mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Dünya Emekçilerinin zor süreçlerinden bir yenisi - Bilgi Notu

4 Ekim 2001

11 Eylül 2001 tarihi, son 20 güne, daha da ötesi önümüzdeki döneme damgasını vuracak bir dönemeç gibi görünmektedir. Gelinen noktada yaşanan olaya çeşitli kesimler ekonomik, politik, askeri ve sosyal alanda farklı yorumlar getirmekte; fakat medya düzeyinde süregelen tartışmalar olayın “faillerinin kimler olduğu” ya da insan yaşamı üzerinden yapılan kar/zarar spekülasyonundan öteye pek geçmemektedir. Gelişmeler emek cephesinden izlendiğinde, bu olayın sermayeye sağladığı ya da sağlayacağı çıkarlar ile emekçilere verdiği ve vereceği zararların neler olabileceği konusunda bütünlüklü bir analizin eksikliğinden hareketle Çalışma Grubumuz, son iki toplantısında gelişmelerin emek perspektifinden değerlendirmesi üzerine yaptığı tartışmalardan oluşturduğu aşağıdaki özet metnin kamuoyuna duyurulmasına karar verilmiştir. 

 

İnsanlığın son 150 yıllık tarihi, sanayi ve finans kapital egemenlerinin kendilerini var etme, yeniden üretme, sömürüyü arttırma ya da sistemin tıkanıklığını aşma yönünde organize ettikleri, ettirdikleri ya da rastlantısal gelişmeler ile bedelini, tüm dünya emekçilerine ödettikleri çatışmalardan oluşmuştur. Günümüzde yaşananların da (dünya genelinde) emek ve sermaye arasındaki çatışmaların bir sonucu olduğunu tarih bize bir kez daha kanıtlamaktadır.

 

Bugün yaşananları, yalnızca sermayenin tanımladığı biçim ve içerikteki terörü bitirmek, uygarlıklararası savaşın başlangıcı olarak görmek ya da sınıflar arası çatışma dışında başka gerekçeler yaratarak yorumlamak, sermayenin yarattığı illuzyona ve yaptığı tek taraflı beyin yıkama faaliyetine teslim olmak anlamına gelmektedir. Kuşkusuz sermaye bu olayı kapitalist sistemin sürdürülebilirliği için her yönüyle ve en üst düzeyde kullanacaktır. Ancak hedef alınan ülkeleri ve bölgeyi incelediğimizde yaratılmak istenen illuzyonun ve çarpıtmaların nedeni ortaya çıkmaktadır. Bölgedeki ülkelerin hemen hemen tamamının yüz yıllardır totaliter rejimlerce yönetilmesine -çıkarlarına uygun olduğu ya da ihtiyaç duyduğunda terbiye etmek için- ses çıkarmayan egemen sermaye, bugün tüm dünyayı olduğu gibi bu bölgeyi de sistemin tam kontroluna almak için harekete geçmiştir. Bölgenin, geçmişte sistem tarafından korunan mevcut yapısı bugün, kapitalist küreselleşme sürecinin, yeni pazarlar yaratma, var olan emeği sömürme, doğal kaynakların ve özellikle enerji kaynaklarının düzenli olarak sermayenin oluşturduğu pazarlara aktarılması ve kontrol edilmesinde engeller oluşturmaktadır. Egemen sermaye bu engellerin kaldırılmasının ve bölgenin tam olarak kapitalistleştirilmesinin sürekli krizini geçici olarak ta olsa aşmasında önemli bir işlev göreceğini varsaymaktadır. Bu öngörünün temelinde, bölgeye yapılacak silahlı müdahale ile stoklarındaki eski teknoloji ürünü silahların kullanılarak ya da özellikle bölge ve yakın bölge ülkelerine satışı yapılarak tüketimlerinin sağlanması, kullanılan ve satılanların yerine yenilerinin üretilip kapitalist çevrimin sürdürülmesi ve bölgedeki siyasi, ekonomik, kültürel yapılar ile ülke sınırlarının sermayenin küreselleşmesi sürecindeki ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesinin önündeki engellerin kaldırılması yer almaktadır.

