mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Siyonizm ve Filistin Sorunu - Bilgi Notu

Derleyenler: Pınar Erol - Veysel Kalay

Çalışma Grubu - Mayıs 2002

 

Bugün Filistin’de yaşanan şiddet tüm dünya halklarında isyan duygularına yol açıyor. Bu coğrafyada bugün yaşanan sorunu anlamak ise sorunun tarihi arka planını, uluslararası plandaki yerini ve Siyonizmin ve İsrail devletinin gerici karakterini bilmeyi gerektiriyor. Bu bakımdan Bertrand Russell Barış Vakfı’nın kendisi de Amerikalı devrimci Marksist bir Yahudi olan eski genel sekreteri Ralph Schoenman’ın, çoğu Siyonist hareketin kendi belgeleri olmak üzere, yüzlerce belgeye dayanarak yazmış olduğu “Siyonizmin Gizli Tarihi” isimli kitap bu tarihi aydınlatmada önemli bir kaynak.

İsrail devletinin temelleri Siyonizme dayanmaktadır. Siyonizm son kertede emperyalizm tarafından desteklenen bir Yahudi hakim sınıf hareketi olmasına karşın özgün yanları da belirleyicidir.

Siyonizmi öteki sömürgeci hareketlerden ayıran, ülkeye gelip yerleşen göçmenlerle ülkesi işgal edilenler arasındaki ilişkidir. Siyonist hareketin açıkça ilan edilen hedefi, Filistin halkını sadece sömürmek değil, malından ve yurdundan edip dağıtmak oldu. Tarihi belgeler çarpıtıldı, "“vatansız halka, halksız vatan” efsanesi yaratılmaya ve Filistinlilerin varlığı yok sayılmaya çalışıldı.

Oysa daha 1800’lü yılların başlarında Filistin’de bini aşkın köy vardı. Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron ve Nasıra gelişmekte olan kentlerdi. Arazi baştan başa sulama kanalları ile örtülüydü. Filistin’de yetişen turunçgil, zeytin ve hububatın ünü dünyayı sarmıştı.

1840 yılında Britanya İmparatorluğu Küdüs’te bir elçilik kurduğunda İngiliz Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere” burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya attı.

Bu tarihlerde Filistin topraklarında Filistinli Arap toplum ile 20.000 Kudüs Yahudisi başta olmak üzere Museviler uyum içerisinde yaşıyorlardı. Filistin toplumu bu dönemlerde içiçe yaşadıkları Museviler ile geleceğin sömürgecileri arasında gayet net bir ayrım yapmaktaydı. Örneğin 1886’da Petra Tikva’da köylüleri topraklarından ayırmak için müdahale olduğunda örgütlü bir direniş gerçekleşti ama komşu köylerdeki Yahudilere karşı hiçbir hareket olmadı.

Siyonist hareket bölgede bir Yahudi devleti kurma planlarında Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, İmparatorluk Almanyası gibi tüm egemen güçlerle ilişki kurmuş ve destek aramıştır. 1896 yılında Filistin’i Siyonist harekete bağışlaması yolunda Osmanlı İmparatorluğunu ikna etmeye yönelik bir plan ortaya atıldı.

1905’te toplanan 7. Dünya Siyonist Kongresi ise yok saydıkları Filistin halkının Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlaşmayı hedefleyen siyasi bir örgütlenme içerisinde olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Tabi bu, sadece Türk yönetimine değil, Siyonist amaçlara karşı da bir tehdit oluşturuyordu.

Weizmann, Siyonist liderlerin aynı zamanda Osmanlı ve Alman İmparatorluklarından koparmaya çalıştıklarını, İngilizlerden koparmayı başarmıştı. 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonunda “Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak bakmakta ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceklerini belirtmektedir.”

Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa süre önce İngiltere güvencesi altında “kendi kaderlerini tayin” vaadine karşılık İngilizlerin kumandasında Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşmayı  kabul eden Arap liderlerini de yanına katan Britanya, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının büyük bölümünü ele geçirmişti.

Bu dönemlerde Siyonist hareket ile Güney Afrika’daki sömürgeciler arasında da gelişkin bir ilişki vardı. Güney Afrika’da büyük bölümü Litvanya’dan gelen geniş bir Yahudi topluluğu vardı. Siyonist liderler siyasi ve mali destek sağlamak için sık sık Güney Afrika’ya gidiyorlardı. Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl Filistinlileri dağıtmayı başarmak için Güney Afrika’da  uygulanan yöntemleri kullanmaları gerektiğini savunuyordu.

1934’den önce bir grup Güney Afrikalı yatırımcı ile büyük sermaye sahibi Filistin’de toprak alımları yapacak olan Afrika-İsrail Yatırım Ortaklığını kurmuşlardı.

Siyonizmin ideolojisi

 “Revizyonist Siyonizmin” kurucusu olarak bilinen Vladimir Jabotinsky 1923’te bütün Siyonist hareket için bir kilometre taşı sayılabilecek olan “Demir Duvar” adlı makalesini yayınladı. Daha sonra sağından “sol”ula tüm bir Siyonist harekette sürekli alıntılanan makalesinde Jabotinsky şunları ifade ediyordu:

“Ne şimdi, ne de görünür gelecekte Araplarla bir uzlaşmaya varmamız söz konusu bile olamaz. (...) Filistin’in bir Arap ülkesi olmaktan çıkarılıp Yahudi çoğunluğa ait bir ülke haline getirilmesi konusunda Filistinli Araplarla gönül rızasına dayalı bir anlaşma sağlamak kesinlikle imkansızdır. (...)

Biz Filistin’e karşılık ne Filistinlilere ne de öteki Araplara hiçbir şey veremeyiz. Öyleyse gönül rızası ile anlaşamayız. Bugün sömürgeleştirme faaliyeti, en sınırlandırılmış haliyle bile, yerli halkın rızasına rağmen sürdürülmek zorundadır. Dolayısıyla bu faaliyet ancak ve ancak yöre halkının hiçbir şekilde kıramayacağı, adına Demir Duvar diyebileceğimiz bir güç kalkanının ardında sürdürülüp geliştirilebilir. İşte bizim Arap politikamız budur. Bunu herhangi başka bir biçimde formüle etmeye kalkışmak da olsa olsa ikiyüzlülüktür.”

Jabotinsky herkesi “yerli halkın sızamayacağı demirden duvar” ve “her sömürge hareketinin demir yasası... silahlı güç” görüşünde birleşmeye çağırıyordu. Bu çağrısı sonraki onyıllar boyunca sürdürülen büyük Siyonist saldırılarda yankısını bulacaktı.

İzak Rabin 1967’de Genel Kurmay Başkanı olarak savaş başlatırken “Demir İrade” terimini kullandı. Daha sonra 1975 ve 76’da başbakanlığı sırasında “Demir Pençe” politikasını ilan etti. Bu politika sonucunda 300.000’i aşkın Filistinli İsrail hapishanelerinde sitemli ve sürekli işkenceye tabi tutuldu. Bu işkenceler Londra Sunday Times gazetesi ile Uluslararası Af Örgütü tarafından açığa çıkarıldı. Sabra ve Şatila kamplarında gerçekleştirilen katliamlar öncesinde Sunday Times planı “kampların ortadan kaldırılması için planlaması titizlikle yapılan askeri operasyonun adı “Demir Beyindir” şeklinde açıkladı. 1980’lerin sonlarında İzak Rabin, Simon Peres hükümetinde Savunma Bakanı olarak Lübnan ve Batı Şeria’da uygulamaya koyduğu politikayı “Demir Yumruk” politikası olarak adlandırdı.

