mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

BÜLTEN - 62

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

22 Şubat 2003

Çalışma Grubumuzun 114. olağan toplantısında tartıştığı konular ile küreselleşmedeki son gelişmelere ilişkin haberler.

 
  • Sri Lanka halkı da GATS’dan payına düşeni alıyor. Fakat, kapitalist gerekçeler ülkeden ülkeye farklılaştırıldığı ve adı konmadığı için bu kez sahnede Dünya Bankası politikaları görülüyor. Özelleştirilecek sektörler, banka ve sigortacılık, madencilik, eğitim, sağlık, ulaşım, mühendislik ve inşaat hizmetleri, posta hizmetleri, elektrik, ormanlar ve su. Sri Lanka’daki insan hakkı örgütleri ve işçi sendikaların aylarca devam eden protesto ve tepkilerine rağmen Hükümet, Dünya Bankası ile Haziran 2002’de yaptığı “Sri Lanka’nın Yoksulluğu Azaltma Stratejisi” başlıklı projeyi imzalamak suretiyle esas olarak yeni GATS anlaşmasının alt yapısının temellerini atmaktan çekinmedi.Bu proje kapsamında kişi başına düşen dış borç toplamı 83.000Rs’den 114.975Rs’ye yükselecek. Sri Lanka’daki son girişimler bunlarla da sınırlı kalmıyor ve Dünya Bankasının önerisi üzerine (?) kapsamlı bir iş yasası da gündeme getiriliyor. Sri Lanka Halk Hareketi, 1988-90 yıllarında benzer politikaların hayata geçirilmesine karşısında yaşanan halk ayaklanmasında 60.000 kişinin kayıp listesine geçtiğini hatırlatıyor ve bu projenin derhal durdurulmasını talep ediyor. (Alliance for Protection of National Resources and Human Rights-Sri Lanka, Reported by Roy Rudrigo – Shamila Rathnasooriya 02 February 2003)    

 

  • AB demokrasisi bir kez daha sınıfta kaldı. Son üç aydır çeşitli tarihlerde tekrar tekrar ertelenen “AB yurttaşlarının AB’nin GATS talepleri ve taahhütleri konusunda bilgilendirilmesi” sorumluluğundan,  sonunda Avrupa Komisyonunca yapılan açıklamayla tamamen vaz geçildi . Avrupa Birliği tartışmalarında en fazla öne çıkan, bilgilenme, görüşlerini aktarma ve katılım üç’lüsünden oluştuğu ileri sürülen demokrasinin-AB hukuk sistemine geçirilmiş olduğu halde- iş yaşamında yaygın olarak uygulanmadığı ve gerekçe olarak ta AB şirketlerinin borsalardaki hisse senetlerinin bu bilgilendirme süreçlerinden olumsuz etkilenebileceği argümanının kullanıldığı zaten biliniyordu. AB Komisyonunun Birliğin yeni GATS’la ilgili pozisyonuna ilişkin bilgi vermeyi reddetmesinin gerekçesi de şirketlerin gerekçeleriyle hemen hemen aynı. Komisyon, “bu bilgiyi hiçbir zaman vermeyeceğim” demiyor ve bunu yapması zaten mümkün değil. Fakat, talep ve taahhütleri Dünya Ticaret Örgütü’ne bildirmeden önce AB vatandaşlarına açıklama yapılmayacağını duyuruyor ki bu da 31 Mart olarak belirlenen nihai tarih anlamına geliyor. Başka bir deyişle, örneğin Burma gibi dikta ile yönetilen bir ülkenin halkı, devletinin yeni GATS taahhütlerini hangi tarihte öğrenecekse, AB yurttaşları da aynı tarihte öğrenebilecek. Bu geciktirme kuşkusuz bir amaca uygun olarak yapılıyor. Amaç, söz konusu talep ve taahhütlerin Avrupa’da giderek yaygınlaşan GATS karşıtı eylemleri muhtemelen daha da provoke edecek olması dolayısıyla tepkilerin sınırlı tutularak, GATS’da gelinen noktadan geri dönüşe neden olacak herhangi bir gelişmeye izin verilmemesi. Bir diğer deyişle, atanmışlardan oluşan AB Komisyonu, 6 Şubat’ta netlik kazanacak talep ve taahhüt listelerinin ulusal ve AB düzeyindeki seçilmiş parlamenterlerin öğrenmesini yasaklamış oluyor. (GATS: Democracy is at stake, a new assault by the EU Commission, 29 Jabuary, 2003 Raoul Marc Jennar)

