mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

BÜLTEN-29

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

8 Mayıs 2001

Çalışma Grubumuzun 73’inci Olağan toplantısında tartıştığı konular ait notlar ile Küreselleşmedeki son gelişmelere ait haberler.

 

Dünya Bankasından sızan gizli bir iç-yazışmada Petrol, Gaz ve Maden yatırımlarının büyük tehlikeler yarattığı belirtiliyor.  

Siyasi Çalışmalar Enstitüsü (IPS) tarafından ele geçirilen gizli iç-yazışmada, Dünya Bankasınca fonlanan petrol, gaz ve madencilik projelerinin başta en yoksul ülkeler olmak üzere dünyanın önemli bir bölümünde çevresel ve sosyal tahribatlara yol açtığının altı çiziliyor. D.B.nın özel sektörün finansmanından sorumlu kolu IFC-Uluslararası Finans Kuruluşunun konuyla ilgili uzmanlarınca hazırlanan raporda Banka tarafından özel sektöre aktarılan petrol, gaz, madencilik ve yenilenemeyen güç kaynaklarına yapılan yatırımların toplum sağlığı ve ekolojik denge risk sıralamasında ilk sıraları paylaştığı ve küresel ısınma, kömür ve petrol gibi yer altı madenlerinin çıkarılması sırasında açığa çıkan karbon dioksit benzeri sera gazlarının etkisini en fazla arttıran yatırımlar olduğu bilgisi de yer alıyor. IPS isimli kuruma göre ise, Dünya Bankasının, fon aktardığı bu tip yatırımların Bankanın sürdürülebilir kalkınma ilkesi ile çeliştiğini anladığını belirtiyor.

Yorum:Acaba DB, şimdiye kadar bu gerçeğin farkında değil miydi? Ya da gerçekten bu kadar masumsa neden böylesi bir gizli çalışma yaptırdı da, bu bilgileri topluma açıklama gereği duymadı ?

 

Muazzam borç yükü altında ezilen dünyanın en yoksul ülkelerine yapılacak “Borç Affı”: Dağ, fare mi doğurdu?

Söz konusu 22 ülkenin yıllık borç ödeme tutarı %27 (yılda 735 milyon $) civarında azaltılacak. Bu durum, bu ülkelerin sağlık giderlerine harcadıkları tutarın bir hayli üstünde bir tutarın dış-borç geri ödemesi olarak devam edeceğini gösteriyor. Diğer yandan bu 22 ülkenin borçlarının %100’ünün affedilmesi halinde Dünya Bankasının yıl başına maliyeti 215 milyon $ artarken; IMF’nin maliyetlerinde ise yıl başına sadece 138 milyon $ düzeyinde bir artış söz konusu olacaktı. Bu girişimin tüm en az gelişmiş ülkeleri kapsayacak şekilde genişletilmesinden kaynaklanacak extra maliyet ise, DB’na 138 milyon $, IMF’ye ise 81 milyon $ ek yük getirmiş olacaktı. Yapılan bir başka araştırma ise, G7 ülkelerinin DB ve IMF’nin borç affı operasyonunu fonlaması halinde söz konusu fonlamanın bu ülkelerin yurttaşlarının bütçesine getireceği ek yükün sadece yılda 1$ düzeyinde olacağını gösteriyor.

Yorum: Bu tip yorumlar ve olmayacak hesaplar gündeme geldiğinde herşeye bir anda masumiyet kazandırılmış oluyor. Borçluluk tesadüfi, borç affının sınırlı tutulması tesadüfi. Peki ama ya sistemin doğasında var olan “eşitsiz gelişim yasası!!!”

 

Kolera günlerinde Dünya Bankası.

İnsanlığın en korkunç hastlaıklarından biri olarak bilinen kolera hızla yayılıyor. G.Afrika’nın KwaZulu-Natal eyaletinde son sekiz ayda koleraya yakalananların sayısı 80.000’e ulaşırken, aynı sürede yaşamını kaybedenlerin sayısı 180’i buldu. Temiz su kaynaklarının kirletilmesi ve hijyen eksikliği yüzünden G.Afrika halkı Nisan ayında da kolerayla boğuştu ve sadece Nisan ayında yüzlerce G.Afrika’lı bu hastalığa yakalandı. Hastalık geçen haftadan bu yana 3. dünyanın en varlıklı banliyösü Sandton’u bile tehdit etmeye başladı. Sandton, Eylül 2002’de Sürdürülebilir Kalkınma konulu Dünya Zirvesine ev sahipliği yapacak olan kentin bulunduğu bölge ve su kaynakları konusunun zirvede gündemin ilk maddesini oluşturacağı belirtiliyor. Diğer yandan, D.B.nın bölgede ve ülkede temiz su kaynaklarını -barajları özelleştirmek suretiyle-  serbest piyasanın ellerine teslim etme girişimleri tüm hızıyla devam ediyor.

