Çalışma Grubumuzun yaptığı 54.
Olağan toplantısında tartıştığı konular ait notlar ile Küreselleşmedeki son
gelişmelere ait haberler.
Nijeryalı hukukçular 1 milyar dolar tutarındaki IMF
yardımına karşı bir deklarasyon yayınladılar. Nijerya Barosu avukatları temsilciler
meclisi, ülke Hükümetini, Haziran ayında IMF'den alınan 1 milyar. $ tutarındaki
Stand-By kredisi ile ilgili tüm faaliyetleri durdurması konusunda uyardı ve bu işin
yasa dışı olduğunu açıkladı. Hukukçular bu dondurma girişiminin Büyük Millet
Meclisi böyle bir yardımdan haberdar edilene kadar devam etmek zorunda olduğunu da
ekledi. Deklarasyonu kamu oyuna açıklayan Zailani Mohammad, geçmişte IMF tarafından
verilen bütün kredilerin ülkenin gelecekte kredileri ödeyememesine yol açacak
kredilere yönlendirildiğini ve ülkenin çok uzun yıllardan beri siyasi yönetmeliklere
uygun davranmadığını belirtti. Temsilciler Meclisi sözcüsü ise Hükümetin asıl
amacının bazı konuları B.Millet Meclisinden gizli tutmak olduğunu oysa B.Millet
Meclisi üyelerinin önemli bir bölümünün hiç te Bretton Woods İkizlerinin
(IMF&WB)yöneticilerine benzemediğini vurguladı. Nijerya Barosu ile Devlet
Başkanlığı arasındaki ilişkiler 1999 Mayıs ayında ülkede çıkarılan sivil
yasalar yüzünden son bir yıldır oldukça gergin. Hükümet tarafı ise IMF'den gelen
paranın bir kredi olmadığını ve sadece bir ön anlaşmanın teknik koşulu olduğunu
belirtiyor. Ülkenin IMF'ye halihazırdaki borç yükümlülüğü 30 milyar $.
Lagos-PANA'nın finans uzmanları ise bu yardımın ülkede yatırım yapmaya hevesli
yabancı yatırımcılara bir çeşit garanti kapsamında yapıldığını belirtiyor.
Nijerya'ya senelerden beri borç veren kurumlar Afrika ülkelerinin IMF'ye olan
borçlarını silmek-affetmek (???) yerine , yapılacak yardımların yabancı
yatırımcılara garanti kredisi olarak verilmesi konusunda ısrar ediyorlar.
(Lagos/Nijerya, PANA)
Dünya Bankası Afrika'lı çocukları okul eğitiminden
uzaklaştırmaya çalışıyor. ABD Temsilciler Meclisi Komiteleri aralarında pek çok
konuda anlaşamadıkları halde IMF ve Dünya Bankası'nın Afrika'lı yoksul çocukları
okul hayatından uzaklaştırma girişimlerinin durdurulması için birlikte mücadele
ediyorlar. IMF ve Dünya Bankası, kıta ülkelerinin Hükümetlerini gerek sağlık
kurumları ve gerekse eğitim kurumlarından hizmet almak isteyenlerden "Kullanıcı
Katkısı" adı altında bir ödeme yapmalarını talep etmeye zorluyor. Oysa hem
sağlık hem de eğitim hizmetleri bu kıta ülkelerinde yıllardan beri kamu tarafından
finanse edilmekteydi. Özellikle AIDS hastalığının ve açlığın yoğun olduğu
Afrika'da sağlık kurumlarında hastalardan ücret talep edilmesi kıtadaki ölümlerin
daha büyük bir hızla artmasına yol açacak kadar tehlikeli bir girişim. Daha
şimdiden Nairobi'de cinsel yolla bulaşan hastalıklar nedeniyle sağlık kurumlarına
baş vuran kadınların sayısında %65'e varan bir düşüş gözlemlenmiş durumda. BM
verilerine göre Afrika'da kız çocukların okula devam oranı zaten büyük bir hızla
azalmakta. Bu baskılar sonucunda bir de eğitim paralı hale getirildiği bu yeni
sistemde kıtada okul diye bir şey kalmaması bile muhtemel. Örneğin Ghana'da IMF ve
Dünya Bankasının son 10 yıldır uyguladığı baskıcı politikalarına kadar eğitim
de sağlık ta parasız olarak Devlet tarafından sağlanan temel hizmetler
kapsamındaydı. Uygulamanın bu ilk 10 yılında ülkedeki ailelerin 2/3'ü
çocuklarını okula göndermemeye başladılar. Bu verilere rağmen IMF ve Dünya
Bankası hala eğitim ve sağlığın paralı olmasının, Devlet tarafından