 

Kapitalist Sisteme yön veren en egemen sermayenin yıllardır dünya emekçilerini ve halklarını teslim alma yönünde adım adım oluşturduğu ve fırsatını bulduğunda uygulamaya başladığı ve bunu da ulus devletlere kurdurduğu küresel-bölgesel oluşumlar ve yaptırdığı anlaşmalar üzerinden gerçekleştirdiği bir tarihsel süreci yaşamaktayız. Egemen sermaye için bu sürecin en önemli dayanakları arasında WTO, IMF, DB, BM gibi küresel yapılar ile AB, APEC, NAFTA gibi bölgesel oluşumlar ve askeri alanda NATO bulunmaktadır. Sermayenin bu bilinen ve diğer bilinmeyen oluşumları arasındaki işbirliğinin bugün en üst düzeyde olduğu yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır. 11 Eylül’e kadar Dünya Hükümeti olma konusunda çatışan BM ve WTO, askeri alanda NATO’dan bağımsız bir yapı oluşturmaya çalışan AB, dünya kamuoyunda (kendi yetkilileri tarafından bile) uygulamaları ile yoğun olarak eleştirilen IMF ve DB, ekonomik ve siyasi alanda birbirlerine rakipmiş gibi görüntü veren AB, NAFTA ve APEC gibi bölgesel oluşumlar –ortak çıkarlar için geçici de olsa- bugün tarihte görülmemiş bir hız ve netlikte kenetlenmişlerdir.

 

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin savunucusu olduğunu iddia eden BM, 9 Kasım 2001’de WTO 4. Bakanlar Konferansının yapılacağı KATAR Devletinin, vizesinin WTO tarafından verilmesine, bunun bir devletin hükümranlık haklarının bir sermaye örgütüne devredilmesi anlamına gelmesine ve insanın seyahat özgürlüğünü ipotek altına alan bir girişim olmasına karşın hiç tepki göstermiyor. Yine BM, merkezi Roma’da bulunan ve yıllık toplantıları 50 yıldır kendi merkezinde yapılan yan kuruluşu FAO’nun bu yılki toplantısının burjuva demokrasinin daha az uygulandığı ya da hiç uygulanmadığı totaliter yönetimli ülkelerden birinde yapılmasını önerebiliyor. Gerekçesini ise; “demokrasisi gelişmiş ülkelerde yapılan toplantılarda güvenliğin sağlanamaması” olarak açıklıyor. Bütün bunlar 11 eylül öncesinde yaşanmıştır. Bu olaydan önce özgürlükler dünyası olarak tanımladıkları ve burjuva demokrasisinin uygulandığı gelişmiş batı ülkelerinin toplumları, ABD’deki şiddet görüntüleri eşliğinde korkutarak ve sindirilerek ikna ettiler ve insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması yönünde adımlar atılacağını en yetkili yönetenlerinin söylemleri ile açıkladılar.  Bu gelişmeler sermayenin demokrasi diye insanlığı inandırmaya çalıştığı sistemin aslında ne olduğunu daha 1973 yılında ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissenger’in seçimle sosyalist Allende’yi iktidara getiren Şili halkı için söylediklerinden daha net olarak anlıyoruz. “Bir ülkenin, kendi halkının sorumsuzluğu yüzünden, kominist olmasına neden göz yummamız ve tahammül etmemiz gerektiğini anlamıyorum”

 

