- Ağır Bir
ekonomik kriz içerisinde olan Nikaragua, şimdi de IMF’ye olan borçlarının
affedilmeyeceği yönündeki açıklamayla yeni bir krizle karşı karşıya kaldı.
Açlığın kol gezdiği ülkenin IMF’ye olan borçlarının diğer en az gelişmiş
ülkelerle birlikte (toplam 23 ülke) affı gündeme gelmişken, IMF Yönetiminin, sosyal
harcamalar kısılmadan, kamu işletmelerinin tümü özelleştirilmeden ve harcamalar
azaltılmadan borç affının gerçekleşmeyeceğini duyurması, devlet desteklerinin
kaldırılması sonucunda artık kahve, muz, yuka ve pirinç de üretemez konuma gelen
1400 Nikaragualı aileye yüzlerce yeni ailenin ekleneceğini gösteriyor. Çocukların
açlıktan kırıldığı, 10.000 ailenin kahve yetiştirdiği toprağını terk etmeye
zorlandığı ülkeye dayatılan bu yeni
koşullar tam olarak karşılanmadığı sürece yeni bir destek programının da söz
konusu olamayacağını duyuran IMF yetkililerinin, borç affına karar veren G8
Hükümetleriyle işbirliği içinde olduğu bir kez daha görülüyor. (Social Justice
Committee , 12 Oct 2001)
- Küreselleşmeye karşı Arap toplantıları ve
seferberlik: Pan-Arap
Küreselleşme Karşıtı Toplantı (PAAG) ile orta doğu halklarını kapitalizm ve
küreselleşme konusunda bilgilendirilmesi ve Kasım ayının ilk 10 günü boyunca
Beyrut’ta düzenlenecek bir dizi uluslararası etkinlik için kitlelerin duyarlı hale
getirilmesi planlanıyor. Ortadoğunun kapitalist sistem açısından oynadığı
katalizör rolünün halk katmanlarına anlatılmasını da kapsayacak bu etkinlikler
Lübnan’da bulunlanan LNGO isimli kitle örgütü tarafından düzenleniyor.
- Avrupa
Yatırım Bankası EIB,
Türkiye-Mersin’de çevrenin korunması için 60 milyon Euro tutarında uzun vadeli
kredi tahsis etti. AB-MEDA Fonundan karşılanacak kredi, Euro-Med Ortaklık projesi
kapsamında imzalandı. %3 faizle alınan bu borç yalnızca söz konusu bölgede ve
yalnızca çevresel projeler için kullanılabilecek. Krediyi alan kurum ise Mersin
Büyük Şehir Belediyesine bağlı Su ve Kanalizasyon İdaresi MESKI. Nüfusu halen 700
bin civarında olan Mersin kentinde proje süresi olan 20 yılın bitiminde bu nüfusun da
1.8 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor ve bu bağlamda projeye büyük umutlar
bağlanmış durumda. Diğer yandan EIB-Avrupa Merkez Bankası 1995 yılından bu yana
Türkiye ekonomisine çeşitli projeler için toplam 800 milyon euro aktarmış. (Bu
yazı Avrupa
Yatırım Bankası EIB-Communication Department Mrs.
Helen Kavvadia
tarafından Çalışma Grubumuzun antimai@antimai.org adresine
konu hakkında hiçbir bilgi talebimiz olmadan gönderilmiştir.)
- Katar’da
aynı tezgah: Hindistan
Ticaret Bakanı Murasoli Maran, Katar zirvesi için hazırlanan taslak deklarasyonun
yatırımlar ve rekabet (MAI) konularını da kapsaması halinde, ülkesinin DTÖ
üyeliğinden ayrılacağını bildirdi. Diplomatik çevrelerce “tehdit” şeklinde
değerlendirilen bu çıkış, 31 Ekim günü Hindistan The Times gazetesinde
yayınlandı. Habere göre Bakan Maran, “Söz hakkımız olmayan bir platformda yer
almamızın hiç bir anlamı yoktur” diyor.