karşılanmasından çok daha iyi ve verimli (kimin için) sonuçlar doğuracağında
ısrar ediyorlar. (Sunday Journal/Metro D.C. 23 Temmuz 2000)
Dünya Bankası Thailand'da Pak-Mun-Dam isimli bir projeyi
fonlamaya hazırlanıyor. Bu projeye karşı çıkan yöre halkları (yaşlılar,
çocuklar da dahil) dövülüyor, göz yaşartıcı bombalara maruz bırakılıyor ve
yakalanıp, tutuklanıyor. Pak-Mun Barajı 1994 yılında Dünya Bankası finansmanı
sonucunda inşa edildi. İnşaatın bitiminden itibaren yörede yaşamakta olan 20000
civarında köylü gerek akarsudaki balık sayısında muazzam ölçekteki azalma ve
gerekse yaşam biçimlerindeki olumsuz gelişmelerden dolayı bu olaydan doğrudan
etkilendiler. Bundan 16 ay önce 5000 kadar köylü Barajı işgal ettiler. Köylüler
Baraj kapakları açılıp, Mun ırmağının yeniden özgürce akmasına ve binlerce
balığı beslemesine izin verilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini belirtiyorlar.
Fakat ne yazık ki Thailand polis güçleri boş durmuyor ve kadın, çocuk, yaşlı
demeden bütün köylüleri sürekli olarak taciz etmeye devam ediyor.
ABD-Doğu Körfezi kentleri, Dünya Bankası Tahvillerini
protesto ediyor. Doğunun özgürlükçü Körfezi bu kez de D.B. tahvillerini satın
almayarak ve protesto edip, teşhir ederek eylemliliğini gerçekleştiriyor. Afrika için
Ekonomik Adalet grubundan Rosalyn Fay, Berkeley ve Oakland şehirlerinin ABD'de taban
hareketi gerçekleştiren ilk 2 şehir olduklarını belirtiyor. Berkeley Şehir Konseyi
üyesi Dona Spring ise D.B politikalarının çok uluslu şirketlere köle işçi
istihdamı koşullarını yarattığını ve bu hafta Oakland Şehir Konseyinin D.Bankası
tahvillerine karşı bir önerge vererek, Mart ayında Berkeley'in başlattığı
girişimi sürdürdüğünü anlatıyor. Aslında Oakland kentinde hali hazırda ne bir DB
tahvili satışı ne de bir DB kredisinin kullanımı filan söz konusu değil. Bu anlamda
da söz konusu protesto, bünyesinde hem sembolik olma hem de uluslararası (özellikle
Afrika halkları ve bu kredilere muhatap olan ülke halkları ile) dayanışma
özelliklerini taşımakta ve bu nedenle daha da anlamlı olmakta. Dünya Bankası
yetkilileri ise Berkeley ve Oakland şehirlerince gerçekleştirilen bu tip protestoların
dünyanın yoksul ülkelerine zarar vereceğini, çünkü D.B.nın 50 yıldan beri
yoksullara yardım programları uyguladığını, Bankanın tahvillerin satılamaması
halinde bu kredilere ihtiyaç duyan ülkelerin çok daha zor bir duruma düşeceğini
belirtiyor. (Tüm bu tehditlerin doğru olduğu biliniyor. Ama protesto edilen aslında
bizzat sistemin kendisi olduğu için, sistem kurumlarınca verilen cevaplar ve yapılan
tehditler - tıpkı bu olayda da olduğu gibi - anlamsızlaşıyor) (The Oakland Tribune,
21 Temmuz 2000)
G8-Okinawa Zirvesi, liderlerin bu yıl içinde mutlaka bir
ticaret ve yatırım raundunun toplanması konusunda fikir birliğine varması ile
sonuçlandı. Bu konsensus, ABD Hükümetinin bu güne kadar çekimser kaldığı
konulardan vaz geçtiğini ve her ne koşulda olursa olsun yeni bir raundun -Kasım
ayında yapılacak ABD Başkanlık seçimleri öncesinde bile olsa - yapılmasını tercih
ettiğini gösteriyor. Bu can sıkıcı havadis, 19 Temmuz günü yapılan AB-Japonya
zirvesi sonrasındaki basın açıklamasından geldi. Açıklamaya göre, G8 ülkeleri
diğer WTO üyesi Hükümetleri bu yıl sonundan önce bir WTO raundunu kabul etmeye
zorlama konusunda anlaşmaya vardılar. Bu deklarasyon, aynı zamanda aylardan beri
Milenyum Raund konusunda tesis edilmeye çalışılan sözde STK dostu yaklaşımların da
ne kadar sahte olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. 30 Kasım tarihli WTO 3.