 

  • Avrupa Parlamentosunun Porto Alegre’deki DSF toplantılarına katılan parlamenterleri , AP’de imzaya açıklamak üzere Komisyona hitaben hazırladıkları dilekçeyi yayınladılar. Dilekçede, AB’nin diğer DTÖ ülkelerinden GATS’la ilgili olarak hangi sektörlerin açılmasını talep ettiği ve yine AB’nin taahhütleri arasında hangi kamu hizmetlerinin bulunduğunu Avrupa Parlamenterleri olarak hala bilmediklerini belirten imza sahibi parlamenterler, daha hazırlık aşamasında bu kadar gizli tutulan bir anlaşmanın toplumların lehine olacağını ummanın mümkün olmadığını, bu durumun Avrupa demokrasisi açısından büyük bir geriye gidiş olduğunu belirtiyor.

 

  • GATS CEP SÖZLÜĞÜ

Hizmet tedarikinin şekli “Mode of Supply” : Bu terimle, hizmetin yabancı bir müşteriye verilmesi kast ediliyor. Hizmet tedariki 4 şekilde ele alınıyor:

1- Sınır ötesi hizmet tedariki: Söz konusu hizmetin, hizmet sağlayıcının ülkesinden tüketicinin ülkesinde sağlanması . Posta, telekom hizmetleri ile, bir hizmetin tedariki için gerekli bir malın fiziksel dolaşımı, örneğin mimarlık ya da eğitim hizmetlerinde projenin kaydedildiği disket ve CD’lerin fiziksel dolaşımı bu tanım  kapsamına giriyor. Bu durumda hizmet sağlayıcı, hizmetin verildiği ülkede bulunmuyor.

2- Dışarıda Tüketim (Mode 2): Tüketici ya da tüketicinin ticari varlığı söz konusu hizmeti tüketicinin ülkesi dışında, başka bir yerde alıyor. Yurt dışında eğitim alan öğrenciler, yurt dışında gerçekleştirilen yabancı döviz işlemleri, tamir edilen ekipmanın başka bir ülkeye gönderilmesi, yurt dışında hasta tedavileri bu tanım kapsamına giriyor.

3- Ticari Varlık oluşturma (Mode 3): Bir hizmet sağlayıcının yabancı bir ülkede bir hizmet sunumu yapma amacıyla profesyonel bir iş kurması. Bu tanım ile amaçlanan, yabancı yatırımcılara kendi ülkeleri dışında yatırım yapma olanağı sağlamak. Böylece ticari varlık adı altında yabancı yatırımcılara şirket şubeleri açma, tröstler oluşturma, ortaklık tesis etme, tümden mülkiyet edinme, birlik, temsilcilik, ya da bu tip kuruluşların şubelerini açmak veya satın almak bu kapsama giriyor.

4- Gerçek Kişilerin Varlığı (Mode 4): Söz konusu hizmet, tek başına faaliyet gösteren bir birey ya da bir hizmet sağlayıcısının çalışanı tarafından yabancı bir piyasada ifa ediliyor. Örneğin ABD’li bir muhasebe şirketinin İtalya’da, Amerika’lı muhasebecileri İtalya’ya göndererek yaptığı hizmet bu kapsama giriyor.