 

Katar Hükümeti, Doha’da yapılacak DTÖ 4. Bakanlar Konferansı süresince bir istisnai uygulama yaparak düşünce özgürlüğüne ilişmeyeceğini duyurdu.

Başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere, DT֒nün çeşitli ülkelerinin Katar’daki düşünce özgürlüğü kısıtlamalarından duydukları “rahatsızlık” nedeniyle yapılan ve yüreklere su serpen bu açıklamada bilgi ve fikir alışverişi için Katar’a gelecek “barışçı” DTÖ karşıtlarını  ağırlamaktan zevk duyulacağı belirtildi. Ancak daha sonra yapılan açıklamalardan, sadece DTÖ nezdinde fişlenen (akredite olan) Hükümet Dışı Organizasyonların Katar’a giriş yapabileceği anlaşıldı. Hatta yine gelen haberlere göre akredite olan NGO’lardan bile sadece 2 veya maximum 4’er temsilciye izin verileceği anlaşılıyor. Başka bir deyişle vizeler aslında DTÖ tarafından veriliyor.

Yorum: DT֒nün tek bir Dünya Hükümeti olma arzusu bir kaç yıldır yoğun olarak tartışılıyordu. Ama bu arzunun gerçekleştiği yani dünya sermayesinin dünya ekonomisine alenen  hükümet etmesi ile ilgili bu kadar somut gelişmeler olduğundan hiç kimsenin haberi yoktu. Oysa, bir Devletin resmen hükümranlığını sermayeye devretmesi anlamına gelen Katar giriş vizelerinin DTÖ tarafından verilmesinin kararlaştırılması fiili bir durumun yaratıldığını ortaya koyuyor.

 

GATS anlaşmasının büyük bir özenle halklardan gizlenen VI.4 maddesi ileride bir gün demokrasi sonrası Magna Carta olarak görülebilir.

Söz konusu madde,”iki potansiyel uyuşmazlık önceliği arasındaki dengeyi ihlal eden devletlerin nasıl cezalandırılacağı konusunun zorluğu göz önüne alınarak” cümlesiyle başlayan yasa maddesi ile bir yandan ulusal parlamentolar (bizdeki karşılığı TBMM) ve düzenleyici yasal yapılar birer danışma kuruluna dönüştürülmek isteniyor bir yandan da nihai kararların GATS’ın (DTÖ içindeki) Tahkim kuruluna bırakılması planlanıyor. Ele geçen 19 Mart tarihli gizli iç-yazışmada konuyla ilgili, kaldırılacak düzenlemelere ilişkin ibare ise aynen şöyle : “Gereğinden fazla olan yapı ve düzenlemeler”. Ve tabii ki neyin gereği kadar, neyin gereğinden fazla olduğuna karar verecek organ Parlamento değil, GATS olacak. Peki bu madde pratikte nasıl uygulanacak :  soluyacağımız havanın temizliği, yolculuk edeceğimiz trenlerin kalitesi ve yiyeceğimiz gıdaların denetimi Devletlerin sorumluluğunda olacak, fakat yatırımcılar için en maliyetsiz (ucuz) tercihlerin yapılması bir önkoşul olarak devletlerin karşısına çıkarılacak. Yalnızca sözünü ettiğimiz bu anlaşma maddesi ile değil, DTÖ Ticaret Bakanları da, GATS Tahkim kurulunun kamu yararı gözetilmesine dönük savunmaları kabul etmeyeceği konusunda anlaşmaya varmışlar. Bu tip bir durum gündeme geldiğinde, GATS Sekreteryasının Makyevelist bir “etkinlik” ilkesini önerdiği belirtiliyor. Bu da açıkça ekonomik çıkarlara öncelik verileceği anlamına geliyor. Bir diğer risk konusu ise akıl almayacak ürün ve sektörlerin bile anlaşılmaz bir mantık silsilesi kullanılarak GATS kapsamına dahil edilmesi. İstediğiniz kadar Karayipler ve AB arasındaki “bananas” konusunu mal üretimi diye değerlendirin. Bu konu çoktan GATS’a dahil edildi bile. Çünkü Muzların Karayipler ile Avrupa arasındaki yolculuğu -nakliye- dolayısıyla hizmet alanına giriyormuş.

