mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

Neo-Liberal Eğitim Politikalarının Anotomisi İçin Alternatif Bir Çerçeve

Doç.Dr. Fuat ERCAN

http://www.metu.edu.tr/home/wwwoes/     adresinden alınmıştır.

 

I-Giriş

Son zamanlarda toplumsal ilişkilerin değişim hızı, değişimi anlama çabalarının önüne geçtiği ölçüde, değişimden farklı ölçülerde etkilenen kesim ve grupların değişim karşısında kendi konumlarını tanımlamaları daha da zorlaşıyor. Eğitim sisteminde bir kaç yıl önce dile getirdiğimiz kaygılar, günümüzde pratik süreçler olarak karşımıza çıkıyor. Eğitim gibi toplumsal açıdan oldukça önemli olan bir alanda, olup bitenleri anlamak ve değişimin eşitsiz ve adaletsiz sonuçlarına karşı önlemler almak, sadece eğitim sistemi içinde yer alan kesimlerin değil, bir bütün olarak eğitim sürecinden etkilenen toplumun tümü açısından özel önem taşıyor. Son dönem eğitimde gerçekleşen değişim eğilimlerini anlamak ve açıklayabilmek için, karşılaştığımız olguları üç farklı düzlemde ele almanın yararlı olacağını düşünüyorum. Bu düzeyler;

-İlk olarak eğitimi toplumsal bir olgu olarak ele alıp, bu olguyu tanımlayan değişkenlerin bütünsel bir çerçeve içinde analiz edilmesi gerekiyor. Böyle bir bütünsel çerçevenin eksikliği gerek neo-liberaller, gerekse değişime muhalif olanların sorunu sadece ekonomik düzeyde analiz etmelerine neden olmuş ve sonuçta sorun özelleştirme yanlısı ve karşıtı olma gibi dar bir çerçeve içinde ele alınmıştır. Oysa eğitim olgusu, bir bütün olarak içinde yaşanan toplumsal gerçekliği yansıtır. Burada sadece ekonomik düzey değil, sosyalizasyon süreçleri, ideolojik yapılanmalar, güç ilişkileri ve dolayısıyla devlet-birey, birey-toplum gibi oldukça karışık bir dizi ilişkinin dikkate alınması gerekiyor. Soruna böyle yaklaşınca, son yıllarda eğitim sisteminde gözlemlediğimiz değişim eğilimlerinin sadece sermayenin karlılık amacıyla yaptığı müdahalelerin ürünü olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Kapitalizmin günümüzde ulaştığı aşamaya bağlı olarak, varoluş koşullarını bütünsel olarak yeniden üretimini sağlarken, doğal olarak bu bütünsel değişimin bir parçası olan eğitimde de yeni bir dizi uygulama yaşama geçiriliyor y ada geçirilmeye çalışılıyor.

-İkinci olarak eğitimde gerçekleşen değişim eğilimlerinin genellik düzeyinde, dünya ölçeğinde gerçekleşen bir sürecin ürünü olduğunu, yöntemsel açıdan ise, dünya düzeyinde gerçekleş eğilimlerinin yapısal bir sürecin yani kapitalizme özgü dinamiklerin günümüzde ulaştığı aşamanın sonuçları olduğunu belirtmemiz gerekiyor.Böyle bir yaklaşım, pratik süreçte karşılaştığımız farklılıkların sadece bize özgü dinamikler olmadığını göstermesi açısından önemli. Bizim eğitimde karşılaştığımız yeni bir dizi neo-liberal eğitim politikalarının, daha önce bir dizi ülkede yaşama geçirildiği dahası bu uygulamaların sonuçlarının açığa çıktığını göreceğiz. Eğitimde yaşanan süreçlere ilişkin elde edeceğimiz deneyimler ve bu deneyimler karşısında eğitim hakkının ortadan kaldırılması karşısında toplumsal kesimlerin gösterdiği ya da gösteremediği dirençler, bizim için bir dizi alternatif çerçevenin geliştirmesine olanak sağlayacaktır.

Diğer yandan bu deneyimler bize farklı ülkelerde gerçekleştirilen eğitime ilişkin uygulamaların oldukça benzer özellikler taşıdığını gösterecektir. Yani uygulamaları yada uygulama öncesi ideolojik alt yapıyı oluşturtan düşünsel temellerin kaynaklarının az sayıda uluslar üstü bir dizi kurum tarafından gerçekleştiğini görmüş olacağız. Bu ise bizi, neo-liberal yönelimli eğitim politikalarının uluslarüstü mimarları olan Dünya Bankası ve OECD'nin eğitim uzmanlarına hazırlattığı raporları gündemimize almamıza yol açacaktır. Ulusötesi kurumların mimarları tarafından hazırlanan eğitimin yeniden yapılanmasına ilişkin raporlar, güç ilişkilerine bağlı olarak aynı zamanda yaşama geçirildiği için bu raporlar ya da yayınları izlemek bizim için gelecek hakkında bilgiye sahip olma ile eş anlama gelecektir.