- 29
Ekim günü yapılan toplantıda ABD’nden
sağlanan yeni tekstil yardımlarını görüşen Afrika’lı ticaret Bakanları,
ABD’nin güney Sahra ülkelerinde yaşanan tahkim uyuşmazlıklarının 5 yıl gibi
sınırlı bir süre için ertelenmesi ve en
az gelişmiş ülkelerin TRIPS-Patent anlaşması hükümlerinden yalnızca ilaç
sektörü için 10 yıl muaf tutulması
yönündeki önerilerini memnuniyetler karşıladıklarını belirttiler. Mevcut TRIPS
hükümlerine göre ise söz konusu ülkeler ilaç sektöründe 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren TRIPS
hükümlerine tabi olmak zorundalar. Diğer yandan Katar toplantısında TRIPS anlaşması
için “muazzam” bir muafiyetler dizisi önermesi beklenen Brezilya, Hindistan ve bazı
Afrika ülkelerinin bu niyeti ile ilgili olarak “Böylesi bir girişimde bulunulduğu
taktirde dünya ticaretine verilebilecek zarar tahminlerin çok ötesine geçecektir.
Kuşkusuz her ülke –ben ilaçta patent anlaşmasının belli hükümlerini
uygulamayacağım, kamu sağlığını düşünmek zorundayım diyebilir. Ama bu ülkeler
bedel ödeyebilecekler midir?” diyen ABD yetkilileri, patent yasasının toplum
sağlığı ile ilişkisini de bir kez daha ele vermektedir. TRIPS-Oatent anlaşması
dolayısıyla ucuz ilaç ithal etme şansını yitirmeleri durumunda ise ülkelere
“Paralel ithalat”(Bkz. Kapitalizmin Kaleleri II, Sayfa 69) yaparak bu sorunu
aşabilecekleri bildirilmektedir. (INFID-Endonezya Kalkınma Forumu, Jakarta)
·
İşte kapitalizm
budur! Uluslararası Hür
İşçi Sendikaları Konfederasyonu ICFTU, Burma’ya uygulanmakta olan ticari ambargonun
DTÖ hükümlerine aykırı olmadığını bildiriyor. Burma’daki köle işçilik
koşullarının son bulması için bu ülkeye ciddi oranda ticari ambargo uygulanmasına
ilişkin önergenin önümüzdeki günlerde ILO’da yapılacak toplantıda tüm üye
ülkelerce onaylanması gerektiğini bildiren ICFTU, konuyla ilgili ricada bulunmak üzere
AB-Komisyoneri Pascal Lamy’e de bir mektup göndermiş. Ambargonun kabul edilmesi
halinde köle konumunda çalışmakta olan işçiler büyük oranda işsiz kalacak, Burma
yalnızca ülke içi ihtiyaçlar ölçeğinde üretim yapabileceği için geniş halk
yığınları açlıkla yüz yüze kalacak. Belki bu ambargo sonucu ülke yasaları
değiştirilecek ve “Burma’da köle işçilik yasaklanacak” . Fakat, kuşkusuz bu
yasaklama yalnızca yasaların içinde sıkışıp, kalacak ve uygulama büyük ölçüde
eskisi gibi devam edecek. Diğer yandan DTÖ yasalarına göre, ürünün üretim
prosesinden bağımsız, ülke içi bir uygulamadan ötürü uluslararası ticarei ambargo
konması yasak. Başka bir deyişle bu
ambargoyu uygulama kararı alan ülkelere DTÖ Tahkim mekanizmasında dava açılacak.
Kısaca, bu sistem içinde sorunu çözebilmek mümkün değil.
·
ABD ile Güney
Afrika telekom yasası konusunda çatışıyorlar: Amerika Ticaret Odası (AmCham)
sözcüsü Patrick McLaughlin bir parlemento komisyonuna yaptığı sunuşta yapılan bir
Telekominikasyon Yasası değişikliği taslağının Güney Afrika’nın DTÖ’deki
taahhütlerinin gerisine düştüğü konusunda uyarıda bulundu. Önerilen yasanın dış
yatırımcı güvenini ve ülkenin ekonomik büyümesini baltalayacağını belirtti.
