mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

BÜLTEN - 88

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

26 Ocak 2006

Çalışma Grubumuzun 144 toplantısında tartıştığı konular ile küreselleşmedeki son gelişmelere ilişkin haberler.

 

11 Ocak günü, çeşitli AB ülkelerindeki liman işçileri grevdeydi. Liman işçileri bir hafta sonra AB Parlamentosunda oylamaya sunulacak olan liman hizmetlerinin liberalize edilmesini amaçlayan planlara karşı grev yaptı. Almanya’da başta Hamburg ve Bremen olmak üzere binlerce protestocu caddeleri doldurdu. Hollanda, Finlandiya ve Belçika’da da eş anlı protestolar düzenlendi. Liman işçileri 16 Ocak pazartesi günü de Strasburg’da, Parlamentonun önünde eylem yapma kararı aldılar. İşçi sendikaları, limanların rekabete açılması halinde, çok büyük iş kayıpları yaşanacağını ve Avrupa çapında tüm Liman işçilerinin çalışma ve sosyal standartlarının hızla geriletileceğini belirtiyorlar. Öte yandan, sektörde liberalizasyondan yana olanlar ise, bu girişimin maliyetleri aşağıya çekerek daha çok yatırım yapılmasına olanak hazırlayacağını savunuyorlar. AB Parlemanterlerinin yasanın destekçileri ve karşıtları arasında ikiye bölündüğü, çıkacak kararın rengini tahmin etmenin çok zor olduğu da gelen haberler arasında. Aslında tüm Avrupa’da limanlar çoğunlukla özel şirketlerin ellerinde, fakat tekeller tarafından kontrol edilmekte. AB Komisyonu’ndan verilen bilgilere göre, bloğun üçüncü ülkelerle ticaretinin %90’ı, blok içi trafiğin %30’u ve her yıl yaklaşık 200 milyon yolcunun taşınması liman sektörü tarafından sağlanıyor. Ancak, Avrupa limanlarının son dönemde ciddi ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya olduğu da biliniyor. Parlamento tarafından oylanacak yeni direktif, kamu satın almaları yasasını rekabete göre yeniden düzenlemeyi ve sektörü, bu alana giriş yapmak isteyen tüm iş alemine açık hale getirmeyi amaçlıyor. Son dakikada yapılan bazı yumuşatmalara karşın, yeşiller, sosyalistler ve bazı liberallerin yine de yasaya red oyu vereceği belirtiliyor. Muhaliflerin karşı çıktıkları en temel mesele ise, gemilere, kendi yüklerini indirip bindirmede liman işçilerini kullanmama özgürlüğünün tanınıyor olması. İşçiler, böyle bir yasanın hem işçi sağlığı iş güvenliği açısından büyük riskler taşıdığını hem de çevresel tahribatın önünü açacağını belirtiyorlar. Parlamentonun yasa tasarısını reddetmesi halinde Komisyon, tasarıyı tümüyle geri çekmek zorunda kalacak. (Dock workers strike against EU port bill/ 11.01.2006/By Lucia Kubosova, EUOBSERVER/BRUSSELS).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir işe girebilmek için sendika üyesi olmayı şart koşan Danimarka yasalarını mercek altına aldı. Mahkeme, 11 Ocak günü ele aldığı iki Danimarka vatandaşının açtığı hak ihlali davasında, davacıların bir sendikaya katılıp katılmama özgürlüklerinin mevcut yasal düzenlemeyle ihlal edildiğine karar verdi. Açılan ilk davada, bir öğrenci, bir sendikaya üye olmadığı gerekçesiyle çalışmakta olduğu mevsimlik işten kovuldu. Diğer bir davada ise, bir işçi, belli bir işe devam edebilmek için belli bir sendikaya üye olmaya zorlandı. Her iki olay da, Danimarka’da geçerli olan ve işçi ve işveren örgütleri arasındaki münhasır anlaşmalara dayandırılmış olan yasal düzenlemeden kaynaklanıyor. Danimarka’da mevcut bu uygulama, İskandinav ülkelerindeki sosyal modele yönelik diğer şikayetler açısından da yakından izleniyor. İsveç ve Finlandiya’da sendikalar, başta ücret düzenlemesi olmak üzere kuzey ülkelerindeki sendikal yasaları hiçbir şekilde kaale almayarak özellikle Litvanya ve Estonya’dan ucuz işgücü getirmeye çalışan şirketleri bu yasalarla köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Diğer yandan, Luxemburg merkezli Avrupa Adalet Mahkemesi de, bu yıl, doğu Avrupa’lı işçilerin AB içinde serbest dolaşım hakkının sendikal eylemlerle engellenip, engellenmediğini karara bağlayacak. Danimarka sendikaları Strasburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince alınan bu kararın, kuzey ülkelerinde çalışan yabancı işçilerin çalışma koşullarını olumsuz yönde etkileyeceğini belirterek, hayal kırıklıklarını dile getirdiler. Bir sendikanın genel sekreteri, yabancı işçilerin Danimarka yasalarına göre istihdam edilmesi halinde kazanımlarının çok daha yüksek olacağını belirtti. Danimarka hükümeti ise Mahkemeye bilgi vererek, yabancı işçilerin sendikaya angaje olmamış işverenlerle çalışmalarının engellenmediğini, işçilerin böyle bir seçim yapmaya haklarının olduğunu iletti. Danimarka’da, işe girişte sendika üyeliğinin şart olduğu işlerin toplam içindeki oranı çok düşük, sadece %10. Ancak mahkeme, davacıların bireysel olarak da olsa bu tarz sendika-işveren anlaşmalarından etkilendiğine ve Danimarka’nın, davacıların sendikalaşmama özgürlüğünü güvence altına almayı başaramadığına hükmetti. Mahkemenin bu karara varırken başvurduğu tezlerin başında ise, bu tarz düzenlemelerin eskiden pek çok AB ülkesinde uygulanmakta olduğu ama zaman içersinde, bu ülkelerin hemen hemen hepsinin bu düzenlemeyi kaldırdığı ve bu tarz yaklaşımların, sendikaların ve üyelerinin çıkarlarını korumak açısından çok ta vaz geçilmez olmadığının anlaşıldığı oldu. (Strasbourg court fires on Danish trade union rules/12.01.2006/ By Lucia Kubosova, EUOBSERVER / BRUSSELS).

