mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


BÜLTEN - 17
27 Temmuz 2000

Çalışma Grubumuzun yaptığı 54. Olağan toplantısında tartıştığı konular ait notlar ile Küreselleşmedeki son gelişmelere ait haberler.

 

  • Nijeryalı hukukçular 1 milyar dolar tutarındaki IMF yardımına karşı bir deklarasyon yayınladılar. Nijerya Barosu avukatları temsilciler meclisi, ülke Hükümetini, Haziran ayında IMF'den alınan 1 milyar. $ tutarındaki Stand-By kredisi ile ilgili tüm faaliyetleri durdurması konusunda uyardı ve bu işin yasa dışı olduğunu açıkladı. Hukukçular bu dondurma girişiminin Büyük Millet Meclisi böyle bir yardımdan haberdar edilene kadar devam etmek zorunda olduğunu da ekledi. Deklarasyonu kamu oyuna açıklayan Zailani Mohammad, geçmişte IMF tarafından verilen bütün kredilerin ülkenin gelecekte kredileri ödeyememesine yol açacak kredilere yönlendirildiğini ve ülkenin çok uzun yıllardan beri siyasi yönetmeliklere uygun davranmadığını belirtti. Temsilciler Meclisi sözcüsü ise Hükümetin asıl amacının bazı konuları B.Millet Meclisinden gizli tutmak olduğunu oysa B.Millet Meclisi üyelerinin önemli bir bölümünün hiç te Bretton Woods İkizlerinin (IMF&WB)yöneticilerine benzemediğini vurguladı. Nijerya Barosu ile Devlet Başkanlığı arasındaki ilişkiler 1999 Mayıs ayında ülkede çıkarılan sivil yasalar yüzünden son bir yıldır oldukça gergin. Hükümet tarafı ise IMF'den gelen paranın bir kredi olmadığını ve sadece bir ön anlaşmanın teknik koşulu olduğunu belirtiyor. Ülkenin IMF'ye halihazırdaki borç yükümlülüğü 30 milyar $. Lagos-PANA'nın finans uzmanları ise bu yardımın ülkede yatırım yapmaya hevesli yabancı yatırımcılara bir çeşit garanti kapsamında yapıldığını belirtiyor. Nijerya'ya senelerden beri borç veren kurumlar Afrika ülkelerinin IMF'ye olan borçlarını silmek-affetmek (???) yerine , yapılacak yardımların yabancı yatırımcılara garanti kredisi olarak verilmesi konusunda ısrar ediyorlar. (Lagos/Nijerya, PANA)
  • Dünya Bankası Afrika'lı çocukları okul eğitiminden uzaklaştırmaya çalışıyor. ABD Temsilciler Meclisi Komiteleri aralarında pek çok konuda anlaşamadıkları halde IMF ve Dünya Bankası'nın Afrika'lı yoksul çocukları okul hayatından uzaklaştırma girişimlerinin durdurulması için birlikte mücadele ediyorlar. IMF ve Dünya Bankası, kıta ülkelerinin Hükümetlerini gerek sağlık kurumları ve gerekse eğitim kurumlarından hizmet almak isteyenlerden "Kullanıcı Katkısı" adı altında bir ödeme yapmalarını talep etmeye zorluyor. Oysa hem sağlık hem de eğitim hizmetleri bu kıta ülkelerinde yıllardan beri kamu tarafından finanse edilmekteydi. Özellikle AIDS hastalığının ve açlığın yoğun olduğu Afrika'da sağlık kurumlarında hastalardan ücret talep edilmesi kıtadaki ölümlerin daha büyük bir hızla artmasına yol açacak kadar tehlikeli bir girişim. Daha şimdiden Nairobi'de cinsel yolla bulaşan hastalıklar nedeniyle sağlık kurumlarına baş vuran kadınların sayısında %65'e varan bir düşüş gözlemlenmiş durumda. BM verilerine göre Afrika'da kız çocukların okula devam oranı zaten büyük bir hızla azalmakta. Bu baskılar sonucunda bir de eğitim paralı hale getirildiği bu yeni sistemde kıtada okul diye bir şey kalmaması bile