Sermaye, küreselleşme olarak tanımladığı bugünkü süreçte kendi eseri olan ulus devletlerin tüm siyasi, hukuki, ekonomik ve askeri yapılarının görüntüdeki bağımsızlığını ortadan kaldırarak küresel ve bölgesel oluşumların içerisinde eritmekle kalmayıp, ulus devletin temel varlık nedenlerinden olan sosyal boyutlarını da yok ederek yalnızca bir kabuk devlete (güvenlik örgütü) dönüşmelerini sağlamaya çalışmaktadır. Sermayenin uzun vadeli planları için bunlar da yetmiyor olacak ki şirket vatandaşlığı konseptini geliştirmeye çalışmakta ve ülke vatandaşlığı yerine şirket vatandaşlığının daha önemli bir kimlik olarak kabul edilmesinin hazırlıklarını yapmaktadır. Yaşanan olaydan sonra egemen medyanın ABD’nin devlet ve güvenlik yapısı için “Efsane Bitti” söylemini dillendirmesi rastlantı değildir. Bu söylem sermayenin, adına küreselleşme dediği bu sürece uygun olmayan tüm yapıların (daha önce kendi yarattığı mevcut ulus devlet yapıları da dahil) tasfiye edileceğinin ve yeniden şekillendireceğinin itirafıdır.

 

ABD Başkanın olay sonrasında yaptığı ilk açıklamalarda “bu bir savaştır” tanımlaması ile bilinen klasik savaş tanımı (devlet X devlet) değişmiştir. Başkanın savaş tanımı ile sermayenin küresel ve bölgesel oluşum ve anlaşmalarla klasik yapılarını değiştirdiği devletlere bakış çakışmaktadır. Başkan, olmayan bir devlete terör devletine savaş açmıştır. Ama bu konudaki en net ve çarpıcı açıklama yine önemli sermaye temsilcilerinden Henry Kissinger’dan gelmiştir “Her kim ki destek sağlar, finanse eder ya da teröristlere ilham verirse, bunlar, en az teröristler kadar suçludur.”  Kissinger, açıkça kapitalist sisteme ne biçim ve boyutta olursa olsun karşı çıkan, memnuniyetsizlik gösteren ve düşünce üreten herkes teröristtir tanımlaması yaparak inanılmaz genişlikte bir kitleyi hedef göstermiştir.

 

Tarih boyunca egemenler yarattıkları ya da rastlantısal olarak oluşan her durumu kendi çıkarları doğrultusunda özellikle emeğin daha da sömürülmesi için kullanmışlardır. Bu olay sonrasında da dünya emekçileri merkez ve çevre ülke ayrımı yapılmaksızın daha yoğun sömürüye ve baskıya mahruz kalacakları ve tarihsel süreç içerisinde elde ettikleri(son 15-20 yılda hepeyce aşınmaya uğratılan) kazanımlarının büyük bölümünü de bu denemde yitirecekleri açıktır. Dünya emekçileri daha çok işsiz, daha düşük standard ve ücretlerle, daha esnek ve keyfi uygulamalarla, daha çok sömürülecekleri bir döneme girmektedirler.  

 

İnsanlığın sokulduğu bu süreç ile sermayenin tekelleşerek yoğunlaşmasının hızlanacağı ve sömürünün çok daha ileri boyutlara ulaşacağı, sermayenin geçici bir süre ve emekçileri pasifize etmek için oluşturduğu sosyal devletin, aktarılacak kamu fonları ile ortadan kaldırılmasının kolaylaşacağı, yoksul halkların tüm kaynaklarına el konulacağı, eski teknoloji ürünü silahların tüketilmesinin sağlanacağı, yenilenmesi önündeki kamuoyu direncinin kırılacağı, sisteme karşı çıkanın terörist sayılacağı, insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlanacağı, emekçilerin mevcut kazanılmış haklarını kaybedeceği ve dünyanın, çıkarları sermayeninkiler ile çatışan halklar için cehennem olacağı anlaşılmaktadır.

 

Yaşanan sürecin, insanlık ve dünya emek hareketi tarihi açısından en önemli süreçlerden birini oluşturacağı yönünde güçlü belirtiler bulunmaktadır. Bu mevcut gelişmeler dünya emekçilerinin düne göre daha örgütlü olmalarını, tüm örgütlü yapılarının süreci daha iyi değerlendirmelerini, örgütlülükleri arasındaki yapay farklılıkları ortadan kaldırmalarını ve birlikte hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır. Dünya emekçilerinin bu süreçte yapacakları ya da yapamayacakları geleceklerini belirleyecek ve tarihlerini oluşturacaktır. 

 

Bütün Dünya Emekçileri Birleşin!!!

 

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu