mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

BÜLTEN - 89

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

15 Şubat 2006

Çalışma Grubumuzun 145 toplantısında tartıştığı konular ile küreselleşmedeki son gelişmelere ilişkin haberler.

 

DT֒de son gelişmeler ve yeni atamalar: Şubat ayının ilk haftasında DTÖ Genel Konseyince aşağıdaki konsey ve müzakerelere başkanlık yapacak isimlerin atamaları yapıldı. Buna göre atamaları yapılan büyük elçilerin ülkeleri ve pozisyonları şöyle: DTÖ Genel Konsey Başkanlığı: Norveç; NAMA müzakereleri başkanlığı: Kanada; CTD-Ticaret ve Kalkınma Komitesi Özel Grubu Başkanlığı: Singapur. Bu arada, ABD, Avrupa Komisyonu, Brezilya, Hindistan, Avustralya ve Japonya’nın, Tarım müzakereleri komitesi başkanlığı tarafından üyelerin dikkatine sunulan ve tarım müzakerelerinde hala çözüm bekleyen soruları görüşmek üzere 13-17 Şubat arasında Cenevre’de yapılacak Tarım Haftası toplantıları vesilesiyle bir araya geleceği belirtiliyor. Ayrıca, 10-11 Mart tarihlerinde de ABD’nin önderliğinde bir “mini Bakanlar Konferansı” düzenlenecek. Öte yandan, DTÖ üyelerinin en geç 30 Nisan tarihine kadar belli değişiklikler üzerinde mutabakata varması gerekiyor. Aslında bu tarihe kadar herhangi bir Genel Konsey ya da Ticaret Müzakereleri Konsey toplantısı olmayacağı için söz konusu “değişiklikler”in bu denli aceleye getirilmesinin nedeni pek anlaşılamıyor. Oysa değişiklik ile kast edilen özellikle tarımda ve NAMA müzakerelerinde DTÖ üyelerinden daha kapsamlı taahhütler almak. Bu “değişiklikler” şu alan ve konuları kapsıyor: (a) NAMA’nın piyasalara giriş formülü üzerinde mutabakatın sağlanması, esnekliklerin belirlenmesi (b) İç desteklemelerin kısıtlanması konusunda anlaşmaya varılması (c) Krediler, gıda yardımları, iktisadi kamu teşebbüsleri ile ilgili disiplinlerin belirlenmesi. Bu 3 maddeye “çekirdek değişiklikler” adı veriliyor fakat yeni üyeler, tercihli ticaret hükümleri, özel ve farklı muamele gibi değişiklikler esas olarak görülmüyor ve ileri tarihlere, örneğin Temmuz ayına bırakılıyor.(By Carin Smaller, IATP 10th Feb. 2006)

Fransa’da yeni çalışma süreleri ile ilgili müzakerelerin sonuna gelindi: Metal sanayinde çalışma süreleri uzadı, esneklik arttı ve işverenlerin gücü daha da pekişti. Müzakerelerin son gününde metal işverenleri federasyonu UIMM, sendikalara, metal sektörü için bu yeni yasal düzenlemelerin kapsadığı tüm yeni esneklik hükümleri ile daha uzun çalışma sürelerini de içerecek ulusal ölçekte bir sözleşme yapılmasını teklif etti. Bir yıl içersinde işverenin işçileri dilediği gibi çalıştırılabileceği extra süreler 180 saatten 220 saate çıkarıldı ve yıllık toplam süreler de 150 saatten 175 saate yükseltildi. Çalışma sürelerinde yapılan bu yasal artışlar işçi sayısının 20 ve altında olduğu küçük işyerleri dışındaki bütün fabrikalarda uygulanabilecek. Yeni düzenlemelerin getirdiği bir diğer tehlike de fazla çalışılan sürelerdeki artışa karşın bu çalışmalar için ödenecek ücrette bir artışın olmayabileceği. Yeni taslağa göre, işverenler uygulamak istedikleri iş organizasyonuna bağlı olarak taslak içeriğinin çok ötesine geçme olanağı da elde ediyorlar. Yine bu taslağa göre, çalışma süresi hesabı tümüyle parasal ödemeye dönüştürülebilecek ve denkleştirmenin parasal değerlendirmesini yapma yetkisi sadece işverenlerde olacak. Çalışma süresi hesabının kullanılıp kullanılmayacağına, örneğin hesabın tasfiyesi, transferi, bir iznin finansmanı vb. konularda karar verecek mercii de sadece işverenler. Buna göre işverenler çalışma süresi hesabında biriken saatlerin tümü ya da bir kısmını belli periyotlarda tasfiye etmeyi öngörebilecekler. Ayrıca, parasallaştırılacak unsurlar için kullanılan oran daha önceki %3 düzeyinden, 1 Şubattan itibaren %2.5’a düşürülüyor. İlaveten, belli bazı işkolları için ve sadece mavi yakalı işçiler için çalışma süresinin bir yıl içinde belirli sayıda gün esas alınarak hesaplanmasının da önü açılıyor. Her ne kadar halihazırda da Fransa’daki metal işçilerin önemli bir bölümü haftada 35 saat uygulamasından yararlanamayan ve güvencesiz koşullarda, uzun sürelerle çalışan konumda olsalar da yine de CFDT/FGMM sendikası bu yeni anlaşmayı imzalamayacak ve bunun yerine, kısa süreli çalışma uygulamasının istihdamla bağlantılı bir biçimde genelleştirilip, yaygınlaştırılması; çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve daha uzun sürelerle çalışma koşulundan bağımsız olarak satın alma gücünün yükseltilmesi yönündeki mücadelesini sürdürecektir. CGT de anlaşmayı imzalamayacağını duyurmuştur. FO, CFTC ve CGC sendikaları ise çekince koyduklarını deklare etmişlerdir. (Blandine LandasCFDT-FGMM/ Uluslar arası ve Avrupa Federal Sekreteri)

Yeni üye ve aday ülkelere AB fonu kotası: Almanya, Avrupalı şirketlerin yatırım gözdesi haline gelen ve sermayenin Avrupa’dan kaçmasına yol açan yeni üye ve aday ülkelere aktarılacak AB fonlarına daha katı kurallar getirilmesini ve kısıtlamaya gidilmesini talep ediyor. Amaç, şirketlerin daha düşük emek maliyeti gerekçesiyle batıdan doğuya kaynak aktarmalarının önüne geçmek. Almanya Ekonomi Bakanı Michael Glos’un, Avusturya’lı meslektaşı Martin Bartenstain’a gönderdiği bir mektupta bu görüşünü dile getirdiği bildiriliyor. Söz konusu mektupta, AB kaynaklarıyla fonlanan yatırımların özellikle Avrupa’da işsizleşmeye yol açacak büyüklükte yer değiştirmelerin (re-localization) söz konusu olduğu durumlarda yasaklanması gerektiği belirtiliyor. Bakan tarafından yapılan bu önermenin esas olarak, İsveç Electrolux şirketinin Nurnberg’deki 2000 işçinin çalışmakta olduğu fabrikasını kapatarak üretimi Polonya’ya taşıma kararından etkilenmiş olabileceği düşünülüyor. Avrupa Komisyonu tarafından konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada ise Electrolux’un bu yer değişikliği sırasında AB fonlarının kullanıldığına dair herhangi bir kanıt bulunmadığı belirtildi. Komisyon başkanı Barroso, AB yurttaşlarının vergileri kullanılarak gerçekleştirilen şirket taşınmalarının asla kabul edilemeyeceğini belirtti. Barosso, AB’de mevcut düzenlemelere göre AB’den mali yardım alan işletmelerin, üretimlerini bir ülkeden başka bir ülkeye kaydırmalarının en azından 5 yıllık bir süre için yasak olduğunu; aksi taktirde bu şirketlerin aldıkları fonları iade etmek zorunda olduklarını da ekledi. Endüstri’den sorumlu Komisyoner Verheugen ise bazı işletmelerin, işçileri daha kötü çalışma şartlarını kabul etmeye zorlamak için AB yapısal fonlarına gönderme yaptıklarını ve işçileri, üretimi daha ucuz ülkelere kaydırmakla tehdit ettiklerini belirtti. Tartışmanın en ilginç tarafı ise Barroso’nun bir yandan “AB ülkelerinin, ulusalcılığı körükleyecek davranışlardan kaçınılması” yönünde telkinde bulunurken diğer yandan “AB fonlarının Avrupa dışına gitmesindense AB’nin kendi içinde kalması çok daha iyidir” diyerek, başka tür bir ulusalcılığın kapısını aralaması oldu. Barosso, üretimin bir yerden başka bir yere kaydırılmasının nedeninin AB fonları olduğuna dair bir veri bulunmadığını da sözlerine ekledi. (No EU Funds for firms moving East, says Germany, 25 Jan. 2006, EUOBSERVER/BRUSSELS)