Güney Amerika’da yeni bir Serbest Bölge Anlaşma girişimi AFTA: Bush yönetimi, Güney Amerika ülkelerinden Kolombiya, Equador ve Peru ile ABD arasında, NAFTA’nın tıpatıp aynısı olan AFTA isimli bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması yönündeki çabalarına hız kazandırdı. Bush yönetiminin yoğun baskıları sonucunda Aralık ayında Peru ve ABD arasında son derece ağır koşulları olan bir anlaşma imzalanmıştı. Bu hafta, benzer içerikte bir anlaşmanın da Kolombiya ve Equador ile imzalanacağı bildirilmekte. Süreci hızlanan AFTA anlaşmasının açılımı ise “Andean Serbest Ticaret Anlaşması” (Andean adı, Ant dağlarından geliyor). Bu anlaşmanın en tehlikeli boyutu ise 1991 yılından bu yana tam 2100 işçi aktivistinin katledildiği Kolombiya’yı da kapsıyor olması. Böylece, Kolombiya içinde ve dışında yürütülmekte olan insan ve işçi hakları mücadeleleri sürecinde yeni bir döneme girilmiş olacak ve aktivistler ve işçilerin yaşamı bundan böyle çok daha büyük bir tehdit altında olacak. Amerikan sermayesinin, sömürüyü daha da özgürce ve sınırsızca yapabilmek için kendisine yeni alanlar bulma konusunda neden acele ettiğini anlamak zor değil. Bir diğer konu da Peru yönetiminin, anlaşmaya işçi haklarının korunması için güçlü hükümler konması yönündeki bütün çabalarının, Amerika tarafından reddedilmiş olması. Bush yönetiminin amacı, partner ülkeleri sosyal açıdan olabildiğince zayıf anlaşmalara zorlayarak Amerikan şirketlerine, üretimlerini kaydırabilecekleri elverişli alanlar açmak. (Final AFTA Negotiations: Call Now!Global Trade Watch 25th Jan. 2006)