Bakanlar Konferansında imza altına alınamayan Milenyum Raund isimli anlaşmalar turunda
hiç bir değişiklik veya ilave yapılmasının söz konusu bile edilmeyeceğinin
anlaşıldığı basın açıklamasında WTO'ya yeni ülke katılımlarından büyük bir
memnuniyet duyulduğu, WTO yetkilerinin daha da geliştirilip, güçlendirilmesi ve
WTO-IMF-WB arasındaki bağların kuvvetlendirilmesinin kaçınılmaz olduğu, yeni
raundda aşağıdan-yukarıya (bottom-up approach) bir yaklaşımın ötesinde (muhtemelen
top-down approach, yani MAI anlaşmasında uygulanan yukarıdan-aşağıya ) bir anlayış
uygulanmasının uygun olduğu, raund kapsamının olabildiğince kapsamlı tutulmasının
gerekliliği ve bu kapsamın mutlaka ticaretin en geniş ölçüde liberalizasyonunu da
içermesinin zorunluluğu, mevcut WTO tüzük ve standartlarının daha bağlayıcı hale
getirilmesinin gerektiği, yatırımlar, rekabet, ticaretin önündeki engellerin
kaldırılması, korumacı risklerin minimize edilmesi gibi konular için yeni WTO
kurallarının tesis edilmesinin gerektiği vurgulandı. Açıklamada çevresel konuların
ve STK'lar ile diyaloğun da dikkate alınması gereği yer alırken, çalışma
standartları ve emek haklarından hiç bir şekilde söz edilmedi. (Nikkei Weekly, 19
Temmuz 2000)
Yapılan bir ICFTU araştırmasının sonuçlarına
bakılacak olursa AB'deki emek uygulamalarının pek çoğu, kabul edilmiş uluslararası
emek standartlarının altında kalıyor. AB ülkelerindeki kadın emekçiler
ayrımcılıkla ve çocuklar ve mahkumlar ise zorunlu çalışma ile karşı karşıya.
İstisnasız bütün Avrupa ülkelerinde kadınlar, benzer işte çalışan erkeklerden
daha düşük ücret alıyor ve çok daha zor terfi ettiriliyor. Örneğin İtalya'da
kadınlar aynı işi yapan erkeklerden %20 daha az ücret alıyorlar. AB'nde kişi
başına milli gelirin en yüksek olduğu ülke konumunda olan Luxemburg ise, AB
içersinde kadın-erkek eşitsizliğinin en fazla olduğu 4 ülkeden bir tanesi ve ILO'nun
ayrımcılıkla ilgili 111. No.lu sözleşmesini ülke yasalarına geçirmeyen tek AB
ülkesi. İspanya'da kadınlar, aynı işi yapan erkeklerden %27 daha düşük ücret
alıyorlar. Yine İspanya'da Sekreterlik yapan erkekler, sekreter kadınlardan %13 daha
fazla ücret karşılığında istihdam ediliyor. Hollanda'daki kadın-erkek ücret
dengesizliğinin oranı ise %24. Belçika'da çalışan her 3 kadından 1 tanesi cinsel
tacize maruz bırakılıyor. Yunanistan ise cinsel tacizin en yaygın olduğu ülkelerden
biri ve kadınların olayı dava konusu yapması bir şekilde engelleniyor. Aralarında
Fransa, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İngiltere ve İspanya'nın da bulunduğu pek çok
AB ülkesinde hala çocuk işçi kullanılıyor. Örneğin Portekiz'de 16 yaşın
altındaki 40 binden fazla çocuk metalurji, kimya, tekstil v.b. oldukça tehlikeli
sayılabilecek işlerde istihdam ediliyor. Bu çocuklar günde yaklaşık 10 ila 14 saat
çalıştırılıyorlar. İngiltere'de 13-15 yaş arası çocukların %40'ı kayıt
dışı ve illegal işlerde çoğunlukla part-time uygulama ile çalıştırılıyor.