İletişim Departmanı Yöneticisi Andile Ngcaba odanın bu konuyu bizle DTÖ’de
tartışma hakkı var diyerek karşılık verdi. McLaughlin ise konuyu şimdilik DTÖ’de
rapor etmeyi düşünmediklerini ama Amerikan iş çevrelerinin daha önce DTÖ
yükümlülükleri konusunda Güney Afrika ile tıp patentleri konusunda karşı karşıya
geldiğini ve bu konuda da benzer bir kavganın patlayabileceğini söyledi. “Bu
uygunsuzlukları topluluğa sunduk. Şu aşamada her hangi bir şey yapmak karşı
karşıya gelmeyi getirir. Daha teklif verenlerden biri olup olmadığımızı bile
bilmiyoruz” diye konuştu. TABAN KURALLAR: Önerilen yasa gelecek yıl Mayıs’a kadar,
büyük ölçüde devlete ait olan Telkom tekeli ile rakip olacak ikinci bir ulusal sabit
hatlı telefon operatörü için lisans alımı için taban kurallar koyacak. Telkom’un
% 30 hissesi SBC’ye (NYSE:SBC – news, ABD) ve Telekom Malezya’ya ait. Hükümet
Telkom’un % 20-30’unu Mart 2002 sonuna kadar listelemeyi planlıyor. Önerilen yasa
ülkenin iki cep telefonu operatörü Vodacom ve MTN’yi ve Kasım’da işlemeye
başlayacak bir üçüncü operatör olan Suudi Cell C’yi de etkiliyor. McLaughlin yasa taslağının Telkom’u, önerilen ikinci operatörü
ve devletin sinyal dağıtıcısı Sentech’i kayırdığını ifade etti ve şöyle
devam etti: “Bu Güney Afrika’nın DTÖ taahhütleri ile çelişmektedir ve Güney
Afrika GATS’ı imzalayan ülkelerdendir. Bu anlaşma Güney Afrika’nın veya imzacı
herhangi bir ülkenin, diğer ülkelerden hizmet sunumculara Güney Afrika’dan hizmet
sunumcuları kadar iyi muamele yapmasını sağlıyor ve AmCham’ı doğrudan
etkiliyor.” McLaughlin taslak yasa üzerine 11 sayfalık eleştirilerini sundu ve
değişiklikler önerdi. Bunlar daha iyi rekabet, daha iyi yönetim ve DTÖ’ye 1997’de
yapılmış taahhütlerin ihlalinin ileri sürüldüğü durumlarda bunların izlenmesini
içeriyor. (Brendan Boyle-CAPE TOWN, 26 Eylül - Reuters)
- Liberaller
kapitalizmin bir özgürlükler rejimi olduğunu sıkça söyler dururlar. Bahsettikleri
“özgürlüklerden” canlı bir örnek aktarmak istedik sadece. Cenevre’de görev yapan bir Afrikalı DTÖ
delegesi “Eğer çok sert konuşursam, ABD delegasyonu benim bağlı olduğum
Bakanlığı arayacak ve hikayeyi çarpıtarak Birleşik Devletleri utandırdığımı
söyleyecektir. Benim Bakanlığım ise “Ne dedi” diye bile sormayacak ve hemen
sonraki gün bana bir uçak bileti
göndererek geri dönmemi emredecektir. Bu nedenle iki taraflı bir baskı altındayım ve
konuşmaya korkuyorum. Bu benim açımdan büyük bir tehdit. Çünkü ben yoksul bir
ülkenin yurttaşıyım. Yoksul ülkeler şikayet edecek olursa, zenginler ya yardımı
dondurur ya da bu ülkelerden yaptıkları ihracatı durdururlar.” Tıpkı,
İngiltere’deki Uluslararası Kalkınma Bakanlığı’nın DTÖ’ne bile gerek
duymadan belli ülkeler üzerinde sermaye yanlısı baskı mekanizmaları kurmaya
başlaması gibi: Bakanlıktan Clare Short tarafından başlatılan bir baskı oluşturma
girişimi sonucunda Ghana Hükümeti , ülkedeki su fiyatını 3 katına çıkarmak
suretiyle su’yun İngiliz, Fransız ve Amerika’lı
şirketlere satışı sürecini kolaylaştırmak zorunda bırakıldı. Gahana’ya
yapılacak “Kalkınma Yardımı”nın ancak koşullu bir şekilde tahsis edilebileceği
bildirilerek, koşul olarak da su hizmetlerinin özelleştirilmesi öne sürüldü. (The
Guardian 5th November, George Monbiot)
- Uluslararası
Ticaret Odası ICC’nin 77 ülkeyi kapsayan anketinin sonuçlarına göre, Katar raundu ,
dünya çapında tüm sermayenin desteklediği bir raund olacakmış. (Aslında
biz de tam böyle diyorduk) ICC’nin Münih’teki Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü
ile birlikte 77 ülkede 520 şirket düzeyinde yaptırdığı bir araştırmanın
