- Latin Amerika’da Sermayeler arası savaş kızışıyor:
Bölgede ABD’nin, kendi şirketlerinin hegemonyasını kurmak için başlattığı ve
2005 yılında tamamlamayı hedeflediği FTAA’ya
karşı Avrupa Birliği sermayesi de zaten ilişkide olduğu MERCOSUR Bloğu ile birlikte
MERCOSUR-AB Sermaye Bloğunu (MEBF)Güney Amerika’da liberalizasyonu derinleştirme
görevini verdi. MEBF, önümüzdeki günlerde MERCOSUR’a üye Latin Amerika
devletlerinin Hükümetleriyle kuralsızlaştırma, piyasalaştırma ve
özelleştirmelerin hızlandırılması için yoğun müzakerelere başlayacak. (Info-brief
by CEO and TNI(Transnational Institute)29 August 2003)
- Avrupa Birliği kurumları bir yandan GATS ve diğer DTÖ
anlaşmaları konusunda sürekli olarak “Sosyal Avrupa” hedefine olan sadakatlerini
açıklarken, AB’nin küreselleşme sürecindeki öncü konumu, AB
sermayesinin methiyelerinden anlaşılıyor. AB Komisyonu eski başkanı Sir Leon Brittan
2001 yılından beri İngiliz UBS Bankasının Yönetim Kurulu Başkanlığını yapıyor
ve İngiltere’nin önde gelen bir finans şirketler grubunun başında olması
dolayısıyla da Londra Hizmet Şirketleri Forumunun LOTIS isimli birliğini temsil eden
önemli şahsiyetler arasında bulunuyor. Sir L.Brittan DTÖ Hizmet Ticareti Konseyine
gönderdiği bir mektupta öncelikle hizmet sektörünün bütün gelişmiş ülkeler
açısından ne denli hayati bir sektör olduğunu, İngiltere’nin bu sektördeki
ihracatta ABD’den sonra ikinci sırada yer aldığını ve 2002 yılında ülke
GSYİH’sının 15.2 milyar Poudunun hizmet sektöründen geldiğini ve hizmet
sektörünün İngiltere ihracatının %25’ine denk düştüğünü belirtiyor. Asıl
ilginç kısım ise bundan sonra başlayan ve AB kurumlarına övgülerin yer aldığı
bölüm. Brittan, şöyle devam ediyor : “ İngiltere hizmet şirketleri, İngiltere ve
Avrupa Birliği’nin DTÖ müzakerelerinde sergiledikleri tavrı ve agresif taleplerinin
gerçekleşmesi için gösterdikleri yoğun çabayı takdirle karşılamakta ve tam olarak
desteklemektedir. Uzun yıllardan beri hizmet sektöründe liberalizasyon hedeflerine
ulaşma konusu esas olarak tarım konusuna endekslenmiş durumdaydı. Bu nedenle bizler
LOTIS üyeleri olarak AB Bakanlar Konseyinin tarımda CAP reform paketi üzerinde bir
mutabakat sağlaması için motive edilmiş durumdayız. Ancak gelinen süreçte,
gelişmiş ülkelerin daha fazla liberalizasyon taahhüdünde bulunmalarını sağlamak
için AB kurumlarının bu güne kadar verdiği taahhütlerden daha fazlasını vererek,
aldığı istisnalardan vaz geçerek öncülük etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu taleplerimizin, AB’nin partneri olan ülkeler
tarafından bugüne kadar AB’ye sunulanların oldukça ilerisinde olduğunun ve AB üye
devletleri açısından kabul edilmesinin bir hayli güç olacağının farkındayız.