-Yukarıda vermeye çalıştığım genel çerçeveyi zenginleştirecek üçüncü boyut ise, dünya ölçeğinde kapitalizme özgü değişim eğilimlerinin Türkiye gerçeğinde, Türkiyenin tarihsel/toplumsal özelliklerine göre şekil aldığı gerçeğini dikkate aldığımızda gerçekletecek. Özellikle geç ulus-devlet olma süreci ile geç-modernleşmenin ve dahası azgelişmiş bir toplumsal formasyonun tanımladığı çoğul dinamikler, toplumsal ilişkilerde devletin oldukça güçlü bir aktör olarak toplumsal ilişkiler üzerinde belirleyiciliğine yol açarken, eğitim sistemi ise devletin dönüşüm sürecindeki işlevini yerine getirmede manevra kabiliyetini artıracak bir alan olarak önem kazanmıştır. Modernleşme ve kapitalistleşme sürecini hızlandırma açısından eğitime düşen işlevler ise, toplumsal özelliklerin gelişim sürecinde aldığı biçimlere bağlı olarak farklılıklar göstermiştir. Özellikle modern-öncesi ilişkilerin üstesinden gelinmesi ve kapitalist ilişkilerin alt-yapısını oluşturmada devlet bir yandan ilerlemeci bir dizi politika izlerken, diğer yandan aynı devlet gerektiğinde geç uluslaşmaya bağlı olarak geleneksel ve geri olan bir dizi özelliği politika belirlemede gündemine almıştır. Türkiye açısından oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bu karakterler içinde devletin sürekli müdahaleci eğilimler içinde olması, gerektiğinde bu müdahale eğilimlerini dinsel-şöven-seksist bir dizi olumsuzluk dolayında gerçekleşmesine neden olduğu ölçüde, bu eğilimler eğitim sistemine taşınmıştır. Son yıllarda ülkemizde gerçekleşen değişim eğilimlerine baktığımızda tarihsel olarak devletin eğitim üzerinde sürekli belirleyiciliğinden, sermayenin belirleyiciliğine geçiş bile yine devlet ve devletin sahip olduğu olanaklar dolayında gerçekleştiğini görüyoruz. Böylece genellik ve soyut yapısal düzeyde kapitalizme ve modernizme ait özelliklerin, içinde geçerlilik kazandığı toplumsal pratiklerin göz önüne alınması ile eğitime ilişkin yaşanan değişim eğilimlerini çok değişkenli çok boyutlu analizini yapmış olacağız. Burada vurgulanması gereken bir diğer değişken ise, sıralanan bu üç düzeyin birbirleriyle yoğun ilişkisi olduğu ve çok farklı etkileşim biçimlerine yol açtığıdır. Tüm bu dinamik süreç göz önüne alındığında, eğitim sisteminde karşılaştığımız olgusal düzeydeki dinamiklerin bütünsel dinamik/ analizini daha yetkin yapabileceğimize ve böylece tanımladığımız alana ilişkin alternatif çerçevelerin geliştirilmesini daha bir kolaylaşacağını düşünüyorum. Tüm bu vurgulardan sonra yukarıda sıraladığımız boyutları biraz daha detaylandırmamız anlamlı olacak.