sonuçlarına göre, Katar raundunda imzalanacak anlaşmalar sayesinde ticaret ve
yatırımların dünya çapındaki avantajlarında büyük bir artış olacak ve yabancı
doğrudan yatırımlarda önemli artışlar yaşanacak. Anket katılımcılarının
üzerinde anlaşma sağladığı bir diğer konu ise, Doha’da istenen başarının elde
edilememesi halinde tek tek bütün ülkelerde işsizlik artacakmış. ICC Başkan
Yardımcısı ve Grup Başkanıysa “Bu sonuçlar, ICC’nin serbest piyasanın
güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması yönünde yapmış olduğu kampanyaların
sermaye tabanında ne kadar destek bulduğunu ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu destek, bizim
Hükümetler üzerindeki baskıları azaltacağımız anlamına gelmiyor. Diğer yandan
Katar raundunun başarısı, gelişmekte olan ülkelerin taleplerine kulak vermekten
geçiyor. Bu taleplerin, söz konusu ülkelerdeki sermaye gruplarından geldiğini biliyor
ve onlara hak veriyoruz. Katar konusundaki en büyük 2 endişenin dünyadaki ekonomik
yavaşlama (durgunluk kelimesini kullanmamaya büyük bir özen gösteriliyor) ile
siyasiler ve bürokratların dünyanın neo-liberal sisteme geçmesinin yararlarını
henüz anlayamamış olmaları olacaktır.” diyor. (ICC, 8 Kasım 2001, Paris)
- Avrupa
Kamu olayları merkezi (bir think-tank) başkanı Tom Spencer küreselleşme
karşıtlığının 11 Eylül’den itibaren azalmaya başladığını bildiriyor. Ne
Katar’da ne de Ottawa’da yapılacak G-20 toplatılarında daha önce planlandığı
ölçekte büyük gösteriler olmasının beklenmediğini söyleyen T.Spencer, radikal
reform arayışında olanların konumunu da sorguluyor ve “Biz burada kapitalizm
karşıtlığından mı, küreselleşme karşıtlığından mı yoksa anti-Amerikancı
eğilimlerden mi söz ediyoruz? 11 Eylül’den önce gündemimizde böyle bir ayırım
yoktu, bu yeni bir tartışmadır” diyor. Buda Peşte’de sponsorluğunu milyarder
George Soros’un üstlendiği ve akademisyenler, politikacılar ve bürokratların
katıldığı bir küreselleşme konulu toplantıda Spencer’ın
yanısıra bir konuşma yapan ATTAC Başkan Yardımcısı Susan George ise , kendi
örgütünce yürütülen ve sermaye akışları üzerine vergi konması, vergi
cennetlerinin işlevsizleştirilmesi amacını güden kampanyalarının 11 Eylül’den bu
yana çok daha büyük bir önem kazandığını ve ATTAC’a ilginin arttığını;
ATTAC’ın öncelikli hedeflerinin başında kıyı ötesi bankacılık sistemine son
verilmesi ve böylece vergi kayıplarının önüne geçilmesi olduğunu, fakat 11
Eylül’e kadar herkes bunun imkansız bir hedef olduğunu düşündüğünü ; 11 Eylül
sonrasında G.Bush birdenbire vergi cennetlerinin aynı zamanda teröristlere de yataklık
ettiğini söylemesiyle birlikte bu hedefe pek ala ulaşılabileceğinin
anlaşıldığını belirtti. Macar Felsefe Profesörü G.M.Tamas ise Seattle hareketinin reformcu yaklaşıma sahip
devrimci bir tiyatro olduğunu, seçilmiş siyasilerden oluşan bir yönetim gibi bir
amacının olmadığı fakat bugün “kendiliğindenciliğin geçerli olmadığı” bir
savaşın içinde olduğumuzu belirtti. (Financial Times, November 8 2001 By Alan
Beattie)
- Yeni
GATS düzenlemeleriyle ilgili tehlikeli gelişmelerden bazı notlar:
1 - Yeni GATS’ın kapsamı son derece
geniş tutuldu. (p.8) Anlaşma, Hizmetlerin ticaretinde mümkün olabilecek her çeşit
hizmet alanına uygulanacak. Yeni anlaşmaya göre uygulama alanı yalnızca Hükümet
düzeyiyle sınırlı değil ve Hükümet tarafından görevlendirilen “Hükümet
Dışı Kurullar”ı da kapsıyor. Bu hüküm şu anlama geliyor: Meslek Odaları, tüm
Eğitim Kurumları, Okul İdareleri v.b. yapılar da GATS kapsamına giriyor.
