| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
26 Aralık 2001 Türkiye MAI ve
Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
|
Arjantin’de
yaşanan olaylar tüm dünya kamu oyunun baş gündemi haline gelirken, ülkemizde de
konuyla ilgili özellikle belli basın ve medya organlarında yer bulan bir dizi
tartışmanın -her zaman olduğu gibi- emekçi yığınları yanlış yönlere kanalize
etme, kafaları bulandırma amacına hizmet ettiği görülmektedir. Çalışma Grubumuz,
bu nedenle ve tartışmaların doğru, tutarlı ve sağlıklı bilgiler zemininde
sürdürülmesi ve emekçilerin tartışma ve analizlerini kolaylaştırması amacıyla
konuyla ilgili bir bilgi notunun hazırlanmasının yararlı olacağını düşünerek
aşağıdaki çalışmayı yapmıştır. |
Öncelikle
Arjantin ekonomisinin son 10 yılını özetle bir gözden geçirmekte yarar vardır.
Ülke, 90'lı yılların başında -uluslar arası finans kurumlarının onayı ile- sabit
döviz kuru sistemini seçmiş ve bankacılık sistemini konsolide etmiştir. Bu
süreçte, enflasyonun kontrol altına alındığı gibi bir görüntü yaratılmış ve
başarılı, parlak bir ekonominin hikayesi oluşturulmaya başlanmıştır.
“İstikrar” içinde olduğu söylenen bütün ekonomilerde olduğu gibi Arjantin’de
de sanal büyümeye uygun olarak harcamalarda muazzam bir artış yaşanmış ve ülkenin
dış borç stoğu sürdürülemez büyüklüklere ulaşmıştır. Dört yıl öncesinde
de derin bir ekonomik durgunluğa giren Arjantin’de, Hükümet bir kez daha IMF’ye
başvurmuş ve “yeniden, borçlarını çevirebilen bir ülke konumuna gelebilmek
için” mali destek talebinde bulunmuştur. Daha sonra çeşitli kez yinelenen bu
talepler her seferinde gerek Clinton ve gerekse Bush yönetimlerince de desteklenmiş ve
yalnızca geçen yıl bile IMF iki kez, ülkeyi kurtarmaya gelmiştir. Bu kredi
anlaşmalarında amaç, politik bir deneme tahtası haline gelmiş olan sabit döviz kuru
sisteminin devamını sağlamak ve bir yandan da 132 milyar $’a ulaşmış olan dış
borcun geri ödemelerinde olası bir “gecikme”ye engel olabilmek ve böylece ülkenin
yabancı yatırımcılarla olan ilişkisini iyi düzeyde sürdürmesini sağlamak
biçiminde belirlenmiştir. Mali yardım
paketlerinde, IMF’nin sağladığı mali destek her zaman olduğu gibi koşullu oluyor
ve koşullar, ne olursa olsun dış borçların, takvimine uygun olarak geri ödenmesini
garanti altına alma amacına hizmet edecek biçimde belirleniyordu. Bu bağlamda
örneğin; zaten derin bir resesyon içinde kıvranan ülkede, harcamaların daha da
kısılması bir kredi anlaşmasının ön koşulunu oluşturabiliyordu. Buraya kadar,
hikaye Türkiye’deki ile büyük benzerlikler taşımaktadır. IMF’nin baş
ekonomistlerinden Michael Mussa’ya göre , Arjantin’deki politik ve ekonomik durum
bugüne oranla daha istikrarlı olsaydı bile, borç ödemelerinin ertelenmesi ya da
ulusal paranın devalüe edilmesi benzeri bir girişim söz konusu olduğunda bölgede
geniş çaplı bir mali krizin yaşanmasına engel olmak mümkün olamayacaktı.