Yine Jabotinsky’nin düşüncesi saf kan doktrinine de dayanmaktadır. Yalnızca revizyonist Siyonizm değil, Siyonizmin diğer eğilimleri de saf kan doktrinini sahiplenmektedirler.

Filistin’in sömürgeleştirilmesi

1917’de Filistin’de 56.000 Yahudi, 644.000 Filistinli Arap vardı. 1922’de 83.794 Yahudi, 663.000 Arap vardı. 1931’de ise Yahudilerin sayısı 174.616, Araplarınki 750.000 idi.

İngilizlerle Balfour Deklarasyonu ile yapılan ittifak Siyonistlere bölgeyi ele geçirmek için gereken zemini sağladı. Kırsal alanlarda toprakların ele geçirilmesi için büyük çaplı bir Yahudi sermayesi ayrıldı. Yahudi grupların elindeki kent ve kır alanları 1929’da 300.000 dönüm iken, 1930’da 1.250.000 dönüme ulaştı. Bu tarımsal alanların yaklaşık üçte biriydi. İngiliz emperyalizmi yöredeki Filistin ekonomisinin istikrarını bozmak için gerekli yolları açtı. Manda hükümeti Yahudi sermayesine ayrıcalık tanıyarak Filistin’deki devlet imtiyazının % 90’ını onlara ayırdı. Bu Siyonistlere ekonomik altyapının (yol projeleri, Ölü Deniz’deki maden yatakları, elektrik, limanlar, vb.) denetimini ele geçirme imkanını verdi. 1935’e kadar Siyonistler Filistin’deki toplam 1212 sanayi şirketinin 872’sini ellerine geçirmişlerdi. Siyonistlere alt sanayi ithalatı vergiden muaftı. Arap işgücü aleyhine çıkarılan ayrımcı iş yasaları sonucu Araplar arasında büyük çaplı işsizlik başgösterdi.

1936 Ayaklanması

Toprak kaybı ve baskılar 1936’dan 1939’a kadar süren bir ayaklanmaya yol açtı. Ayaklanma itaatsizlik ve silahlı başkaldırı biçimindeydi. Filistinlilerce 7 Mayıs 1936’da düzenlenen bir konferansta vergi ödememe kararı alındı ve hemen ardından tüm Filistin’de genel greve gidildi.

İngilizlerin buna tepkisi anında ve sert oldu. 30 Temmuz 1936’da sıkıyönetim ilan edildi. Baskı uygulamaları başlatıldı. Yafa kentinin büyük bölümü İngilizlerce yıkıldı. İngiltere ayaklanmayı bastırmak için bölgeye çok sayıda asker gönderildi. Yine de 1937 sonu ile 1938 başlarında İngiliz güçleri silahlı halk ayaklanmasının kontrolünü ellerinden kaçırmaya başladılar ve Siyonistlere başvurarak Siyonist silahlı güç oluşturdular. Bu gücün desteği ile 1938’de 5.000 Filistinli tutuklandı, 2.000’i uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı, 148’i idam edildi, bu arada 5.000’in üzerinde ev de yıkıldı.

İngilizler destekledikleri silahlı Siyonist gücü kamufle etmek için sahte polis gücünü kurdu. Ayrıca Hagana’ya ve Jabotinsky’nin Milli Askeri Teşkilatına (İrgun) da binlerce kişi kaydedildi. 1939’da İngilizlerle çalışan Siyonist güçlerin sayısı 14 bini aşmıştı. Bunlar İsrail ordusunun temelini oluşturdu.

Üç yıl süren mücadeleye rağmen ayaklanma Siyonistler ve sömürge rejimi tarafından ezildi. Müftü ile öteki dini liderlerin, feodal toprak sahiplerinin ve yeni doğmuş burjuvazinin işçilerle köylüleri sonuna kadar desteklemekteki yetersizlikleri, üç yıllık kahramanca mücadeleye rağmen, Siyonistlerle sömürge rejimine ayaklanmayı ezme imkanını verdi. Bunda İngilizler sömürgeci efendilerine körü körüne bağlı geleneksel Arap rejimlerinin bile bile ihanetinden de destek gördüler.

 

 

Filistin’in BM kararı ile bölünmesi; İsrail devletinin kurulması ve Filistin’in ele geçirilmesi

1947’de Filistin’de 630.000 Yahudi ile 1.300.000 Filistinli Arap vardı. Dolayısıyla nüfusun sadece % 31’ini Yahudiler oluşturuyordu. Ancak Siyonizmin sözcülerinin açıkça ifade ettikleri bu topraklarda iki halka yer olmadığıydı. Filistin’e getirilen Yahudi göçmenlerin yerleşmelerinin organizasyonundan sorumlu Yahudi Ajansı Göçmen Dairesi başkanı Joseph Weitz 1940 yılında şöyle yazıyordu:

“Şu nokta herbirimiz tarafından açıkça bilinmelidir ki, bu topraklar üzerinde iki ayrı halka yer yoktur. Eğer Araplar bu küçücük ülkede yaşayacaklarsa biz hedefimize hiçbir zaman varamayacağız demektir. Öyleyse Arapları buradan uzaklaştırıp komşu ülkelere sürmeliyiz, hem de hepsini. Tek bir köy, tek bir aşiret kalmamacasına.”

Bu ve benzeri demeçlerde açıkça ifade edilen hedefler doğrultusunda katliam ve topraklardan sürme operasyonları yapıldı. Bu operasyonlar Birleşmiş Milletlerde 29 Kasım 1947 tarihinde alınan Filistin’i taksim etme kararı ile devletin resmen ilan edildiği 15 Mayıs 1948 arasına denk gelen dönemde özellikle yoğun olarak yaşandı. BM’nin verdiği, ileri gelen emperyalist güçlerle Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliğinin desteklediği, Filistin’in bölünmesi kararı verimli alanların % 54’ünü Siyonistlere veriyordu. Ne var ki İsrail devletinin kurulmasından önce İrgun ve Hagana arazinin dörtte üçünü ele geçirmiş ve 780.000 Filistinliyi zorla ülkeden çıkarmıştı.

Katliam köylerin birbiri ardından haritadan silinmesi biçiminde ve sürekliydi. Amaç insanları can korkusuyla kaçırmaktı. 9 Nisan 1948’de saldırılan Deir Yasin köyünde erkek, kadın, çocuk 254 kişi öldürülmüştü. Deir Yasin’den “sağcı” Revizyonist yer altı örgütleri sorumlu tutuldu. Yine 1948’deki Dueima katliamı ise resmi Siyonist İşçi İsrail ordusu tarafından yapılmıştı.

Bunun benzeri katliam ve zorla yerinden sürme operasyonları devletin kurulması ile de sona ermedi. 1950’li yıllar boyunca da devam etti.