2 - GATS’ın
dışında tutulduğu ve sözde kamu eğitim sisteminin korunmasını amaçlayan madde
çok belirsiz ve dar çerçevede yorumlanmış bir hüküm. Bu hükmün işletilmesi için
iki kriterin birden karşılanması gerekiyor a) söz konusu hizmetin hem ticari bir
boyutunun olmaması ve b) hem de bir veya daha fazla sayıda hizmet sağlayıcı ile
rekabet içinde olmaması gerekiyor. Bu kriterlerin tanımlanmış olmasına rağmen;
muafiyet yine de belirsiz ve yorumlamada karışıklıklar yaratmaya açık. Üstelik
rekabet kavramı bu hüküm altında en geniş tanımıyla ele alınıyor ve eğitim gibi
bir alanın bile rekabete açık ticari bir meta olduğu sonucuna varılabiliyor. Başka
bir deyişle internet üzerinden eğitim hizmeti sağlayanlar da okul ortamında olanlarla
aynı kapsamda, yani rekabet içinde sayılacakları için Hükümetlerin –isterse kamu
eğitim sistemi en güçlü olan devletler olsun- bu ikili koşuldan kaçmaları ve
eğitimi GATS muafiyetleri içine dahil ettirmeleri mümkün değil.
3 - Kanada’da
eğitim sektörü karma bir yapıya sahip ve özel eğitime verilen önem giderek
artıyor. Ayrıca, çeşitli eğitim kurumlarında Devlet ve özel sektörün işbirliği
söz konusu. Bu bağlamda ve özellikle de yeni GATS anlaşmasına uygun bir şekilde
eğitim sisteminde yeni uygulamaların sayısı hızla artıyor ve özel sektörün toplam
eğitim alanındaki payı –kamu okullarında maliyetleri azaltma gerekçesinin ardına
sığınılarak- ve nüfuzu GATS’a uygun bir biçimde hızla büyüyor.
4 - Yeni GATS
içersinde bir dizi taahhüt genel anlamıyla tüm hizmet alanları için geçerli
kılındı. Diğer anlaşmalarda taahhütler yalnızca belli sektörlerle sınırlanırken
GATS’da bu taahhütler anlaşma kapsamındaki tüm hizmet sektörleri için geçerli
kılınıyor. Bu tip taahhütlerden bir tanesi :”Ticari bazlı ya da rekabete açık
tüm eğitim hizmetleri, özel ya da kamusal olduklarına bakılmaksızın En Çok
Kayrılan Ülke hükmü ve GATS’ın diğer koşulsuz taahhütlerine konu edilecektir.”
şeklinde. Söz gelimi yukarıdaki hüküm,
sektöründen bağımsız olarak tüm GATS hizmetleri için geçerli olacaktır. Benzer
diğer GATS hükümlerinden bazıları şeffaflık, adli ve idari incelemeler, tekeller ve
sermayeyi kısıtlayıcı uygulamalar konularındadır. (p.16) Koşullu taahhütlere
gelince: Şimdiye kadar en azından bir eğitim-alt sektöründe taahhütlerde bulunan
ülke sayısı 29 (AB ülkeleri tek bir ülke gibi değerlendiriliyor) Bu taahhütler
çoğunlukla yalnızca özel eğitim hizmetleriyle sınırlı. Kanada, eğitim alanında
piyasaya giriş konusunda herhangi bir taahhütte bulunmadı. Bu nedenle kendisine de
başka ülkelerin eğitim alanlarına kolayca giriş yapabilmesi için yararlanabileceği
bir ortam bulunmuyor (karşılıklılık esası).
5 - Diğer DTÖ
hükümleri: Her ne kadar Kanada Eğitim alanında taahhütte bulunmamış da olsa, diğer
sektörlerde yaptığı taahhütler dolayısıyla eğitim sektörü ve eğitim sektörüne
girdi sağlayan alt sektörler ve bağlantılı ürünler (ders kitapları ve eğitim
materyalleriyle ekipmanlarıı) GATS
anlaşmasının bu yeni şeklinden ciddi biçimde etkilenecek. Yine aynı şekilde
Kanada’nın telekom sektöründe bulunduğu taahhütler, araştırma – geliştirme,
kütüphanecilik hizmetleri ve benzeri hizmetler bu sektör içinde ele alındığı için
eğitim alanı üzerinde doğrudan etkisi olacaktır.
6 -
Uyuşmazlıkların çözümü: Yeni GATS’a göre olabilecek tüm uyuşmazlıklar
uluslararası tahkimde çözüme kavuşturulacak. (Canadian Centre for Policy
Alternatives, by Scott Sinclair) |