 

Taahhüt: GATS tarafı ülkenin, belli bir yüklenimini ifade ediyor. Örneğin, herhangi bir hizmet sektörü açısından bir ülkenin kendi piyasasına giriş için vereceği bir taahhüt, o alanla ilgili istisnalar ya da taahhüdün yukarıdaki tanımlardan hangisinin kapsamında olacağı tanımlanarak belirlenecektir. Ülkelerin taahhütleri, uluslar arası hizmet anlaşmasının eklerinde ülkelerin kendi adlarının altında listeleniyor.

Taahhütler 4 grupta ele alınıyor:

1-      Bağlayıcı Taahhütler: Daha dar kapsamlıya geri dönüşü mümkün olmayan belirlenen cezai ödeme yapılmadığı sürece sadece daha ileri düzeyde liberalizasyona açık olan taahhütler

2-      Bağlayıcı olmayan taahhütler: İleride, piyasa girişi ya da ulusal muamele hükümleriyle uyuşmayan yeni bir uygulamanın yapılmasına açık olan taahhütler.

3-      Yatay Taahhütler : Bir’den fazla hizmet sektörüne uygulanan taahhütler. Örneğin, en çok kayrılan ülke hükmünün GATS içinde yer alması yatay taahhütler kapsamına giriyor. Bu bağlamda, bir ülkenin herhangi bir hizmet sektörünü GATS’a konu edip etmediğine bakılmaksızın en çok kayrılan ülke hükmü tüm hizmet sektörleri için geçerli ve bağlayıcıdır. Her WTO üyesi, eğer bir hizmet sektörünü özel yatırımcılara açmışsa tüm WTO üyesi devletlerin yabancı hizmet şirketlerine ve yatırımcılarına da o sektördeki ayrıcalıkları aynen en çok kayrılan ülke olarak belirlediği ğlkenin yatırımcılarına uyguladığı gibi uygulamak zorundadır.

4-      Sektöre özel taahhütler : Bu tip taahhütler, yalnızca belirlenen taahhütler, Mode’lar ya da listelenen tekliflere uygulanabilir. Bu tip taahhütler örneğin, piyasa giriş hhakkının varlığını ya da olmadığını gösterebilir, ya da belli bir hizmet alanıyla ilgili ulusal muamele v.b diğer sınırlamaların uygulanıp uygulanmayacağını gösterir.

 

  • Avustralya Hükümeti kapalı kapılar ardında 6 aydan beri sürdürdüğü görüşmeleri sonlandırdı ve nihayet 22 ülkenin Avustralya’dan talep ettiği GATS taahhütlerini açıkladı. Bu liste 6 aydır hükümetin elinde olduğu halde ülke halkından bucak bucak gizlendi. Talepler, Avustralya’daki eğitim, sağlık, posta hizmetleri, telekom ulaşım, film ve TV endüstrilerinde çalışan emekçilerin iş güvencesini tehdit eder düzeyde. Avustralya emekçileri Hükümete, Senato incelemesi bitene kadar bu talepler karşısında hiçbir taahhütte bulunmama çağrısı yaptı.   (Media Release 15 January 2003, Secretive Negotiations an insult to the Public Paul Chamberlain)

 

  • Avrupa Komisyonu GATS konusunda ikili oynuyor : Sağlık gibi temel kamu hizmetlerini GATS’a bağlı olarak taahhüt etmeyeceği açıklamasını yapan AB Komisyonu,  94 metnindeki kapsamlı taahhütlerini unutturmaya çalışıyor. Eğitim ve Sağlık sektörleri AB’nin daha 1994 yılında liberalize etmeyi taahhüt ettiği ve dolayısıyla geri dönüşün mümkün olmadığı sektörler arasında. Halihazırda yatay taahhütlerin güçlendirilmeye çalışıldığı yeni GATS raundunda söz konusu bu kamu hizmetlerine yönelik tehdit daha da büyüyecek.   