Fakat yine de AB’nin en önemli ticari partnerlerinin daha fazla liberalizasyon
taahhüdünde bulunması için özellikle hizmet çalışanlarının serbest dolaşımı
konusunda AB’nin şimdiye kadarkinden daha liberal bir tavır içine girmesi
gerektiğine inanıyoruz. Böylesi bir yaklaşım gelişmekte olan ülkeleri de motive
edecektir. Diğer yandan LOTIS üyeleri deniz aşırı piyasalara ulaşma konusunda kendi
üzerlerine düşen lobi sorumluluğunun bilincindedir. Bu sorumluluğun gereklerinden
biri de gelişmekte olan ülkeleri hizmetlerin liberalizasyonundan kazançlı
çıkacakları konusunda ikna etmektir. İngiltere Hizmet endüstrisi bu mesajın gerekli
yerlere ulaştırılması için daha çok fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini
düşünmektedir. Bu anlamda, LOTIS olarak Doha Raundu 2005 yılında tamamlanıncaya
kadar gelişmekte olan ülkelerle lobi yapmaya devam edeceğimizi belirtmek isterim. Bu
arada, STK’larca yürütülen GATS ve liberalizasyon düşmanı eylemlere ve
liberalizasyonun gelişmekte olan ülkelere zarar vereceği iddialarına da şiddetle
muhalefet ettiğimizi belirtiriz. Evet önümüzdeki 10 yıl içinde bu ülkeler de hizmet
endüstrisinin geliştiğine tanıklık edeceklerdir ama elbette bunun bir bedeli vardır
o da tarım ve sanayi sektörleri olacaktır. ..” (Söz konusu mektup, Temmuz ayında
Sir Leon Brittan tarafından İngiltere Ticaret ve Sanayi Bakanı Patricia Hewitt’e
gönderilmiştir Erik Wesselius CEO/ GATS Watch)
- DTÖ, MAI'nin imzalanması için yeni bir konferans
tasarlıyor. Japonya Haber Ajansı Kyodo, ticari bazı kaynakların Dünya
Ticaret Örgütünün Cancun’un ardından ilk 6 ay içinde Cenevre’de tam katılımlı
bir Bakanlar Konferansı daha yapmayı planladığını belirttiğini duyurdu. Bu
haberler, DTÖ’nün tarımda liberalizasyon için büyük ekonomik blokları birbirine
yakınlaştırma çabalarından en azından şimdilik vaz geçtiğini fakat yeni bir
toplantı düzenlenmeyecek olursa Doha’da başlatılan Kalkınma Raundu’nun planlanan
(1 Ocak 2005) tarihte bitirilmesinin son derece zorlaşacağını düşündüğünü
doğruluyor.Kaynaklar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere arasındaki derin gelir
uçurumunun tarım konusunda aşılamamamış olmasının Raundun geleceğini tehlikeye
soktuğunu belirtiyor. (From World Bank Press Review 26th August 2003)
- Orman Yasaları bu kez dünyanın en yoksul ülkesini,
Kamboçya’yı vurdu: Kamboçya, DTÖ Cancun toplantısında üyeliğe
kabul edilecek. Bu yoksul ülkeden DTÖ üyeliğine karşılık olarak talep edilen
tavizler akıllara durgunluk verecek kadar ağır. Örneğin DTÖ üyesi en yoksul
ülkelere TRIPS’in sağlıkla ilgili hükümlerini uygulamaya koymaları için 2016
yılına kadar süre tanınmış olduğu halde Kamboçya’dan bu anlaşmayı derhal
uygulamaya koyması isteniyor. Kamboçya, nüfusunun %80’i tarımdan geçinen bir ülke
ve bu ülkeden kendi yoksul çiftçisine yapacağı yardımı ve desteklemeyi ciddi oranda
azaltması ve tarıma uygulanan gümrük vergisini en fazla %66 ile sınırlaması ve
böylece ABD, AB ve Kanada’nın yaptığı subvansiyon ve uyguladığı gümrük vergisi
düzeyinin altında tutması isteniyor. Bu anlamda örneğin AB’nin tarıma
