mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Kapitalizme Taze Kan: YAPAY KRİZLER

Kapitalizm çılgın bir sel gibi önündeki engelleri (???) yerle bir ederek yoluna devam ediyor ve toplumların özgün kültürel, ekonomik ve sosyal koşullarını dikkate alarak her coğrafyada farklı bir reçete uyguluyor. Bu reçete, bizimki gibi geliştirilmemiş ülkelerde kendini “kriz” şeklinde gösterirken, kimi gelişmiş bölgelerde ise “refahın (egemenler hariç) çeşitli sosyal gruplar arasında bölüşülmesi” masalı ardına gizlenen sermayenin, zamanında bir gün geri alınmak koşuluyla vermeye razı olduğu ödünleri birer birer geri alması şeklinde yaşanıyor.

 

Kimilerince gelişmekte olan, fakat aslında sistemin doğası gereği geri bıraktırılmış olan ülkelerde özellikle son dönemde sayıları hızla artan krizler, Marxist’leri sadece heyecanlandırmakla kalmıyor ayrıca her seferinde yeni umutların yeşertilmesine de yol açıyor. Ancak, Asya krizi sonrasında ortaya saçılan belgelerin, yaşanan sözde “kriz”in gerçekte uluslararası finans kapitalin egemenleri tarafından, Wall Street gökdelenlerinden birinin gizli toplantı salonunda ve bir dünya haritası üzerinde daha 1991 yılında kurgulandığını göstermesi sonrasında kafalarda yeni soru işaretleri ve sorgulamaların başladığı, kriz tartışmalarının Manifesto’dan 150 yıl sonra ilk kez farklı boyutta da ele alınmasının bir zorunluluk olduğu görüşü belli kesimlerce kabul ediliyor.

 

Gazeteler, her kriz sonrasında olduğu gibi bu kez de birilerinin büyük vurgun vurduğunu duyuruyor. Bu nasıl krizdir ki, her defasında nemalanan sınıf hiç değişmezken, milyonlarca emekçi halk daha da yoksullaşıyor? Uygulamaya konduğu günden beri bilim insanlarının eleştirilerine hedef olan “istikrar programı”nın sadece parasal hedeflere endekslenmesi ve üretim ayağının tamamen göz ardı edilmiş olması nasıl olup ta bu ülkede ürettiğini, istihdam yarattığını iddia eden işveren örgütlerinin desteğini alabiliyor ? Gecelik faiz oranları %7000’e yükseldiğinde bundan kimler çıkar sağlıyor ? Krizden hemen önceki iki işgününde Merkez Bankasınca piyasaya verilen 7 milyar $ tutarındaki dövizi kimler satın alıyor? Döviz fiyatlarının dalgalanmaya bırakılması gibi radikal bir kararın alındığı bir Bakanlar Kurulu toplantısına nasıl olup ta Bankaların yönetim kurulu başkanları da katılabiliyor ?

 

Bu, güdümlü krizlerden her seferinde nemalanarak ve daha da güçlenerek çıkan sermaye sınıfının kendi içinde de çeşitli düzeylerde kayıpların ve tasfiyelerin yaşandığı reddedilemeyecek bir gerçektir. Ancak, bir sınıf olarak bakıldığında sermaye, “kriz” dönemlerinde birikimini spekülatif yoldan arttıranların da katılımıyla bu kayıpların sistem üzerindeki etkilerini azaltabilmektedir.

 

Diğer yandan bize göre asıl yapılması gereken bu krizlerin kapitalizmin ilk ciddi bunalımı olarak kabul edilen 1929 dünya ekonomik buhranı ve daha da önemlisi bu buhran sonrasındaki gelişmelerle karşılıklı olarak analiz edilmesi ve benzerliklerle, ayrışmaların sağlıklı olarak saptanmasıdır:

 

-          1929 dünya bunalımı, yer küreyi cehenneme çeviren yeni bir paylaşım savaşına yol açmıştır.

