mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

BÜLTEN - 72

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

4 Eylül 2003

Çalışma Grubumuzun 126. olağan toplantısında tartıştığı konular ile küreselleşmedeki son gelişmelere ilişkin haberler.

 
  • Latin Amerika’da Sermayeler arası savaş kızışıyor: Bölgede ABD’nin, kendi şirketlerinin hegemonyasını kurmak için başlattığı ve 2005 yılında tamamlamayı hedeflediği  FTAA’ya karşı Avrupa Birliği sermayesi de zaten ilişkide olduğu MERCOSUR Bloğu ile birlikte MERCOSUR-AB Sermaye Bloğunu (MEBF)Güney Amerika’da liberalizasyonu derinleştirme görevini verdi. MEBF, önümüzdeki günlerde MERCOSUR’a üye Latin Amerika devletlerinin Hükümetleriyle kuralsızlaştırma, piyasalaştırma ve özelleştirmelerin hızlandırılması için yoğun müzakerelere başlayacak. (Info-brief by CEO and TNI(Transnational Institute)29 August 2003)

 

  • Avrupa Birliği kurumları bir yandan GATS ve diğer DTÖ anlaşmaları konusunda sürekli olarak “Sosyal Avrupa” hedefine olan sadakatlerini açıklarken, AB’nin küreselleşme sürecindeki öncü konumu, AB sermayesinin methiyelerinden anlaşılıyor. AB Komisyonu eski başkanı Sir Leon Brittan 2001 yılından beri İngiliz UBS Bankasının Yönetim Kurulu Başkanlığını yapıyor ve İngiltere’nin önde gelen bir finans şirketler grubunun başında olması dolayısıyla da Londra Hizmet Şirketleri Forumunun LOTIS isimli birliğini temsil eden önemli şahsiyetler arasında bulunuyor. Sir L.Brittan DTÖ Hizmet Ticareti Konseyine gönderdiği bir mektupta öncelikle hizmet sektörünün bütün gelişmiş ülkeler açısından ne denli hayati bir sektör olduğunu, İngiltere’nin bu sektördeki ihracatta ABD’den sonra ikinci sırada yer aldığını ve 2002 yılında ülke GSYİH’sının 15.2 milyar Poudunun hizmet sektöründen geldiğini ve hizmet sektörünün İngiltere ihracatının %25’ine denk düştüğünü belirtiyor. Asıl ilginç kısım ise bundan sonra başlayan ve AB kurumlarına övgülerin yer aldığı bölüm. Brittan, şöyle devam ediyor : “ İngiltere hizmet şirketleri, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin DTÖ müzakerelerinde sergiledikleri tavrı ve agresif taleplerinin gerçekleşmesi için gösterdikleri yoğun çabayı takdirle karşılamakta