Bu canice politikanın yarattığı sonuçları incelersek şu noktaları görüyoruz: Taksimden sonra İsrail işgali altına giren bölgede 950.000 Filistinli Arap vardı. Altı aydan kısa bir sürede bu sayı 138.000’e indi. 1948 ile 1949 yıllarında 400 köy ile kasaba haritadan silindi. 1950’lerde bu sayı daha da çoğaldı. Aşağıdaki tablo İsrail İnsan ve Yurttaş Hakları Ligası başkanı Israel Şahak tarafından hazırlanan çalışmadan alınmıştır:

 

Bölgenin adı:        Köylerin sayısı:

                                               48’den önce                          1988                                       Yok olanlar

Kudüs                                         33                                                           4                                             29

Beytlehem                                   7                                                            0                                              7

Hebron                                       16                                                           0                                             16

Yafa                                            23                                                           0                                             23

Ramle                                         31                                                           0                                             31

Lidda                                          28                                                           0                                             28

Jenin                                            8                                                            4                                              4

Tulkarm                      33                                                          12                                            21

Hayfa                                         43                                                           8                                             35

Akre                                           52                                                          32                                            20

Nasıra                                         26                                                          20                                             6

Safed                                          75                                                           7                                             68

Taberiye                     26                                                           3                                             23

Bisan                                          28                                                           0                                             28

Gazze                                         46                                                           0                                             46

TOPLAM                                475                                                          90                                           385

Filistinlilerin gönderilip köy ve kasabalarının boşaltılmasının ardından onlardan kalan çok büyük miktarda mal mülke “Ülke Dışında Yaşayan Mal Sahiplerinin Mülkleriyle İlgili Yasa” (1950) çerçevesinde el kondu. Lehn ve Davis’in Yahudi Ulusal Fonu kaynaklarına dayanarak verdikleri bilgilere göre: “İsrail topraklarının sadece 300.000 ile 400.000 dönüm arasında kalan bölümü İsrail hükümetince Manda rejiminden (İngiliz) devralınan devlet arazisidir (% 2). Yahudi Ulusal Fonu ile Yahudi özel mülk sahiplerinin elindeki arazi iki milyon dönümden azdır (% 10). Geri kalan topraklar ise (yani 1949 ateşkes sınırları içinde kalan arazinin % 88’i) çoğu ülkeyi terk etmiş olan Arap toprak sahiplerinin yasal mülküdür.”

Birleşmiş Milletler Mülteci Bürosu tahminlerine göre İsrail sınırları içinde olup Arapların terk ettiği meyvalık, ağaçlık, taşınabilir ve taşınamaz malların değeri 118-120 milyon Sterlin dolayındaydı.

1948’den  1953’e kadar yaşanan en büyük göç döneminde ele geçirilen Arap topraklarının ve mülklerin İsrail açısından ekonomik öneki son derece belirleyiciydi. İsrail Yahudileri ve yeni gelen göçmenler ülkeyi terk edenlerden ele geçirilen alanlara yerleştirildi. Zeytinlikler, narenciye alanları, taş ocakları ele geçirildi.

Ülkenin Yahudileştirilmesi

1961 Kasım’ında Yahudi Ulusal Fonu ile İsrail hükümeti Temmuz 1960’da çıkarılan yasaya dayalı bir anlaşma imzaladılar. Böylece İsrail topraklarının % 92’sinde şu politika geçerli oldu. “Kiracı Yahudi olmak ve toprakta sadece Yahudi işçi çalıştırmayı kabul etmek zorundadır.”

İsrail’de devlet arazilerine “ulusal toprak” denir. Bu da “İsrail” toprağı değil, Yahudi toprağı demektir. Yahudi olmayanların çalıştırılması yasaya aykırıdır. Ariel Şaron gibi bazı Yahudi çiftlik sahipleri Yahudi tarım işçilerinin az bulunurluğundan ve Filistinli işçilere ödenen ücret Yahudilere ödenenin kat be kat altında olduğundan Arap işçi çalıştırmaktadır. 1974’te Tarım Bakanı bunu bir “kanser” olarak nitelemiştir. Yahudi olmayanları çalıştırmanın cezası para ve özel fona bağış şeklinde oluyor.

İsrail devletinin katışıksız ırkçı uygulamaları içerisinde İsrail vatandaşlığı veya milliyeti, bu sözcüklerin anlamlarının gerektirdiği tüm durumlarda sadece Yahudiler için geçerlidir. Yasalar, haklar, koruyucu hükümler, çalışma ve mülk edinme yetkisi hep Yahudiler içindir. Yahudinin tanımı tümüyle dini ortodoks ilkelere dayandığı için “ana tarafından Yahudi soyundan” olmak mülkiyet, çalışma ve yasal korunma haklarına sahip olmak için ön koşuldur.

Siyonizmin Yahudiler ile ilişkisi, Yahudi düşmanları ile işbirliği

Ralph Schoenman’ın kitabı İsrail’i Nazilerin Yahudi soykırımının etkisi altında savunmaya yatkın olanları da sarsacak belgeler sunuyor. Bu belgeler Siyonistlerin Yahudi düşmanları ile ve Nazilerle bile işbirliği yapmış olduğunu kanıtlıyor!

Öncelikle Siyonistler genel olarak Avrupa ülkelerinde ve diğer yerlerde yaşanan Yahudi düşmanlığına karşı mücadele etmemişlerdir. Herzl “Anti-semitizmle çatışmanın boşluğu ve yararsızlığını anlamış bulunuyorum” diye yazarken, Jabonisky niyetini daha açık ifade ediyor: “Yahudi halkı çok kötü bir halktır, komşuları haklı olarak ondan nefret ederler... Öyleyse kurtuluşu topyekün İsrail ülkesine göçmesindedir.” Bu şekilde başlangıçtan itibaren Yahudileri yaşadıkları ülkelerden ayırmak gibi ortak bir arzuyu paylaştıkları için Siyonistlerin anti-Semitistleri müttefik olarak gördüklerini söyleyebiliriz.

Theodor Herzl Rusya’da en iğrenç pogromların (Yahudi soykırımları) –Kişinev pogromlarının- mimarı olan Kont Von Plehve’ye şu öneriyi getiriyordu: “ Bir an önce ülkeye (Filistin) ulaşmada bana yardımcı olun, o zaman (Çar yönetimine karşı) ayaklanma hemen bitecektir.” Von Plehne bunu kabul etti ve Siyonist harekete para desteği sağlama işini üstlendi. Aynı Von Plehne Herzl’e şu yakınmada bulunuyordu: “Yahudiler devrimci partilere katılıyorlar. Biz göç için çalıştığınız sürece sizin Siyonist hareketinizi destekledik. Hareketi bana karşı savunmanıza gerek yok.” Bunun üzerine Herzl ve Weizmann Filistin’de Çarlık çıkarlarını güvence altına almayı ve Doğu Avrupa ve Rusya’yı şu “muzır ve bozguncu Anarşik Bolşeviklerden temizlemekte yardımcı olmayı” önerdiler.

Simon Petilura Ukraynalı bir faşistti ve 28.000 Yahudinin ölümü ile sonuçlanan 897 pogromu bizzat yönetmişti. Jabotinstky bu Petilura ile dayanışma kurup Kızıl Ordu ile Bolşevik devrimine karşı mücadelelerinde yardımcı olacak bir Yahudi polis gücü kurulmasını önerdi. Bunun sonucunda devrime destek vermiş işçi, köylü ve aydınların pekçoğu öldürüldü.

Naziler ile geliştirilen ilişkide de farklı bir politika izlenmedi. Almanya Siyonist Federasyonu Haziran 1933’te Nazi partisine destek mesajı gönderdi. Dünya Siyonist Örgütü ise 1933’teki kongresinde Hitler’e karşı eylem çağrısını 43’e karşı 240 oyla geri çevirdi. Bu kongre sırasında Hitler Dünya Siyonist Örgütüne (DSÖ) ait Anglo-Filistin Bankası ile bir ticaret anlaşması ilan ederek Alman ekonomisinin son derece nazik bir aşamadan geçtiği bir dönemde Nazi rejimine karşı Yahudi boykotunu kırdı. DSÖ Nazi rejiminin sattığı malların Ortadoğu ve Kuzey Avrupa’daki en büyük dağıtımcısı oldu. Bu yakınlaşmanın sonucu olarak SS Güvenlik servisinden Baron Von Mildenstein altı aylık bir ziyaret için Filistin’e geldi ve dönüşünde Hitler’in propaganda bakanı Goebbels 1934’te Der Angriff’te Siyonizmi öven 12 bölümlük bir rapor yazarak yayınladı.