muhtemel. Örneğin Ghana'da IMF ve Dünya Bankasının son 10 yıldır uyguladığı baskıcı politikalarına kadar eğitim de sağlık ta parasız olarak Devlet tarafından sağlanan temel hizmetler kapsamındaydı. Uygulamanın bu ilk 10 yılında ülkedeki ailelerin 2/3'ü çocuklarını okula göndermemeye başladılar. Bu verilere rağmen IMF ve Dünya Bankası hala eğitim ve sağlığın paralı olmasının, Devlet tarafından karşılanmasından çok daha iyi ve verimli (kimin için) sonuçlar doğuracağında ısrar ediyorlar. (Sunday Journal/Metro D.C. 23 Temmuz 2000)
  • Dünya Bankası Thailand'da Pak-Mun-Dam isimli bir projeyi fonlamaya hazırlanıyor. Bu projeye karşı çıkan yöre halkları (yaşlılar, çocuklar da dahil) dövülüyor, göz yaşartıcı bombalara maruz bırakılıyor ve yakalanıp, tutuklanıyor. Pak-Mun Barajı 1994 yılında Dünya Bankası finansmanı sonucunda inşa edildi. İnşaatın bitiminden itibaren yörede yaşamakta olan 20000 civarında köylü gerek akarsudaki balık sayısında muazzam ölçekteki azalma ve gerekse yaşam biçimlerindeki olumsuz gelişmelerden dolayı bu olaydan doğrudan etkilendiler. Bundan 16 ay önce 5000 kadar köylü Barajı işgal ettiler. Köylüler Baraj kapakları açılıp, Mun ırmağının yeniden özgürce akmasına ve binlerce balığı beslemesine izin verilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini belirtiyorlar. Fakat ne yazık ki Thailand polis güçleri boş durmuyor ve kadın, çocuk, yaşlı demeden bütün köylüleri sürekli olarak taciz etmeye devam ediyor.
  • ABD-Doğu Körfezi kentleri, Dünya Bankası Tahvillerini protesto ediyor. Doğunun özgürlükçü Körfezi bu kez de D.B. tahvillerini satın almayarak ve protesto edip, teşhir ederek eylemliliğini gerçekleştiriyor. Afrika için Ekonomik Adalet grubundan Rosalyn Fay, Berkeley ve Oakland şehirlerinin ABD'de taban hareketi gerçekleştiren ilk 2 şehir olduklarını belirtiyor. Berkeley Şehir Konseyi üyesi Dona Spring ise D.B politikalarının çok uluslu şirketlere köle işçi istihdamı koşullarını yarattığını ve bu hafta Oakland Şehir Konseyinin D.Bankası tahvillerine karşı bir önerge vererek, Mart ayında Berkeley'in başlattığı girişimi sürdürdüğünü anlatıyor. Aslında Oakland kentinde hali hazırda ne bir DB tahvili satışı ne de bir DB kredisinin kullanımı filan söz konusu değil. Bu anlamda da söz konusu protesto, bünyesinde hem sembolik olma hem de uluslararası (özellikle Afrika halkları ve bu kredilere muhatap olan ülke halkları ile) dayanışma özelliklerini taşımakta ve bu nedenle daha da anlamlı olmakta. Dünya Bankası yetkilileri ise Berkeley ve Oakland şehirlerince gerçekleştirilen bu tip protestoların dünyanın yoksul ülkelerine zarar vereceğini, çünkü D.B.nın 50 yıldan beri yoksullara yardım programları uyguladığını, Bankanın tahvillerin satılamaması halinde bu kredilere ihtiyaç duyan ülkelerin çok daha zor bir duruma düşeceğini belirtiyor. (Tüm bu tehditlerin doğru olduğu biliniyor. Ama protesto edilen aslında bizzat sistemin kendisi olduğu için, sistem kurumlarınca verilen cevaplar ve yapılan tehditler - tıpkı bu olayda da olduğu gibi - anlamsızlaşıyor) (The Oakland Tribune, 21 Temmuz 2000)
