- Dünya nüfusunun büyük bir
çoğunluğu küreselleşmenin yolunda gitmediğini düşünüyor. ILO (Uluslararası
Çalışma Örgütü) Genel Başkanı Juan Somavia’nın International Herald Tribune
gazetesine verdiği bir ropörtajda, dünya gayrı safi üretim hacmindeki büyüme
hızının 1990’dan bu yana benzeri yaşanmamış bir yavaşlama sürecinde olduğu
belirtiliyor. En zengin ve en yoksul ülkelerdeki kişi başına düşen gelir farkı
60’lı yıllarda 1’e 50 iken, bugün bu oran 1’e 120’ye ulaşmış durumda.
Küresel ölçekteki işsizlik oranı da tarihin en yüksek düzeyinde ve 1 milyardan
fazla insan işsiz ya da çok düşük ücretler karşılığında, güvencesiz
çalışır durumda. Dış yardımlarda da büyük bir gerileme söz konusu ve dünya
GSYİH’sının %07’si düzeyinde, ya da son 30 yılda olduğu gibi 2.5 trilyon $
civarında dış yardım sağlama hedefine ulaşmak artık hayal gibi görünüyor. Tüm
çabalar, küresel ticaret, finans ve yatırımlara yoğunlaşmış durumda, yereldeki
toplumları güçlendirmeyi düşünen bile yok. Yabancı doğrudan yatırımlar ise
yalnızca 12 ülkeye odaklanmış durumda. Gelişmiş ülkelerin halkları dış
yatırımları, iş olanaklarının dünyaya ihracı olarak değerlendiriyor. Dünyadaki
tüm emekçiler ise, sermaye haklarının işçi haklarından çok daha iyi korunduğuna
inanıyor. Ticaretin ve sermaye hareketlerinin adil, hakça işletilmesi, az gelişmiş
ülkelerin büyük pazarlara daha rahat erişebilmesi için gelişmekte olan ülkelere
daha fazla politik özerklik tanınması gerek. Böylece bu ülkelerin sosyal politikalara
ve emek standartlarına yoğunlaşması mümkün hale gelebilir. Ayrıca, insana
yakışır iş’in küresel bir hedef olarak kabul edilmesi lazım. Çünkü iş,
insanlar için yaşamak anlamına geliyor ve bu yapıldığı taktirde toplumlar,
küreselleşmeyi yargılamaktan vaz geçeceklerdir. Bu hedef, Hükümetler için de onur,
saygınlık, istikrar ve barışın kaynağıdır. İstihdam, işletmelerin gelişimi ile
el ele gittiği içindir ki bu denli yüksek işsizlik işletmelere de zarar verir hale
gelmiştir. İşsizlik sorununun üstesinden gelindiği taktirde küresel terör, göç,
yoksulluk, kitlesel genç işsizliği gibi pek çok tehdit de ortadan kalkacaktır.
Ayrıca, küresel yönetişim kurumlarının da doğru dürüst işlemediğini biliyoruz.
Çok taraflı ticaret sistemi toplumlumlar üzerinde son derece yıkıcı etki yaratmakta
ve tek tek ülkelerdeki sosyal politikalarla çatışmaktadır. Küreselleşme, bilinçli
tercihlerin sonucudur ve daha adil işleyecek biçimde değiştirilmesi mümkündür. (International Herald Tribune, By Juan
Somavia People and Profits Friday, February 27, 2004)
- “4 Ağustos 1964, Pentagon’daki
üst düzey yöneticilik görevime başladığım ilk gündü. Başkan Lyndon Johnson
ile Savunma Sekreteri Robert Mc Namara’nın Vietnam’ın Tonkin Körfezinde seyreden
rutin devriye donanmamıza saldırdığına ilişkin “şüphe götürmeyen kanıtlar”
hakkında konuştuklarını duydum. Daha o gece bile, yalnızca ben değil pek çok
Pentagon bürokratı, bu belgelerin hepsinin birer yalandan ibaret olduğunu biliyorduk...