Yaşananlardan çıkarılan ders ise “IMF’nin, insanlar sokağa dökülmeden önce
HAYIR demeyi öğrenmesi”. Çıkarılan bu ders, gerek Uluslar arası Para Fonunun ve
gerekse yabancı ekonomi uzmanlarının önemli bir bölümünün, ülkede kriz
başladıktan sonra, Ağustos ayında yapılan kredi anlaşması konusunda ikileme
düşmesi ve “eğer Aralık ayı yerine Ağustos ayında Arjantin’e “HAYIR”
denmiş olsaydı kriz bu denli ağır yaşanmazdı” şeklinde düşünüyor olmasından
kaynaklanıyor. Öte yandan,
Arjantin’in Ağustos ve Eylül ayındaki manzarasına baktığımız zaman, bu
mazaretlerin ne kadar geçersiz ve anlamsız kaldığını görüyoruz. Ağustos ayındaki
kredi anlaşmasının yanlışlığı üzerine 5 Eylül tarihinde Los Angeles Times’da
yayınlanan bir makale IMF Yönetiminden büyük bir tepki alıyor ve 15 Eylül günü
aynı gazetede IMF-External Relations Department imzasıyla yayınlanan tekzipte bakın
neler yazıyor : “IMF ile
yapılan yeni anlaşmanın riskleri olduğu doğrudur. Fakat, Arjantin’e uygulanan
reform reçetesi doğru bir reçetedir ve güçlü bir uluslar arası desteği hak
etmektedir. Yeni anlaşma, daha şimdiden ülke içindeki güveni yeniden tesis etmeye
başlamış, bankalardan para çekişi durmuş ve halk parasını yeniden finans sistemine
yatıracak kadar ekonomiye güvenmeye başlamıştır. Gazetenin Editörü Bay Weisbrot
çeşitli noktalarda yanılmaktadır. Özellikle, Arjantin’deki Para Kurulu ülke
çapında, geniş oranda halk desteği bulmuştur. Ayrıca, Arjantin ekonomisi şu anda
büyük oranda dolarize olmuş; ev kiraları, şirketlerin borçları ve dayanıklı
tüketim mallarının fiyatları hep dolar üzerinden hesaplanmaktadır. Böyle bir
durumda Arjantin Peso’sunun devalüe edilmesi tam bir felakete yol açacak ve bir yandan
ülkenin ödemeler dengesinde çok olumsuz bedellere mal olurken bir yandan şirket
iflaslarını hızlandıracak ve işsizliği daha da yükseltecektir. Ayrıca, Hükümet
yoksulların daha az zarar görmesi için belli sosyal programları korumakta, sosyal
güvenlik sistemini reform ederek güçlendirmekte ve işçi ücretleri ile emeklilik
ücretlerindeki kesintileri daha alt düzeylerde tutmaya çalışmaktadır.
Arjantin’deki program IMF tarafından değil, Arjantin devleti tarafından dizayn
edilmiştir ve ülkenin son 10 yılda gerçekleştirdiği son derece başarılı bir
ekonomik dönüşüm tarihinin üzerine inşa edilecektir. Maliye Bakanı Domingo
Cavallo’nun da belirttiği gibi, sıfır-açık (zero-deficit rule) kuralına bağlı
kalarak Arjantin, dış ekonomik şoklarda , yükü sürekli olarak verimli ve etkin özel
sektöre kaydırmadan, kendini yeni duruma adapte edebilecek konuma gelecektir.” Yukarıdaki
tekzip alıntısı, IMF’nin Arjantin’deki ekonomik gelişmeleri nasıl
değerlendirdiğini, Türkiye’deki bazı akademisyenlerin Arjantin Para Kurulu’na
yönelik suçlamalarına IMF kurmaylarının hiç katılmadığını, yine aynı
akademisyenlerimizin “Arjantin’in sabit döviz kuru sisteminde kalmak için direnmesi
ve IMF’nin uyarılarına rağmen dalgalı döviz kuru sistemine geçmeyi reddetmesinin
bugünkü kaotik duruma neden olduğu” biçimindeki -son derece yanıltıcı-
değerlendirmelerinin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu en somut şekilde ortaya
koymaktadır. Uluslar arası Para Fonu, ülkedeki, çok değil sadece 3 ay önceki durumu