  • G8-Okinawa Zirvesi, liderlerin bu yıl içinde mutlaka bir ticaret ve yatırım raundunun toplanması konusunda fikir birliğine varması ile sonuçlandı. Bu konsensus, ABD Hükümetinin bu güne kadar çekimser kaldığı konulardan vaz geçtiğini ve her ne koşulda olursa olsun yeni bir raundun -Kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık seçimleri öncesinde bile olsa - yapılmasını tercih ettiğini gösteriyor. Bu can sıkıcı havadis, 19 Temmuz günü yapılan AB-Japonya zirvesi sonrasındaki basın açıklamasından geldi. Açıklamaya göre, G8 ülkeleri diğer WTO üyesi Hükümetleri bu yıl sonundan önce bir WTO raundunu kabul etmeye zorlama konusunda anlaşmaya vardılar. Bu deklarasyon, aynı zamanda aylardan beri Milenyum Raund konusunda tesis edilmeye çalışılan sözde STK dostu yaklaşımların da ne kadar sahte olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. 30 Kasım tarihli WTO 3. Bakanlar Konferansında imza altına alınamayan Milenyum Raund isimli anlaşmalar turunda hiç bir değişiklik veya ilave yapılmasının söz konusu bile edilmeyeceğinin anlaşıldığı basın açıklamasında WTO'ya yeni ülke katılımlarından büyük bir memnuniyet duyulduğu, WTO yetkilerinin daha da geliştirilip, güçlendirilmesi ve WTO-IMF-WB arasındaki bağların kuvvetlendirilmesinin kaçınılmaz olduğu, yeni raundda aşağıdan-yukarıya (bottom-up approach) bir yaklaşımın ötesinde (muhtemelen top-down approach, yani MAI anlaşmasında uygulanan yukarıdan-aşağıya ) bir anlayış uygulanmasının uygun olduğu, raund kapsamının olabildiğince kapsamlı tutulmasının gerekliliği ve bu kapsamın mutlaka ticaretin en geniş ölçüde liberalizasyonunu da içermesinin zorunluluğu, mevcut WTO tüzük ve standartlarının daha bağlayıcı hale getirilmesinin gerektiği, yatırımlar, rekabet, ticaretin önündeki engellerin kaldırılması, korumacı risklerin minimize edilmesi gibi konular için yeni WTO kurallarının tesis edilmesinin gerektiği vurgulandı. Açıklamada çevresel konuların ve STK'lar ile diyaloğun da dikkate alınması gereği yer alırken, çalışma standartları ve emek haklarından hiç bir şekilde söz edilmedi. (Nikkei Weekly, 19 Temmuz 2000)
  • Yapılan bir ICFTU araştırmasının sonuçlarına bakılacak olursa AB'deki emek uygulamalarının pek çoğu, kabul edilmiş uluslararası emek standartlarının altında kalıyor. AB ülkelerindeki kadın emekçiler ayrımcılıkla ve çocuklar ve mahkumlar ise zorunlu çalışma ile karşı karşıya. İstisnasız bütün Avrupa ülkelerinde kadınlar, benzer işte çalışan erkeklerden daha düşük ücret alıyor ve çok daha zor terfi ettiriliyor. Örneğin İtalya'da kadınlar aynı işi yapan erkeklerden %20 daha az ücret alıyorlar. AB'nde kişi başına milli gelirin en yüksek olduğu ülke konumunda olan Luxemburg ise, AB içersinde kadın-erkek eşitsizliğinin en fazla olduğu 4 ülkeden bir tanesi ve ILO'nun ayrımcılıkla ilgili 111. No.lu sözleşmesini ülke yasalarına geçirmeyen tek AB ülkesi. İspanya'da kadınlar, aynı işi yapan erkeklerden %27 daha düşük ücret alıyorlar. Yine İspanya'da Sekreterlik yapan erkekler, sekreter kadınlardan %13 daha fazla ücret karşılığında istihdam ediliyor. Hollanda'daki kadın-erkek ücret dengesizliğinin oranı ise %24. Belçika'da çalışan her 3 kadından 1 tanesi cinsel tacize maruz bırakılıyor. Yunanistan ise cinsel tacizin en yaygın olduğu ülkelerden