 

  • Business Week Şubat sayısında yer alan bir makalede, tek tek ülkelerin hangi hizmet sektörlerinde ne kadar yetişmiş eleman bulunduğuna dair verilen insan haritasındaki veriler oldukça ilginç. Makaleye göre, hizmet şirketleri işletmelerini eğitimli ve ucuz emek bölgelerindeki taşeronlara dağıtmakta ve örneğin Güney Afrika’daki iyi eğitimli Fransızca, İngilizce ve Almanca dillerini bilenler Avrupa Şirketlerinde çok düşük ücretler karşılığında çalıştırılırken, Hindistan, bilgi-liletişim hizmetleri, bilgisayar çipi dizaynı elemanlarının kaynak ülkesi durumunda. Filipinler’de 8000’i aşkın yabancı şirket, fiber optik hatları olan bilgi teknolojisi parklarında çalışacak elemanlar konusunda faaliyet gösteriyor. Filipinler’de ayrıca, iyi derecede ingilizce bilen , kolej eğitimi almış muhasebeciler, yazılımcılar, mimarlar, tele-pazarlamacılar ve grafik sanatçıları oldukça ucuz. Hint’li ve Amerika’lı bilgi teknolojisi şirketleri, Macaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyetinde çok sayıda büro açmış bulunuyor ve yeni büro açma girişimleri devam ediyor; en fazla aranan bilgisayarlı mimarlık projelerinde uzmanlaşmış mimar kadrolar Filipinler, Macaristan ve Şili başta olmak üzere diğer gelişmekte olan ülkelerden ithal ediliyor. Pek çok muhasebe firması çalışmalarını  İrlanda, Hindistan ve Filipinler’e taşımakta. Bu tip firmaların öncelikle aradığı özellik ise ülkenin güçlü bir telekom alt yapısına sahip olması. (Businessweek, 30 January 2003)

 

·         Bush Yönetimi, onyıllardan beri yürürlükte olan iş yasasını değiştirmeye karar verdi. Değişiklik, yüz binlerce Amerikan çalışanını, fazla mesai ücreti almaksızın daha uzun sürelerle çalışmak zorunda bırakacak. Bush Yönetimi, haftada 40 saatlik çalışma, ücretli fazla mesai ve asgari ücretten oluşan mevcut üretim ilişkilerinin bugünün ihtiyaçlarına cevap vermediğini ve çağ dışı kaldığını belirtiyor. Öngörülen değişiklikle birlikte çok sayıda düşük ücretli işçinin daha uzun sürelerle fazla mesai yapması hedefleniyor. AFL-CIO’nun kamu politikalarından sorumlu yöneticisi Chris Owens yasa tasarısı ile ilgili olarak “İşverenleri, işçileri canlarının istediği kadar uzun süreli çalıştırmaktan alıkoyacak hiçbir şey kalmamış olacak. Fazla mesai ücreti, işverenleri uzun sürelerle işçi çalıştırmaktan caydıracak tek argümanımızdı” diyor. Diğer yandan, fazla mesai ücretinin kaldırılması yeni çalışma yasası reformunun önemli boyutlarından yalnızca bir tanesi. Tasarıda, hastalık izinleri, işçilere verilecek mesleki eğitimler, işsizlik sigortası gibi başka önemli konular da bulunuyor. ABD'de halihazırda fazla mesai yasasından yararlanmakta olan işçi sayısı yaklaşık 80 milyon ve halihazırdaki düzenleme, mavi ve beyaz yakalıları tanımlayarak, haftalık 40 saatin üzerinde çalışan herkesin çalıştığı extra süreler için fazla mesai ücreti alma hakkına sahip olduğunu söylüyor. Yeni düzenlemeye göre, belirlenen özelliklere sahip işçiler fazla mesaiden muaf tutuluyor. Söz konusu özellikler ise şöyle:

-         Ücret düzeyleri

-         Çalışan kişinin yönetimsel ve idari sorumluluk üstlenmiş olması

-         Yapılan iş’in, nitelikli, entelektüel bir birikim gerektirip, gerektirmediği

