- Zengin
enerji kaynakları, ucuz insan emeği, dünya sermayesinin Asya ve Afrika üzerine
yoğunlaşmasına yol açıyor. Gelişmiş kapitalist devletler, bir yandan
içersinde bu iki kıtanın adının da geçtiği Asya Kalkınma Bankası (ADB)ya da
Asya-Afrika Konferansı gibi kurum ve organizasyonlar bir yandan da DTÖ gibi yapılar
üzerinden kendi burjuvazilerinin geleceğe dönük çıkarlarını garanti alma yarışı
içine girmiş gibiler. Bilindiği gibi ADB, 2-6 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da
toplanıyor. Fakat bu zirveden sadece 10 gün önce yani 21-24 Nisan tarihlerinde de
Bandung’da tarihsel (1955) Asya-Afrika Zirvesinin 50. yılı dolayısıyla bir devlet
başkanları zirvesi daha yapılacak. Tıpkı ADB’nin yapısı gibi, Asya-Afrika
Zirvesinin yapısı da adının oldukça ötesine geçmiş durumda. Başka bir deyişle
konferansa davet edilen Devlet başkanı sayısı 105 ama bunların sadece 70’i Asya ve
Afrika kıtalarındaki devletlerin başkanları. Geri kalan 35 devletin adını vermeye
gerek yok, ADB üyesi devletlere bakılarak kolayca çıkarsama yapılabilir. Asya-Afrika
Konferansının konu ve etkinlik başlıkları arasında şunlar var: Yenilenebilir Enerji
Kaynakları Sempozyumu, Dünya Yenilenebilir Enerji Kongresi ve Sergisi, bir Ticaret
Fuarı, Asya-Afrika İşadamları Zirvesi, Asya-Afrika ekonomik işbirliğinin
geliştirilmesinde kadınlar ve gençlerin rolü. STK’ların katılımının
reddedildiği zirveye paralel olarak alternatif (muhalif) etkinlikler de düzenlenecek.
Esas olarak Asya ve Afrika’da yoksulluğun ele alınacağı alternatif etkinliklere
katılımın uluslar arası ölçekte ve yoğun olması bekleniyor. DTÖ de boş durmuyor
ve Temmuz ayı sonunda yapılması planlanan DTÖ
Genel Konsey toplantısı öncesinde ilki 10 Nisan’da Japonya’nın Chiba kentinde,
ikincisi 4 Mayıs’ta Paris’te ve üçüncüsü de
7-8 Temmuz’da da Çin’in Quingdao kentinde olmak üzere 3 ayrı mini-Bakanlar
konferansı toplanmasına karar vermiş durumda. Bu 3 konferansın en önemli başlığı
ise Ocak ayında Davos’ta yapılan DTÖ gayrı resmi
Bakanlar Konferansında mutabakata varılan “Tarım Dışı Ürünlerde
Piyasalara Giriş-NAMA” başta olmak üzere yıl sonundaki DTÖ’nün Hong Kong’da
yapacağı Bakanlar Konferansında imzalanması öngörülen 5 kilit öneme sahip
anlaşmanın taslaklarının Temmuz ayı sonundaki toplantıya kadar tamamlanmış olması(The Jakarta Post.com April 06, 2005 by Muninggar Sri
Saraswati; Asia News, Mon, 28 Mar 2005 )
- Avrupa
Birliği, Güney Kore’yi DTÖ’ye şikayet etti. Güney Kore Finans
Bakanlığının üst düzey bir yetkilisi, ülkenin, yerli ticaret bankalarının
yönetim kurullarına girebilecek yabancıların sayısını sınırlı tutmayı
amaçlayan bir yasa çıkarma hazırlığı içinde olması dolayısıyla Avrupa Birliği
tarafından DTÖ’ne şikayet edilmesini tepkiyle karşıladıklarını ve şiddetle
kınadıklarını bildirdi. Yetkili, henüz Parlamentodan geçirilmemiş olan bu
çalışmanın nasıl olup ta DTÖ’ne şikayet konusu yapıldığını
anlamadıklarını bu tepkinin çok aşırı olduğunu düşündüklerini belirtti. Bu
açıklamadan hemen önce, AB yetkililerinin Financial Times ile yaptıkları ropörtajda,
bu yasanın Meclis’ten geçmesi halinde, GATS taahhüt listesinde bu alanda hiçbir
kısıtlama olmayacağını garanti eden Kore Hükümetinin DTÖ yasalarını ihlal etmiş
olacağı belirtilmişti. Kore’li yetkili Lee ise, çıkarılan taslağın hemen yasaya
