mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

BÜLTEN - 78

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

25 Mart 2004

Çalışma Grubumuzun 133. olağan toplantısında tartıştığı konular ile küreselleşmedeki son gelişmelere ilişkin haberler.

 
  • Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu küreselleşmenin yolunda gitmediğini düşünüyor. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Genel Başkanı Juan Somavia’nın International Herald Tribune gazetesine verdiği bir ropörtajda, dünya gayrı safi üretim hacmindeki büyüme hızının 1990’dan bu yana benzeri yaşanmamış bir yavaşlama sürecinde olduğu belirtiliyor. En zengin ve en yoksul ülkelerdeki kişi başına düşen gelir farkı 60’lı yıllarda 1’e 50 iken, bugün bu oran 1’e 120’ye ulaşmış durumda. Küresel ölçekteki işsizlik oranı da tarihin en yüksek düzeyinde ve 1 milyardan fazla insan işsiz ya da çok düşük ücretler karşılığında, güvencesiz çalışır durumda. Dış yardımlarda da büyük bir gerileme söz konusu ve dünya GSYİH’sının %07’si düzeyinde, ya da son 30 yılda olduğu gibi 2.5 trilyon $ civarında dış yardım sağlama hedefine ulaşmak artık hayal gibi görünüyor. Tüm çabalar, küresel ticaret, finans ve yatırımlara yoğunlaşmış durumda, yereldeki toplumları güçlendirmeyi düşünen bile yok. Yabancı doğrudan yatırımlar ise yalnızca 12 ülkeye odaklanmış durumda. Gelişmiş ülkelerin halkları dış yatırımları, iş olanaklarının dünyaya ihracı olarak değerlendiriyor. Dünyadaki tüm emekçiler ise, sermaye haklarının işçi haklarından çok daha iyi korunduğuna inanıyor. Ticaretin ve sermaye hareketlerinin adil, hakça işletilmesi, az gelişmiş ülkelerin büyük pazarlara daha rahat erişebilmesi için gelişmekte olan ülkelere daha fazla politik özerklik tanınması gerek. Böylece bu ülkelerin sosyal politikalara ve emek standartlarına yoğunlaşması mümkün hale gelebilir. Ayrıca, insana yakışır iş’in küresel bir hedef olarak kabul edilmesi lazım. Çünkü iş, insanlar için yaşamak anlamına geliyor ve bu yapıldığı taktirde toplumlar, küreselleşmeyi yargılamaktan vaz geçeceklerdir. Bu hedef, Hükümetler için de onur, saygınlık, istikrar ve barışın kaynağıdır. İstihdam, işletmelerin gelişimi ile el ele gittiği içindir ki bu denli yüksek işsizlik işletmelere de zarar verir hale gelmiştir. İşsizlik sorununun üstesinden gelindiği taktirde küresel terör, göç, yoksulluk, kitlesel genç işsizliği gibi pek çok tehdit de ortadan kalkacaktır. Ayrıca, küresel yönetişim kurumlarının da doğru dürüst işlemediğini biliyoruz. Çok taraflı ticaret sistemi toplumlumlar üzerinde son derece yıkıcı etki yaratmakta ve tek tek ülkelerdeki sosyal politikalarla çatışmaktadır. Küreselleşme, bilinçli tercihlerin sonucudur ve daha adil işleyecek biçimde değiştirilmesi mümkündür. (International Herald Tribune, By Juan Somavia People and Profits Friday, February 27, 2004)

 

  • “4 Ağustos 1964, Pentagon’daki üst düzey yöneticilik görevime başladığım ilk gündü. Başkan Lyndon Johnson ile Savunma Sekreteri Robert Mc Namara’nın Vietnam’ın Tonkin Körfezinde seyreden rutin devriye donanmamıza saldırdığına ilişkin “şüphe götürmeyen kanıtlar” hakkında konuştuklarını duydum. Daha o gece bile, yalnızca ben değil pek çok Pentagon bürokratı, bu belgelerin hepsinin birer yalandan ibaret olduğunu biliyorduk... Irak savaşı öncesinde Amerikan halkı hergün kendisine şu soruyu soruyordu :”Çocuklarımızı Irak’a, ölüme göndermek zorundamıyız? Bunu neden yapıyoruz?” Bush’un cevabı ise şöyle oldu :”Bu bir zorunluluk savaşı... Bu adam (Saddam) bütün dünya için büyük bir tehdit...” Ancak bugün gelinen noktada bütün kanıtlar Saddam’ın hiç te küresel bir tehdit falan olmadığını, 11 Eylül olayı ile de bir ilgisinin bulunmadığını, iddia edildiği gibi kitle imha silahlarına da sahip olmadığını ortaya koyuyor. Amerikan kamu oyunu savaşa ikna etmek için belge olmadığı halde varmış gibi davranıldı ve topluma yalan söylendi. Bu yöntem ABD ve İngiliz istihbarat servislerinin sıkça kullandığı ve iyi bilinen bir yöntemdir. Kullanılan cümleler genellikle şu kelimelerle başlar : “Biliyoruz ki......; Eminiz ki..........; Elimize geçen ve hiç şüphe götürmeyen kanıtlara göre............; Bunlar iddialar değil, gerçeklerdir..........; İngiliz İstihbarat Örgütünün aldığı bilgilere göre..............; (International Herald Tribune, Show us the Pentagon Papers on Iraq, By Daniel Elsberg, Friday 27, 2004)

 

  • Avrupa Komisyonunun şeker pancarı rejiminin değişeceğine ilişkin ilk duyurusunun ardından, Komisyonun Tarım Komisyoneri Franz Fischler “şeker rejiminde reform”un neden kaçınılmaz olduğunu açıkladı. Geçen hafta Brüksel’deki bir konferansta konuşan AB-Tarım Komisyoneri tarımda sağlanan desteklemelerin hem AB içinde eleştirileri yoğunlaştırdığını, hem de daha liberal bir rejime geçişe engel teşkil ettiğini belirtti. Komisyoner, ürün desteğinden üretici desteğine geçiş esasına dayanan AB Tarım Politikası CAP ve yüksek fiyattan düşük fiyata geçiş politikalarıyla taban tabana zıt olan AB’deki desteklemeye dayalı şeker rejiminin Birliğin dış ticaret politikalarına da zarar verdiğini ve en az gelişmiş ülkelere liberalizasyon karşılığında AB pazarlarının açılacağına dair verilen taahhütlerin (Silahın dışında her şey girişimi-EBA) yerine getirilmemesi sonucunu doğurduğunu belirtti.Yeni öneri, AB şeker rejiminin tümüyle liberalize edilmesini gerektiriyor. DTÖ Cancun toplantısının temelde AB ve ABD’nin tarım politikaları yüzünden çıkmaza girmesi sonrasında her iki blok üzerindeki baskılar daha da arttı. Öte yandan AB’deki şeker üreticileri de rejimin tam liberalize edilmesi halinde bu sanayiinin büyük zarar göreceğini ve AB dışındaki ülkelerle rekabet edemez hale geleceğini belirtiyorlar. Şubat ayında Avrupa Şeker Üreticileri Kurulunun bir toplantısında yaptığı konuşma sırasında Tarım Komisyoneri Franz Fischler bile tam liberalizasyonun AB şeker üretiminin %75’inin yok olmasına yol açacağını belirtmişti. Bu arada, şeker üretiminin %75 oranında daralmasının AB’nin 15 ülkesinde işsizliği önemli ölçüde arttıracağı belirtiliyor. AB Şeker Pancarı Yetiştiricileri Birliği CIBE’nin tahminlerine göre,  1968’den beri yürürlükte olan mevcut şeker rejimi sayesinde AB’de 500 bin kişi bu sektörde işçi olarak çalışmakta. (Fischler muses on sugar reform bakeryandsnacks.com - 04/03/2004)

 

  • “Serbest Ticaret, ABD yoksulları ve işçilerine bir tedavi kürü gibi satılmakta. Serbest Ticaret yanlıları, piyasacılar NAFTA benzeri anlaşmalar ve DT֒nün ABD’de istihdamı ve ücretleri arttıracağını, Çin’le ilişkileri kalıcı bir istikrara kavuşturacağını, gelişmekte olan ülkelere de refah ve bolluk getireceğini iddia ediyorlar. Gerçekler ise son derece farklı... ABD Ekonomi Politikası Enstitüsü verilerine göre NAFTA anlaşmasının imzalanarak yürürlüğe girdiği 1994 yılından bu yana ABD’de 3 milyon kişi işsiz kaldı. Bunun da ötesinde yeni iş alanları diye ortaya konan menüde yalnızca çok düşük ücretli işler var ve bu işler çoğunlukla “geçici işler” oluyor. Gelişmekte olan ülkelerde de kafaları karıştıran bir süreç yaşanmakta. Bu ülkelerde büyüme oranları yükseliyor, yabancı yatırımlar artıyor fakat emekçilerin çalışma koşulları günden güne ağırlaşırken ücretler yerinde sayıyor, yani yoksullaşma hızlanıyor. Eğer bu gidişata dur denmeyecek olursa çok kısa bir süre içinde Amerikan halkı da işsiz ve çalışan yoksullardan oluşan toplumlar sıralamasına girecektir. (Bush Administration's "Free Trade" Policies Lead to Trade Deficit, Job Loss)

 

  • Öğretmenler terörist mi? 23 Şubat günü ABD Beyaz Saray bürokratları ile Bush’un Eğitim Sekreteri Rod Paige arasında yapılan özel bir toplantıda Ulusal Öğretmenler Birliği adı verilen ve Amerika’nın 2 öğretmen sendikasından biri olan 2.7 milyon üyeli sendikaya “terörist örgüt” dendi. Sendikanın yanıtı ise, çocuklarına eğitim verenleri “terörist” olarak adlandırmanın herşeyden önce ahlaki zaafiyetin göstergesi olduğu şeklindeydi. Sendika, Eğitim sekreterinin açık özürünü kabul etmeyeceklerini, asıl özür dilemesi gerekenin Bush olduğunu ve Bush’un bu özrünün de ancak eğitim sekreterinin görevden alınmasıyla kabul edilebileceğini belirtti. (Labour Start, February 24)

 

  • Liberalizasyon sürecinde büyük bloklardan “yumuşama” sinyalleri gelmeye başladı. ABD Ticaret Sekreterliği bürokratları, Singapur konuları olarak isimlendirilen 4 anlaşmadan, halen 28 ülkenin taraf olduğu ekseriyetli bir anlaşma (Plurilateral Agreement) statüsünde olan Hükümet Satın Almaları anlaşmasının çok taraflı bir anlaşmaya dönüştürülmesini sağlayacak yeni anlaşma formatında inat etmeyeceklerini ve esneklik göstermeye hazır olduklarını belirtti. Bu dört anlaşmada direnmenin sonucunda Kalkınma Raundu’nun planlandığı tarihte bitirilmesinin giderek zorlaştığının anlaşıldığını belirten bürokratlar, esneklik gösterme sözü verdikleri Hükümet Satın Almaları (Türkiye’deki karşılığı İhale Yasası) anlaşmasının mevcut şekliyle kalabileceği, fakat taraf ülke sayısı arttırılarak “daha geniş bir ekseriyet”e ulaşılabileceğine inandıklarını belirtiyorlar. Dört anlaşmadan Yatırımlar ve Rekabet anlaşmalarında ise asıl direnen Avrupa Birliği. Ancak son günlerde Brüksel de bu iki anlaşmanın çok taraflı olmak yerine ekseriyetli birer anlaşma olarak imzalanabileceğinden , böylece de Doha Raundu’nun “Tek Girişim” (Single Undertaking) yönteminin dışında tutulabileceğinden bahsetmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine ABD Ticaret Bakanı Robert Zoellick, DTÖ üyelerini genelde pek fazla direnç gösterilmeyen Ticaretin Kolaylaştırılması Anlaşmasının müzakerelerini başlatmaya çağırdı. Bu anlaşmanın temel hedefi gümrükler ve uluslar arası ticaretteki diğer bürokratik engellerin kaldırılması. (Inside US Trade, US Official Signals Flexibility On Government Procurement Talks, February 6, 2004)

 

  • AB Tarım Komisyoneri Franz Fischler, 19 Şubat günü yapılan bir toplantıda DTÖ üyelerinin bir uzlaşmaya varabilmeleri için sadece 6 ayları kaldığını belirtti. ABD’deki başkanlık ve kongre seçimleri ile AB Komisyonerlerinin görev sürelerinin dolması dolayısıyla yerlerine yenilerinin atanacak olması yüzünden yılın ikinci yarısında DTÖ müzakerelerinde bir ilerleme kaydedilmesinin hayli zor olacağını belirten Fischer, DTÖ üyelerinin en geç Ağustos sonuna kadar bir uzlaşmaya varması gerektiğini belirtti.Fischer ayrıca, bir uzlaşma sağlanması için illa bir Bakanlar Konferansı yapılmasının şart olmadığını; bu tip toplantıların DTÖ yapısının tüm dünya tarafından mercek altına yatırılmasına yol açtığı için kaçınılması gereken etkinlikler olduğunu da sözlerine ekledi. Bu yıl başında DTÖ üyelerine gönderdiği bir mektupla 2004 Aralık ayında toplanmayı teklif eden R. Zoellick’in ise geçen hafta Cenevre’de yaptığı açıklamayla üye devletlere bu yaz bir Bakanlar Konferansı çerçevesinde toplanmayı ama bu konferansın tam katılımlı değil de az katılımlı (Yeşil Bakanlar Konferansı?) biçiminde yapılmasını önerdiği bildiriliyor. (Inside US Trade, Fischler Warns WTO Progress Only Possible Through August, February 20, 2004)

 

  • Taşeronlaşma ve kişisel bilgilerin mahremiyeti çatışıyor. ABD Demokrat Parti senatörü Dianne Feinstein Banka yöneticileri ile kredi şirketlerini Amerikalı müşterilerinin bilgilerini yabancı taşeronlara aktarmamaları konsunda uyardı ve mali ve tıbbi kişisel bilgilerin ülke dışına çıkarılmaması için gereken önlemleri almayacak olurlarsa yasal yollara başvuracağını belirtti. Senatör, Citi Group, Bank of America, Equifax and Trans Union, Feinstein şirketlerinin CEO’larına gönderdiği mektupta tüketici bilgilerinin dış ülkelerdeki taşeronlara aktarılmasının sorumluluğunun bu şirketlere ait olacağını belirtti. Bu şirketlerin tamamı, memuriyet(Yazman) hizmetlerini yabancı ülkelerdeki taşeronlara aktarmış ya da bu kararı almış ve başlamak üzere durumdalar. Şirketler artık yalnızca programcılık ya da yazılım gibi işlerini yurt dışı taşeronlara devretmekle yetinmiyor örneğin ABD’de vergi iadesi almak isteyenler bu işin hazırlığını başka ülkelerdeki muhasebecilere, ya da röntgen analizlerini yabancı ülkelerde çalışan Radyolojistlere veya Amerikalı tıp doktorlarının hassas tıbbi datalarının dikte edilmesi işini yabancı sekreter ve yazmanlara yaptırıyorlar. Bu işler Amerika dışında yaptırılırken hiçbir Amerika’lı şahsi bilgilerinin yabancı memleketlerde hiç tanımadığı ellerde dolaştığını bilmiyor. Geçtiğimiz yıl Pakistan’lı bir yazman, San Francisco Tıp Merkezinde Kaliforniya Üniversitesi tarafından bir maddi tazminat ödenmeyecek olursa elindeki eski hastalara ait tıbbi kayıtları elektronik ortamda yayınlama tehdidinde bulundu. Pakistanlı yazman, yaptığı işin karşılığında kendisine bir Texaslı kişi tarafından taahhüt edilen satır başına 3 cent’lik ücretinin ödenmediğini, bu kişi işi Florida’daki bir kadından alarak kendisine verdiğini; Florida’daki kadının ise işi yine bir taşeron olarak California’daki Transcription Stat isimli bir firmadan almış olduğunu ve bu kadına Tıp Merkezi tarafından satır başına 18 cent ödendiğini iddia etti. Tıp Merkezi adına açıklama yapan bir sözcü, Merkezin işin ülke dışına verildiğinden habersiz olduğunu ve 1. aşamadan daha fazla sayıda taşeron için onay verilmediğini belirtti. İşin daha da ilginç olan yanı ise tıbbi raporların hastaların kredi kart numarası, sahip olduğu hisse senetleri, sosyal güvenlik numarası ve banka hesap numarası gibi pek çok önemli şahsi bilgiyi de içeriyor olması.(Outsourcing: Danger to Privacy By Kim ZetterWired, 02:00 AM Feb. 20, 2004 PT)