II-Neo-Liberal Eğitim Politikaları ve Eğitimin İçeriğinin Değişmesi

Eğitimin temel işlevi toplumsal yeniden üretim sürecinde bireyin sosyalizasyonun gerçekleştirmesidir. Bu işlev, özellikle kapitalist toplumsal ilişkiler ve yaşam tarzı olarak modernizmin varlığı ile özel bir önem kazanmış, eğitim kurumsallaştığı ölçüde okullar vatandaşlık ve dolayısıyla yeni kapitalist topluma özgü bireyin üretildiği alanlara dönüşmüştür. Kapitalizmin ve dolayısıyla modernliğin disiplin ve denetleme mekanizmasının açığa çıktığı önemli alanlar olan aile, fabrikanın yanısıra okullar özel anlam taşırken, devlet vatandaş dolayısıyla kapitalizme özgü birey üreten eğitim sistemini detaylı bir şekilde genel çerçevesini hazırlamıştır. Eğitim uzmanı A.Grenn'in kapsamlı çalışmasında pratik süreçlere atfen gösterdiği gibi,"ulus-devletin gelişimi ile ulusal eğitimin gelişimi birbirine paralel işleyen bir süreci tanımlar.” Kapitalizmin gelişiminin erken aşamalarında, eğitimin temel işlevi görece homojen bir vatandaşlık bilincini geliştirmek ve bu kanalla kapitalist ilişkilerin üzerinde yükseleceği alt-yapıyı hazırlamak olmuştur. Burada tanımlanan biçimiyle eğitim tam da M.Friedman’ın vurguladığı anlamda yurttaşlık eğitimidir. Fakat bu eğitim anlayışı, kapitalizmin toplumsal bir ilişkiler sistemi olarak gelişmesine bağlı olarak değişim geçirmiştir. Yurttaşlık eğitimi, giderek yaygınlaşırken, aynı zamanda muazzam üretim ve tüketim makinesine dönüşen toplum için, bilimsel ve teknik bilgiye duyulan ihtiyaç artmıştır. Eğitim sitemi böylece vatandaşlık eğitiminin yanısıra bilimsel ve teknik bilgi donanımı için gerekli vasıflı emek üretecek bir işlevi üstlenmiştir. Kısaca özetleyecek olursak, eğitim toplumsal ilişkilerin baştan aşağı değiştiği dönemde, yeni toplumsal ilişkilere uygun bireylerin yetiştirilmesine yararken, zamanla bu eğitim anlayışı sermayenin birikim koşulları için alt-yapıyı oluşturacak bir işlev değişimine uğramıştır. Tarıma dayalı toplumsal ilişkilerden kurtuluşta, özgürleşme işlevini üstlenen eğitim, kısa sürede kapitalizmin yeniden üretim işlevini üstlendiği ölçüde kapitalizmi tanımlayan öze ilişkin dinamiklerin egemenliği altına girmiştir. Eğitim böylece kapitalist ilişkilerle birlikte bireyin bilgi-donanım ve yeteneklerinin gelişmesi yerine, malların en çoklaştırılması ve tüketilmesini hedefleyen bir değişim geçirmiştir. Eğitim böylece insanları refah, zenginlik ve kazanç yönelimine uygun gücü olmasına uygun olarak ve daha çok devletin belirleyiciliğinde eğitirken, 1970'lerle birlikte eğitimin içeriği yeniden değişmeye başladı. Toplumsal olan alanların baştan aşağı yeniden tanımlandığı bu dönemin ideoloji ya da pratik uygulanmasını neo-liberalizm olarak tanımlıyoruz. Neo-liberalizmi tanımlayan temel argüman, piyasalar iyidir, piyasa sürecine yapılan her müdahale ise kötüdür. Ekonomik olarak bunun anlamı, piyasa ve fiyat sisteminin verili kaynakların dağılımını en iyi düzeyde sağlayacağı, ve bunu sağlarken de piyasada üretici ve tüketici kimlikleriyle varolan insanların yarar ve kârlarını maksimum kılacağı yönündeki vurgudur. Neo-Liberal düşüncelerin peygamberi olan M.Friedman, devletin eğitime müdahalesinin eğitimin etkinliğini azalttığını belirtir. Devletin eğitime yaptığı müdahalelerin;

-eğitim standartlarını düşürdüğünü,

-sınıfların atmosferinin öğrenmeyi motife etmediğini,

-gözlemlenebilir bir kârlılığı olmadan maliyetleri arttırdığını belirtmiştir.

M.Friedman Dr.Max Gammon’un teorisinden hareketle “bürokratik sistemlerde harcamaların artmasının üretimde düşüşlere neden olduğu” yönündeki analizini eğitim için kullanmıştır. Üretimde harcamaların artması bir yandan kaynakları kara delik gibi emerken, diğer yandan eğitim hizmetinin üretim düzeyini düşürdüğünü belirtmekte. Sonuç bu yazar/lara göre oldukça basit, eğer eğitim birey için daha sonra kazanılacak ek kazanç anlamına geliyorsa, bu kazancın maliyetini karşılaması gerekiyor. Bunun dışında uygulanan genel yöntem, yani “öğretimin karşılıksız devlet burslarıyla genel bütçe gelirlerinden finanse edilme biçimi” Friedmana göre “açıkça uygunsuz” bir uygulamadır.

Neo-liberalizmi liberalizmden farklı kılan temel yönü, sermaye birikiminin ulaştığı aşamaya bağlı olarak artık piyasa ilişkileri, toplumsal ilişkileri tanımlayacak ölçüde bir egemenlik biçimine dönüşmüştür. Neo-liberalizmi tanımlayan bu temel eğilim, eğitimin içerik olarak dönüşümünün de çerçevesini belirlemiştir. Eğitim için belirlenen genel çerçeve; kamunun egemenliğindeki eğitimin kaynakların rasyonel olmayan kullanımına neden olduğu, dahası tüketicilerin tercihlerine yeteri kadar cevap veremediği yönünde olmuştur. Bu argümanı tanımlayan bir diğer değişken ise, eğitimin birey için geleceğe yönelik bir yatırım olduğu yönündeki vurgudur. Dünya Bankası, OECD uzmanlarının özellikle son zamanlarda üzerinde durdukları eğitimin sermaye için yeni yatırım alanı olması yönündeki vurgular, böylelikle eğitim-sermaye ilişkisi yönündeki tartışmalar, sermayenin yeniden üretim krizine karşı yeni değerlenme alanı olarak eğitimin metalaşması yönüne kaymıştır. Eğitimin bireysel getirisinin toplumsal getirisinden daha fazla olduğu yönündeki açıklamalar, daha sonra beşeri sermaye kavramlaştırması ile daha teorik bir çerçeveye oturtulmuştur. Bu kısa çalışmada daha fazla detaya girmeden eğitimde gözlemlenen değişim eğilimlerinin özellikle beşeri sermaye ve bilgi toplumu kavramlaştırmasının kapitalizmin ulaştığı aşamayla yakın ilişkisi olduğunu, bilginin üretim sürecine nitelikli bir girdi olarak kabul edilmesinin bireysel kapitalistler arasında süren ve dahası ülke ekonomileri arasında süren acımasız rekabet sürecinin doğal sonucu olduğunu söylememiz gerekiyor. Bireysel sermaye sahiplerinin mülkiyet ilişkileri doğrultusunda sürdürdükleri rekabette, bilgi özel ve ayrıcalıklı bir mülkiyet biçimine dönüştüğü ölçüde, bilgi üretiminin sistematik olarak gerçekleştirildiği okullar, özellikle de üniversitelerin önemi oldukça artmıştır. Böylece üniversitelerin varolan işlevleri, daha çok piyasa sürecinin gereksinimi olan nitelikli bilgi üretme yönünde yeniden tanımlanmaya başlamıştır. Girişimci üniversite olarak tanımlanan bu yeni tarz üniversite sisteminde nitelikli olarak tanımlanan bilgi, aslında piyasa sürecinde rekabette öne geçmeyi sağlayacak ve insanı değilde daha çok karlılığı temel alan bir bilgi biçimidir. Yani özünde insana ilişkin olan bilgi, yerini piyasa da karlılığa yönelik bilgiyi bırakmıştır. Eğitimin içerik olarak değişimine neden olan bir diğer değişme ise, bizzat eğitimin kendisinin sermaye için ayrıcalıklı karlı bir alan olmasıdır. Sermaye birikiminin ulaştığı aşamaya bağlı olarak, gerek yerel gerekse uluslararası sermaye, eğitime yönelik yatırımlara öncelik vermiştir. Bu yöndeki gelişme, yani kamusal alanda gerçekleşen eğitim faaliyetlerinin, örgün ya da yaygın eğitim olarak, özellikle de üniversite düzeyinde ticarileşmesi, son zamanlarda yanlış olarak özelleştirme olarak adlandırılmıştır.