dönüşmesinin zaten imkansız olduğunu, tek amaçlarının yerel bankaların yönetim
kurullarının tümüyle yabancıların eline geçmesini önlemek ve bir yerli-yabancı
karma yönetimi oluşturmak olduğunu, bazı ülkelerin bu alanda ülke yurttaşı olma
şartlarını bile hala koruduklarını belirtti. Yetkili
Lee’nin muhtemelen göz ardı ettiği husus ise, GATS Anlaşmasında, taahhütlerden
geri dönüşü imkansız hale getiren “Stand Stil” prensibi. Buna göre,
hatırlanacağı gibi henüz bir taahhütte bulunmayan ülkeler eski korumalarını devam
ettirme şansına sahipler. Ama G.Kore gibi Finans Hizmetlerini GATS listesine dahil
ettiğini deklare edip, yanı sıra hiçbir kısıtlama uygulamamayı da taahhüt eden bir
ülkenin bu noktadan geriye dönüşü imkansız. (Korea
Times: Korea Defends EU Criticism on Financial Policy By Choi Kyong-ae Staff Reporter 4th
April, 05)
- DTÖ’nün
kapitalistler arası çatışmaları “uzlaşma ve ittifaklar” yoluyla çözme
yolundaki bütün çırpınışlar ve oluşturulan onca kurum, tekeller arası
çatışmaların devletler düzeyinde gerginlik ve hatta daha kapsamlı çatışmaların
gündeme gelmesine engel olamayacak gibi görünüyor. 19
Mart’ta ABD Ticaret Sözcüsü Robert Zoellick ile AB Komisyonu Ticaret Komisyoneri
Mandelson arasında, yaklaşık 1 saat kadar devam eden hararetli bir telefon görüşmesi
yapıldı. Konu, Boeing ile Airbus arasındaki ticaret uyuşmazlığı davasıydı. Her
iki taraf da bir diğerini hakkaniyete aykırı davranmakla suçluyordu. Bugün gelinen
noktada ise bu uyuşmazlığın sadece küresel ticaret sistemini aksatmakla kalmayıp en
büyük sanayi bloklarının politik işbirliğini de tehlikeye sokacağını öngörmek
mümkün. Aslında bu iki dev arasındaki gerginliğin kökleri, DTÖ’nün kuruluşundan
da önceye, 1992 yılına kadar uzanıyor. Bu tarihten beri, gerek Airbus gerekse Boeing
üretimlerini dünya çapında taşeronlaştırdıkları için artık bu davaya
kıtalararası yerine uluslar arası bir dava olarak yaklaşmak gerekiyor. İki yıl kadar
önce Airbus küresel ölçekteki Pazar payını arttırarak rakibine üstünlük
sağladığında, Avrupa’nın en önemli “ulusal şampiyonu” ilan edilmiş ve
bio-teknolojiden enerjiye kadar devletler tarafından fonlanan diğer şampiyonlara örnek
olarak gösterilmişti. Her ne kadar Amerikan liderleri Hükümet destekli şampiyonlar
bahsini açmıyor olsalar da, onların da bu konuda Avrupa’nın gerisinde
kaldıklarını düşünmek yanlış olur. Bu nedenle de bu özgün uyuşmazlık için
daha farklı, DTÖ’nün normal sınırlarının dışında bir çözüme ihtiyaç
olduğundan söz ediliyor. 1992 yılında varılan mutabakat devlet desteklerinin
kaldırılmasından ziyade hangi tür desteklere izin verilebileceğine ilişkin bir
uzlaşmaydı. Amerikalılara göre Airbus, dünyadaki Pazar payını %30’dan %60’a
çıkarabilmek için 15 milyar $ devlet yardımı kullandı. Brüksel ise, Boeing’in de
ABD tarafından fonlandığını ama bunun Hükümet bazlı savunma sözleşmeleri,
araştırma için sağlanan devlet bağışları ve 3 milyar$’a varan vergi avantajı
gibi farklı yöntemlerle yapıldığını
belirtiyor. AB, Boeing’in bu desteklerle de kalmadığını ve Japon ortakları Kawasaki
ile Fuji Ağır Sanayi şirketleri üzerinden de 1 milyar $’lık bir ilave destek
aldığını belirtiyor. Aslında bu son iddia, Airbus’ın da yakında Çin devlet
tekeli Havacılık Sanayi Şirketi üzerinden Çin devletinden sübvansiyon alacak olması
dolayısıyla tarafların birbirlerinden hiç de geri kalmadıklarını ortaya koyuyor.