Savaşın halen devam ettiği Irak’ın adım adım DT֒ne tam üye olma sürecini tamamlamakta olduğu gerçeği neredeyse hiç bilinmiyor. Oysa Irak, bugünlerde DT֒ne tam üyelik öncesi sürecin 3. aşamasına gelmiş durumda ve büyük bir ihtimalle, bu süreci, pek çok Irak’lı ne olduğunu bile tam olarak anlayamadan bitirmiş olacak. 11 Şubat 2004 tarihinde yani Irak’ın ABD tarafından işgalinden hemen hemen 10-11 ay sonra, Irak DT֒ne ilk kez gözlemci statüsüyle kabul edildi. Başka bir deyişle, ABD’nin, işgal ettiği Irak topraklarında egemenliği sözde Irak yönetimine devretmesinden daha 4 ay öncesinde ülke bir şekilde DT֒ye çoktan alınmış durumdaydı. O dönemde bu konuda yapılan yayınlardan birinde böyle bir girişim için en azından ülkede politik istikrar sağlanıncaya kadar beklenebileceğinin altı çizilmişti. Ülkede yaşanan onca istikrarsızlığa rağmen Irak’ın üyelik başvurusu hem de daha ilk seferinde DTÖ Genel Konseyinde üstelik oybirliği ile kabul edilmişti. Aynı toplantıda, üç yıldır bekletilmekte olan İran’ın üyelik başvurusu ve gözlemci statüsü alma talebi de görüşülmüş ama ABD’nin onbeşinci girişimi sonrasında bir kez daha reddedilmişti. Görünüşe bakılacak olursa ABD, Irak’ı ülke DTÖ üyelik koşullarına tam olarak uygun olmasa bile DT֒ne aldırmayı başaracak. Oysa, DTÖ tüzüğüne göz attığımızda üyelikle ilgili şöyle bir hüküm görüyoruz : “Herhangi bir devlet ya da gümrüğü olan ülke ancak kendi ticaret politikalarını yürütmede tam özerkliğe ve yetkiye sahipse, bu ülke yönetimi ile DTÖ üyeleri arasında varılan mutabakat sonucunda DT֒ye giriş yapabilir.” (DTÖ Tüzüğünün XII. Maddesi). Halbuki, Irak’ın üyeliğin ilk adımı olan gözlemci statüsünü aldığı sırada iktidarda Paul Bremer Geçici Hükümeti bulunmaktaydı, yani ülke kendi ticaret politikalarını özerk bir şekilde yürütme yetkisine sahip değildi. Hemen sonra, 30 Eylül 2004’te bu kez Irak Hükümeti DTÖ Genel Başkanlığına üyelik başvurusunda bulundu. 2004 yılı bitmeden DTÖ Genel Konseyi Irak’ın üyelik başvurusunu el çabukluğuyla ve özel bir çalışma grubu kurmak suretiyle incelemeye aldı. Bu arada Irak da kendi dış ticaret rejimi muhtırasını dizayn etmenin ve DTÖ üyelik sürecini takip edecek bir ulusal konseyi oluşturmanın hazırlıklarını başlattı. Böylece üyelik sürecinin ikinci aşaması artık çantada keklik haline gelirken, üçüncü aşama da yoluna girmiş oldu. ABD, elindeki tüm olanakları Irak’ın üyelik sürecini hızlandırmak için seferber etmiş görünüyor. Hatta, halihazırda Irak’lı bürokrat ve uzmanlardan oluşan bir heyet, ülkeyi müzakerelere hazırlama konusunda eğitilmek üzere ABD’ye davet edilmiş durumda. Pasifik adalarının DT֒ye alınışı ile ilgili kapsamlı bir kitap yazan Jane Kelsey, DTÖ üyelik sürecinde gücün dışında hiçbir kuralın bulunmadığını ya da var olan kuralların işletilmediğini belirtiyor. Kelsey, tüm bu sürecin büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğünün, DTÖ çalışma grubunun sürece dair hiçbir bilgiyi kamu oyuna açıklamadığının hatta parlamenterler ve ülke halkı neler olduğunu anlayamadan üyelik sürecinin tamamlandığının altını çiziyor. Üyelikten hemen önceki süreçte, aday ülkeden gelişmiş devletlere pek çok taviz vermesi ve iç hukukunu yeni anlaşmalara uygun bir şekilde değiştirmesi isteniyor. Üyelik öncesi sürecin sonunda üyeliğin gerçekleşebilmesi aday ile DTÖ arasında mutabık kalınmış kurallara bağlanmış durumda. Bu da şu anlama geliyor: DTÖ, aday devletten, mevcut DTÖ anlaşmalarının çok ötesine geçen, hiçbir anlaşmada yer almayan taleplerde bulunabiliyor. Tekrar Irak’ın sürecine geri dönecek olursak, şurası kesin ki müzakereleri yürütecek olan ABD, Irak’ın tam üye olmasından elde edebileceği çıkarları göz önüne alarak üyelik öncesinde Irak’tan bu doğrultuda tavizler istemektedir. Örneğin ilk iş olarak, Irak’ın devlet kontrollü ekonomik sistemden, merkezine uluslar arası ticareti koyacağı bir piyasa ekonomisine geçmesi için gerekli hukuki düzenlemeler yapılıyor.