Siyonistler Avrupa Yahudilerini kurtarmaya yönelik çabaları kendi hareketlerine yönelik bir tehdit olarak görüyorlardı. 1930’lu yıllar boyunca zulüm altındaki Avrupa Yahudilerine sığınma hakkı tanımak için Birleşik Devletler ve Batı Avrupa’daki göçmen yasalarının değişmesine Siyonistler örgütlü bir şekilde karşı çıktılar.

Ben Gurion 1938’de İngiltere’deki Siyonist İşçiler toplantısında yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:

“Bilsem ki Almanya’daki bütün çocukları kurtarmak için ya hepsini İngiltere’ye nakletmek ya da yarısını Eretz İsrail’e götürmek gerek, ikinci şıkkı seçerim.”

Dünya Siyonist Örgütü 1933’ten 1935’e kadar göçmen kağıdı alabilmek için başvuran Alman Yahudilerinden üçte ikisini geri çevirmişti. Çünkü Filistin’e seçme işgücü götürüyordu. Siyonist İşçi gazetesi Davar editörü Berel Katznelson Siyonizmin gaddar ölçütlerini şöyle açıklıyordu:

“Alman Yahudileri Filistin’de çocuk doğuramayacak kadar yaşlıydılar. Siyonist bir sömürge oluşturmaya yetecek kadar mesleki bilgileri yoktu, İbranice bilmiyorlardı ve Siyonist değillerdi.”

Böylece DSÖ onca zulüm çeken bu insanları yüzüstü bırakıp onların yerine Birleşik Devletler, İngiltere ve diğer ülkelerde güvenlik içinde yaşayan Yahudilerden 6000 genç ve eğitimli Siyonisti Filistin’e yerleştirdi.

1943’te bile milyonlarca Alman Yahudisi ölüme gitmiş ve hala giderken, Birleşik Devletler Kongresi ancak sorunu inceleyecek bir komisyon oluşturulmasını öneriyordu. Siyonizmin Amerika’daki temsilcilerinden Wise ise kongrede Yahudileri kurtarma tasarısının aleyhine konuşmak üzere Washington’a geliyordu. Wise’ın korkusu yasa çıkacak olursa dikkatlerin Filistin’in sömürgeleştirilmesinden başka yere kayacağıydı.

1943’te İngiliz parlamentosunun 227 üyesi zor durumda olan Yahudilere Britanya topraklarında sığınma hakkı sağlanması yolunda kendi hükümetlerine yaptıkları çağrıya bütün Siyonist kuruluşlar şaşmaz şekilde karşı tavır aldı.

Bu Siyonist politikayı en açık biçimde dile getiren kişi, ilk İsrail cumhurbaşkanı olan ve daha önce de Belfour Deklarasyonunun mimarı olan Weizmann olmuştur. Kendisi 1937’de Londra’da Peel Komisyonu önünde verdiği ifadeyi aynı yıl yapılan Siyonist Kongresinde şu şekilde aktarmıştır:

“Avrupa’daki 6 milyon Yahudi’nin umudu göçte. Bana sordular: 6 milyon Yahudi’yi Filistin’e götürebilir miyiz? Diye. Cevabım “Hayır” oldu... O trajedinin karanlıklarından kurtarmak istediklerim genç insanlar. Yaşlılar gelip geçicidir.”

1944’te dahi sözde “kurtarma örgütlerinden” dolayı suçlanan Siyonistler tasfiye edilecekler listesinde yer alan Yahudileri kurtarmak için kendilerine sunulan önerilere itibar etmediler. Temmuz ayında Slovakyalı Yahudi lider Haham Dov Mihail Weissmandel Auswitz’de tasfiye edilecek olanlar listesine alınan Yahudileri kurtarmak için demiryolu haritalarını da ekleyerek gönderdiği mektup ile Macar Yahudilerini ölüm fırınlarına götürecek olan trenlerin geçeceği yolların bombalanmasında ısrar ediyordu. Önerileri arasında Auswitz’deki fırınların havaya uçurulması, 80.000 mahkuma paraşüt ile cephane atılması gibi önlemler vardı. Eğer diyordu Weissmandel, müttefikler “kurtarma örgütlerinden” gelen talebi geri çevirecek olurlarsa, o zaman Siyonistler bütün fonları ve örgütleri ile devreye girip uçaklar sağlamalı, Yahudi gönüllüler bulmalı ve sabotaj işini gerçekleştirmelidirler. Böylelikle her gün 13 bin Yahudi’nin yakılmasını durdurmak mümkün olacaktır.

Bu tür çabalar, düzenlenmeye çalışılan kampanyalar, gösteriler Siyonistlerce her seferinde suskunlukla geçiştiriliyor, hatta Birleşik Devletler ve İngiltere’de aktif bir şekilde sabote ediliyordu.

Sonuç olarak direniş örgütlemeye ve destek sağlamaya çalışan Avrupalı Yahudilere ne bir Siyonist lider karşılık verdi ne de kapitalist Batı devletleri herhangi bir toplama kampını bombaladı.

Macaristan Yahudilerinin geri kalanının yazgısı konusunda sessiz kalınması koşuluyla sadece altı yüz ileri gelen Yahudi’ye yaşam hakkı tanınması konusunda Siyonist hareket ile Nazi Almanyası arasında bir anlaşma yapılmış olduğu ise daha sonra ortaya çıktı. Hayatta kalanlardan Malchiel Greenwald anlaşmanın varlığını ortaya çıkarıp Kastner’i “Budapeşte’deki yüzbinlerce Yahudi’ni katlinden sorumlu” bir Nazi işbirlikçisi olarak ifşa edince hakkında dava açıldı. İsrail mahkemeleri söz konusu davada şu sonuca vardı:

“İleri gelen Yahudileri kurtarmak uğruna geri kalanı gözden çıkarmak, Kastner ile Nazi Almanyası arasında varılan anlaşmanın temel maddesiydi. Bu anlaşmayla ulus iki eşitsiz parçaya bölünmüştür. Bir yanda Nazilerin Kastner’e kurtarmayı vaad ettiği küçük bir seçkin azınlık, öte yanda ise Nazilerin ölüm listelerine aldıkları Macar Yahudilerinden oluşan çoğunluk.”

Mahkeme kararı işbirliğini daha da somut olarak açığa çıkarıyor:

                “Yahudileri Kurtarma Komitesi ile Yahudileri imha edenler arasındaki işbirliği Budapeşte ve Viyana’da somutlaştı. Kastner SS içinde önemli görevler üstlendi. Nazi SS’i İmha Bürosu ve Ganimet Bürosu’na ek olarak bir de Kurtarma Bürosu kurmuştu. Bunun başkanlığına Kastner getirildi.

Nazi Almanyası ile askeri anlaşma önerisi

11 Ocak 1941’de İzak Şamir Ulusal Askeri Örgüt (UAÖ) yani Siyonist İrgun ile üçüncü Nazi hükümeti arasında bir askeri anlaşma önerdi. Bu öneri savaştan sonra Türkiye’deki Alman büyükelçiliği dosyalarında ortaya çıktığı için Ankara belgesi olarak bilinir. Belgede şunlar yazılıydı:

“Yahudi kitlelerin Avrupa’dan çıkarılması Yahudi sorununun çözümü için önkoşuldur; ancak bunun gerçekleşebilmesi bu kitlelerin Yahudi halkının anavatanı olan Filistin’e yerleşmelerine ve tarihi sınırları içerisinde bir Yahudi devletinin kurulmasına bağlıdır.