ve tam olarak desteklemektedir. Uzun yıllardan beri hizmet sektöründe liberalizasyon hedeflerine ulaşma konusu esas olarak tarım konusuna endekslenmiş durumdaydı. Bu nedenle bizler LOTIS üyeleri olarak AB Bakanlar Konseyinin tarımda CAP reform paketi üzerinde bir mutabakat sağlaması için motive edilmiş durumdayız. Ancak gelinen süreçte, gelişmiş ülkelerin daha fazla liberalizasyon taahhüdünde bulunmalarını sağlamak için AB kurumlarının bu güne kadar verdiği taahhütlerden daha fazlasını vererek, aldığı istisnalardan vaz geçerek öncülük etmesi gerektiğini düşünüyoruz.  Bu taleplerimizin, AB’nin partneri olan ülkeler tarafından bugüne kadar AB’ye sunulanların oldukça ilerisinde olduğunun ve AB üye devletleri açısından kabul edilmesinin bir hayli güç olacağının farkındayız. Fakat yine de AB’nin en önemli ticari partnerlerinin daha fazla liberalizasyon taahhüdünde bulunması için özellikle hizmet çalışanlarının serbest dolaşımı konusunda AB’nin şimdiye kadarkinden daha liberal bir tavır içine girmesi gerektiğine inanıyoruz. Böylesi bir yaklaşım gelişmekte olan ülkeleri de motive edecektir. Diğer yandan LOTIS üyeleri deniz aşırı piyasalara ulaşma konusunda kendi üzerlerine düşen lobi sorumluluğunun bilincindedir. Bu sorumluluğun gereklerinden biri de gelişmekte olan ülkeleri hizmetlerin liberalizasyonundan kazançlı çıkacakları konusunda ikna etmektir. İngiltere Hizmet endüstrisi bu mesajın gerekli yerlere ulaştırılması için daha çok fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu anlamda, LOTIS olarak Doha Raundu 2005 yılında tamamlanıncaya kadar gelişmekte olan ülkelerle lobi yapmaya devam edeceğimizi belirtmek isterim. Bu arada, STK’larca yürütülen GATS ve liberalizasyon düşmanı eylemlere ve liberalizasyonun gelişmekte olan ülkelere zarar vereceği iddialarına da şiddetle muhalefet ettiğimizi belirtiriz. Evet önümüzdeki 10 yıl içinde bu ülkeler de hizmet endüstrisinin geliştiğine tanıklık edeceklerdir ama elbette bunun bir bedeli vardır o da tarım ve sanayi sektörleri olacaktır. ..” (Söz konusu mektup, Temmuz ayında Sir Leon Brittan tarafından İngiltere Ticaret ve Sanayi Bakanı Patricia Hewitt’e gönderilmiştir Erik Wesselius CEO/ GATS Watch) 