bile “istikrar” olarak değerlendirmekte, Arjantin Hükümetine övgüler düzmekte,
Para Kurulunu göklere çıkarmakta ve bugün neredeyse pek çok iktisatçı için
eleştirilerin odağını oluşturan sabit döviz kuru sistemini sonuna kadar
savunmaktadır. Diğer yandan,
Arjantin’de isyanların baş göstermesi ile birlikte çeşitli ülke yönetimlerince
dünya basınına verilen demeçlere de bakıldığında , yaşanan olaylarda IMF’nin
sorumluluğunun ne kadar büyük olduğu yönünde geniş çaplı bir fikir birliğinin
oluştuğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Peru Maliye Bakanı Pedro Pablo Kuczynski,
IMF’yi pasif, katı ve tutarsız politikalar uygulayarak Arjantin’le yaptığı
anlaşmayı yüzüne gözüne bulaştırmaktan suçlarken; Fransa Dış İşleri Bakanı
Hubert Vedrine ise Fonu, uzun zamandan beri ilişkide olduğu , önemli bir müşterisini
yüz üstü bıraktığı ve bu müşteriden en kötü dönemde, en yapamayacağı
şeyleri talep ettiği için yargılamaktadır. Suçlu kimdir ?,
IMF mi, ABD Yönetimleri mi, yoksa Arjantin yönetimleri mi ? sorularının
cevaplanabilmesi için öncelikle “IMF Kimdir? Ve Nasıl Çalışır?” sorularının
cevaplanması gerekmektedir. Ülkelerle yapılan stand-by anlaşmaları sonucunda
aktarılan fonların nihai alacaklısının dünyadaki egemen finans şirketleri olduğu
hatırlandığında Fon’un kimlik sorunu aşılmış gibi görünmektedir. Fakat, ikinci
soru, yani Fon’un nasıl çalıştığı ile ilgili soru cevaplandığında resim biraz
daha değişmekte, netleşmektedir. Eğer IMF politikalarının tek sorumlusu finans
sermayesi olsaydı, kamu hizmetlerinin piyasa ekonomisine açılması, şeker ve tütün
yasaları ile ihale yasalarının çıkarılması, G.Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde
Su’yun özelleştirilmesi, Ukrayna’da yoksullara yapılan tarımsal gıda
yardımlarının kesilmesi, Haiti’de pirinç üreticilerine yapılan devlet
desteklemelerinin kaldırılması, Mozambik’teki şeker pancarı üreticilerine
sağlanan sübvansiyonlara son verilmesi, Jamaika sanayii ürünlerinin ithalatında
alınan gümrük vergilerinin kaldırılması gibi dünya tarım, hizmetler ve sanayii
tekellerinin temel hedefleri kredi anlaşmalarının ön koşulları içerisinde
olmayacaktı. İşte bu nedenle, finans ve sanayii sermayelerinin iç içe geçmiş grift
yapısını IMF’nin işleyiş mekanizması ve yapısından daha somut ortaya koyabilecek
çok az veri bulunmaktadır. Bu tespit bizi, yaşananların sorumlusunun tek bir yapı,
tek bir Hükümet ya da Yönetim olmaktan öte, bir sistem, yani kapitalizmin bizzat
kendisi olduğu sonucuna ulaştırmaktadır. Bu çerçevede, tıpkı Felix Rohatyn’in de
belirttiği gibi, “Ulus Devletlerin bilhassa ekonomik ve siyasi alandaki dış
politikaları her zaman burjuvazinin meselesi olmuştur. Siyasi tercihler, çok sınırlı
bir halk kesimi ile özel sektörün çıkarlarını gözetme hedefine kilitlenmiş geniş
kapsamlı bir fikir birliği içersinde önerilir, müzakere edilir ve kabul edilir.”
sözlerinin hatırlanmasında yarar vardır. “Suçlu Hükümettir, IMF’nin
uyarılarına kulak asmamıştır” ya da “IMF bu kez yanılmış, yanlış politikalar
uygulamıştır” türünden savlar yanıltıcı olmalarının da ötesinde, kafaları
bulandırmaya ve gerçekleri gizlemeye yönelik, bilinçle ortaya atılan argümanlardır.