UAÖ, Alman Reich’ı ile onun yetkililerinin Almanya’daki Siyonist faaliyetler ile Siyonist göç planları konusundaki iyi niyetlerinin bilincinde olarak şu görüşlere sahiptir:

1.        Alman düşüncesine uygun olarak Avrupa’da kurulacak Yeni Düzen ile, UA֒nün varlığında cisimleşen Yahudi ulusal hedefleri arasında ortak çıkarların varlığı mümkündür;

2.        Yeni Almanya ile İbrani alemi arasında bir işbirliği mümkündür;

3.        Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Yahudi devletinin Alman Reich’ı ile yapılacak bir anlaşma çerçevesinde kurulması gelecekte Ortadoğu’daki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir.

Bu düşüncelerden yola çıkan Filistin’deki UAÖ, İsrail özgürlük hareketinin yukarda belirtilen ulusal hedeflerinin Alman hükümeti tarafından tanınması koşuluyla savaşta Almanya’nın yanında aktif olarak yer almayı teklif eder.”

Siyonizmin Avrupa’da yaşanan Yahudi soykırımı karşısında bu ihanetçi tutum, Nazi rejimi ile dahi işbirliğine yönelmesi, kendi çıkarlarını kurulu düzenin çıkarları ile özdeşleştirmesinin bir sonucu idi. Bugün de aynı tutumun sürdürüldüğü ve İsrail’in emperyalist çıkarlarla özdeşleşmiş bir varlık sergilediğini görebiliyoruz. 

Siyonizm ve “güvenlik” örtüsü altında sürekli saldırganlık

Bu çirkin tarihin kökleri Yahudi düşmanlığını mücadele ve toplumsal devrim yoluyla yenmeyi değil, egemenlerin ve sömürü düzeninin yanında saf tutmayı seçen Siyonizmin kurucularının ahlaki bozgununda yatar. Siyonistler zulümden kurtulma ile toplumsal değişimin zorunluluğu arasındaki bağı koparmaya çalıştılar; oysa Yahudi düşmanlığının tohumlarının ekilmesi de, Yahudilerin gördüğü mezalim de hep kendilerinin yardım dilendikleri egemenlerin işiydi. Yahudiler zulmü, sürekli sığıntı durumunda kalmanın acısını en iyi bilmesi gereken bir halk. Ama Siyonistler bundan çıkış için başka bir halkın ezilmesini benimsediler. Kendilerine kurban bir halk seçip fetih planlarını onların üzerinde uyguladılar ve uygulamaya devam ediyorlar. Bunu yaparken de Yahudilerin “güvenliğini” gözettiklerini iddia ediyorlar.

“Güvenlik” Filistin ve Lübnan’daki sivillerin yaygın bir şekilde katledilmesini, Filistin ve Arap topraklarının gaspedilmesini, çevre bölgelere yayılıp yeni yerleşme alanları açılmasını, insanların yerinden yurdundan edilmesini ve siyasi tutukluların sürekli işkence altında tutulmasını gözlerden saklamak için kullanılagelmiş bir slogandır. İsrail eski başbakanlarından “Moşe Şaret’in Özel Günlüğü”nün yayınlanması İsrail politikasının motor gücü olan güvenlik mitini yerle bir etmiş, bu politikanın fetih ve yayılmaya dayandığını tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Bu günlükte İsrail liderlerinin Araplardan gelecek bir tehlikeye aslında hiçbir zaman inanmadıkları açıkça görülür. Onların peşinde oldukları şey çeşitli manevralarla Arap devletlerini Siyonistlerin kazanacaklarından emin oldukları askeri çatışmalara zorlamak, böylece Arap rejimlerini istikrarsızlığa sürükleyip başka alanlar ele geçirme planını gerçekleştirme fırsatını yaratmaktı.

Bu günlükteki açıklamalara göre İsrail’in 1956 Ekim’inde Mısır’a karşı açtığı savaş Mısır lideri Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine “tepki” değildi. Aslında İsrail bu savaşı 1953 sonbaharından beri planlıyordu ve niyet Gazze bölgesi ile Sina’nın ele geçirilmesiydi. Şaret buradaki işgali kolaylaştırmak için “terör ve saldırganlık yaratarak kışkırtma yoluna gidildiğini” anlatır.

Yine günlükteki bilgilerin açığa çıkardığına göre 1954 Mayıs’ında Lübnan’ın yutulması için plan yapılmaktaydı. Demek ki 1982’deki Lübnan savaşının bütün senaryosu daha yirmi sekiz yıl öncesinden, FK֒den bile önce hazırdı. 1954’te Lübnan saldırısı Şaret’in günlüğündeki anlatıma göre “CIA’nin Mısır’a saldırması için İsrail’e yeşil ışık yakması ile ertelendi.

Gazze Şeridinin ele geçirildiği Mısır’a yönelik saldırı konusunda 27 Mart 1955’te Şaret’in günlüğüne yazdığı şahsi değerlendirmenin tam bir kehanet olduğu sonradan ortaya çıkacaktı:

“Gazze Şeridinde 200.000 Arap olduğunu varsayalım. Yarısının Hebron tepelerine kaçacağını veya kaçmaya çalışacağını varsayalım. Kuşkusuz herşeylerini bırakıp kaçacaklar ve sakin bir çevre bulup yeniden yerleştikten kısa bir süre sonra da yeniden başkaldıracaklar, yeniden de evsiz barksız kalacaklar. O zamanki öfke, nefret ve acılarını şimdiden kestirmek zor değil. (...) 100.000’i ise Şerit’te bizimle kalacak. Bu durumda onları baskı altında tutmak için nelere başvuracağımızı ve dolayısıyla uluslararası basında hakkımızda çıkacak ne gibi manşetler atılacağını kestirmek de zor değil.”

Bundan tam bir yıl sonra İsrail birlikleri Gazze Şeridi, Sina, Tiran Boğazı’nı işgal edip Süveyş Kanalı boyunca konuşlandılar.

Bu topraklar üzerindeki Siyonist planlar ise çok daha öncelere dayanır. 1904’te Theodor Herzl, Siyonist hareketin üzerinde hak iddia ettiği toprakları “Mısır Nehrinden Fırat’a kadar” olan bölge olarak tanımlıyordu. Söz konusu bölge Lübnan ile Ürdün’ün tamamını, Suriye’nin üçte ikisini, Irak’ın yarısını, Türkiye’nin bir bölümünü, Kuveyt’in yarısını, Suudi Arabistan’ın üçte birini, Sina’yı ve Port Said, İskenderiye ve Kahire de dahil olmak üzere Mısır’ı içine alıyordu.

Lübnan işgali

İsrail’in 1982’deki Lübnan işgali 1948, 1968, 1976, 1978 ve 1981’deki bir dizi saldırı ve işgalden sonra gerçekleşti. Artık Lübnan’ı parçalama planları buradaki Filistin’li sakinleri katliam ve sürgün yoluyla yerlerinden sökme amacıyla da birleşmişti. Siyonistlerin Lübnan ile ilgili planı çok öncesinden beri buradaki Maruni Falanjistleri desteklemek ve kullanmaktı. 1936’da Maruni patriği Peel Komisyonunda Filistin’de kurulacak Siyonist bir devletten yana şahadette bulunmuştu.

Lübnan’ın işgali “Galile’ye barış” adı altında başlatıldı. Galile’nin ilk sakinleri ise topraklarında bin yıl yaşadıktan sonra 1948’de yerlerinden katliam ve zorla sökülüp atılmış, Sayda yakınlarında Ayn El Helve (Tatlı Bahar) dedikleri bir mülteci kampında çadırlarını kurmuşlardı. Kampı Galile’deki yerleşme bölgelerinin isimleri ile bölgelere ayırmışlardı. 1952’de bu insanlara sabit yapılar yapma izni verilmiş ve 80.000’e ulaşan sayılarıyla Lübnan’daki en büyük mülteci kampı haline gelmişlerdi.

Buradaki işgal 6 Haziran 1982 Pazar günü sabahı yoğun hava bombardımanı ile birlikte başladı. Bombardıman on gün, sonrasında on gün daha sürdürüldü. Daha sonra İsrailliler ayakta kalmış ne varsa yerle bir etmek için kampa buldozerlerle girdiler. Sığınaklar toprakla örtülürken içerde kalan insanlar diri diri gömüldüler.

Lübnan’ın 1982 yazındaki işgalindeki amaç katliam ve terör yoluyla buradaki Filistinli nüfusu dağıtmaktı. Ariel Şaron ve Beşir Cemayel’in farklı zamanlarda açıkladıkları amaç Lübnan’daki Filistinli sayısını 500.000’den 50.000’e düşürmekti. Yine Lübnan’ın işgali sırasında Sabra ve Şatilla kamplarında bütün dünyayı yerinden oynatacak olan katliamlar yaşandı. Bunun televizyon ve gazetelerdeki yankıları dünya çapında bir feryada yol açınca İsrail ikiyüzlü bir tavır ile bir Soruşturma Komisyonu kurdu. İsrail bu katliamlarda Falanjistleri de kullanmıştı. “Soruşturma” sonucundan İsraillilerin Sabra ve Şatilla katliamlarında doğrudan rolü olmadığı açıklandı. Alman haftalık “Der Spiegel” dergisinin 14 Şubat 1983’te milis katillerden biriyle yaptığı görüşme ise kimileri Falanj üniformalı olan İsraillilerin katılımını ilk elden anlatıyordu.

Filistin halkının katledilmesi ve dağıtılması İsrail stratejisinin bir parçasıydı. Bir başka parçası ise İsrail’in çabalarına karşın Ortadoğu’nun finans-kapital merkezi olarak yükselmiş Lübnan’ın ekonomik bakımdan çökertilmesiydi.

1982 İsrail işgalinde ilk aylarda yirmi bin Filistinli ile Lübnanlı öldü, yirmibeş bini yaralandı, dörtyüz bini de evsiz kaldı. Çok ağır bir bombardıman yapılmış, okullar, hastaneler hedef seçilmişti. Lübnan fabrikalarında üretilmiş demiryolu araçları, ağır teçhizat ganimet olarak İsrail’e götürüldü. Hatta torna tezgahları ile küçük çaplı makinelere kadar herşey yağmalandı. Beyrüt’un güneyindeki narenciye ve zeytin üretimi felce uğratıldı. Böylece İsrail ihraç malları ile rekabet halindeki Lübnan ekonomisi felce uğratıldı. Daha önce Seria nehrinde yapıldığı gibi Litani nehrini besleyen kollar da yataklarından saptırıldı. Güney Lübnan bir İsrail pazarına dönüştürüldü.

İsrail’in rejimi

Yine bir diğer mit de İsrail’in, monarşik ve baskıcı Arap rejimlerinin olduğu Ortadoğu’da bir demokrasi rejimi olduğu yönündedir. Oysa bu rejimin tüm uygulamaları açıkça gözler önüne serildiğinde bu mit yerle bir olmaktadır.

1967’den 1988’e 300.000’den fazla genç İsrail zindanlarında sistemli işkenceden geçirildiği bildirilmişti. Uluslararası Af Örgütünün vardığı sonuca göre dünya üzerindeki hiçbir ülkede resmi ve sürekli işkence İsrail’de olduğu kadar kurumlaşıp belgelerle sabit hale gelmemiştir.

Gazze’nin İsrail tarafından ele geçirilmesinden 21 yıl sonra Los Angeles Times’da olayın sonuçları şöyle anlatılmaktadır:

“Mısır’dan alınan Gazze Şeridi’nde sadece 2200 (sayı ile iki bin iki yüz) Yahudi göçmen yaşamaktadır ama 135 mil karelik alanın % 35’ine onlar sahiptir. Çoğu mülteci olan 650.000’den fazla Filistinli ise şeridin ancak yarısına tıkılmışlardır ve bu haliyle bölge dünyanın en fazla nüfus yoğunluğuna sahip alanlarından biridir. Gazze’nin geri kalan bölümleri ise ordu tarafından yasak bölge ilan edilmiştir.

İsrail askeri işgali altındaki bütün bölgelerde bir asker ya da polis herhangi bir kimsenin suç işlediğine dair “kuşku uyandıran nedenleri” bulunduğuna inanıyorsa o kimseyi tutuklama hakkına sahiptir. Yasa bu durumda suçun niteliğini de tanımlamaz.

Sorgulama tutuklu itirafta bulunup hakkında buna dayanan bir suçlama yapılıncaya kadar bazen aylarca sürebilir. Baskı altında itirafa zorlama maruz kalınan temel muameledir. 1981’e kadar bir tutuklu ancak kişisel itirafı temelinde yargılanabilirdi. Pek çok tutuklu işkenceye dayanıp itirafı reddettiği için askeri yasada bir değişiklik yapılarak mahkemelere sanığa karşı en önemli –ve aslında tek- kanıt olarak adının başka birinin itirafında geçmiş olmasını kullanma hakkı verilmiştir.

Acil Savunma Yönetmeliğine göre askeri bir komutan kendi kararıyla ve hiçbir adalet organının müdahalesi olmadan

-          insanları süresiz hapse atabilir;

-          1967 öncesi İsrail ile 1967’den beri işgal altında tutulan bölgelere giriş çıkışı yasaklayabilir;

-          herhangi bir kimseyi süresiz olarak sınır dışına çıkarabilir;

-          herhangi bir kimseyi oturduğu ev, mahalle, köy ya da kentte göz hapsine alabilir;

-          bir kimseyi kendi mülkünü kullanmaktan men edebilir;

-          evlerin yıkılmasını emredebilir;

-          herhangi bir kimseyi polis gözetimine sokup günde birkaç kez karakola görünmeye mecbur edebilir;

-          bütün haber kanallarına sansür koyabilir; yazıların, kitapların, bildirilerin dağıtımını yasaklayabilir;

-          insanların evlerine zorla girebilir; kütüphanelerine el koyabilir;

-          on veya daha fazla sayıda kişinin bir araya gelmesini yasaklayabilir;

Batı Şeria’daki askeri kurallar ise:

-          Yazılı izin olmaksızın domates veya patlıcan ekmeyi yasaklıyor;

-          Yazılı izin olmaksızın hiçbir meyve ağacının dikilemeyeceğini şart koşuyor.

-          Bir evin veya yapının izin olmaksızın onarıma tabi tutulamayacağını düzenliyor;

-          İçme veya kullanma suyu edinmek üzere kuyu açmayı yasaklıyor.

Yine İsrail cezaevlerindeki çok kötü koşullar, uygulamalar ve işkence de birçok araştırma ile kanıtlanmıştır. İsrail son derece sağlıksız, pis, kalabalık, en asgari hakların olmadığı koşullarda çok sayıda Filistinliyi cezaevlerinde tutmakta ve işkence tutukluluk süresince de devam eden bir uygulama. Siyasi tutuklular sık sık yaptıkları açıklamalarda gerek 1967 öncesi İsrail, gerekse 1967 sonrası işgal bölgelerinde tutukevleri ile cezaevlerindeki koşulların kendilerini fiziksel ve psikolojik olarak çökertmek üzere hazırlandığını ifade ederler.

İsrail dünyada sınırlarını net olarak tanımlamayan tek devlettir. Ayrıca kendisini etnik kökeninden bağımsız olarak mevcut “vatandaşlarının” değil dünyadaki bütün Yahudilerin devleti olarak tanımlamaktadır.

İsrail’in askeri ve ekonomik gücü emperyalizmin yardımlarına dayalı

Ortadoğu’daki diğer ülkelerin aksine İsrail yıllık 18.900 dolarlık kişi başına gelirin gösterdiği gibi yarı sömürgeci denebilecek bir ülkedir. İsrail artık bir tarım ülkesi de değildir, tarımın ekonomideki yeri % 4’tür. İsrail’in küresel ekonomideki temel işlevi emperyalizmin Ortadoğu’yu kontrol etmelerine hizmet eden güvenlik güçlerini sağlamaktır. ABD 1948’den bu yana İsrail’e 92 milyar dolar akıtmıştır. İsrail bugün de ABD’nin dış yardımlarında birinci sırada gelmektedir ve yılda 2.04 milyar dolar askeri, 800 milyon dolar sivil amaçlı yardım almaktadır. İsrail ordusu en gelişkin saldırı silahlarına sahiptir.

1991 Körfez savaşından beri Ortadoğu’da İsrail’in yanısıra Mısır’a da ABD’nin ikinci büyük miktarda askeri ve sivil yardımları aktarılmaktadır.

İsrail’de de kriz ve toplumsal hoşnutsuzluk var

2000 yılında İsrail ekonomisi % 5.9 büyümüştü. Ancak Eylül ayında patlayan Filistin ayaklanması ve Barak hükümetinin düşüşü ile bir ekonomik krize girildi. Turizm sektörünün gördüğü zarar, küresel ekonomik durgunluk ve Amerikan pazarlarında yaşanan son dönemdeki çöküş, İsrail ekonomisindeki büyümenin temel sektörü olan yüksek teknolojide yaşanan küresel kriz İsrail ekonomisini batağa sağlayan faktörler. İşsizlik sürekli artarken, ihracat azalıyor, ekonomi 2001 yılında küçülme yaşıyor ve işçiler Filistin’e karşı kutsal savaş adına kendi gelirlerine ve sosyal güvencelerine yapılan saldırılara tepki duyuyor.

Geçmişte Siyonizm ülkedeki tüm Yahudilerin sosyal güvenliğini sağlamıştı. Ancak Siyonist refah devleti gerilerde kaldı. İsrail’deki en büyük sendikal örgüt Histadrut’un çatışmalar sonucu çıkan işçi-işveren anlaşmazlıkların askıya alınması kararına karşın (Histadrut bu kararını ancak Mayıs başında geri aldı) 2002 yılı Şubat ayı içerisinde şu grevler gerçekleşti: 30.000 sağlık emekçisi bir günlük grev yaptı. Ulusal sigorta işçileri ikinci kez grev yaptı. Tel Aviv üniversitesindeki asistanlar, Pi Glilot gaz işçileri ve Otsar Hayal bankası çalışanları grev yaptı. Ayrıca özürlüler asgari ücret talebi ile iki ay grev yaptılar.

16 Şubat’ta düzenlenen barış yanlısı bir mitinge 20 bin kişi katıldı ve kürsüden hem İsrailli hem Filistinli konuşmacıların söylediklerini dinledi. “Refuznik” adı verilen hareket içerisinde 250’yi aşkın asker Gazze ve Batı Şeria’da görev yapmayı reddettiklerini açıkladı. İsrail’in istihbarat teşkilatı Şin Bet’in eski başkanı bile refuznikler ile benzer duygulara sahip olduğunu açıklamıştır. Ancak İsrail’deki toplum iki uçta kutuplaşıyor gibi görünmektedir. Bir kamuoyu açıklamasına göre % 31 refuznik hareketini onaylarken bir başka yoklamaya göre halkın % 35’i “transfer” politikasını (Batı Şeria ve Gazze’deki bütün Filistinlilerin zorla başka Arap ülkelerine sürülmesini) savunmaktadır.

Hükümetin ise programı Filistin ayaklanmasına karşılık vermek ve ABD’nin bölgedeki savaşlarına da katılmak yönünde ve bu politikalarını Yahudi işçileri de ezerek hayata geçiriyor.

Filistin Sorunu’nun çözümü nerede?

Filistin halkından uzunca bir dönemdir binbir dolapla ırkçı İsrail devletini tanımasını isteyenler ağır basıyor ve artık muhalifleri de kapsıyor. Oysa hiçbir zaman sömürgeleştirilmiş bir halkın hakları sömürgecilerini kapsamadığı gibi Filistin sorununun çözümü de Siyonizm’in yenilmesini gerektirir. 

İsrail’de en az geçmişteki Güney Afrika rejiminde olduğu kadar ırk ayrımcılığına dayanan devletin çözülüp, yurttaşlık ve hakların etnik, dini ölçülere göre belirlenmediği, demokratik ve laik bir Filistin’in kurulması adaletin ihtiyaç duyduğu şeydir.

Bu topraklarda “iki halkın da kendi kaderini tayin hakkı” adı altında iki devletli çözümü savunmak İsrail’in affı yolunda üstü kapalı bir çağrı anlamına gelmektedir. Bu çağrı Filistinlilere, gerçekçilik adına, “Tarihi sınırlarında, bağımsız, birleşik, laik, iki halkın bir arada yaşayacağı bir Filistin” taleplerinden vazgeçmeleri ve İsrail’i tanımaları, böylelikle de bir “Filistin” devletinin kurulmasına izin verilecek günü yakınlaştırmaları yönünde bir baskıya dönüşmüştür. Oslo Barış sürecinde bu dayatma müzakere edilmiştir. Bu sürecin başarısızlıkla sonuçlandığı ortaya çıktı ve Filistinlilerin 2. İntifada’sı geçtiğimiz sene tüm bu sürece tepki olarak başladı.

1987: İntifada; Filistinlilerin silahsız ayaklanması

“Öfke ve nefretten gözleri dönmüş binlerce genç, üzerlerine yağan ateşe  aldırmaksızın, İsrailli işgalcileri taş yağmuruna tutuyordu. Bu toplumsal huzursuzluğun ötesinde bir şeydi... Bu, basbayağı bir halk ayaklanmasının başlangıcıydı.”

Jarusalem Post muhabiri Hirsh Goodman, 1987 Aralık ayı ortalarında Batı Şeria ile Gazze’deki Filistinli gençlerin ayaklanmasını böyle anlatıyordu. Yazısı yayınlandıktan bir gün sonra 21 Aralık genel grevi gerçekleşti. İsrail’de yayınlanan Ha’aretz gazetesi grevden “son iki haftanın kanlı ayaklanmasından çok daha ciddi boyutlarda, duvarımıza kazınan bir yazı” olarak söz ediyordu. New York Times’dan John Kifner ise “O gün” diyordu, “hademelik, ırgatlık, çöpçülük, duvarcılık gibi İsrail’de ne kadar ayak işi varsa hepsini yapan koskoca bir Arap emekçi ordusundan kimse evinden çıkmadı.