Neo-liberal uygulamaların eğitim açısından önemli bir diğer boyutu, kamusal harcamaların kısılması yönündeki vurgu olmuştur. Bu vurgu eğitim hizmetlerinin arzını olumsuz yönde etkilerken, neo-liberal yönelimli politikalar diğer yandan bireylerin harcanabilir gelirlerinin hızla düşmesine yol açtığı oranda eğitime olan talebin de düşmesine neden olmuştur. Bireylerin harcanabilir gelir düzeylerinin düşmesi, neo-liberal politikaların özünde toplumsal zenginliğin yeniden dağıtılmasına ilişkin politikalarının sonuçlarını vermesi anlamında analiz edilmesi gerekiyor. Ve böylece eğitim de neo-liberal politikalar açısından diğer metalardan hiç bir farkı olmayan bir meta olarak tanımlanmıştır.Bu konuda neo-liberal düşünceleri çok dürüst bir şekilde dile getiren C.Aktan'a göre "Her alanda olduğu gibi eğitimde de rekabetçi bir piyasa oluşturulması kaçınılmazdır. Eğitimin artık bir özel mal olduğu, piyasada alınıp-satılabilecek bir tür mal olduğu kabul edilmelidir”

Burada yapılan vurgu oldukça açık, devletin eğitim hizmetinden hızla vazgeçmesi, daha da önemlisi eğitim hizmetlerinin piyasa koşullarında arz ve talebi için gerekli çerçeveyi oluşturması önerilmekte. Böylece genel olarak yaratılan toplumsal zenginliğin paylaşımının artarak eşitsizleştiği bu toplumsal yeniden yapılanma da, eğitim hakkının kullanılması daha da eşitsiz bir özellik kazanmıştır. Kullanıcı ücreti (harçlar) ve diğer eğitime ilişkin harcamaların özelleştirilmesi eğitimin maliyetini artırdığı ölçüde eğitim talebini olumsuz yönde etkilemiştir.

Eğitimin içeriğinin neo-liberal politikalar dolayında değiştirilmesinin temel aktörlerinin Dünya Bankası, OECD gibi kurumlar olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bu uzmanlar tarafından yapılan çalışmalarda, eğitimin sermaye için yeni yatırım alanı olması yönündeki vurguların alt yapısı oluşturulmuştur. Böylelikle eğitim-sermaye ilişkisi yönündeki tartışmalar, sermayenin yeniden üretim krizine karşı yeni değerlenme alanı olarak eğitimin metalaşmasını hızlandırdığı gibi, bu kurumların sağladığı finansal destek bu sürecin daha da hızlanmasına neden olmuştur. Aşağıda tanımlamaya çalışacağımız azgelişmiş ülkelerin uygulamak zorunda olduğu yapısal uyum programları vurguladığımız eğitime ilişkin içerik değişikliğinin yaşama geçirilmesi için önemli bir etken olmuştur.

III-Küresel Bir Süreç Olarak Neo-liberal Eğitim Politikaları

Eğitim sistemi kapitalizmin bir parçası olduğu ölçüde, kapitalizmi tanımlayan temel mekanizmalarda gözlemlenen temel değişim eğilimleri, eğitim sisteminin de değişmesine neden olmuştur. Soruna bu açıdan yaklaşıldığında, kapitalizmi son yıllarda tanımlayan temel değişim eğilimi, gerek tarihsel olarak sermaye birikiminin ulaştığı aşama, gerekse bu aşamaya bağlantılı olarak açığa çıkan krize karşı, kapitalist ilişkilerin mekansal olarak dünya düzeyinde genişlemesine ve derinliğine tüm toplumsal alanlarda egemen olmasına neden olmuştur.

Eğitim sistemi de bu süreçten nasibini almıştır. Burada bir ayrım yapmak anlamlı olacaktır.Yukarıda vurguladığımız eğitimin içerik olarak piyasa mekanizmalarına bağlanması dünya ölçeğinde gerçekleşirken, azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerdeki değişim, daha çok dışsal müdahaleler yani yapısal uyum programları dolayında gerçekleşmiştir. Eğitim sisteminin içerik açısından değişim eğilimlerinin ilk ipuçları ABD'de Reagan ve İngiltere'de Theatcher’ın uyguladıkları ekonomi-politik dolayında açığa çıkmıştır. Bu uygulamalar, eğitimi iki farklı biçimde etkilemiştir. Bir dizi neo-liberal politika direkt eğitimle ilişkili olup, eğitimin doğrudan değişimine neden olurken, bir dizi uygulama ise neo-liberal politikalar sonucunda -örneğin yeni gelir dağıtım politikaları ve ya kama harcamasına ilişkin politikalar- dolaylı yoldan etkilemiştir.

Doğrudan mekanizma için belirleyici olan temel değişken, eğitimin içerik olarak anlamının değişmesine ve sermayenin eğitime ilişkin konularda belirleyiciliğinin artmasına neden olurken, dolaylı yoldan ise eğitime ayrılan kamusal kaynakların kısılması, "hizmetten yararlanan öder" ilkesinin yaşama geçirilmesi ile gerçekleşmiştir. Özellikle ABD'de üniversite sisteminde gözlemlenen değişim, bu açıdan özel önem taşımakta. Girişimci üniversite olarak tanımlanan yeni yapılanmada üniversite sanayi işbirliği bir anlamda rekabet sürecinde sabit yatırım maliyetlerinin üniversiteler tarafından karşılanmasının ötesinde neo-liberal politikaların eğitim harcamalarının kısıtlanmasına paralel olarak kaynak sıkıntısından kurtulma adına piyasaya iş yapma deneyimleri bir süre sonra üniversiteyi uzmanlaşmış bir girişimciye dönüştürmüştür. (Türkiye'de üniversitelerin yeniden yapılanması açısından özellikle TÜSİAD ve TBMM'de bekleyen Üniversite Yasa Taslağı'nın bu pratikler doğrultusunda hazırlandığını belirtmemiz gerekiyor.)

Azgelişmiş yada gelişmekte olan ülkeler açısından ise, yukarıda tanımlanan eğitimin içeriğine ilişkin değişimler uygulamaya sokulmakla birlikte, azgelişmişliğe özgü bir dizi mekanizmanın burada önem kazandığını belirtmemiz gerekiyor. Bu mekanizmalardan en önemlisi, borç darboğazı içinde dünya piyasasına açılan ekonomilerin, IMF ve D.B'nın çok daha belirleyici olan yapısal uyum politikalarına maruz kalmalarıdır. IMF ve DB tarafından geliştirilen "yapısal uyum politikaları", yaşamın bir çok alanını sermayenin etkinlik alanı içinde yeniden tanımlarken, doğal olarak eğitim sisteminin dönüşmesine ilişkin bir dizi öneriler geliştirilmiştir. Burada yapısal uyum politikalarının eğitim açısından temel yönelimi, özellikle üniversite eğitiminin bireysel getirisinin toplumsal getirisinden daha fazla olduğu yönünde bir vurgu belirleyici olurken, bu vurguyu tamamlayan öneriler ise, üniversite eğitimini talep eden kesimin bu hizmetin karşılığını ödemesi, devletin bu alandan çekilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu vurgular sadece teorik bir çerçeve olmasının ötesinde, azgelişmiş ülkelere açılan yapısal uyum kredilerinin verilip-verilmemesi için temel öneme sahip kriter olmuştur. Bu vurgunun yanı sıra, DB ve IMF'nin eğitimin piyasa sürecine bağlanmasına ilişkin ileri sürdüğü savlar şunlar olmuştur;

-Hükümetlerin yatama müdahaleleri genellikle olumsuz sonuçlar verir. Çünkü hükümetlerin ilgi alanları “güç”ün elde tutulması ve korunmasıdır ve bu yüzden de genellikle hükümetler gücü elde tutmak için bir dizi çıkar gruplarını ödüllendirirler. Neo-klasik iktisadın tanımladığı yeni politik ekonomi, bu anlamda piyasanın hükümetin yaptığı eşitsizlikler ve buna bağlı olarak sınırlı kaynakların adil olmayan dağılımının ortadan kaldırılacağı ve böylece sınırlı kaynakların daha adil dağılacağı belirtilmekte.

-Eğitimin piyasa sürecine taşınması için bir diğer neden ise, kamu kaynaklarının eğitim harcamaları için yetmediği, eğitim talebini karşılamadığı özellikle gelişmekte olan ülkelerde temel eğitimden sonra bir çok öğrencinin eğitim yaşamından dışlandığı belirtilmekte. Bu düşünceden hareketle özel sektörün eğitim hizmetini sunmasının sınırlı olan eğitim arzını artıracağı belirtilmekte.

-Varolan kaynaklar eğitimin temel aşamaları içinde yanlış dağıtılmaktadır. Kaynakların büyük bir kısmı yüksek öğretime ayrılırken, küçük bir kısmı temel eğitime ayrılmakta. Eğitimin piyasa koşulları içine taşınması için bu ilke oldukça belirleyici olmuştur. Dünya Bankası’nın(DB) eğitim politikasının belirlenmesinde önemli bir isim olan DB uzmanlarından Paul Psacharopoulos sürdürdüğü bir dizi çalışmanın sonucunda, devletin eğitime özellikle orta ve yüksek öğretime yaptığı harcamalardan daha çok toplumun üst gelir grubunun yararlandığı yönündeki vurgusu bu anlamda önem kazanmakta. Son zamanlarda ülkemizde de oldukça sıkça telâffuz edilen bu düşünceye göre, toplumun alt gelir kesimi özellikle orta ve daha çok yüksek eğitimden yararlanmadığı için orta ve yüksek eğitime yapılan harcamalar devletin kaynaklarının sadece belirli bir kesimin yararına harcanması sonucu bir eşitsizliğe neden olduğu belirtilmiştir.

Sonuç olarak neo-liberal politikalar, yetersiz kaynaklara sahip kamunun eğitim için ayrılan kaynakları etkin olmayan bir şekilde kullandığı ve bunun eşitsizliğe yol açtığını vurgulayarak, kamunun eğitim ile varolan ilişkisinin yeniden tanımlanması gerektiği dile getirilmekte. Burada önerilen neo-liberal çözüm, eğitimin tamamen piyasanın şartlarına bırakılmasıdır..

Bu argümanların genel çerçevesini çizdiği politikalar, azgelişmiş ülkelerde uygulamaya sokulmuş ve sonuçta kamu harcamaları içinde eğitime ayrılan pay önemli ölçüde azalmış, diğer yandan sermaye eğitimi faaliyet göstereceği bir alan olarak yeniden tanımlamaya yönelmiştir. Sonuçta piyasanın gizli eli, ancak ekonomik yeterliliği olan azınlığın geleceklerini garanti altına almalarına yol açacak özel üniversitelerin açılmasına neden olmuştur. Özel üniversiteler böylece diploma pazarlayan mağazalara dönüşmüştür. Başından itibaren verili eşitsizlikleri yeniden üreten eğitim sistemi, son neo-liberal uygulamalarla çok daha adaletsiz bir nitelik kazanmıştır.

Ampirik veriler açısından bakıldığında, neo-liberal yönelimli eğitim politikalarında vurgulanan eğitim için yapılan kamusal harcamaların eşitsizliğe neden olduğu ve bu harcamalara konu olan eğitim hizmetlerinin genellikle üst gelir grubunun kullandığı yönündeki vurgu, bu anlamda öncelikle doğru değildir. Colclough’un belirttiği gibi, bu vurgu doğru bile olsa, eğitim sisteminde varolan eşitsizliği gösterdiği ölçüde anlamlıdır. Yapısal uyum politikaları, sonuç olarak genel olarak eğitim hakkını olumsuz yönde etkilerken diğer yandan eğitimin kalitesinin de düşmesine neden olmuştur. Tüm bu uygulamalar sonucunda eğitim; ekonomik değişkenler içinde tanımlandığı ölçüde bir hak olmaktan çıkarılmış ve eğitimde eşitlik ilkesi göz ardı edilmiştir. Özellikle neo-liberal ideolojinin pratik süreçlerde açığa çıkış biçimi olarak yapısal uyum programlarını analiz eden F.Stewart, analizini şu şekilde özetlemiştir;“Karanlık Çağlardan beri eğitimin yaygınlaşmasından, ilk defa bu kadar büyük ölçekli bir gerileme” gerçekleşmiştir.

IV-Neo-liberal Eğitim Politikalarının Türkiye'nin Toplumsal/Ekonomik Değişkenleri Doğrultusunda Aldığı Biçimler

Yukarıda kısaca vermeye çalıştığımız gerek eğitimin neo-liberal anlamlandırma düzeyinde içeriğinin farklılaşması, gerekse azgelişmiş ya da gelişmekte olan bir ülke olarak yapısal uyum programlarının tanımladığı çerçeve, Türkiye'deki eğitim sisteminin genel çerçevesini belirlemekle birlikte, bu çerçevenin Türkiye'ye özgü dinamiklerce biçimlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle neo-liberal uygulamaların yaşama geçirilme tarzı Türkiye'ye özgü dinamikleri tanımlayan önemli bir göstergedir. Şili'de ilk defa uygulanan ve askeri neo-liberalizm olarak tanımlanan pratik, Türkiye için de geçerlidir. 1980 Askeri darbesi, aynı zamanda devletin baskı araçları doğrultusunda piyasa sisteminin işlerlik kazanması için gerekli düzenlemelerin alt yapısını hazırlamıştır.

1980'lerde uygulamaya başlanan piyasa yönelimli uygulamalar sermayenin toplumsal yaşamdaki belirleyiciliğinin artmasının sonucu olduğu gibi, bu uygulamalar sermayenin etkinliğinin daha da artmasına neden olmuştur. Güçlü devlet, serbest piyasa ikilemi içinde gerçekleştirilen değişim süreci, ilk etapta eğitimin erken dönem ulus-devlete özgü bir dizi anlamlandırma dolayında milli ve ulusalcı bir içerik kazandırılmaya çalışılırken, burada detayına giremeyeceğim bir çelişki bu uygulamaların yanısıra dinsel değerleri öne çıkaran ve bunu sistematikleştiren uygulamalarında başlatılması olmuştur. Diğer yandan YÖK ve benzeri anti-demokratik uygulamalar ise, güçlü devlet dolayında eğitimde gerçekleşecek dönüşümün genel çerçevesini devletin müdahaleleri ile belirlenmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Eğitime ilişkin piyasa yönelimli içerik değişimi için ilk anlamlı vurgu TÜBİTAK'ın gerçekleştirdiği ve üniversite-sanayi işbirliğinin önemine dikkatleri çeken I.Bilim Şurası olmuş, bu şurayı daha sonra TÜSİAD'ın hazırladığı "Yüksek Öğretimin" yeniden yapılanmasına ilişkin rapor izlemiştir. Her iki rapor/çalışmanın ileri sürdüğü bir dizi piyasa yönelimli uygulamalar, daha sonra TBMM'ya sunulan hala bekletilen Yüksek Öğretim Yasa Taslağı biçimini almıştır. Yukarıda vurguladığımız değişimi içselleştiren bu taslak TBMM'de beklerken, diğer yandan TBMM'nin taslağı yasa haline dönüştürme sürecinin uzamasına paralel olarak, taslakta varolan bir dizi uygulama fiili olarak uygulamaya sokulmuştur.

Diğer yandan yine neo-liberal uygulamaların Türkiye'de aldığı biçimi açığa çıkaracak bir dizi uygulamanın gerçekleştiğini görüyoruz. Piyasa yönelimli uygulamaların açığa çıkardığı toplumsal gerilimler, gerici-islamik örgütlenmenin yoğunluk kazanmasına neden olurken, aynı zamanda eğitimde gözlemlenen olumsuz değişimleri karşısına alan eğitim sisteminin unsurları, sistem açısından olumsuz karşılandığı ölçüde, bir dizi anti-demokratik düzenlemenin yapılması için zemin hazırlamıştır. Türban eylemlerini izleyen laik eğitim furyası, aynı zamanda son dönemde iyice anti-demokratik bir biçim alan yeni Disiplin Yönetmenliğinin varlığına neden olmuştur. Bir yanda piyasanın tanımladığı gerçeklik üzerinde hareket eden özel üniversite uygulamaları, diğer yandan yer yer şöven ve ırkçılığa yola çan uygulamalar, henüz çok fazla tepki çekmeyen ama tepkileri çekmesi gereken cinsiyet ayrımına dayalı uygulamalar, Türkiye'de eğitim sistemini tanımlayan temel değişim eğilimleri olmuştur. Burada oldukça zorlu ve kompleks ilişkilere sahip bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu ısrarla belirtmek istiyorum. Örnek olarak sekiz yıllık eğitim uygulaması normal olarak DB ve OECD'nin oldukça destek verdiği ve gerçekte uluslararası eğitim standartları açısından uygulanmasına geçilmesi sorunsuz gerçekleşmesi gerekirken, Türkiyenin somut koşulları bu uygulamayı anti-laik ve laikler arası bir çelişkili alan içinde ele alınmasına neden olmuştur.

Türkiye’de eğitim sisteminde dikkatle incelenmesi gereken bir diğer nokta, Türk Silahlı Kuvvetlerin son yıllarda içine girdiği dönüşüm sürecine paralel olarak eğitim sistemine ilişkin bir dizi uygulamayı gündemine almasıdır. Silahlı kuvvetlerin artan ölçüde toplumsal bir dizi yeni işlev üstlenmesi, özellikle son dönem askeri alanda gerçekleşen dünya ölçeğindeki teknoloji yönelimli değişim eğilimlerine uyum sağlamak için eğitimin önemini daha bir anlamış. Bu anlamda son aylarda gerçekleşen Silahlı Kuvvetler-Üniversite ilişkilerinin gündeme alınması gerekiyor. Burada ilk etapta gözlemlenen Silahlı Kuvvetlerin elemanlarının yüksek lisans yapması için bir dizi üniversite (ODTÜ,BİLKENT,İTU,YEDİTEPE) ile anlaşması bu değişimin ilk ipuçlarını oluşturmakta, bir diğer gelişme ise, Silahlı Kuvvetlerin hali hazırda sahip olduğu Harp Akademilerini YÖK içinde üniversite olarak kabul edilmesini sağlama yönündeki talepleridir. Ordunun bir yandan savunma ihtiyaçları için sermaye ile olan ilişkilerinin artması, diğer yandan eğitimle ilişkili olarak üniversitelerle olan ilişkilerinin artması, eğitim-sermaye-devlet-ordu gibi bir dizi değişken arası ilişkilerin analizlerimizde çok daha detaylı olarak ele alınması gerektiğini göstermekte.

V-Sonuç Yerine

Sonuç olarak eğitim siteminde gerçekleşen ve eğitim hakkının ortadan kaldırılmasına neden olan tüm bu uygulamalar karşısında, alternatif bir çerçeve, ne varolan eğitim sistemini savunmak ne de güç ilişkileri bağlamında sermayenin devlet kanalıyla oluşturduğu piyasa yönelimli sistemi savunmak gerçekçi olamaz. Alternatif bir çerçeve için eski eğitim sisteminin olumsuzlukları ile bu olumsuzluklarla eklemlenen neo-liberal uygulamaları deşifre etmek gerekiyor. Böyle bir çaba/ alternatif bir çerçevenin gerekliliğini aşağıda sıralayacağımız başlıklar altında ele alabiliriz:

-Eğitim, hiç bir ayırım gözetmeksizin tüm insanların gelişmelerini sağlayan en temel haktır. Geniş kitleler için yoksulluğa karşı direnebilmenin önemli bir aracı olan eğitim olanaklarından eşit bir biçimde yararlanma fırsatı uygulanan politikalar sonucu gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır.

-1980'li yıllarda uygulanmaya başlanan neo-liberal politikalar toplumsal hayatın tüm alanlarını tahrip etmiştir. İnsanların en temel haklarından olan eğitim olanaklarından eşit bir biçimde faydalanma hakkı da bu süreçten büyük ölçüde etkilenmiştir. Bir taraftan neo-liberal politikalar sonucu hem gelir dağılımında ortaya çıkan bozulma, hem de kamu harcamalarının bu politikalar doğrultusunda kısılması, çalışan kesimlerin eğitim hakkına bir darbe indirmiştir. Bu politikalara ek olarak eğitim alanının kendisinin neo-liberal ilkeler doğrultusunda düzenlenmesi, çalışan kesimlerin eğitim olanaklarına ulaşma yollarını büyük ölçüde tıkamıştır.

-1980’li yıllarla birlikte uygulamaya sokulan neo-liberal politikalar özde sermaye birikimi için temel değişkenler olan verimlilik, etkinlik ve rasyonellik adına, eğitimi piyasada alınıp-satılan bir mal haline getirerek, piyasanın bir girdisine dönüştürmüştür ve bu süreç devam etmektedir.

-Bu süreçte katkı payı adı altında öğrenci harçları uygulamasıyla kamusal bir hizmet olan eğitim olanaklarından faydalanmak paralı hale getirilmiştir.

- Özelleştirme politikalarının bir uzantısı olarak tüm eğitim alanında özel eğitim kurumlarının açılması hızla artmıştır. Sayıları hızla artan özel eğitim kurumlarına devlet kısıtlı kamu kaynaklarıyla önemli oranda her türlü desteği vermektedir.

-Eğitimin ticarileştirildiği bu uygulamalar kamuya ait eğitim kurumlarında yetişmiş öğretim kadrosunun özel eğitim kurumlarına transferini gündeme getirerek kamuya ait eğitim kurumlarının işleyişini iyice zorlaştırmaktadır.

-Eğitimin sorgulayan yanının önündeki temel engel, öğrenciyi bir müşteri olarak algılayan ve öğretim elemanını ve öğrenciyi piyasanın istekleri doğrultusunda biçimlendiren ve yönlendiren neo-liberal eğitim politikalarıdır.

-Eğitimin alınıp satılan bir mal haline getirilmesi, eğitimin en temel özelliği olan, özgürleştirici içeriğinin boşaltılması anlamına gelmektedir. Eğitimin özgürleştirici dinamiğini yaşama geçirecek yeni uygulamaların önerilmesi ve talep edilmesi bu alandaki en acil sorunlardan biridir.

-Eğitimin temel amacı, öğrencinin ve eğiticinin tüm düşünsel potansiyellerini açığa çıkarmak olmalıdır. Bu nedenle ezberci eğitim yerine katılımcı eğitimin geliştirilme yolları aranmalı ve talep edilmelidir.

-Kısıtlı kamu kaynaklarının özel eğitim kurumlarına aktarılmasına son verilmeli ve bir kamu hizmeti olan eğitime bütçeden ayrılan pay arttırılmalıdır.

-Gelir dağılımının iyice bozulduğu bir toplumda 'eğitime katkı" payı adı altında öğrencilerden alınan harçlar kaldırılmalıdır.

-Üniversitelerin devlet, sermaye ve ordu karşısında özgürleşmesi için gereken düzenlemelerin yapılması gerekiyor.

-Üniversitenin de ayrıca kendi içinde, kendi bileşenleri arasında katı hiyerarşik yapılanma yerine katılımcı ve bileşenleri özgürleştirici bir yeniden yapılanmanın yolları araştırılmalı ve talep edilmelidir.