 

Avrupa Merkez Bankası (ECB), küresel ekonomik yavaşlamanın Avrupa’yı da vuracağı ve bu nedenle faiz oranlarının düşürülmesi gerektiği yolundaki çağrılara  karşı direniyor ve faiz oranlarını düşürmüyor.

2 Mayıs günü açıklanan AB ekonomik durum raporu, üretim artışı ile geçen son iki yılın ardından AB imalat sanayiinin Nisan ayında ilk sarsıntıyı yaşadığını gösteriyor. Bu sinyallere rağmen AB Merkez Bankası ECB, faiz oranlarını düşürmeyeceğini açıkladı ve ECB Başkan Yardımcısı Christian Noyer Avrupa Parlamentosu Ekonomik ve Parasal olaylar Komitesine yaptığı konuşmada “Bu güne kadar faiz oranlarını belli bir düzeyde tutmayı (düşürmemeyi) başardık ve bugün de bu pozisyonumuzu devam ettireceğiz” yorumunu yaptı. Diğer yandan Avrupa’da ilk sinyallerini veren ekonomik yavaşlamanın, Amerika’da 6 aydan beri kendini hissettiren durgunluğun aşılmaya başladığının ilk işaretlerinin alındığı haberlerle çakıştığı belirtiliyor. ABD-  İmalat sanayii mal siparişlerinde Kasım ayından bu yana en yüksek düzeye çıkıldığı Nisan ayında, Euro bölgesi satınalma yöneticileri endeksinde Mart ayındaki 51.2’lik düzeyden sert bir düşüşle 49.3’e gerilediği yorumu yapılan haberde, Euro endeksinin 50 Alman Markının altına düşmesiyle birlikte ekonomik genişleme ve daralmayı ayıran 50 Mark desteğinin kırılması sonucunda Euro ekonomisinin yavaşlama dönemine girdiğinin söylenebileceği belirtiliyor . (Financial Times/Europe, May 3 2001)

 

Amerika Birleşik Devletleri Avrupa Birliğinden ithal ettiği süt ve entegre süt ürünlerinde kısıtlamaya gitmeyi düşünüyor.

Avrupa kıtasında hızla yayılan Şap (foot-and-mouth disease) hastalığı nedeniyle başta yumuşak peynir ve hazır gıdalarda kullanılan bir süt proteini olan kazein olmak üzere Avrupa kıtasından çeşitli süt ürünleri ithalatını kısıtlama önergesi üzerinde tartışan ABD-Tarım Bakanlığının yaptığı hazırlıklara bakılacak olursa muhtemel kısıtlamanın iki blok arasındaki ticareti yaklaşık 600 milyon $ düzeyinde etkileyecek gibi görünüyor. Avrupa Komisyonu ise, Şap hastalığının kıta ölçeğinde ve büyük oranda kontrol altına alındığını, en önemli ekonomik partner konumunda olan ABD’nin bu tip bir ambargo uygulamak suretiyle Dünya Ticaret Örgütü hukukunu (DTÖ Tahkim Kurulları) ihlal etmeyeceğine inandıklarını belirtmekle yetiniyor. AB yetkililerinin altını çizdiği bir diğer önemli nokta ise, Amerikan süt üreticilerinin giderek artan AB süt ürünleri ithalatına karşı kendilerini koruyabilmek için Şap hastalığını ambargo bahanesi olarak kullandıkları.

Yorum: Önce hormonlu et davası ve DTÖ tahkiminin konuyla ilgili olarak aldığı, toplum sağlığını yok sayan kararı, ardından Avrupa’da başlayan Şap hastalığı karşısında sağlık tehdidine karşı atılmak istenen adımlara Avrupa Komisyonu gibi “demokrasinin ve insan haklarının kalesi”gibi empoze edilen bir ticari bloğun Hükümeti konumundaki yapının DTÖ ve Tahkim yapısını bir silah gibi kullanmaya çalışması, kapitalizmin geldiği noktayı çok net bir şekilde ortaya koyuyor ve “kapitalizm öldürür” cümlesi daha anlaşılır ve haklı bir konuma geliyor.

 

Arjantin yönetimlerinin karanlık geçmişi bugünü sarsmaya başladı.