 

  • DTÖ,  MAI'nin imzalanması için yeni bir konferans tasarlıyor. Japonya Haber Ajansı Kyodo, ticari bazı kaynakların Dünya Ticaret Örgütünün Cancun’un ardından ilk 6 ay içinde Cenevre’de tam katılımlı bir Bakanlar Konferansı daha yapmayı planladığını belirttiğini duyurdu. Bu haberler, DT֒nün tarımda liberalizasyon için büyük ekonomik blokları birbirine yakınlaştırma çabalarından en azından şimdilik vaz geçtiğini fakat yeni bir toplantı düzenlenmeyecek olursa Doha’da başlatılan Kalkınma Raundu’nun planlanan (1 Ocak 2005) tarihte bitirilmesinin son derece zorlaşacağını düşündüğünü doğruluyor.Kaynaklar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere arasındaki derin gelir uçurumunun tarım konusunda aşılamamamış olmasının Raundun geleceğini tehlikeye soktuğunu belirtiyor. (From World Bank Press Review 26th August 2003)

 

  • Orman Yasaları bu kez dünyanın en yoksul ülkesini, Kamboçya’yı vurdu: Kamboçya, DTÖ Cancun toplantısında üyeliğe kabul edilecek. Bu yoksul ülkeden DTÖ üyeliğine karşılık olarak talep edilen tavizler akıllara durgunluk verecek kadar ağır. Örneğin DTÖ üyesi en yoksul ülkelere TRIPS’in sağlıkla ilgili hükümlerini uygulamaya koymaları için 2016 yılına kadar süre tanınmış olduğu halde Kamboçya’dan bu anlaşmayı derhal uygulamaya koyması isteniyor. Kamboçya, nüfusunun %80’i tarımdan geçinen bir ülke ve bu ülkeden kendi yoksul çiftçisine yapacağı yardımı ve desteklemeyi ciddi oranda azaltması ve tarıma uygulanan gümrük vergisini en fazla %66 ile sınırlaması ve böylece ABD, AB ve Kanada’nın yaptığı subvansiyon ve uyguladığı gümrük vergisi düzeyinin altında tutması isteniyor. Bu anlamda örneğin AB’nin tarıma uyguladığı gümrük verilerinin en yükseği %252, ABD ve Kanada’da ise sırasıyla %121 ve %120. DT֒ne üyelik başvurusunda bulunan ülkelere uygulanan bu ağır koşullardan Çin de nasibini aldı ve tarım desteklemelerini mevcut DTÖ üyelerince sağlanan sınırlanmış destekleme düzeylerinin bile çok daha altına indirmek zorunda bırakıldı. Öte yandan Kamboçya 90’ların sonlarındaki kişi başına 268$ lık milli geliriyle ve nüfusunun üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı gerçeğiyle , ortalama yaşam yaşının yalnızca 54 ile sınırlı olmasıyla, 5 yaş altındaki her 1000 çocuktan 138’inin yaşama veda etmesiyle şu anda dünyanın en yoksul ülkesi. Ülkenin yoksulluk düzeyi, IMF ve Dünya Bankasının kapitalist programlarını uygulayabilmeleri için tam bir laboratuar olanağı sunuyor. DT֒ne üyelik koşulları bu denli ağır olduğu halde neden Kamboçya gibi bir ülke bile istenen tavizleri vermeye hazır sorusunun yanıtı tamamen sistemle ilgili. Ülke yönetimi, dünya ticaretinden pay alarak az da olsa gelişebilmenin yegane yolu olarak görüyor DT֒nü. Çünkü ticaret ve ekonominin küresel ölçekte entegrasyonu, sistem dışında kalanları tümüyle elimine ediyor. (Oxfam International, By Celine Charveriat and Mary Kirkbride 26th August 2003)

 

  • DTÖ ve demokrasi son 5-6 yıldan beri çok sık gündeme getirilen bir konu başlığı. Genellikle konuya, örgütün çağın en demokratik yapısı olduğu; her ülkenin eşit oy hakkına sahip olduğu (ülke başına 1 oy) gibi cümlelerle giriş yapılıyor. Öte yandan DTÖ toplantılarına katılımın çok pahalı olduğu, üye devletlerin çoğunun bu bedeli karşılamaya güçlerinin yetmediği ve bu nedenle de yoksul ve geri kalmış ülkelerin katılımlarının diğerlerine oranla çok zayıf olduğu sık sık tekrarlanmakta. 10-14 Eylül tarihlerinde Meksika’nın Cancun kentinde yapılacak 5. Bakanlar Konferansına bazı AB devletleri ve AB Komisyonunun kaçar kişilik delegasyonla gideceğine ilişkin bilgiler bu çelişik durumu doğrular nitelikte. Hollanda  Hükümeti, Cancun’a 34 kişi ile, AB Komisyonu 93 kişiyle gidiyor. Her bir AB üye devletinin 30-40 kişilik delegasyonla Cancun’a gideceği düşünülecek olursa yalnızca AB’nin delege sayısı 600’ü aşacaktır. Ülke başına oy sayısı standart olmakla demokratik olunamayacağını elbette onlar da biliyor. Ancak, her bir küresel anlaşmanın ne denli teknik olduğu hatırlanacak olursa, kalabalık delegasyonla gitme gücüne sahip devletlerin müzakere pozisyonlarını kolaylıkla kendi çıkarları lehine dönüştürebilecekleri de görülür. (CEO Erik Wesselius, 21 August 2003)

 