uyguladığı gümrük verilerinin en yükseği %252, ABD ve Kanada’da ise sırasıyla
%121 ve %120. DTÖ’ne üyelik başvurusunda bulunan ülkelere uygulanan bu ağır
koşullardan Çin de nasibini aldı ve tarım desteklemelerini mevcut DTÖ üyelerince
sağlanan sınırlanmış destekleme düzeylerinin bile çok daha altına indirmek zorunda
bırakıldı. Öte yandan Kamboçya 90’ların sonlarındaki kişi başına 268$ lık
milli geliriyle ve nüfusunun üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı
gerçeğiyle , ortalama yaşam yaşının yalnızca 54 ile sınırlı olmasıyla, 5 yaş
altındaki her 1000 çocuktan 138’inin yaşama veda etmesiyle şu anda dünyanın en
yoksul ülkesi. Ülkenin yoksulluk düzeyi, IMF ve Dünya Bankasının kapitalist
programlarını uygulayabilmeleri için tam bir laboratuar olanağı sunuyor. DTÖ’ne
üyelik koşulları bu denli ağır olduğu halde neden Kamboçya gibi bir ülke bile
istenen tavizleri vermeye hazır sorusunun yanıtı tamamen sistemle ilgili. Ülke
yönetimi, dünya ticaretinden pay alarak az da olsa gelişebilmenin yegane yolu olarak
görüyor DTÖ’nü. Çünkü ticaret ve ekonominin küresel ölçekte entegrasyonu,
sistem dışında kalanları tümüyle elimine ediyor. (Oxfam International, By Celine
Charveriat and Mary Kirkbride 26th August 2003)
- DTÖ ve demokrasi son 5-6 yıldan beri çok sık gündeme
getirilen bir konu başlığı. Genellikle konuya, örgütün çağın en
demokratik yapısı olduğu; her ülkenin eşit oy hakkına sahip olduğu (ülke başına
1 oy) gibi cümlelerle giriş yapılıyor. Öte yandan DTÖ toplantılarına katılımın
çok pahalı olduğu, üye devletlerin çoğunun bu bedeli karşılamaya güçlerinin
yetmediği ve bu nedenle de yoksul ve geri kalmış ülkelerin katılımlarının
diğerlerine oranla çok zayıf olduğu sık sık tekrarlanmakta. 10-14 Eylül
tarihlerinde Meksika’nın Cancun kentinde yapılacak 5. Bakanlar Konferansına bazı AB
devletleri ve AB Komisyonunun kaçar kişilik delegasyonla gideceğine ilişkin bilgiler
bu çelişik durumu doğrular nitelikte. Hollanda
Hükümeti, Cancun’a 34 kişi ile, AB Komisyonu 93 kişiyle gidiyor. Her bir AB
üye devletinin 30-40 kişilik delegasyonla Cancun’a gideceği düşünülecek olursa
yalnızca AB’nin delege sayısı 600’ü aşacaktır. Ülke başına oy sayısı
standart olmakla demokratik olunamayacağını elbette onlar da biliyor. Ancak, her bir
küresel anlaşmanın ne denli teknik olduğu hatırlanacak olursa, kalabalık
delegasyonla gitme gücüne sahip devletlerin müzakere pozisyonlarını kolaylıkla kendi
çıkarları lehine dönüştürebilecekleri de görülür. (CEO Erik Wesselius, 21
August 2003)
- ABD’li şirketler AB desteklemelerinden yararlanamayacaklar:
AB ve ABD makamları, 3 Eylül günü resmi bir açıklama yaparak, ABD’nin kısa sür
içinde AB’ye tam üye olacak 8 Doğu Avrupa ülkesiyle şimdiye kadar imzalamış
olduğu ikili yatırım anlaşmaları ile mevcut AB direktifleri arasındaki
uyuşmazlıkları giderecek bir mutabakata vardıklarını belirttiler. Varılan
anlaşmaya göre ABD’li şirketler AB desteklemelerinden yararlanamayacaklar. Söz
konusu 8 ülke Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Latvia, Litvanya, Polonya, Romanya