Irak savaşı öncesinde Amerikan halkı hergün kendisine şu soruyu soruyordu
:”Çocuklarımızı Irak’a, ölüme göndermek zorundamıyız? Bunu neden
yapıyoruz?” Bush’un cevabı ise şöyle oldu :”Bu bir zorunluluk savaşı... Bu
adam (Saddam) bütün dünya için büyük bir tehdit...” Ancak bugün gelinen noktada
bütün kanıtlar Saddam’ın hiç te küresel bir tehdit falan olmadığını, 11 Eylül
olayı ile de bir ilgisinin bulunmadığını, iddia edildiği gibi kitle imha
silahlarına da sahip olmadığını ortaya koyuyor. Amerikan kamu oyunu savaşa ikna
etmek için belge olmadığı halde varmış gibi davranıldı ve topluma yalan söylendi.
Bu yöntem ABD ve İngiliz istihbarat servislerinin sıkça kullandığı ve iyi bilinen
bir yöntemdir. Kullanılan cümleler genellikle şu kelimelerle başlar : “Biliyoruz
ki......; Eminiz ki..........; Elimize geçen ve hiç şüphe götürmeyen kanıtlara
göre............; Bunlar iddialar değil, gerçeklerdir..........; İngiliz İstihbarat
Örgütünün aldığı bilgilere göre..............; (International Herald Tribune,
Show us the Pentagon Papers on Iraq, By Daniel Elsberg, Friday 27, 2004)
- Avrupa Komisyonunun şeker pancarı
rejiminin değişeceğine ilişkin ilk duyurusunun ardından, Komisyonun Tarım
Komisyoneri Franz Fischler “şeker rejiminde reform”un neden kaçınılmaz olduğunu
açıkladı. Geçen
hafta Brüksel’deki bir konferansta konuşan AB-Tarım Komisyoneri tarımda sağlanan
desteklemelerin hem AB içinde eleştirileri yoğunlaştırdığını, hem de daha liberal
bir rejime geçişe engel teşkil ettiğini belirtti. Komisyoner, ürün desteğinden
üretici desteğine geçiş esasına dayanan AB Tarım Politikası CAP ve yüksek fiyattan
düşük fiyata geçiş politikalarıyla taban tabana zıt olan AB’deki desteklemeye
dayalı şeker rejiminin Birliğin dış ticaret politikalarına da zarar verdiğini ve en
az gelişmiş ülkelere liberalizasyon karşılığında AB pazarlarının açılacağına
dair verilen taahhütlerin (Silahın dışında her şey girişimi-EBA) yerine
getirilmemesi sonucunu doğurduğunu belirtti.Yeni öneri, AB şeker rejiminin tümüyle
liberalize edilmesini gerektiriyor. DTÖ Cancun toplantısının temelde AB ve ABD’nin
tarım politikaları yüzünden çıkmaza girmesi sonrasında her iki blok üzerindeki
baskılar daha da arttı. Öte yandan AB’deki şeker üreticileri de rejimin tam
liberalize edilmesi halinde bu sanayiinin büyük zarar göreceğini ve AB dışındaki
ülkelerle rekabet edemez hale geleceğini belirtiyorlar. Şubat ayında Avrupa Şeker
Üreticileri Kurulunun bir toplantısında yaptığı konuşma sırasında Tarım
Komisyoneri Franz Fischler bile tam liberalizasyonun AB şeker üretiminin %75’inin yok
olmasına yol açacağını belirtmişti. Bu arada, şeker üretiminin %75 oranında
daralmasının AB’nin 15 ülkesinde işsizliği önemli ölçüde arttıracağı
belirtiliyor. AB Şeker Pancarı Yetiştiricileri Birliği CIBE’nin tahminlerine göre, 1968’den beri yürürlükte olan mevcut şeker
rejimi sayesinde AB’de 500 bin kişi bu sektörde işçi olarak çalışmakta. (Fischler muses on sugar reform
bakeryandsnacks.com - 04/03/2004)
- “Serbest Ticaret, ABD yoksulları
ve işçilerine bir tedavi kürü gibi satılmakta. Serbest Ticaret yanlıları,
piyasacılar NAFTA benzeri anlaşmalar ve DTÖ’nün ABD’de istihdamı ve ücretleri
arttıracağını, Çin’le ilişkileri kalıcı bir istikrara kavuşturacağını,
gelişmekte olan ülkelere de refah ve bolluk getireceğini iddia ediyorlar. Gerçekler
ise son derece farklı... ABD Ekonomi Politikası Enstitüsü verilerine göre NAFTA
anlaşmasının imzalanarak yürürlüğe girdiği 1994 yılından bu yana ABD’de 3
milyon kişi işsiz kaldı. Bunun da ötesinde yeni iş alanları diye ortaya konan
menüde yalnızca çok düşük ücretli işler var ve bu işler çoğunlukla “geçici
işler” oluyor. Gelişmekte olan ülkelerde de kafaları karıştıran bir süreç
yaşanmakta. Bu ülkelerde büyüme oranları yükseliyor, yabancı yatırımlar artıyor
fakat emekçilerin çalışma koşulları günden güne ağırlaşırken ücretler
yerinde sayıyor, yani yoksullaşma hızlanıyor. Eğer bu gidişata dur denmeyecek olursa
çok kısa bir süre içinde Amerikan halkı da işsiz ve çalışan yoksullardan oluşan
toplumlar sıralamasına girecektir. (Bush Administration's "Free
Trade" Policies Lead to Trade Deficit, Job Loss)
- Öğretmenler terörist mi? 23 Şubat günü ABD Beyaz Saray
bürokratları ile Bush’un Eğitim Sekreteri Rod Paige arasında yapılan özel bir
toplantıda Ulusal Öğretmenler Birliği adı verilen ve Amerika’nın 2 öğretmen
sendikasından biri olan 2.7 milyon üyeli sendikaya “terörist örgüt” dendi.