Ülkede iki yılı aşkın bir süredir yaşanan ekonomik kaosa bu kez politik kirlilikler eklendi ve eski Devlet Başkanı Carlos Menem , kendi döneminde Hırvatistan ve Ecuador’a yapılan yasadışı silah satışları ile ilgili dava, bir iddiayı yanıtlamak üzere mahkemeye çağrıldı. 71 yaşındaki eski Başkan ve şimdiki Peronist Parti başkanı 10 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Arjantin’i sarsan bir diğer haber de Amerika Birleşik Devletleri off-shore bankacılık sisteminden. Habere göre Amerikan Kıyı Bankacılığı sistemi Menem döneminde, milyarlarca dolar değerinde kara parayı Arjantin’de aklamışlar. Amerikan Senatosu Soruşturma Komisyonu üyeleri, söz konusu dönemde 4.5 milyar Amerikan Dolarının ABD-Merkez Bankasının (Federal Reserve Bank) Citibank nezdindeki hesapları üzerinden Arjantin’e aktarıldığı ve bu paranın 1 milyar $’ının IBM tarafından 1994 yılında Arjantin’de bir Devlet ihalesini kazanabilmek için rüşvet olarak ülkeye aktarıldığını belirtiyorlar. Özellikle 1991-1995 (C.Menem) döneminde başta özelleştirmeler, vergi iadeleri ve devlet ihaleleri olmak üzere pek çok kamusal olayda on milyarlarca $’ın aklandığı gelen haberler arasında. (Financial Times/Europe, May 3 2001, Thomas Catan)

 

3 Mayıs 2001 tarihli Financial Times gazetesinin Avrupa baskısında “başka bir yorum” başlığı altında yer alan yazı, küresel ısınmanın komünistler tarafından uydurulmuş, anti-kapitalist bir aldatmaca olduğunu belirtiyor.

Londra, The Sunday Times (by Melanie Philips) dergisinden aktarılan yoruma göre , “her çağda inanışlar ve halk düşmanları ya da halk kahramanları payesi verilenlerden farklı görüşlere sahip olan insanlar vardır. Önce, Tanrı dünyayı yarattı. Ardından o adam geldi ve dünyanın bir “işçi cenneti” olarak yeniden yaratılması gerektiğini söyledi. 1980’lerin sonlarında komünizm çöktüğünde bu kez -oluşan boşluğu kapatmak için- insanoğlunun küresel ısınma sonucunda tüm dünyayı yok edeceği inanışı yaygınlaştırılmaya başladı. Oysa, küresel ısınma teorisini destekleyecek hiç bir somut veri yok elimizde. Bilim insanları bu konuda kendi içlerinde bölünmüş durumda. Muhtemelen bu iddianın gerisinde de 1990’ların tarihteki en sıcak 10 yıl olduğuna ilişkin tez bulunuyor. İşte bu tez, 1200 yılında Avrupa’nın bugünkünden 2 derece daha sıcak olduğu ve bu dönemi küçük buzul çağı olarak isimlendirilen ve 19. yüzyılın son dönemlerine kadar uzayan bir soğuma periyodunun izlediği gerçekliklerini yok sayan bir  tezdir. Ve tarihsel kanıtlar mevcut ısınma düzeylerinin hiçte öyle abartılacak sıcaklık düzeyleri olmadığını ve sadece doğal dönüşümün bir parçası olduğunu göstermektedir. Jeolojist Jan Veizer’in bilimsel tarihi gerçeklere dayandırarak yaptığı çalışma bize, düşük ve yüksek karbon dioksit düzeyleriyle yer kürenin ısınması ya da soğuması arasında bir korelasyon (ilişki) olmadığını söylüyor. Küresel ısınma bilimi, politikacılar ve ideoloji tarafından ortaya atılmıştır. Batı kapitalizmi, Amerika ve küreselleşmeyi yıkmak isteyenler tarafından da abartılıp; kötüye kullanılmakta”.

Yorum:  Böyle bir yorumu okuyunca insanın aklına ister istemez bir soru takılıyor “Acaba Atmosferdeki ozon tabakasının yırtıldığı ve bu yırtığın her yıl giderek tehlikeli ölçekte büyüdüğü iddiası da komünistlerin uydurması mı?” Kimbilir tarih belki bize ozonun daha önce de defalarca yırtıldığını söyleyecektir.      

 

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

Web...: www.antimai.org

e-mail: antimai@antimai.org