- DTÖ yetkililerinden Andrew L. Stoler, Örgütün öncelikli hedeflerinin
başında gelen daha üst düzeyde liberalizasyon yönünde devam eden görüşmelerin
oldukça iyi gittiğini, fakat asıl başarının en erken önümüzdeki
baharda başlayacak en geniş çaptaki müzakerelere bağlı olacağını bildirdi.
“Kasım 2001’de Katar-Doha’da varılan anlaşmaya göre Ticaret Bakanları bu
müzakereleri 2004 yılı sonuna kadar tamamlamaya çalışacaklar ve aradaki sürenin
(2001 Kasım ve 2004 Aralık arası) ortasına denk düşen bir tarihte Eylül 2003’te
Meksika’nın Cancun kentinde gelişmeleri gözden geçirmek ve kalan süreyi en iyi
şekilde değerlendirmek amacıyla DTÖ’nün 5. Bakanlar Konferansı toplanacak.”
diyen Stoler, önümüzdeki bahar aylarını hayati derecede önemli hale getiren en az
üç konu olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Mart 2003 sonu, tarım
müzakerelerinin sonlandırılması için gerekli değişikliklerin yapılması ve bir
programın çıkarılması için son tarih; Mart sonu aynı zamanda tarımdışı
ürünlerde piyasalara giriş önündeki engellerin kaldırılması için gerekli
değişikliklerle ilgili olarak varılacak mutabakatın da nihai tarihi. Artık gelişmiş
ülkelerin dönemi sona erdi. DTÖ’nün 144 üye ülkesi var ve önemli olan, herkesin
temsil edildiği toplantılarla seçkinlerin kendi aralarında yaptığı dar katılımlı
toplantılar arasında uygun bir dengenin sağlanması.” dedi. (İnternational Trade
Daily, September 13, 2002) (YORUM:Birbiriyle çatışan iki eylem arasında uygun
bir denge sağlamak, kapitalist jargonda, toplum tarafından şiddetle eleştirilen
eylemin bu söylem ardına gizlenerek sürdürülmesi anlamına geliyor. Bu olayda,
genellikle G7 ülkeleri arasında yapılan gizli “green room” turlarının eskisi gibi
devam edeceği; fakat yemeğin pişirildiği bu toplantıların yanı sıra diğer üye
devletlerin de katılabileceği geniş katılımlı göstermelik toplantıların da
yapılacağını anlamak gerekiyor. Benzer bir “denge” hikayesi de işveren
örgütleri tarafından şu şekilde kullanılıyor : “Rekabet ve işçi hakları
arasında uygun bir dengenin tesis edilmesi gerekiyor” ya da “esneklik ve güvence
arasında bir denge tesis edilmesi gerekiyor”.)
- Çevreciler ve pek çok STK, Rio-10 adı verilen ve Johannesburg’da
gerçekleştirilen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma
Zirvesini şiddetle eleştiriyor. Kapitalist medyanın öve öve göklere
çıkardığı zirve, muhalif gruplar tarafından en basit anlatımla “Dağ, fare
doğurdu” olarak özetleniyor. Eleştirilerin ortaklaştığı ana başlıklar şöyle :
- Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi WSSD, 1992 yılında Rio’da yapılan
Yeryüzü Zirvesinde belirlenen çevresel programın hiçbir maddesini uygulatmayı
başaramamıştır. – Şirketlerin, BM üzerindeki nüfuz gücü giderek artmaktadır. – ABD’nin anlaşmalardan çekilmesi ve
herşeyi reddeder bir noktaya gelmiş olması tam anlamıyla bir fiyaskodur. Bush, sadece
kendisini Başkanlığa taşıyan sponsor şirketlere karşı bir bağlılık hissetmekte,
Zirveye de bu kimliği ile katılmaktadır. –
Muazzam ölçekteki alternatif enerji kaynakları ile ilgili politikalar ABD, Japonya ve
Petrol üreten ülkeler tarafından bloke edilmektedir. (IMC Newsblast, September 12,
2002)
- WSSD, şirketler , BM ve Hükümetler arasında bir dizi ortaklık
anlaşmasının imzalandığı bir serbest piyasa zirvesine dönüştü. Varılan
anlaşmaların ana fikri ise “uluslar arası anlaşmalar, şirketleri çevre ve insan
haklarını tanımaya zorlayacak biçimde dizayn edilmek zorunda değildir”... şeklinde
oldu. Zirve sonunda tam elitler birbirlerini tebrik etmeye hazırlanırken, zirve
sponsorları arasında bulunan, yeni bir ortaklık anlaşmasını daha oracıkta