ve Slovakya. Bu ülkelerden Romanya ve Bulgaristan dışındakiler 1 Mayıs 2004
itibarıyla AB’nin tam üyesi olacaklar. Berlin Duvarının yıkılması ve demir perde
ülkelerinin piyasa kapitalizmine geçişini müteakiben ABD, sayılan bu ülkelerle
onlarca ikili yatırım anlaşması imzaladı ve bu anlaşmalar ABD’li yatırımcılara
, yerli yatırımcılara tanınan hakların aynısını veriyordu. Bunun doğal bir
neticesi olarak ta bu ülkeler AB’ne üye olduklarında ABD’li yatırımcılar tarım,
görsel işitsel hizmetler gibi alanlardaki AB desteklemelerinden yararlanabilme hakkı
elde edeceklerdi. A.Komisyonu Sözcüsü Jean Christophe Filori 3 Eylül günü varılan
mutabakata uygun olarak ikili anlaşmalar değiştirilmeyecek olsaydı Amerikalı bir
yatırımcının AB’nin sadece topluluk üyesi yatırımcılara tercihli muamele
uygulanmasını sağlayan direktiflerinden yararlanabileceğini belirtti. “Ortak Tarım
Politikasıyla ilgili olarak bu ABD’li yatırımcılar hali hazırda AB çiftçilerine
tahsis edilmiş olan AB desteklemelerinin bir bölümünden yararlanabilecekler. Amerikan yatırımcıları
görsel işitsel hizmetler alanındaki AB desteklemelerinden ve kotalardan da
yararlanabilecekler” Filori, AB yasalarının buna izin vermediğinin altını çiziyor.
İşte AB-ABD arasında önümüzdeki günlerde imzalanacak olan “karşılıklı
anlayış” muhtırasının nedeni de bu. Varılan mutabakat, ya da ingilizce adının
başharfleriyle MOU (Memorandum Of Understanding) mutabakatı tarım, görsel-işitsel
hizmetlerin yanı sıra ulaşım, mali hizmetler, balıkçılık ve enerji gibi alanları
da kapsıyor. MOU, ABD’li yatırımcılara ikili yatırım anlaşmalarının kapsamına
giren fakat AB direktifleriyle çatışmayan alanlarda 10 yıl süreyle oldukça ayrıcalıklı
avantajlar tanıyor. Bu talebin ABD’li şirketlerden geldiğini belirten ABD yetkilileri
MOU’yu büyük bir sevinçle karşıladıklarını belirttiler ve “İkili yatırım
anlaşmalarının güvenceye alınması ABD’li şirketlerin AB’deki değerli
korumalardan daha uzun yıllar yararlanmalarını sağlayacak ve uyuşmazlık halinde
sorunun Uluslar arası Tahkim sistemine taşınmasını kolaylaştıracak. Bu
değişikliklerin ABD’li şirketlere çok önemli pratik sorunlar yaşatmayacağını
umuyor, yapılan değişikliklerin ABD’li
yatırımcılara AB’nin asgari 10 yıllık bir ayrımcılık yapılmaması koruması
sağladığını biliyoruz ” dediler. MOU çerçevesinde ABD’li şirketlere göre
çözüme kavuşmayan alanlardan biri sermayenin serbest dolaşımı konusu. Filori, “
Halihazırdaki AB direktifleri, Avrupa Para Birliğinin korunabilmesi hedefine göre
dizayn edilmiş durumda. Örneğin, Polonya Euro’ya dahil edilecek olsaydı ve Polonyanın ulusal para birimi bu yüzden baskı
altına girmiş olsaydı, AB, Polonya ve üçüncü ülkeler arasındaki sermaye
hareketlerini geçici olarak sınırlamak için korumacı önlemler alabilirdi. Ve eğer
ABD-Polonya ikili yatırım anlaşması değiştirilmemiş olsaydı AB bugün böyle bir
önlemi alma hakkını kaybetmiş olacaktı.” diyor. ABD makamları ise Filori’nin bu
savını kabul etmekle birlikte, tahkim olanağının açık olduğunu hatırlatıyorlar.
(September 4, 2003; ISSN 1533-1350 News)
|