Sendikanın yanıtı ise, çocuklarına eğitim verenleri “terörist” olarak
adlandırmanın herşeyden önce ahlaki zaafiyetin göstergesi olduğu şeklindeydi.
Sendika, Eğitim sekreterinin açık özürünü kabul etmeyeceklerini, asıl özür
dilemesi gerekenin Bush olduğunu ve Bush’un bu özrünün de ancak eğitim sekreterinin
görevden alınmasıyla kabul edilebileceğini belirtti. (Labour Start, February 24)
- Liberalizasyon sürecinde büyük
bloklardan “yumuşama” sinyalleri gelmeye başladı. ABD Ticaret Sekreterliği
bürokratları, Singapur konuları olarak isimlendirilen 4 anlaşmadan, halen 28 ülkenin
taraf olduğu ekseriyetli bir anlaşma (Plurilateral Agreement) statüsünde olan
Hükümet Satın Almaları anlaşmasının çok taraflı bir anlaşmaya
dönüştürülmesini sağlayacak yeni anlaşma formatında inat etmeyeceklerini ve
esneklik göstermeye hazır olduklarını belirtti. Bu dört anlaşmada direnmenin
sonucunda Kalkınma Raundu’nun planlandığı tarihte bitirilmesinin giderek
zorlaştığının anlaşıldığını belirten bürokratlar, esneklik gösterme sözü
verdikleri Hükümet Satın Almaları (Türkiye’deki karşılığı İhale Yasası)
anlaşmasının mevcut şekliyle kalabileceği, fakat taraf ülke sayısı arttırılarak
“daha geniş bir ekseriyet”e ulaşılabileceğine inandıklarını belirtiyorlar.
Dört anlaşmadan Yatırımlar ve Rekabet anlaşmalarında ise asıl direnen Avrupa
Birliği. Ancak son günlerde Brüksel de bu iki anlaşmanın çok taraflı olmak yerine
ekseriyetli birer anlaşma olarak imzalanabileceğinden , böylece de Doha Raundu’nun
“Tek Girişim” (Single Undertaking) yönteminin dışında tutulabileceğinden
bahsetmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine ABD Ticaret Bakanı Robert Zoellick, DTÖ
üyelerini genelde pek fazla direnç gösterilmeyen Ticaretin Kolaylaştırılması
Anlaşmasının müzakerelerini başlatmaya çağırdı. Bu anlaşmanın temel hedefi
gümrükler ve uluslar arası ticaretteki diğer bürokratik engellerin kaldırılması. (Inside US Trade, US Official Signals
Flexibility On Government Procurement Talks, February 6, 2004)
- AB Tarım Komisyoneri Franz Fischler,
19 Şubat günü yapılan bir toplantıda DTÖ üyelerinin bir uzlaşmaya varabilmeleri
için sadece 6 ayları kaldığını belirtti. ABD’deki başkanlık ve kongre
seçimleri ile AB Komisyonerlerinin görev sürelerinin dolması dolayısıyla yerlerine
yenilerinin atanacak olması yüzünden yılın ikinci yarısında DTÖ müzakerelerinde
bir ilerleme kaydedilmesinin hayli zor olacağını belirten Fischer, DTÖ üyelerinin en
geç Ağustos sonuna kadar bir uzlaşmaya varması gerektiğini belirtti.Fischer ayrıca,
bir uzlaşma sağlanması için illa bir Bakanlar Konferansı yapılmasının şart
olmadığını; bu tip toplantıların DTÖ yapısının tüm dünya tarafından mercek
altına yatırılmasına yol açtığı için kaçınılması gereken etkinlikler
olduğunu da sözlerine ekledi. Bu yıl başında DTÖ üyelerine gönderdiği bir
mektupla 2004 Aralık ayında toplanmayı teklif eden R. Zoellick’in ise geçen hafta
Cenevre’de yaptığı açıklamayla üye devletlere bu yaz bir Bakanlar Konferansı
çerçevesinde toplanmayı ama bu konferansın tam katılımlı değil de az katılımlı
(Yeşil Bakanlar Konferansı?) biçiminde yapılmasını önerdiği bildiriliyor. (Inside US Trade, Fischler Warns
WTO Progress Only Possible Through August, February 20, 2004)
- Taşeronlaşma ve kişisel bilgilerin
mahremiyeti çatışıyor. ABD Demokrat Parti senatörü
Dianne Feinstein Banka yöneticileri ile kredi şirketlerini Amerikalı müşterilerinin
bilgilerini yabancı taşeronlara aktarmamaları konsunda uyardı ve mali ve tıbbi
kişisel bilgilerin ülke dışına çıkarılmaması için gereken önlemleri almayacak
olurlarsa yasal yollara başvuracağını belirtti. Senatör, Citi Group, Bank of America,
Equifax and Trans Union, Feinstein şirketlerinin CEO’larına gönderdiği mektupta
tüketici bilgilerinin dış ülkelerdeki taşeronlara aktarılmasının sorumluluğunun
bu şirketlere ait olacağını belirtti. Bu şirketlerin tamamı, memuriyet(Yazman)
hizmetlerini yabancı ülkelerdeki taşeronlara aktarmış ya da bu kararı almış ve
başlamak üzere durumdalar. Şirketler artık yalnızca programcılık ya da yazılım
gibi işlerini yurt dışı taşeronlara devretmekle yetinmiyor örneğin ABD’de vergi
iadesi almak isteyenler bu işin hazırlığını başka ülkelerdeki muhasebecilere, ya
da röntgen analizlerini yabancı ülkelerde çalışan Radyolojistlere veya Amerikalı
tıp doktorlarının hassas tıbbi datalarının dikte edilmesi işini yabancı sekreter
ve yazmanlara yaptırıyorlar. Bu işler Amerika dışında yaptırılırken hiçbir
Amerika’lı şahsi bilgilerinin yabancı memleketlerde hiç tanımadığı ellerde
dolaştığını bilmiyor. Geçtiğimiz yıl Pakistan’lı bir yazman, San Francisco Tıp
Merkezinde Kaliforniya Üniversitesi tarafından bir maddi tazminat ödenmeyecek olursa
elindeki eski hastalara ait tıbbi kayıtları elektronik ortamda yayınlama tehdidinde
bulundu. Pakistanlı yazman, yaptığı işin karşılığında kendisine bir Texaslı
kişi tarafından taahhüt edilen satır başına 3 cent’lik ücretinin ödenmediğini,
bu kişi işi Florida’daki bir kadından alarak kendisine verdiğini; Florida’daki
kadının ise işi yine bir taşeron olarak California’daki Transcription Stat isimli
bir firmadan almış olduğunu ve bu kadına Tıp Merkezi tarafından satır başına 18
cent ödendiğini iddia etti. Tıp Merkezi adına açıklama yapan bir sözcü, Merkezin
işin ülke dışına verildiğinden habersiz olduğunu ve 1. aşamadan daha fazla sayıda
taşeron için onay verilmediğini belirtti. İşin daha da ilginç olan yanı ise tıbbi
raporların hastaların kredi kart numarası, sahip olduğu hisse senetleri, sosyal
güvenlik numarası ve banka hesap numarası gibi pek çok önemli şahsi bilgiyi de
içeriyor olması.(Outsourcing: Danger to Privacy By Kim
ZetterWired, 02:00 AM Feb. 20, 2004 PT)
|