imzalamış olan ve “şirketlerin sosyal sorumluluğu” masalına herkesten daha çok
sahip çıkan şirketlerden bir tanesinin yaptıkları ile söylediklerinin taban tabana
zıt olduğu görülüverdi. Financial Times tarafından yapılan bir araştırmaya göre,
BP (British Petroleum), dünya üretim sisteminde bir güç haline gelmek için
faaliyetlerini bir dizi katı, disipliner, kapitalist politikalarına uygun yürütmek
istediğini bildirmiş. Şirketlerin sosyal sorumluluğu konseptini savunan BP, temel hak
ve özgürlüklere saygı göstereceğini, iş ilişkisinde olduğu şirketlerden de
aynısını yapmalarını isteyeceğini ve “iyi örnek oluşturacağını” söylerken,
bir yandan da Bakü, Tiflis, Ceyhan petrol boru hattının inşaası için hazırlıklar
yürütüyor. Bir çevre ve insan hakları örgütünce geçen hafta yayınlanan bir
rapora göre BP’nin toplumlara ve sosyal kurumlara verdiği sözlerin hiç birinin
yerine getirilmesi olası bile değil. Aralık ayında yapımına başlanacak olan petrol
boru hattı Hazar denizinden başlıyor, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden
Akdenize ulaşacak. Boru hattında bir günde bir milyon ton ham petrol sayılan tüm bu
toprakları dolaşıp duracak. Bu proje yeryüzünün gelmiş geçmiş en önemli enerji
projesi konumunda ve Türkiye’nin Batı’nın kilit öneme sahip stratejik
ittifaklardan biri olma konumunu da güçlendirecek. Boru hattının Türkiye’den
geçecek 1000 km.lik kısmının yapımı, başını BP’nin çektiği ve petrol
şirketlerinden oluşan bir konsorsiyum adına Türk şirketi Botaş tarafından
yapılacak.
- “Kanada ile imzalandığında fazla sorun yaşanmamış olabilir, ama
NAFTA benzeri bir anlaşmanın Avustralya ile ABD arasında imzalanması halinde bu
Avustralya’nın egemenlik haklarına yönelmiş bir saldırı olacaktır”
diyor, Kenneth Davidson. Başkan George W. Bush’un fast-track yetkisini aldıktan sonra
30 kadar ülkeyle serbest ticaret anlaşması yapmak üzere çalışmalar yürüttüğü
biliniyor. Avustralyalılar bu girişimi son derece ciddiye alıyor ve adım adım süreci
izliyorlar. Halihazırda devam eden görüşmelere eleştirel yaklaşan neredeyse tek
kişi Kenneth Davidson. Eleştirel bakanlardan biri de Oxley, fakat karşıtlık argumanı
bu anlaşmadan Avustralya’nın değil, ABD ve Kanada’nın nemalanacağı biçiminde.
Kenneth ise, ülkesinin egemenliğinin ABD’li şirketlerin eline geçecek olması
nedeniyle bu anlaşmaya karşı çıkıyor. Diğer “anlaşma yanlısı” grupların
savı ise Avustralya’lı iş adamlarının ve özellikle tarım tekellerinin korunan ABD
piyasalarına girişlerinin kolaylaşacağı şeklinde. Oysa, Davidson’un görüşü tam
aksi yönde ve Avustralya çiftçisinin ABD piyasasına girme şansının Kanada kadar
bile olmayacağını söylüyor Davidson. (YORUM:Avustralya’lı
dostumuz, ülkesinin burjuvazisinin çıkar hesaplarını yapadursun, bizim aklımıza
ister istemez Avustralya metal işçilerinin aylardan beri karabasanı haline gelen
Day-Son uyuşmazlığı. Bu tartışmaların hiçbir bölümünde, emekçilerin bundan
sonra başına geleceklerin ve ABD ile imzalanmış bir serbest ticaret anlaşmasının
bulunmadığı (halihazırda) bugün bile Avustralya işçi sınıfının tıpkı diğer
ülkelerdeki sınıf dostları gibi her tür saldırıya muhatap kaldığının yer
almadığı dikkat çekiyor. Dikkatimizi çeken bir diğer boyut ise, Avustralya, Kanada
gibi en üst düzeyde sanayileşmiş ülke halklarının (üstelik entelektüellerinin)
arasında bile yabancı pazarlara açılabilme kaygısı ve olası bir serbest ticaret
anlaşmasından zarar görme endişesi yaşanırken, nasıl oluyor da bizim
üstatlarımızın hala sermaye girişi vaatlerinde bulunabildikleri.) (The Age Melbourne,
August 01, 2002)
|