Bundan 6 yıl kadar önce Bolivya Cochabamba’da başlayan su isyanı Ocak ayında Bechtel adlı şirketin Bolivya halkından almaya çalıştığı 50 milyon $ lık davayı geri çekmesi sonucunda halkın zaferi ile son buldu. Bechtel’in tazminat davası, Dünya Bankası altında faaliyet gösteren gizli bir mahkeme tarafından yürütülmekteydi ki Bolivya’da suyun özelleştirilmesinin mimarı da zaten Dünya Bankasının bizzat kendisiydi. Bolivya halkının geniş katılımıyla örgütlenen onlarca yol kapatma eylemi, barikatlar, e-mail bombardımanı ve protesto eylemleri sonucunda Bechtel şirketi çareyi pılısını pırtısını toplayıp kaçmakta buldu. Öyle ki kaçarken yatırım zararının tazmini için açtığı davadan bile vaz geçmek zorunda kaldı. İlk kez Ocak 2000 tarihinde, Cochabamba halkı sabah uyandığında suyun Aguas del Tunari adlı bir özel şirkete satıldığı haberini aldı. Bunun hemen öncesinde Dünya Bankası suyu özelleştirmesi için Bolivya Hükümeti üzerindeki baskısını iyiden iyiye arttırmış ve eğer su özelleştirilmeyecek olursa ülkeye yaptığı yardımları keseceğini bildirmişti. Su dağıtımını satın alan yeni şirket tamamen California orijinli Bechtel şirketi tarafından kontrol ediliyordu ve suyun özelleştirilmesinin hemen ardından Cochabamba su faturaları roket hızıyla yükselişe geçmişti. Kentte su fiyatları ortalama ayda %50 bazen daha da yüksek oranlarda artış göstermeye başladı. Bolivya halkının ilk talebi su fiyatlarının düşürülmesi oldu fakat Bolivya Hükümeti bu talebi reddetti. Halk bir sonraki aşamada şirketle yapılan sözleşmenin feshedilmesini talep etti. Hükümet için artık şiddete başvurmanın zamanı gelmişti. Derhal bölgeye polis ve asker sevkiyatı yapıldı, olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Dayak, öncülerin bir gece yarısı evlerinden zorla alınıp polis merkezlerine götürülmesi, 17 yaşındaki bir gencin polisin açtığı ateşle vurularak ölmesi ve daha pek çok şiddet yöntemi Bolivya halkını yolundan geri döndüremedi . Nisan 2000’de Bechtel şirketi bölgeyi terk etmeye mecbur kaldı ve su üzerindeki kontrol halkın eline geçti. Tam 18 ay sonra Bechtel ve İspanyol ortağı intikam almak için harekete geçti ve DB Tahkim kurulu ICSID’da Bolivya aleyhine 50 milyon $ tutarında tazminat davası açtı. Cochabamba halkı Washington’daki özel mahkemede, son derece gizli duruşmalarda ve kendi ana dili yerine İngilizce dilinde yargılanacaktı. Bechtel ilk duruşmada hem yatırım zararını hem de gelecekte elde etmesi muhtemel karların toplamını tazminat olarak talep etti. Daha sonra ele geçen kayıtlar Bechtel’ın Cochabamba’da yaptığı yatırımın toplamının 1 milyon $’ın bile altında olduğunu ortaya çıkardı. Bechtel’in hesaba katmadığı şey, Cochabamba halkının yalnız olmadığı ve Demokrasi Merkezinin yanı sıra tüm dünyada dostları olduğuydu. San Francisco’da düzenlenen eylemlerde şirketin genel merkezi önünde barikat kuruldu, lobi işgal edildi ve girişe büyük bir pankart asıldı. Bu davayla ilgili yüzlerce makale yazıldı, düzinelerce doküman üretildi. Tüm bu eylemler San Francisco Yönetiminin davayı geri çekme kararı almasında son derece etkili oldu. Ve geçen haziran ayında şirket nihayet davadan çekilmeye karar verdi, zararları karşılığında sadece 2 Bolivya lirası yani toplam 30 cent alabilecekti. Ocak ayının ortasında şirket CEO su Riley Bechtel iptal sözleşmesini iptal etmek üzere Bolivya’ya geldi ve iptal anlaşması imzalandı. (Bechtel vs. Bolivia: The People Win!!!, The Democracy Center on-line Volume 69 – January 19, 2006)