  • ABD’li şirketler AB desteklemelerinden yararlanamayacaklar: AB ve ABD makamları, 3 Eylül günü resmi bir açıklama yaparak, ABD’nin kısa sür içinde AB’ye tam üye olacak 8 Doğu Avrupa ülkesiyle şimdiye kadar imzalamış olduğu ikili yatırım anlaşmaları ile mevcut AB direktifleri arasındaki uyuşmazlıkları giderecek bir mutabakata vardıklarını belirttiler. Varılan anlaşmaya göre ABD’li şirketler AB desteklemelerinden yararlanamayacaklar. Söz konusu 8 ülke Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Latvia, Litvanya, Polonya, Romanya ve Slovakya. Bu ülkelerden Romanya ve Bulgaristan dışındakiler 1 Mayıs 2004 itibarıyla AB’nin tam üyesi olacaklar. Berlin Duvarının yıkılması ve demir perde ülkelerinin piyasa kapitalizmine geçişini müteakiben ABD, sayılan bu ülkelerle onlarca ikili yatırım anlaşması imzaladı ve bu anlaşmalar ABD’li yatırımcılara , yerli yatırımcılara tanınan hakların aynısını veriyordu. Bunun doğal bir neticesi olarak ta bu ülkeler AB’ne üye olduklarında ABD’li yatırımcılar tarım, görsel işitsel hizmetler gibi alanlardaki AB desteklemelerinden yararlanabilme hakkı elde edeceklerdi. A.Komisyonu Sözcüsü Jean Christophe Filori 3 Eylül günü varılan mutabakata uygun olarak ikili anlaşmalar değiştirilmeyecek olsaydı Amerikalı bir yatırımcının AB’nin sadece topluluk üyesi yatırımcılara tercihli muamele uygulanmasını sağlayan direktiflerinden yararlanabileceğini belirtti. “Ortak Tarım Politikasıyla ilgili olarak bu ABD’li yatırımcılar hali hazırda AB çiftçilerine tahsis edilmiş olan AB desteklemelerinin bir bölümünden  yararlanabilecekler. Amerikan yatırımcıları görsel işitsel hizmetler alanındaki AB desteklemelerinden ve kotalardan da yararlanabilecekler” Filori, AB yasalarının buna izin vermediğinin altını çiziyor. İşte AB-ABD arasında önümüzdeki günlerde imzalanacak olan “karşılıklı anlayış” muhtırasının nedeni de bu. Varılan mutabakat, ya da ingilizce adının başharfleriyle MOU (Memorandum Of Understanding) mutabakatı tarım, görsel-işitsel hizmetlerin yanı sıra ulaşım, mali hizmetler, balıkçılık ve enerji gibi alanları da kapsıyor. MOU, ABD’li yatırımcılara ikili yatırım anlaşmalarının kapsamına giren fakat AB direktifleriyle çatışmayan alanlarda 10 yıl süreyle oldukça ayrıcalıklı avantajlar tanıyor. Bu talebin ABD’li şirketlerden geldiğini belirten ABD yetkilileri MOU’yu büyük bir sevinçle karşıladıklarını belirttiler ve “İkili yatırım anlaşmalarının güvenceye alınması ABD’li şirketlerin AB’deki değerli korumalardan daha uzun yıllar yararlanmalarını sağlayacak ve uyuşmazlık halinde sorunun Uluslar arası Tahkim sistemine taşınmasını kolaylaştıracak. Bu değişikliklerin ABD’li şirketlere çok önemli pratik sorunlar yaşatmayacağını umuyor,  yapılan değişikliklerin ABD’li yatırımcılara AB’nin asgari 10 yıllık bir ayrımcılık yapılmaması koruması sağladığını biliyoruz ” dediler. MOU çerçevesinde ABD’li şirketlere göre çözüme kavuşmayan alanlardan biri sermayenin serbest dolaşımı konusu. Filori, “ Halihazırdaki AB direktifleri, Avrupa Para Birliğinin korunabilmesi hedefine göre dizayn edilmiş durumda. Örneğin, Polonya Euro’ya dahil edilecek olsaydı  ve Polonyanın ulusal para birimi bu yüzden baskı altına girmiş olsaydı, AB, Polonya ve üçüncü ülkeler arasındaki sermaye hareketlerini geçici olarak sınırlamak için korumacı önlemler alabilirdi. Ve eğer ABD-Polonya ikili yatırım anlaşması değiştirilmemiş olsaydı AB bugün böyle bir önlemi alma hakkını kaybetmiş olacaktı.” diyor. ABD makamları ise Filori’nin bu savını kabul etmekle birlikte, tahkim olanağının açık olduğunu hatırlatıyorlar. (September 4, 2003; ISSN 1533-1350 News)