-          Savaş sonrasında ortaya çıkan ve kapitalizmi tehdit eder bir konuma gelen iki kutuplu dünya, sistemi yeni bir ekonomik yapılanmaya zorlamış ve sermaye istemeden de olsa “sosyal devlet” tavizini vermek zorunda kalmıştır.

-          Özellikle Avrupa’da kamu kesimi güçlendirilmiş, sermayenin kar oranlarında ciddi bir düşüş yaşanırken, işçi sınıfının kazanımları süreç içersinde yükselmiştir.

-          1929 bunalımından da karlı çıkan kesimler olmuş, yeni zenginler türemiştir. Fakat, küresel bir çöküş olması dolayısıyla, toplam tüketimin büyük bir düşüş göstermesi, finans piyasalarının yeterince gelişmemiş olmasından ötürü sermayenin üretime bağımlılığının bu güne oranla çok daha yüksek olması sonucunda kar oranları da ciddi biçimde gerilemiştir.

-          Önce ekonomik kriz ve ardından yaşanan paylaşım savaşı, sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlık yanlısı hareketleri güçlendirmiş; Batı’nın temsil ettiği adaletsiz düzeni reddeden, ancak Sovyet yörüngesine de girmek istemeyen ülkeler “Bağlantısızlar Bloku” nu oluşturmuşlardır.

 

Sonuç olarak, 1929 dünya ekonomik krizi kapitalizmin bağrında büyük bir yara açmış ve sistemi, kendini korumaya yönelik adımlar atmaya dahası, tavizler vermeye zorlamıştır.

 

Fakat neo-liberal kapitalizmin krizlerine göz atıldığında belirgin bir ortak özelliğin öne çıktığı fark ediliyor: Kapitalizm, bir sistem olarak büyük bir özgüven ve kararlılık içersinde, hiç bir önlem almayı ya da belli tavizler vermeyi düşünmüyor. Hatta, krizlere alışın dercesine artık bir “Kriz Yönetimi” (Crisis Management) sektörü bile oluşturmuş durumda. Daha önce sömürge ülkelerin mücadeleleri sonucunda kazanılan “siyasi bağımsızlıklar”, bugün artık yapay ekonomik krizler yardımıyla geri alınmakta, ancak görüntüsel anlamda bir bağımsızlık hala varmış gibi gösterilmeye çalışılmakta. Politikacılar, kendilerinin bir piyon olarak kullanıldığı bu süreci isimlendirememenin telaşı içindeler, tıpkı Türkiye’nin 57. Hükümetinde Başbakan Yardımcılığı gibi önemli bir görevi üstlenmiş olan Mesut Yılmaz’ın krizin ilk günlerinde TV kameraları önünde belirttiği gibi:

“Bu, zaten beklenen ve hedeflenen bir durumdu. Yaz aylarında geçmeyi planladığımız dalgalı kur sistemine biraz erken geçtik hepsi bu.”

Anlaşılacağı gibi bu cümleden bir kriz çıkarsaması yapmak mümkün olmadığı gibi, yaşanan kaosun bir hedef olduğu gibi bir sonucun çıkarılması gerekiyor. Fakat, aynı ropörtaj sırasında gazetecilerin yönelttiği “önümüzdeki aylarda tekrar benzer bir krizin yaşanacağı beklentisi” ile ilgili soruya verilen yanıt daha da ilginç ve siyasilerin nasıl derin bir tutarsızlık içersinde olduklarını ortaya koyuyor:

“Umarım herkes bu yaşananlardan gerekli dersleri çıkarmıştır ve bunu tekrar yaşamayız.”  