Ücret düzeyleri ile ilgili 1975 tarihli yasal düzenlemeye göre, yıllık geliri 8.060$’ı geçen   işçiler, diğer kriterler de varsa  fazla mesai ücreti almaktan muaf tutulacak. Bush yönetimi, bu yeni değişiklikle birlikte söz konusu 8.060$’lık sınırlamayı yukarıya çekerek aslında fazla mesai ücretinden muaf tutulan kişi sayısını azaltmayı hedefliyormuş gibi görünüyor. Diğer yandan haftada 40 saat çalışan asgari ücretli birinin yıllık gelirinin 10.700$ olduğunu ve mevcut düzenlemeden zarar gördüğünü belirten Çalışma Genel Müdürü Tammy McCutchen ise, tasarı meclisten geçerse çok daha fazla sayıda işçinin otomatik olarak fazla mesai yasası kapsamına gireceğini ve böylece düşük ücretli işçilere ek korumalar sağlanmış olacağını belirterek tasarıyı savunuyor. Fakat asıl sorun yukarıdaki kriterleri karşılayamayanların yani fazla mesai yasası dışında kalanların çalışma koşulları ile ilgili. Söz konusu bu kişilerden, hiçbir ek ücret almaksızın fazla mesai çalışması yapmaları bekleniyor. Eğer parasal sınırlamanın yukarıya çekilmesi dolayısıyla önceden fazla mesai yasası kapsamına girdiği halde, yeni düzenlemede yasadan muaf tutulan işçiler olursa, işverenlerin bu durumdaki işçiler için herhangi bir fazla mesai ödemesi yapması gerekmiyor. Demokrat Parti Eğitim ve İşçi Kurulu Başkanı Miller, tasarının tamamen emek karşıtı bir içerikte olduğunu, aile ve hastalık izinlerindeki kazanılmış hakların da bu yeni düzenlemeyle ortadan kaldırılmış olacağını, nitelikli, iyi eğitimli iş gücünün de çalıştığı ekstra süreler için extra ücret alması gerektiğini, bu tasarının yalnızca en düşük ücret grubundaki işçileri memnun edebileceğini, geniş bir iş gücünün ise zarara uğrayacağını belirtti.

 

  • ADB-Asya Kalkınma Bankası Mayıs ayında İstanbul’da toplanıyor . 7-10 Mayıs tarihlerinde yapılması planlanan toplantıyla ilgili olarak ADB üzerine çalışmalar yapan bir STK Forumu belli hazırlıklar yapıyor olsa da, henüz netleşmiş bir örgütlenme yok. IMF, Dünya Bankası, Petrol Boru Hattı, Özelleştirme, Güvenlik, Barış-Savaş v.b çalışmalar yapan yerel grupların Focus gibi yabancı STK’lar ile bu konuda işbirliği yapıp yapamayacağı soruluyor. Bu konuyla ilgilenecek yapılar olduğu taktirde, Türkiye halkı için en uygun, en anlamlı  etkinliklerin birlikte geliştirilebileceği belirtiliyor. (Shalmali Guttal – Focus 12 Feb. 2003) İstanbul’daki toplantı için Focus’un kendisi özel bir etkinlik yapmayı düşümüyor. Eğer STK Forumu bir etkinlik düzenleyecek olursa Focus elinden gelen desteği verecek ve katılacak. Fakat yine de İstanbul toplantısının ADB’ye karşı eylem yapmak için iyi bit fırsat sunacağı görüşü hakim. Eski örgütlenme anlayışı eleştiriliyor ve STK Forumunun geçmişte yaptığı gibi ADB ile lobi faaliyetine yoğunlaşılması yerine Focus ve IRN gibi örgütlerin daha radikal tavırlar alması öneriliyor. Geneldeki anlayışın, bu tip kurumlarla ilişkiye açık olmak yönünde ağırlık kazandığı fakat yine de hangi konularda ADB v.b leri ile lobi yapılabileceği, hangi konuların ise lobi açısından tamamen umutsuz olduğu tespitlerinin önceden yapılarak radikal eylemler yapılması öneriliyor. Tüm dünyanın, uluslar arası fşnans kuruluşlarındaki güç dengelerindeki  değişime bağlı olarak savaşlarla karşı karşıya bulunduğu, ADB gibi kurumlarla ilgili eylem planı yapılırken de bu değişimlerin dikkate alınmak zorunda olduğu belirtiliyor. İstanbul’un bir STK Forumu düzenlemek için pahalı bir kent olduğu, savaş tehdidi dolayısıyla lojistik ve güvenlik konularının sıkıntı yaratabileceği, hatta savaş başlayacak olursa NATO üyelerinin Türkiye’ye askeri koruma sağlanması konusunda uzlaşamamaları dolayısıyla ADB toplantısının ertelenebileceği belirtiliyor.

Yine de İstanbul’da yapılabilecek etkinlikler üç başlık altında toparlanmış:

1- ADB’nin kendisi ile ilgili bir etkinlik : Bir veya iki konu başlığı seçilip projelendirilerek bu konulara yoğunlaşılabilir, politik eleştiriler, stratejiler, talepler geliştirilebilir. Bu konuda iki ayrı fikir var

a)      Denetim süreçleri,

b)      ADB’nin kalkınma politikalarının sorgulanması (doğal kaynakların hızla tüketilmesi ve özel sektörü kalkındırmaya dönük projelere özel vurgu)

2- Tüm Asya’da ADB konusuna ilgi duyan ya da bu tip konularda çalışmalar yapan net workler ve STK’ları, örneğin SE, Focus on the Global South, Central, NE Asia ve Pacific Adalarını bir araya getirmek. Özellikle ADB’nin alt yapı, doğal kaynaklar v.b son derece geniş bir alanda faaliyet gösterdiği göz önüne alınacak olursa bu eylem önemli olabilir. CEE Bankwatch Grubu söz konusu tarihlerde İstanbul’da olmayı ve Asya’dan gelecek bazı aktivistleri sponsore etmeyi planlıyor. Soros’un Vakfı OSI’nin de Türkiye’deki TESEV Vakfını açık bir şekilde fonladığı ve TESEV’in Petrol Boru Hattı üzerine bir toplantı düzenlemek isteyebileceği belirtiliyor ve ekleniyor: OSI’den bir kişi Focus’un böyle bir etkinlikle ilgilenip ilgilenmeyeceğini sormuş. Bu konuda, bizzat Soros’un Asya krizinde oynadığı rol dolayısıyla OSI üzerinde çok fazla soru işareti olduğu fakat bu toplantı TESEV tarafından düzenlenecek olursa hem Asya’dan bir çok aktivistin fonlanarak İstanbul’daki toplantıya katılımının sağlanabileceği hem de katılımın herkese açık olabileceği belirtiliyor.

3- Uluslar arası Finans kuruluşlarına karşı STK’ların geniş bir toplantı düzenlemesi. Türkiye böylesi bir etkinlik için ideal bir ortam çünkü IMF’nin politikaları yüzünden ülke iki yılı aşkın süredir derin bir kriz yaşıyor. Bu üç başlığın üçünün de İstanbul’da mümkün olabileceği fakat doğrudan bir eylemin -özellikle ABD Irak’ı bombalamaya başlarsa- ne kadar olası olduğunun belli olmayacağı fakat böyle bir durumda bile halkın barış ve güvenlik konularında seferber edilebileceği ve tüm bunlar için ciddi stratejileri belirlemek uzun zaman harcamak gerektiği belirtiliyor. Fakat eğer bir sokak eylemi düzenlenemeyecek olursa toplantı düzenlemenin de riske girebileceği , tüm bunların maliyetinin çok yüksek olabileceği, Focus’un fonlama yapabilecek durumda olmadığı ama –söz verilmemekle birlikte-yine de dışarıdan fon bulmaya çalışılabileceği belirtiliyor. Eğer Focus dışında etkinlik planlaması yapılacak olursa Focus’tan da 2-3 kişinin İstanbul’a gelebileceği, Türkiye’den her hangi bir grupla ilişki kurulup, kurulamayacağı eğer varsa bu gruplarla eylem meselesinin görüşülüp görüşülmediği soruluyor.(Shalmali Guttal, 12 Feb. 2003)