biri ve kadınların olayı dava konusu yapması bir şekilde engelleniyor. Aralarında Fransa, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İngiltere ve İspanya'nın da bulunduğu pek çok AB ülkesinde hala çocuk işçi kullanılıyor. Örneğin Portekiz'de 16 yaşın altındaki 40 binden fazla çocuk metalurji, kimya, tekstil v.b. oldukça tehlikeli sayılabilecek işlerde istihdam ediliyor. Bu çocuklar günde yaklaşık 10 ila 14 saat çalıştırılıyorlar. İngiltere'de 13-15 yaş arası çocukların %40'ı kayıt dışı ve illegal işlerde çoğunlukla part-time uygulama ile çalıştırılıyor. İngiltere'nin kuzey doğusunda yapılan bir başka araştırmaya göre bu bölgedeki çalışan çocukların %25'i 13 yaşın altında ve bunlar arasında %44'ü de çeşitli iş kazalarından ötürü yaralanmış bulunmakta. Fransa, Almanya, Avusturya , İspanya ve İngiltere ILO normlarıyla yasaklanmış olmasına rağmen mahkumları özel sektörde ve rızalarını almaksızın çalışmaya zorluyorlar. İngiltere'de sosyal güvenceden mahrum, ücretsiz ve korumasız olarak bu işlerde çalışmayı kabul etmeyen mahkumlar af şanslarını da kaybetmekteler. Yine AB ülkelerinden Belçika, Almanya ve İngiltere'de -bu alandaki tüm ILO sözleşmelerini yasalarına geçirdikleri halde- işçilerin sendikalaşmasını engellemek için yapılan her türlü işveren girişimine göz yumuluyor. Bunlardan Belçika'da işverenler grevleri sonlandırabilmek için özel mahkemeleri kullanabilmekte ve sendikal faaliyeti bitirmek için işten çıkarma tehdidine baş vurabilmekte. Almanya'da öğretmenlik, posta dağıtıcılığı ve telefon hizmetleri gibi kamu görevlerinde greve gitme yasağı uygulanıyor. (ICFTU Araştırmasından Temmuz 2000)
  • Internet üzerinden yapılan ticaretin omurgası kabul edilen ve ürünün fabrikadan çıkışından başlayarak, nihai tüketicisine ulaşana kadar geçen sürecin (el değiştirme ve teslimat) önceden planlanması anlamına gelen LOJİSTİK sektörü, dünya sermayesinin iştahını kabartıyor. Sektörün dünya devleri içinde öncülüğünü yine ABD şirketleri götürüyor. Başlıca şirketler ise UPS, DHL, TNT, OCEAN, SEDEX olarak sayılabilir. Pek çok şirketin ilgisini çekmesine rağmen, sektörün birkaç yıl içersinde sadece 4-5 şirketin egemenliğine geçeceği ve tekelleşmenin mutlaka bu alanda da yaşanacağı belirtiliyor. Ülkelerin özellikle posta ve telekomünikasyon hizmetlerini özelleştirmeleri sektör pastasını daha da büyütüyor. Emek açısından bakıldığında ise -özellikle gelişmiş ülkelerin hava alanları ve serbest ticaret bölgelerine kaçak yollardan gelen yoksul sığınmacıların DHL ve UPS gibi şirketlerce, bulundukları yerde tutulmalarına göz yumulması yani polise şikayet edilmemeleri karşılığında çok ucuz iş gücü olarak sömürüldüğü hatırlanacak olursa- dünya sermayesinin neden bu sektör için iştahının kabardığı hemen anlaşılıyor.
  • DTÖ'ne tam üyelik için hazırlık sürecine giren Çin'de Menkul Kıymet Borsaları tırmanışta. Görünüşe bakılırsa dünya finans kapitalinin 2000-2001 yılı için belirlediği kazanç kapısı Çin olacak ve böylece ülkenin WTO üyeliği için de kamu oyu yaratılmış olacak. Pekin Hükümeti Cuma günü yaptığı açıklamada mevcut 1 düzineyi aşkın Çin Hava Yolu Şirketinin 3 ana şirket etrafında birleştirileceğini duyurdu.