IMF ve Dünya Bankası politikalarının yaşanan krizle ilgili olup, olmadığı konusuna gelince, T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu olarak bu konuda sadece bir önermede bulunup, bir de küçük hatırlatma yapmakla yetiniyoruz: Brettton Woods ikizlerinin ülkemizdeki krizle bağlantısını anlamak isteyenlere 2000 yılı ilkbaharında Grubumuzca hazırlanıp, Türk Tabipleri Birliği tarafından basılmış bulunan “Kapitalizmin Kaleleri –I” başlıklı kitabı bir kez daha dikkatle okumalarını öneriyor ve kitabın 14. sayfasından alıntı yaparak ilgili bölümü kısaca hatırlatmak istiyoruz :

 

“IMF, dünya çapındaki bağımlılaştırma politikalarını yürütürken Merkez Bankalarını sıkı bir şekilde izlemektedir. Hedef, Merkez Bankalarını siyasal iktidarlardan bağımsız hale getirmektir. Bu da pratikte  finansal yatırımların Hükümetlerden çok IMF tarafından kontrol edilmesi anlamına gelmektedir. IMF anlaşmaları, Hükümetleri; Merkez Bankası üzerinden para arzı yoluyla kamu harcamalarını finanse etmekten men etmektedir... IMF’nin bir diğer şartı da Merkez Bankasının üst düzey yetkililerinin bir kez atandıktan sonra ne Hükümetlere ve ne de Meclise karşı sorumlu olmamaları, yalnızca uluslararası finans kurumlarına bağımlı hale getirilmeleridir. Bu nedenle bugün pek çok gelişmekte olan ülkede Merkez Bankalarının üst düzey yöneticileri uluslararası finans kurumları ya da bölgesel kalkınma bankalarının çalışanlarıdır.”

 

Ülkemizde halen yaşanmakta olan krizden yaklaşık bir yıl kadar önce, uluslararası araştırmalara dayanarak yapılmış olan bu tespitler, bize göre Hükümete Ekonomi Bakanı olarak atanan Dünya Bankası Başkan Yardımcılarından Sn. Kemal Derviş’le ilgili kararın da tesadüfi olmayıp, planın bir parçası olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Krizin faturası her zaman olduğu gibi yine yoksul, emekçi kitlelere çıkarılmışken alınacağı söylenen önlemlerin bu geniş tabanla hiç bir ilgisinin bulunmaması savlarımızı daha da güçlendirmektedir. Fakat belli taktiklerde değişikliğe gidildiği de gün gibi ortadadır. İstikrar programının uygulandığı süre içinde başta IMF olmak üzere uluslararası finans kuruluşları üzerinde yoğunlaşan tepkiler krizle birlikte dikkate alınmış ve gerek Başbakan, gerekse yeni Ekonomi Bakanı ısrarla “bundan böyle IMF politikalarına bağımlı olmayacağımız” gibi gerçek dışı bir söylem tutturmuşlardır. Görünüşe bakılırsa IMF Hükümeti uyarmış ve “Uluslararası Para Fonu IMF’yi isterseniz yerden yere vurabilir ve kamu oyu nezdindeki –eğer hala varsa- itibarınızı bu yolla koruyabilirsiniz , ama Fonun direktiflerini harfiyen uygulamak zorunda olduğunuzu sakın aklınızdan çıkarmayın” demiştir. Kamu oyuna verdiği ilk mesajlarda sıkça gelir dağılımını düzelteceği vurgusunu yapan Bakan Kemal Derviş, uluslararası finans kurumlarından alınan kredilerin öncelikli koşullarının gelir dağılımında uçurumlar yaratmasının kaçınılmaz bir olgu olduğunu aslında herkesten daha iyi bilen bir kurumdan, Dünya Bankasından transfer edilmiştir. Ama devir, artık “imaj” devridir ve bu nedenle ne yaptığınız, ne yapabilir olduğunuz değil, ne dediğinizdir önemli olan. Eski Merkez Bankası Başkanı, krizin günah keçisi ilan edilmiştir; iyi eğitim almış, bir de üstüne D.B tescilli yeni Bakan için şimdi bir kez daha kamu oyu desteği talep edilmekte ve değil gelir dağılımının daha adil hale getirilmesi, tersine mevcut durumun daha da geriye götürülmesi ve bunun için emekçi kitlelerden yeni onayların alınması planlanmaktadır.