Davos/Dünya Ekonomik Forumunun geri planında kimler var: Davos toplantılarına katılan ulus ötesi şirketler ve holdingleri, dünya ticaret müzakerelerinin gidişatında ortaya çıkabilecek “aksilikleri” önleyebilmek için kolları sıvadı. Toplantıların ilk gününde, 25 ticaret bakanının katılımıyla bir “mini-bakanlar konferansı” yapılacağı bildiriliyor. ActionAid isimli örgüt tarafından hazırlanan raporda, toplantıya katılan UÖŞ’lerin Davos’u her zaman olduğu gibi bir güç gösterisine çevirdiği ve hükümet temsilcilerine şartlarını dikte ettiklerini belirtiyor. Raporda, DT֒ye de kolayca sızan belli başlı lobi gruplarının adları sıralanıyor ve bu listenin başını, ESF-Avrupa Hizmetler Forumu isimli sermaye örgütünün çektiği belirtiliyor. ESF içersinde kimler yok ki: BT, Vodafone, Lloyds. Grup, telekom, turizm, bilgi&iletişim başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerdeki tüm hizmetlerin daha ileri düzeyde liberalizasyonu için Davos’ta lobi faaliyeti yürütmekte. ESF’nin etkinlik düzeyini anlamak için AB’nin DTÖ Hong Kong Bakanlar Konferansındaki pozisyonunun kaynağını araştırmak yeterli. Gerçekten de AB, Hong Kong’da ESF ne diyorsa onu savunmuş. ESF’nin, AB’nin DTÖ içindeki ticaret politikalarının belirlenmesinden sorumlu DG-Committee 133’ne de erişimi bulunuyor; ancak bu komitenin çalışmaları o kadar gizli ki Avrupa Parlamentosu parlamenterlerinin bile erişim hakkı yok. Davos’ta ilaç sektörünün dünya devleri de boy gösteriyor. Bu şirketlerden Pfizer örneğin, geçtiğimiz yıl doğrudan DTÖ Genel Başkanı ile görüşmeler yapmış ve yoksul ülkelerin ilaca ucuz yoldan erişimini engellemeyi başarmıştı. İlaç lobisi geçen yıl DT֒ye getirdikleri bir kuralla Brezilya, Hindistan ve Tayland’ın patentli ilaçların daha ucuz yollarla kopya üretimini yasaklatmıştı. Sadece Brüksel’de kurulu 15.000 civarında lobi grubu bulunuyor ki bu da AB Komisyonunda çalışan her bir resmi görevli başına bir lobi şirketi düşmesi anlamına geliyor. Brüksel’deki lobicilerin %70’inden fazlası sermayenin çıkarlarını temsil ederken, sadece %10’luk bir kısmı kamu çıkarlarını koruma yönünde faaliyet gösteriyor. Şirketlerin Brüksel’deki yıllık lobi faaliyetlerinin yaklaşık bütçesinin 750 milyon ile 1 milyar Euro arasında değiştiği belirtiliyor. ABD’de ise yalnızca başkent Washington DC de 17000 kadar lobi şirketi bulunuyor. Şirketler ve lobi gruplarının ABD Kongresi ve federal bürokratları etkilemek için yaptıkları harcamaların 1998-2004 yılları arasında 13 milyar ABD $’ını geçtiği bildiriliyor. ABD Ticaret Bakanlığının resmi düzeydeki dış danışmanlarının %93’ü, Burger King, Coca-Cola, McDonalds ve Pfizer gibi şirketlerin lobi gruplarının temsilcilerinden oluşuyor. (Newshook: The World Economic Forum, Davos, 25-29 January Big business lobbyists have undue influence on trade talks Hannah Crabtree ActionAid, UK, 25th Jan. 2006)