  • G8 Okinawa Zirvesi ilginç yakınlaşmalara sahne oldu. İngiltere Başbakanı Tony Blair genetik değişikliğe uğratılmış gıda maddeleri konusunda ikna olduğunu ve ABD'ni destekleyeceklerini açıkladı. Konu hakkında bir konuşma yapan Bill Clinton ise ''meselenin toplum sağlığının şirketlerin karları uğruna feda edilmesi olduğu'' gibi algılandığını oysa asıl amacın daha ucuza daha fazla insan için gıda ürünü üretmek olduğunu, söz konusu bu ürünlerin insan sağlığına zarar verdiğine inanmadıklarını belirtti. (Oysa kapitalist sistemin tarihi, ürünlerin bollaşmasıyla fiyatların ucuzlamaması için her türlü kabul edilemez yönteme başvurulduğunu ve dünyada yıllardan beri artarak hüküm süren açlığın üretim azlığı ile değil, tahıl borsalarında fiyatlar üzerinde oynanan spekülasyon ve manipülasyonlardan kaynaklandığını göstermiştir.)
  • Halka açık şirketlerin bağımsız denetimden geçmiş ara dönem (3 aylık) bilançolarındaki karların avans olarak dağıtılabilmesine imkan verecek bir yasa taslağı SPK tarafından hazırlanıyor. Borsaya taze para girişini ve borsayla ilgilenen küçük yatırımcıların sayısını arttırmayı hedef alan bu girişimle sistemin sürdürülebilmesine olanak sağlayacak ürün çeşitlendirmesi de gerçekleştirilmiş olacak. Ürün geliştirme ve çeşitlendirme çabaları bununla sınırlı kalacak diye düşünmek son derece yanıltıcı olacaktır. Daha önümüzde borçlarımızın menkul kıymet haline getirilerek satılacağı günler de var. Amerika Birleşik Devletleri bu konuda bir hayli ileri adım atmış durumda. Öyle ki eyaletler, iller düzeyinde elektrik, eğitim v.b borçlar bile iskonto edilerek finans piyasalarında alınıp, satılıyor.
  • Kıbrıs adası bir bütün olarak finans kapital krizinin pençesinde. Kuzey Kıbrıs bankazedeleri (sistemzedeler) hırslarını Meclis'ten çıkarmaya çalışırken, G.Kıbrıs'ta da menkul kıymetler borsasının tarihinin en büyük düşüşünü yaşıyor olması nedeniyle büyük bir kaos hakim. 32 tane şirketin bu olumsuz gelişmeler dolayısıyla Borsadan çıkacağını açıklaması ile daha da hızlanan çöküş süreci ile ilgili olarak A.B.den de uyarı alan G.Kıbrıs (Rum kesimi) Hükümeti geniş kesimlerce şiddetle eleştiriliyor. Umarız, G.Kıbrıs Borsası kaos nedeniyle kapanan ilk borsa olma unvanına hak kazanır ve bunun devamı gelir.
  • Çalışma Bakanlığının hazırladığı, çalışma yaşamını ve sosyal güvenliği düzenleyen yeni yasa ya da yasa değişiklikler Hükümet tarafından TBMM'ye sunuldu. 7 adet kanun tasarısının 5'i sosyal güvenlikle diğer ikisi, toplu iş sözleşmesi ve sendikalarla ilgili. Eylül ayında görüşülecek bu tasarılar dışında 1475 sayılı iş kanununda esneklik yönünde yapılması düşünülen değişikliklerin de aynı dönemde TBMM'ye gelmesi bekleniyor. TİSK, bu konuda Eylül'de Hükümete sunmak üzere bir yasa teklifi hazırlıyor. Bütün bu değişikliklerle, birbiriyle ilintili olarak, sosyal güvenliğin özelleştirilmesi, işgücünün esnekleştirilmesi ve işyeri sendikacılığı öngörülüyor. olarak yasalarda yapılması planlanan değişikliklerden 7 tanesi TBMM gündemine alındı. Bu 7 değişiklik tasarısı ile çalışma yaşamı çalışanlar aleyhine yeniden düzenleniyor. Değişiklik tasarılarının MAI hükümlerine, WTO kararlarına ve A.B. uyum şartlarına uygun olarak hazırlandığı görülüyor. Çalışma Grubumuzun konuyla ilgili hazırladığı broşürü de yazım aşamasında.
  • Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]