 

Türkiye yeni ve daha güçlü krizlere, neo-liberal kapitalizmin vahşi ellerine teslim edilmiştir. Merkez Bankası ile Hazine arasındaki organik bağın kesilmesinin ardından şimdi de Merkez Bankasının sözde özerkliği adına yeni bir kanun tasarısı hazırlanmış ve Nisan ayında Meclise sunulması kararlaştırılmıştır. Çıkarılacak yeni kanun ile birlikte bir aracı kuruma indirgenecek olan Merkez Bankası bundan böyle para piyasalarını döviz-faiz dengesiyle kontrol edemeyecek, piyasalarda görece istikrarın varlığı açısından son derece önemli olan dövize kotasyon verme (yapılan son değişikliğin öncesinde günlük döviz fiyatları TCMB tarafından açıklanır ve serbest piyasada fiyatlar verilen bu fiyatlara göre oluşurdu, fakat bundan sonra döviz fiyatları tümüyle piyasa egemenleri tarafından belirlenecek ) işlevini yerine getiremeyecek, bunların yerine Bankalarla bir çeşit Türev Piyasası işlemi olan Swap (Takas)  yapmakla yetinecektir. Anlaşılması, takibi ve uygulaması son derece teknik ve karmaşık olan Türev Piyasalarında ise kapitalizmin yasaları işlemekte, yani güçlü para zayıf parayı kovmaktadır. Bir başka deyişle, bir takas işlemi olan Swap(X) ile dövizin gelecekteki fiyatı ile ilgili tahminini ortaya koyacak olan Merkez Bankası, kurtlar sofrasının mezesi haline getirilmiştir. Böylece bugünkü İşlemin vadesi geldiğinde, piyasada yaratılacak spekülasyonlar yardımıyla Merkez Bankası yanlış pozisyon alan taraf konumuna getirilebilecek ve zarar eden, yoksullaşan yine ülke halkı olacaktır.

 

Sonuç olarak;

Bu yapay krizle emekçilerin kazanılmış tüm haklarının gasp edilmesinin yolu açılmış ve ilk örnekleri yaşanmaya başlamıştır. Emek örgütleriyle (0) ücret zammı ya da ücret azaltmak için masaya oturanlar, bir yandan da bu yeni liberal finans piyasasında karlarını nasıl katlayacaklarının ince hesaplarını yapmaktadırlar. 20 yıl öncesine kadar sistemin sürdürülebilirliğini sağlamak için Gelir Dağılımı politikalarını bir subap gibi kullananlar, bugün gelinen noktada bir sus payından öte hiç bir anlamı olmayan gelir dağılımının bile yalnızca söylemi ile yetinmeye başlamışlardır.

Yine bu yapay krizler sonucunda, Ülkemizde ve dünyanın 100 kadar ülkesinde dönem dönem uygulanmış ve uygulanmakta olan, bugünkü söylemlerde başarısız olduğu toplumlara dikte ettirilmeye çalışılan IMF programları; aslında çok başarılı olmuş! amacına ulaşmış! ekonomiler çökmüş! ve Kapitalist Sistemin sürdürülebilirliğini sağlama işlevini yerine getirmiştir.

 

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

  

(X)SWAP Örnek: TCMB’nin kasasında bol miktarda Sterling var, fakat aynı zamanda $ cinsinden bir borcu da derhal ödemesi gerekiyor. Aslında TCMB elindeki Sterling’i satarak karşılığında $ satın alabilir. Fakat Sterling’in önümüzdeki dönemde değer kazanacağını veya $’ın halihazırda aşırı değerlenmiş olduğunu düşünüyorsa, Swap yapmayı tercih eder ve kasasındaki Sterling’i belli bir süreyle bir başka Finans kuruluşuna devredek karşılığında $ alır. Kuşkusuz TCMB ile Swap yapan şirketin de bir hesabı vardır ve iki tarafın piyasa beklentileri farklı(ters) olduğu için genellikle bu işlemi yaparlar. İşlemin vadesi geldiğinde çok bilen değil, piyasayı yönlendirebilecek parasal güce sahip olan kazanır.)

 

 


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]