mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


BÜLTEN-47

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

2 Mayıs 2002

Çalışma Grubumuzun 97'inci olağan toplantısında tartıştığı konuların notları ile küreselleşmedeki son gelişmelere ait haberler.

 

“AB’nin öncelikler listesinin başında, yeni raundun (Doha’da başlatılan) ertelenmeksizin hayata geçirilmesini takip etmek geliyor” Bu alıntı, Avrupa Birliği Komisyonu Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy’nin Evian Grubuna hitaben 13 Nisanda yaptığı konuşmadan alınmıştır. Evian grubu, Nestle’ye yakınlığı ile bilinen, kendisini, küresel çağdaki ekonomik düzeni geliştirmeye adamış elit thin-tank gruplarının başını çekiyor. Lamy, gruba hitaben yaptığı konuşmasında DTÖ ve AB kurumlarının liderlik mekanizmalarını tartışmaya açıyor ve “Kimilerine göre, AB ve ABD olmasa, DTÖ tek bir adım bile atamaz” Bu sözler, GATT dönemi için doğru olabilir, fakat son birkaç yıldan beri bu görüşleri haklı çıkaracak her hangi bir durum yaşanmadığını biliyorum. Küreselleşmenin pek çok olumsuz etkileri olabilir, fakat en önemli olumlu etkilerinin başında, bizlere, küresel yönetişim mekanizmasının ve daha fazla kutuplu bir dünyayı var etmenin önemini öğretmiş olmasıdır. AB ise, bu çok taraflı ticaret sisteminin ve çok taraflı karar alma mekanizmasının içinde olmayı tercih etmektedir. AB’nin içindeki karar alma süreçlerinde özellikle 80’li yılların başında yaşanan sıkıntıları, neyseki ben bugün yaşamıyorum. 20 yıl öncesinde tüm AB devletlerini belli kararları almaya ikna etmek bazen aylarca zaman alabiliyordu. Oysa bugün, örneğin Doha raunduna giderken bütün Ab devletleri bana ve Komisyona müzakere yetkisi verdiler ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki tüm AB hükümetleri ticaretin hızla liberalizasyonu konusunda Komisyonla aynı görüşleri paylaşıyor. Bugün, Doha’da başlattığımız raundu ilk planlandığı gibi 3 yıl içinde bitimek AB’nin öncelikler listesinin birinci maddesidir. (Evian Group, 29th April, 2002)

 

Avrupa Komisyonu, başta CEO ve FOE olmak üzere bazı sivil toplum kuruluşlarınca ileri sürülen ve The Guardian gazetesi tarafından da yayınlanan, AB’nin GATS müzakerelerinde 30 kadar ülkeyi köşeye sıkıştırmaya çalıştığı yönündeki iddiaları yalanladı. AB-Komisyonu sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, GATS’ın bugün yürütülmekte olan müzakerelerinin 1994 yılında anlaşmanın ilk imzalandığı dönemde yapılan taahhütler doğrultusunda olduğunu ve AB’nin de gelişmekte olan ülkeleri dünya ticaretine entegre edebilmek için uğraştığını bildirdi. Ancak, “yalanlama” biçiminde yapılan açıklamada, ileri sürülen (ülkelerin hizmet ve kamu kitlerini özelleştirmeye zorlanmaları ya da diğer detay bilgiler) hiçbir iddianın yalanlanmadığı, yalnızca AB’nin yaptığı her şeyin yoksul ülkelerin yararına olduğunun ileri sürüldüğü dikkat çekiyor. Örneğin, AB’nin , ülkelerden piyasa ekonomisine açmasını talep ettiği sektör ve alt sektörlerle ilgili listelerle ilgili hiçbir itiraz ya da açıklama yer almıyor “yalanlama” metninde. (19 April, 2002- Agence Europe)   

 

Yeni Zelenda Ticaret Bakanı Jim Sutton, AB’nin, aralarında Yeni Zelanda’danın da bulunduğu 30 ülkeden yeni GATS görüşmeleri çerçevesinde piyasa ekonomisine açmalarını istediği sektör ve alt sektörlerin bulunduğu kapsamlı listeyle ilgili olarak “buna ancak gülünür” dedi. AB’nin hayal kurduğunu belirten bakan, “bu listede bulunan sektörler, hiç te AB’nin kendisi tarafından piyasaya açılacak kamu hizmetleri gibi görünmüyor. Bize göre, AB çok sınırlı sektörünü piyasaya açarken bizlerden son derece agresif düzeyde liberal davranmamızı bekliyor ki bu imkansız” dedi. Y.Zelenda Hükümeti tarafından yapılan bu açıklama, 30 Hazirana kadar iletilecek ülke talepleri listeleri üzerinde büyük fırtınaların kopacağını ve uzlaşmaların karşılıklı pazarlıklar üzerinden gelişeceğini bir kez daha doğruluyor. Başka bir deyişle, AB veya ABD gibi belirleyici blokların, kendi sermayelerinin çıkarları açısından muhafazakar davranmaları halinde karşı ülkelerden de bir şey elde edemeyeceklerini, böylesi bir durum egemen sermayenin işine gelmeyeceği için de hem “yoksul güney” fakat hem de “zengin kuzzey”de emekçiler arasından dibe doğru yarışın hızlanacağını gösteriyor.(EU’s wish list for NZ “laughable” 22 April, 2002, By Christine Langdon)

İngiltere Uluslar arası Kalkınma Departmanı Sekreteri tarafından “Barış ve özgürlük ve ulusal kadın dernekleri federasyonunun GATS konusundaki eleştirel mektubuna cevaben hazırlanan mektupta, İngiliz Bakan şu konulara ve “yanlış anlamalar” a özellikle dikkat çekiyor: “GATS tepeden aşağıya (top-down) dizayn edilmiş bir anlaşmadır ve bu nedenle Hükümetler, hangi hizmet alanlarını ne kadar ve hangi tarihlerde piyasa ekonomisine açacaklarına kendileri karar vereceklerdir. Örneğin, ülkeler bankacılık, turizm, telekom ve diğer benzer hizmet sektörlerini açık hale getirdiklerinde kalkınmalarının hızlanacağını bilmektedirler. GATS, hükümetleri illa da kamu hizmetlerini özelleştirmeye mecbur etmemektedir. GATS taahhütlerinin bağlayıcı olduğu doğrudur. Fakat, ülkeler ciddi bir ödemeler dengesi sorunu ya da dış mali kaynak sıkıntıları yaşadıklarında bu taahhütlerini geçici olarak askıya alabileceklerdir. DTÖ üyeleri, kendi rızalarıyla taahhütlerinden tamamen vaz geçme hakkına da sahiplerdir, tabii bunun bedelini (tazminat hükmü) ödemek koşuluyla. Halihazırdaki görüşmelerde bazı anlaşmazlıklar yaşandığı için nihai imza tarihi Mart 2004’e uzatılmış bulunmaktadır. (Clare Short, İngiltere Uluslar arası Kalkınma Departmanı Devlet Sekreteri 21 April, 2002)  

 

Avrupa’da aralarında 15 ATTAC örgütünün, çeşitli sendikaların, küreselleşme karşıtı grupların bulunduğu 91 örgüt 7 Mayıs 2002 tarihinde AB Ticaret Komisyoneri  Pascal Lamy’ye ve Komite 133’ün tüm üyelerine, AB’nin GATS ile ilgili taleplerine ilişkin ortak imzalı bir açık mektup gönderdiler. Bu mektupta Komite 133’ün, GATS ile ilgili “taleplerde bulunma” sürecinin ve hizmetlerin liberalleştirilmesinde 15 AB ülkesinin ortak bir tutum geliştirmelerinin merkezinde yer aldığını ve hem AB üyesi olmayan ülkelere yönelik olarak yapılan taleplerin hem de AB’ye yönelik olarak gelen taleplerin, dünyanın her yerindeki yurttaşlar üzerinde son derece kapsamlı etkileri olacağı; buna karşın şimdiye kadar bu sürecin AB Komisyonu ve Komite 133 tarafından tam bir gizlilik içerisinde yürütüldüğü belirtiliyor.  “Bilginiz dahilinde olabileceği gibi bazı sivil toplum örgütleri, parlamenterler ve medya AB’nin 21 maddelik taslak talepler önerisi listesini elde etti ve bu öneri, belirli ülkelere, kapsanan tüm sektörlerde GATS taahhütlerini artırma talebinde bulunuyor.” dendikten sonra bu öneride kapsanan sektörlerin ve kapalı kapılar ardında sürdürülen ve 30 Haziran 2002’de sonuçlanacak olan diğer taleplerin ciddi sosyal, ekonomik, çevre ve gelişmeye ilişkin tehlikeleri beraberinde getireceğinden endişe edildiği ekleniyor. Saydamlığın olmaması eleştiriliyor ve Avrupa parlamentosunun eşzamanlı karar alma hakkı olmamasına karşın öneride bulunma hakkı olduğu; ama bu hakkın bile şu anda yok sayıldığı belirtiliyor. GATS süreci ile ilgili şirketlerin, çıkarları yönünde süreçle çok daha yakından ilgili olabilmesi ve bilgiye sahip olması, buna karşın “sivil toplumun diğer unsurlarının” bilgilenememesi eleştiriliyor. Sürecin saydamlaştırılması ve Avrupa Komisyonunun ve her üye devletin parlamentoya ve kamuya taleplerin detaylarını açıklaması talep ediliyor.

 

AB  Komisyonu Seattle sonrasında ve Doha öncesinde yaptığı gibi yine sivil toplum ile diyalog adı altında DTÖ süreçlerine ilişkin bir toplantılar turu düzenliyor. 13-16 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen toplantıların programı şöyle:

  1. 13 Mayıs, sabah: Genel sunuş, ticaret, gelişme uygulamaya ilişkin bütünsel program, Avrupa Komisyonundan M. Petricione;
  2. 13 Mayıs, öğleden sonra: TRIPS, sağlık, göstergeler ve diğer konular, Avrupa Komisyonundan P. Vandoren;
  3. 14 Mayıs, sabah: Tarım Avrupa Komisyonundan Bay Pacheco;
  4. 14 Mayıs, öğleden sonra: Singapur konuları, yatırım, rekabet, ticaretin geliştirilmesi, Avrupa komisyonundan P. Meyer, M. Petricione ve J. Clarke;
  5. 15 Mayıs, sabah: Ticaret ve çevre, A. Komisyonundan R. Plijter;
  6. 15 Mayıs, öğleden sonra: Çevre mallarını da kapsayan biçimde tarım dışı piyasa açıklığı, A. Komisyonundan S. Gallina;
  7. 16 Mayıs, sabah: Tahkim Anlayışı, A. Komisyonundan I. Garcia Bercio;
  8. 16 Mayıs, öğleden sonra: Anti-damping, desteklemeler ve bölgesel ticari anlaşmalar, A. Komisyonundan W. Müller, N. McDonald ve M. Petricione;

 

Oxfam’ın raporu üzerine başlayan tartışmalar genişleyerek devam ediyor. Dünya Küreselleşme karşıtlarından bir bölümü rapora sahip çıkmayı tercih ederken, diğer gruplar Ozfam’a ateş püskürmeye devam ediyor. İngiltere WDM-World Development Movement isimli demokratik kitle örgütüne yakınlığı dolayısıyla karşıtlar tarafından tanınan A. Parlamentosundan İngiliz parlamenter Colin Hines da konuyla ilgili bir yorum yapmış. Hines, rapora ilişkin hazırladığı eleştiri yazısında şöyle diyor: “Başta en az gelişmiş ülkelere eğitim ve sağlık alanına zengin ülkelerin fon ayırması gerektiği şeklindeki anlayışı olmak üzere, Oxfam’ın bugüne kadar yürüttüğü pek çok faaliyeti hayranlıkla izledim. Ancak bu son raporda beni en fazla hayal kırıklığına uğratan cümleler, kuzeydeki zengin ülkelerin kapılarını yoksul güneyden ihraç edilecek ülkelere açmasının nasıl olup ta yoksulların çıkarlarını gözetenlerce desteklenebileceğini anlamış değilim. Böylesi bir yaklaşım tamamen gerçeklere göz kapamakla eş anlamdadır. Raporun tamamında mevcut ticaret sisteminin yoksullar üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinde duruluyor, ancak, aynı sistemin kuzeyin yoksul halkları ve işçileri üzerindeki olumsuz etkilerinden nedense hiç söz edilmiyor. Raporda, yoksul güneye zengin kuzey tarafından sağlanacak ticari avantajların kuzeyde hızla arttıracağı işsizliğe karşı da herhangi bir öneri bulunmuyor. Tarım alanında yapılan önermelerde de aynı soru işareti takılıyor kafalara : Zengin ülkeler tarıma verdikleri destekleri kaldıracaklar ve böylece yoksul ülkelerde üretilen tarım ürünlerinin zengin batılı ülkelere girişi kolaylaşacak. Fakat böylesi koşulların, batıdaki yoksul çiftçilerin zaten ağır olan yaşam koşullarını daha da çekilmez hale getireceğini görmezden gelmek mümkün mü? Bu sav, tek taraflı korumacılığa girmiyor mu? İşçilere ve yoksul katmanlara neredeyse hiç yer verilmeyen raporda küreselleşme sürecinde yoksul ülkelerin ihracatçılarının da büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakıldığı, bu ülkelere ihracat yapabildikleri zaten son derece sınırlı olan sektörlerde dünya çapında ayrıcalıklar tanınması gerektiği vurgulanıyor ve bu vurgu Bangladeş ile Nepal gibi ülke ve tekstil gibi sektör örnekleriyle destekleniyor. Tam bu noktada, 1.5 milyar nüfuslu Çin’in yüz milyonlarca kırsal kesim nüfusunun DTÖ politikaları yüzünden kentlere göç etmek zorunda kalacağını ve işsiz yığınlar arasına katılacağını hatırlamamak mümkün değil. Tekstil sektöründe tüm dünyayı tehdit edecek bir ticaret potansiyeline sahip olan bu ülkeye de “siz durun, biz ürünleri en yoksullardan alacağız” mı denmesi gerekiyor. Üstelik ister en yoksul tekstil ihraç eden ülkeler olsun ya da isterse iri kıyım gelişmekte olanların başını çeken Çin olsun, bilhassa tekstil sektöründeki çalışma koşulları ve standartlar tüm dünyada gayet iyi bilinmektedir. Ve yoksul ülkelerin ihracatçılarını korumaya dönük politikalar, aynı zamanda kötü ve kabul edilemez işçilik koşullarının da sürdürülmesini desteklemek anlamına gelir.”  (Colin Hines, Green Party Great Britain, 30 April, 2002)

 

Oxfam raporuna bir eleştiri de Focus On Trade isimli gruptan Walden Bello’dan: “Bugüne kadar Oxfam’ın çalışmalarını hep beğeniyle izledim ve son raporda da katılabileceğim pek çok nokta var. Fakat, bana öyle geliyor ki bu rapor özellikle içinden geçmekte olduğumuz ağır kapitalist koşullarda karşıt hareketleri yanlış bir yöne sürükleme tehlikesi barındırıyor. En ciddi tehlike ise, halkların, tek problemi zengin ülke piyasalarına kolayca giriş yapmak olarak görmelerini sağlayacak savlardır. Oysa asıl sorun, serbest piyasa paradigmasının kendisi ve DT֒nün de bu doğrultudaki dayatmacı uygulamalarıdır. Kuşkusuz, yoksul ülkelerin gelişmiş pazarlara girişinin kısıtlanması yoksulları daha da zor bir duruma düşürecektir. Ama, bu döngünün değiştirilmek istenmesinin temel sebebi sanayi, hizmetler ve tarım sektörlerinde daha geniş çaplı liberalizasyon hedefine ulaşmaktır. Üstelik, piyasalara serbestçe giriş olarak tanımlanan bu sözde yeni paradigmanın, aslında, geçmişten çok iyi tanıdığımız ve tüm ülkelerin halklarını süreç içersinde yoksulluğa sürükleyen ihracata endeksli politikalardan hiçbir fark yoktur. Aynı şekilde yoksul ülkelerin tarım ürünleri için gelişmiş pazarlara girişte tanınacak ayrıcalıklar, yalnızca yoksul ülkelerin büyük tarım tekellerine yarar sağlayacak, bu ülkelerde tarımsal alanda yaşanan sömürü  düzeyleri daha da tahammül edilemez düzeylere ulaşacaktır. Üstelik, bu avantajı elde eden yoksul ülkeler tarıma karşılık sanayi ve hizmet piyasalarını batı sermayesinin güdümüne terk etmeye zorlanacaktır. Çünkü kapitalizm toplamı sıfır olan bir sistemdir. Uluslar arası basın, örneğin Washington Post, raporla ilgili olarak “Oxfam, serbest piyasadan yana kampanyaya katıldı” şeklinde haberler yayınladı. Bizler, buna inanmak istemiyoruz ve inanmıyoruz. Fakat raporda bu tip yanlış anlamalara yol açabilecek çok fazla sayıda bölüm olduğuna da değinmeden geçemeyiz. (Focus on Trade, Number 77, April 2002)