Geçtiğimiz Ekim ayında Başkanlık seçimleri kampanyası sırasında Bush DTÖ’ye
başvurarak Airbus’a sağlanan devlet desteklerinin kaldırılmasını talep etmişti.
AB gerekli tepkiyi göstermekte gecikmedi ve Boeing’in de devlet yardımı aldığını
DTÖ’ne bildirdi. Ocak ayında Bush’un Irak’a yapılacak ekonomik yardımların
Transatlantik düzeyde olması amacıyla Avrupa’ya yaptığı ziyarette, bu meselenin de
11 Nisan’a kadar DTÖ işe bulaştırılmadan çözümlenmesi üzerinde sözlü
mutabakat sağlandı. Sessizlik dönemi kısa sürdü ve hemen ertesi gün Airbus’ın
CEO’su Noel Forgeard yeni uçak yapımı için devlet yardımı almak üzere başvuruda
bulunacağını açıkladı. Takip eden bir hafta içinde Fransa devlet başkanı Jacques
Chirac, Toulouse’daki yeni bir uçağın açılışı nedeniyle yaptığı açıklamada
Airbus şirketinin başarısının enerji, ulaşım ve ilaç sektörlerine de örnek
teşkil ettiğini, devlet desteği alan bu şirketin Avrupa sanayi politikasının da
geleceğini temsil ettiğini belirtti. Sürecin gelişme dinamikleri, Airbus-Boeing
rekabetinin sonunun mahkemede biteceğini gösteriyor. İleri teknoloji imalatı, eleman
niteliklerini sürekli arttırdığı, istihdam yarattığı, değerli araştırmalar
ürettiği ve karlı ihracat olanaklarının kapılarını açtığı için hem
Washington’ı hem de Brüksel’i bu havacılık şirketlerini desteklemeye devam etmeye
mecbur ediyor. Boeing halihazırda adının çeşitli skandallara karışması ve Pentagon
içinden bilgi sızdıranları istihdam ediyor olması dolayısıyla oldukça tehlikeli
bir konumda. Kötü olan ise, Airbus’ın ABD’de yakıt tankerleri ile yolcu uçağı
imalatı yapmayı planladığını, yani, Boeing’e üstelik kendi evinde meydan
okuyacağını açıklamış olması. Gerçek şu ki, Boeing’in yaşaması Amerikan
Devletinin, Airbus’a yapılan devlet yardımlarını durdurma gücüne bağlı. AB
tarafına bakıldığında ise en büyük endişe, aşırı güçlü Euro’nun
Airbus’ın ihracatını ve Pazar payını kötü yönde etkiliyor olması. Ayrıca, bu
iki dev şirket, Asya pazarından özellikle de Çin ve Japon piyasalarından daha büyük
pay kapmak için de kıran kırana bir rekabet içinde. Bu çatışmanın dünyada gelmiş
geçmiş ve bilinen en şiddetli ticaret uyuşmazlığı olduğuna hiç şüphe yok.
Elbette 11 Nisan’da olmasa bile daha sonraki süreçte ikili bir anlaşma üzerinde
anlaşmaya varılması da mümkün. Ancak unutulmamalı ki bu görüşmeler de sonuç
vermeyebilir ve dava DTÖ’ne taşınabilir. Öte yandan DTÖ, iki öncü gücün en
büyük kozları olarak kabul edilen bu iki dev şirketle ilgili davayı çözüme
kavuşturabilecek bir yapı ve güce sahip değil. Olası sonuç, her iki devlet de
suçlanacak ve ticari ambargo cezası alacaktır. Gerek Washington gerekse Brüksel bu
kararı tanımıyacak ve dikkate almayacaklardır ve bu da DTÖ’ye güvenilirliği zedeleyecektir. Böylesi bir itibar kaybı,
Doha Kalkınma Raundunu bile durdurmaya yetecek hatta AB ve ABD’nin Irak’a dış
yardım konusundaki ortak çabalarına noktayı koyacak bir durumdur.(The Big Blowout: Why the Aşrbus-Boeing Case Could
Wreck the WTO, and How to Stop it by Jeffrey E. Garten Newsweek International March 27,
2005)
|