Diğer yandan
Arjantin’de isyanların patlak vermesinden birkaç ay önce, IMF yönetiminin,
ülkelerin de tıpkı şirketler gibi iflas etmesini öngören hazırlıklar içinde
olduğu, yani minarenin kılıfını çok önceden hazırladığı ve en geç Mart ayında
bu planın nihai şekline ulaşacağını bildiren IMF kurmayı Anne Kruger’in
açıklamaları[1],
“IMF, ülkelere zamanında HAYIR demeyi öğrenmelidir” tarzındaki IMF
tepkileri ile büyük bir tutarlılık içindedir. Arjantin’de yaşanan kaosa bilerek
yeşil ışık yakılmış ve böylece bir yandan ülkelerin iflas planı için mazeret
yaratılıp plana meşruiyet kazandırılırken, bir yandan da benzer konumda ve IMF
karşıtı tepkilerin giderek yayıldığı ülkelere gözdağı verilmiştir. Bu
ülkelere IMF çekilirse Arjantin gibi olursunuz mesajı verilmektedir. Arjantin’de
asıl yağma bundan sonra başlayacak, İflas Hukuku uyarınca tüm kamu mallarına,
hazine arazilerine, yeraltı ve yer üstü tüm doğal kaynaklarına ulusötesi sermaye
tarafından el konacaktır. Buraya kadar
Arjantin’de yaşananlarla ilgili olarak belli düzeyde bir açılım sağlayabildiğimiz
öngörüsünden hareketle şimdi de Türkiye ile Arjantin arasındaki , son dönemde
sıkça dile getirilen, benzerlik ve farklılıklara göz atalım. Ülkemizdeki son dönem
gelişmelerinin Arjantin ile büyük benzerlikler taşıdığını hatırlattıktan sonra,
şindiye kadar Arjantin’in yabancı yatırımları çekme açısından ülkemizden bir
hayli ileride olduğunu; ekonomik çöküş içinde olduğu 2000 yılında bile ülkeye
giren yabancı sermaye miktarının Türkiye’dekinden 10 kat daha fazla
gerçekleştiğini, 1999 yılında ise bu oranın tam 24 kat olduğunu belirtmekte yarar
vardır. Yabancı sermayenin kalkınma ve refah anlamına geldiği tezlerini yerle bir
eden Arjantin kaosu, kapitalist iktisat teorisinin milli gelir tezini de
çürütmüştür. Zira, 2000 yılı itibarıyla ülkede kişi başına düşen milli
gelir 7000 $ ile Türkiye’dekinin iki katından daha yüksektir. İşsizlik ve
yoksullaşma oranlarında Türkiye’nin Arjantin’den daha iyi bir konumda olduğunu
iddia etmek, Başbakanın ayakları dibine fırlatılan yazar kasaları, yiyecek
yardımları sırasında yaşanan izdihamları, amele pazarlarında köle tacirlerini
bekler gibi, kendi emeğinin -hem de en düşük bedeller üzerinden- satın alınması
için birbirleriyle kıyasıya rekabet içine giren işsizler ordusunu, soğuktan ve
açlıktan ölenleri görmezden gelmektir. Türkiye’deki mücadele geleneğinin Latin
Amerika ülkelerindeki kadar gelişmediği tespiti doğru olabilir. Fakat bu nokta da
Arjantin halkına söylenebilecek tek şey “Bizim burjuvazimiz, sizinkini döver”
olabilir. Arjantin’de
yaşananlardan ve benzeri kaoslardan ders çıkarmak değil ama, ülkemiz emekçilerinin
yakın geleceği üzerine tahmin ve yorumlarda bulunmak mümkündür. [1] Cumhuriyet Gazetesi 26 Aralık 2001 |