mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


BÜLTEN-54

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

24 Eylül 2002

Çalışma Grubumuzun 104'inci olağan toplantısında tartıştığı konuların notları ile küreselleşmedeki son gelişmelere ait haberler.

 

  • DTÖ yetkililerinden Andrew L. Stoler, Örgütün öncelikli hedeflerinin başında gelen daha üst düzeyde liberalizasyon yönünde devam eden görüşmelerin oldukça iyi gittiğini, fakat asıl başarının en erken önümüzdeki baharda başlayacak en geniş çaptaki müzakerelere bağlı olacağını bildirdi. “Kasım 2001’de Katar-Doha’da varılan anlaşmaya göre Ticaret Bakanları bu müzakereleri 2004 yılı sonuna kadar tamamlamaya çalışacaklar ve aradaki sürenin (2001 Kasım ve 2004 Aralık arası) ortasına denk düşen bir tarihte Eylül 2003’te Meksika’nın Cancun kentinde gelişmeleri gözden geçirmek ve kalan süreyi en iyi şekilde değerlendirmek amacıyla DT֒nün 5. Bakanlar Konferansı toplanacak.” diyen Stoler, önümüzdeki bahar aylarını hayati derecede önemli hale getiren en az üç konu olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Mart 2003 sonu, tarım müzakerelerinin sonlandırılması için gerekli değişikliklerin yapılması ve bir programın çıkarılması için son tarih; Mart sonu aynı zamanda tarımdışı ürünlerde piyasalara giriş önündeki engellerin kaldırılması için gerekli değişikliklerle ilgili olarak varılacak mutabakatın da nihai tarihi. Artık gelişmiş ülkelerin dönemi sona erdi. DT֒nün 144 üye ülkesi var ve önemli olan, herkesin temsil edildiği toplantılarla seçkinlerin kendi aralarında yaptığı dar katılımlı toplantılar arasında uygun bir dengenin sağlanması.” dedi. (İnternational Trade Daily, September 13, 2002) (YORUM:Birbiriyle çatışan iki eylem arasında uygun bir denge sağlamak, kapitalist jargonda, toplum tarafından şiddetle eleştirilen eylemin bu söylem ardına gizlenerek sürdürülmesi anlamına geliyor. Bu olayda, genellikle G7 ülkeleri arasında yapılan gizli “green room” turlarının eskisi gibi devam edeceği; fakat yemeğin pişirildiği bu toplantıların yanı sıra diğer üye devletlerin de katılabileceği geniş katılımlı göstermelik toplantıların da yapılacağını anlamak gerekiyor. Benzer bir “denge” hikayesi de işveren örgütleri tarafından şu şekilde kullanılıyor : “Rekabet ve işçi hakları arasında uygun bir dengenin tesis edilmesi gerekiyor” ya da “esneklik ve güvence arasında bir denge tesis edilmesi gerekiyor”.)
  • Çevreciler ve pek çok STK, Rio-10 adı verilen ve Johannesburg’da gerçekleştirilen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesini şiddetle eleştiriyor. Kapitalist medyanın öve öve göklere çıkardığı zirve, muhalif gruplar tarafından en basit anlatımla “Dağ, fare doğurdu” olarak özetleniyor. Eleştirilerin ortaklaştığı ana başlıklar şöyle : - Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi WSSD, 1992 yılında Rio’da yapılan Yeryüzü Zirvesinde belirlenen çevresel programın hiçbir maddesini uygulatmayı başaramamıştır. – Şirketlerin, BM üzerindeki nüfuz gücü giderek artmaktadır.  – ABD’nin anlaşmalardan çekilmesi ve herşeyi reddeder bir noktaya gelmiş olması tam anlamıyla bir fiyaskodur. Bush, sadece kendisini Başkanlığa taşıyan sponsor şirketlere karşı bir bağlılık hissetmekte, Zirveye de bu kimliği ile katılmaktadır.  – Muazzam ölçekteki alternatif enerji kaynakları ile ilgili politikalar ABD, Japonya ve Petrol üreten ülkeler tarafından bloke edilmektedir. (IMC Newsblast, September 12, 2002) 
  • WSSD, şirketler , BM ve Hükümetler arasında bir dizi ortaklık anlaşmasının imzalandığı bir serbest piyasa zirvesine dönüştü. Varılan anlaşmaların ana fikri ise “uluslar arası anlaşmalar, şirketleri çevre ve insan haklarını tanımaya zorlayacak biçimde dizayn edilmek zorunda değildir”... şeklinde oldu. Zirve sonunda tam elitler birbirlerini tebrik etmeye hazırlanırken, zirve sponsorları arasında bulunan, yeni bir ortaklık anlaşmasını daha oracıkta imzalamış olan ve “şirketlerin sosyal sorumluluğu” masalına herkesten daha çok sahip çıkan şirketlerden bir tanesinin yaptıkları ile söylediklerinin taban tabana zıt olduğu görülüverdi. Financial Times tarafından yapılan bir araştırmaya göre, BP (British Petroleum), dünya üretim sisteminde bir güç haline gelmek için faaliyetlerini bir dizi katı, disipliner, kapitalist politikalarına uygun yürütmek istediğini bildirmiş. Şirketlerin sosyal sorumluluğu konseptini savunan BP, temel hak ve özgürlüklere saygı göstereceğini, iş ilişkisinde olduğu şirketlerden de aynısını yapmalarını isteyeceğini ve “iyi örnek oluşturacağını” söylerken, bir yandan da Bakü, Tiflis, Ceyhan petrol boru hattının inşaası için hazırlıklar yürütüyor. Bir çevre ve insan hakları örgütünce geçen hafta yayınlanan bir rapora göre BP’nin toplumlara ve sosyal kurumlara verdiği sözlerin hiç birinin yerine getirilmesi olası bile değil. Aralık ayında yapımına başlanacak olan petrol boru hattı Hazar denizinden başlıyor, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Akdenize ulaşacak. Boru hattında bir günde bir milyon ton ham petrol sayılan tüm bu toprakları dolaşıp duracak. Bu proje yeryüzünün gelmiş geçmiş en önemli enerji projesi konumunda ve Türkiye’nin Batı’nın kilit öneme sahip stratejik ittifaklardan biri olma konumunu da güçlendirecek. Boru hattının Türkiye’den geçecek 1000 km.lik kısmının yapımı, başını BP’nin çektiği ve petrol şirketlerinden oluşan bir konsorsiyum adına Türk şirketi Botaş tarafından yapılacak.
  • “Kanada ile imzalandığında fazla sorun yaşanmamış olabilir, ama NAFTA benzeri bir anlaşmanın Avustralya ile ABD arasında imzalanması halinde bu Avustralya’nın egemenlik haklarına yönelmiş bir saldırı olacaktır” diyor, Kenneth Davidson. Başkan George W. Bush’un fast-track yetkisini aldıktan sonra 30 kadar ülkeyle serbest ticaret anlaşması yapmak üzere çalışmalar yürüttüğü biliniyor. Avustralyalılar bu girişimi son derece ciddiye alıyor ve adım adım süreci izliyorlar. Halihazırda devam eden görüşmelere eleştirel yaklaşan neredeyse tek kişi Kenneth Davidson. Eleştirel bakanlardan biri de Oxley, fakat karşıtlık argumanı bu anlaşmadan Avustralya’nın değil, ABD ve Kanada’nın nemalanacağı biçiminde. Kenneth ise, ülkesinin egemenliğinin ABD’li şirketlerin eline geçecek olması nedeniyle bu anlaşmaya karşı çıkıyor. Diğer “anlaşma yanlısı” grupların savı ise Avustralya’lı iş adamlarının ve özellikle tarım tekellerinin korunan ABD piyasalarına girişlerinin kolaylaşacağı şeklinde. Oysa, Davidson’un görüşü tam aksi yönde ve Avustralya çiftçisinin ABD piyasasına girme şansının Kanada kadar bile olmayacağını söylüyor Davidson. (YORUM:Avustralya’lı dostumuz, ülkesinin burjuvazisinin çıkar hesaplarını yapadursun, bizim aklımıza ister istemez Avustralya metal işçilerinin aylardan beri karabasanı haline gelen Day-Son uyuşmazlığı. Bu tartışmaların hiçbir bölümünde, emekçilerin bundan sonra başına geleceklerin ve ABD ile imzalanmış bir serbest ticaret anlaşmasının bulunmadığı (halihazırda) bugün bile Avustralya işçi sınıfının tıpkı diğer ülkelerdeki sınıf dostları gibi her tür saldırıya muhatap kaldığının yer almadığı dikkat çekiyor. Dikkatimizi çeken bir diğer boyut ise, Avustralya, Kanada gibi en üst düzeyde sanayileşmiş ülke halklarının (üstelik entelektüellerinin) arasında bile yabancı pazarlara açılabilme kaygısı ve olası bir serbest ticaret anlaşmasından zarar görme endişesi yaşanırken, nasıl oluyor da bizim üstatlarımızın hala sermaye girişi vaatlerinde bulunabildikleri.) (The Age Melbourne, August 01, 2002)