İngiltere'nin kuzey doğusunda yapılan bir başka araştırmaya göre bu bölgedeki
çalışan çocukların %25'i 13 yaşın altında ve bunlar arasında %44'ü de çeşitli
iş kazalarından ötürü yaralanmış bulunmakta. Fransa, Almanya, Avusturya , İspanya
ve İngiltere ILO normlarıyla yasaklanmış olmasına rağmen mahkumları özel sektörde
ve rızalarını almaksızın çalışmaya zorluyorlar. İngiltere'de sosyal güvenceden
mahrum, ücretsiz ve korumasız olarak bu işlerde çalışmayı kabul etmeyen mahkumlar
af şanslarını da kaybetmekteler. Yine AB ülkelerinden Belçika, Almanya ve
İngiltere'de -bu alandaki tüm ILO sözleşmelerini yasalarına geçirdikleri halde-
işçilerin sendikalaşmasını engellemek için yapılan her türlü işveren girişimine
göz yumuluyor. Bunlardan Belçika'da işverenler grevleri sonlandırabilmek için özel
mahkemeleri kullanabilmekte ve sendikal faaliyeti bitirmek için işten çıkarma
tehdidine baş vurabilmekte. Almanya'da öğretmenlik, posta dağıtıcılığı ve
telefon hizmetleri gibi kamu görevlerinde greve gitme yasağı uygulanıyor. (ICFTU
Araştırmasından Temmuz 2000)
Internet üzerinden yapılan ticaretin omurgası kabul
edilen ve ürünün fabrikadan çıkışından başlayarak, nihai tüketicisine ulaşana
kadar geçen sürecin (el değiştirme ve teslimat) önceden planlanması anlamına gelen
LOJİSTİK sektörü, dünya sermayesinin iştahını kabartıyor. Sektörün dünya
devleri içinde öncülüğünü yine ABD şirketleri götürüyor. Başlıca şirketler
ise UPS, DHL, TNT, OCEAN, SEDEX olarak sayılabilir. Pek çok şirketin ilgisini
çekmesine rağmen, sektörün birkaç yıl içersinde sadece 4-5 şirketin egemenliğine
geçeceği ve tekelleşmenin mutlaka bu alanda da yaşanacağı belirtiliyor. Ülkelerin
özellikle posta ve telekomünikasyon hizmetlerini özelleştirmeleri sektör pastasını
daha da büyütüyor. Emek açısından bakıldığında ise -özellikle gelişmiş
ülkelerin hava alanları ve serbest ticaret bölgelerine kaçak yollardan gelen yoksul
sığınmacıların DHL ve UPS gibi şirketlerce, bulundukları yerde tutulmalarına göz
yumulması yani polise şikayet edilmemeleri karşılığında çok ucuz iş gücü olarak
sömürüldüğü hatırlanacak olursa- dünya sermayesinin neden bu sektör için
iştahının kabardığı hemen anlaşılıyor.
DTÖ'ne tam üyelik için hazırlık sürecine giren Çin'de
Menkul Kıymet Borsaları tırmanışta. Görünüşe bakılırsa dünya finans
kapitalinin 2000-2001 yılı için belirlediği kazanç kapısı Çin olacak ve böylece
ülkenin WTO üyeliği için de kamu oyu yaratılmış olacak. Pekin Hükümeti Cuma
günü yaptığı açıklamada mevcut 1 düzineyi aşkın Çin Hava Yolu Şirketinin 3 ana
şirket etrafında birleştirileceğini duyurdu.
G8 Okinawa Zirvesi ilginç yakınlaşmalara sahne oldu.
