakları ücretlerin geriletilmesine endekslenmiş durumda, yoksa  işçilerin belirlenen yaş sınırına kadar çalışabileceği ve o oranda da yüksek kazanımlarla emekli olacağı anlamına gelmiyor. Erken emeklilik ya da kademeli emeklilik uygulaması ilk anda insanların tercihine bırakılan bir seçenek gibi sunulmakla birlikte, yaygın uygulamaya bakıldığında işten atmanın ta kendisi. İşte Avrupa’yı “sosyal” yapan farklılık da bu zaten. Bir yandan yasalarla emeklilik yaşı yükseltilirken, bir yandan insanları zorla erken emekliye sevk etmek, hem kıdem tazminatı hem de emeklilik ücreti açısından sermayeye büyük avantajlar bahşediyor, buna da “sosyal olmak” deniyor. İşsizliğe kapıları sonuna kadar açan bu uygulamada amaç emeklilik tazminatını mümkün olduğunca ertelemek. Ayrıca emeklilik fonları uygulamasına geçip bir süre sonra bu  politikayı kademeli emeklilik uygulamasına ikame etmek. Konumuzu aşmakla birlikte tamamen üzerine ayrı bir yazının yazılması gereken emeklilik fonları bugün yeni sendikacılık denilen anlayışla birlikte anılmakta. Sendikaları artık emek kesiminin örgütlenme- hak arama alanı olmaktan tamamen uzaklaştırıp, emekçilerden alınan belirli fonlarla hem emeklilik için hem de ihtiyacı olan özel işletmelere yatırım amaçlı yardım için yeniden inşa etmek. Bu tamamen sendika kavramını ortadan kaldırırken, emek kesiminin cebinden özel sermayeye farklı önerilerle destek aktarmak. Bir başka ifade ile, AB Barcelona Zirvesinde alınan bu karar ile “Sosyal Avrupa” söyleminin içinin sermaye tarafından boşaltılacağı kesinleştirilmiştir.