İngiltere Başbakanı Tony Blair genetik değişikliğe uğratılmış gıda maddeleri
konusunda ikna olduğunu ve ABD'ni destekleyeceklerini açıkladı. Konu hakkında bir
konuşma yapan Bill Clinton ise ''meselenin toplum sağlığının şirketlerin karları
uğruna feda edilmesi olduğu'' gibi algılandığını oysa asıl amacın daha ucuza daha
fazla insan için gıda ürünü üretmek olduğunu, söz konusu bu ürünlerin insan
sağlığına zarar verdiğine inanmadıklarını belirtti. (Oysa kapitalist sistemin
tarihi, ürünlerin bollaşmasıyla fiyatların ucuzlamaması için her türlü kabul
edilemez yönteme başvurulduğunu ve dünyada yıllardan beri artarak hüküm süren
açlığın üretim azlığı ile değil, tahıl borsalarında fiyatlar üzerinde oynanan
spekülasyon ve manipülasyonlardan kaynaklandığını göstermiştir.)
Halka açık şirketlerin bağımsız denetimden geçmiş
ara dönem (3 aylık) bilançolarındaki karların avans olarak dağıtılabilmesine imkan
verecek bir yasa taslağı SPK tarafından hazırlanıyor. Borsaya taze para girişini ve
borsayla ilgilenen küçük yatırımcıların sayısını arttırmayı hedef alan bu
girişimle sistemin sürdürülebilmesine olanak sağlayacak ürün çeşitlendirmesi de
gerçekleştirilmiş olacak. Ürün geliştirme ve çeşitlendirme çabaları bununla
sınırlı kalacak diye düşünmek son derece yanıltıcı olacaktır. Daha önümüzde
borçlarımızın menkul kıymet haline getirilerek satılacağı günler de var. Amerika
Birleşik Devletleri bu konuda bir hayli ileri adım atmış durumda. Öyle ki eyaletler,
iller düzeyinde elektrik, eğitim v.b borçlar bile iskonto edilerek finans
piyasalarında alınıp, satılıyor.
Kıbrıs adası bir bütün olarak finans kapital krizinin
pençesinde. Kuzey Kıbrıs bankazedeleri (sistemzedeler) hırslarını Meclis'ten
çıkarmaya çalışırken, G.Kıbrıs'ta da menkul kıymetler borsasının tarihinin en
büyük düşüşünü yaşıyor olması nedeniyle büyük bir kaos hakim. 32 tane
şirketin bu olumsuz gelişmeler dolayısıyla Borsadan çıkacağını açıklaması ile
daha da hızlanan çöküş süreci ile ilgili olarak A.B.den de uyarı alan G.Kıbrıs
(Rum kesimi) Hükümeti geniş kesimlerce şiddetle eleştiriliyor. Umarız, G.Kıbrıs
Borsası kaos nedeniyle kapanan ilk borsa olma unvanına hak kazanır ve bunun devamı
gelir.
Çalışma Bakanlığının hazırladığı, çalışma
yaşamını ve sosyal güvenliği düzenleyen yeni yasa ya da yasa değişiklikler
Hükümet tarafından TBMM'ye sunuldu. 7 adet kanun tasarısının 5'i sosyal güvenlikle
diğer ikisi, toplu iş sözleşmesi ve sendikalarla ilgili. Eylül ayında
görüşülecek bu tasarılar dışında 1475 sayılı iş kanununda esneklik yönünde
yapılması düşünülen değişikliklerin de aynı dönemde TBMM'ye gelmesi bekleniyor.
TİSK, bu konuda Eylül'de Hükümete sunmak üzere bir yasa teklifi hazırlıyor. Bütün
bu değişikliklerle, birbiriyle ilintili olarak, sosyal güvenliğin özelleştirilmesi,
işgücünün esnekleştirilmesi ve işyeri sendikacılığı öngörülüyor. olarak
yasalarda yapılması planlanan değişikliklerden 7 tanesi TBMM gündemine alındı. Bu 7
değişiklik tasarısı ile çalışma yaşamı çalışanlar aleyhine yeniden
düzenleniyor. Değişiklik tasarılarının MAI hükümlerine, WTO kararlarına ve A.B.
uyum şartlarına uygun olarak hazırlandığı görülüyor. Çalışma Grubumuzun
konuyla ilgili hazırladığı broşürü de yazım aşamasında.