İsrail ayaklanmaya tüm saldırganlığı ile cevap verdi. Savunma Bakanı İzak Rabin silahsız halka karşı tank, zırhlı ve otomatik silahlar kullanılmasını emretmişti. Rabin ellerinde yirmi ikilik tüfekleri ile Filistinli gençleri rastgele avlayan keskin nişancılar için “ayaklanmanın elebaşlarını temizlemek için ateş açabilirler” diyordu.

Rabin öncelikle genç erkeklerin, sonra kuşkulu herkesin toplanması için evlerin tek tek aranması emrini verdi. Kısa sürece İsrail hapishaneleri dolup taştı. Filistinliler toplu olarak yargılanacaktı.

Filistinlileri en fazla öfkelendiren yaralıların askerler tarafından hastanedeki yataklarından alınıp götürülmesi oldu. 1982 Lübnan işgali sırasında da yaygın olarak görülen bu uygulama Gazze’deki Şifa hastanesini bir anda direnişin merkezi konumuna getirdi.

Jarusalem Post muhabiri Hirsh Goodman şöyle yazıyordu:

“Ayaklanmanın patladığı Gazze ve Batı Şeria’daki gençler ne bir terörist eğitimden geçmişler, ne de herhangi bir örgüte üyeler. Ancak onlar işgalden başka bir şey görmeden yetişmiş bir kuşağın insanlarıdır.”

Görevinden uzaklaştırılan Belediye Başkanı Reşad Sava benzer duyguları şöyle dile getiriyordu: “Gençler İsrail’in haklarını geri vereceğinden umutlarını kesmiş durumdalar. Ayrıca Arap ülkelerinin hiçbir şey elde edemeyeceğini hissediyorlar. Dahası Filistin Kurtuluş Örgütü’nün de herhangi bir başarı gösteremediği duygusu içindeler.”

İntifada şiddetlendikçe İsrail kabinesi ile Savunma Bakanı İzak Rabin “toplu cezalandırma” uygulamasına geçtiler. Gazze ve Batı Şeria’daki Filistin mülteci kamplarına yiyecek, su ve ilaç ulaşımı engellendi. BM Ortadoğu’daki Filistinlilere Yardım ve Hayır Servisi (UNRWA) personelinin verdikleri habere göre BM depolarından süttozu çalmaya çalışan çocuklar sopayla dövüldü veya üzerlerine ateş açıldı.

Jarusalem Post’tan bir yazar İsrail politikasında kaba kuvvet ve dayağın, tutuklamadan da etkili olduğunu, çünkü tutuklandıktan sonra serbest bırakılandan farklı olarak, kolu kırılan bir çocuğun bir daha taş atamadığını yazıyordu. İsrail protesto eylemlerine karşı dayak yöntemini kullanacağını resmi olarak açıklamıştı ve bu şekilde uyguluyordu. Ayrıca açılan ateş sonucu onlarca Filistinli öldürülmüştü.

İşçi ve Likud partileri liderleri bu uygulamalara karşı dünya çapında yükselen seslere hepbir ağızdan cevap verdiler: “Bugün karşımızda iki seçenek var... Ya bu ayaklanmaları bastıracağız ya da yeni bir Tahran veya Beyrut olgusuna göz yumacağız.”

Şamir olayların “korku engelini yıktığını” söylüyor, “yapmamız gereken bu engeli yeniden inşa edip bölgedeki Araplar arasında ölüm korkusunu tekrar yerleştirmektir” diyordu.

İntifada ve direnişi sönümlendirmek için Oslo barış görüşmeleri:

87 intifadasının Filistin’de ve dünyadaki etkileri çok büyük oldu.

89 yılında FKÖ tarafından Filistin devleti ilan edildi ve yüzden fazla devlet tarafından tanındı.

Direnişi sönümlendiren gelişme ise Oslo “barış sürecinin” başlatılması oldu. Bu sürecin asıl amacı Sovyetler Birliğinin varlığının da ortadan kalkmasından sonra, Ortadoğu’da tek yanlı bir Amerikan hegemonyasının yeniden biçimlendirilmesine katkıda bulunmaktı. Bu emperyalist barış mühendisliği sürecinde 1993 yılında Oslo sözleşmesi gerçekleştirildi.

Bu süreç içerisinde Filistin Kurtuluş Örgütünün önderliğinin şahsında Arafat savunduğu geçmiş politikaları terkederek açık/seçik bir biçimde, diplomatik pazarlıklar yoluyla İsrail’in varlığını kabul ederek bir uzlaşma yoluna girdi. Filistin topraklarında iki devleti öneren çözümün müzakeresinin tek anlamı İsrail devletinin FKÖ önderliğince meşrulaştırılması oldu. Bu süreçte İsrail’in bölgedeki ülkelerle ilişkileri normalleşti, ticari ilişkileri gelişti.

Oslo görüşmelerinin sonunda 1998’de hazırlanan deklerasyon tümüyle İsrail lehine şartlar içeriyordu. Filistinli mültecilerin geri dönme hakkı tanınmıyor, sayıları birkaç milyonu bulan bu insanlardan sadece 1967 savaşı sırasında giden mültecilerin geri dönüşü ile ilgili olarak “İsrail’in düşüneceği” hükmü yer alıyordu. 1948 mültecilerinin adı bile anılmıyordu. FKÖ İsrail’in Filistin’deki var olma hakkını tanımış ve yerleşim alanlarının genişletilmemesi yönünde hiçbir talepte bulunmamıştı. Egemenlik hakkı hiç görüşülmemişti. Yalnızca Arafat’ın Filistinlilerin temsilcisi olma hakkı kabul edilmişti. Gazze Şeridi ve Batı Şeria üçe bölünecekti. Filistin topraklarının % 0.0069’luk kısmı (A) Filistinlilerin tam yönetimine bırakılırken, % 0.06’sı (B) Filistin idaresine bırakılıyor ancak askeri sorumluluğu İsrail ve Filistin tarafından paylaşılıyor, geriye kalan % 1.5’luk kısım (C) İsrail egemenliği altında kalıyordu. İdari yapılanmada ise Filistin Ulusal Konseyi kurulacak, bu konseyin aldığı tüm kararları İsrail veto etme hakkına sahip olacaktı.

Bu süreçte İsrail tarafından müzakereleri yürüten İzak Rabin 1995’te öldürülür. Seçimleri kazanan Netanyahu yeni yerleşimler kurmaya devam eder. 1999’da Barak iktidara gelir. 2. Camp David’de “İsrail-Filistin barış görüşmeleri” yapılır. Ancak Bantustanlara sıkıştırılmış sahte bir Filistin devleti getiren, mülteciler sorunu ve Kudüs’ün statüsü konusunda hiçbir kazanım getirmeyen anlaşmayı Arafat imzalayamaz ve bu süreç başarısızlıkla sonuçlanır. (1978 yılında ABD’de bulunan Camp David’deki görüşmelerde Mısır ve İsrail liderleri ABD himayesinde bir araya gelmiş ve burada Mısır İsrail’i diplomatik olarak tanıma kararı almıştı. İsrail ise karşılığında Sina yarımadasını Mısır’a iade etmişti.)

Artık uluslararası düzeyde tanınmış “Filistin Yönetimi”ni elinde bulunduran FKÖ Oslo sürecinde hem ulusal sorunda izlediği uzlaşmacı çizgi ile, hem de egemenliği altındaki Batı Şeria ve Gazze’de uygulamaya koyduğu emekçi düşmanı politikalar ile Filistin halkını karşısına alıyordu. Görüşmelerin son sürecinde Filistin halkının huzursuzluğu sokaklara taşıyordu. Bölgeye ilişkin emperyalist “çözüm”ün başarısızlığı da bundan kaynaklandı.

Oslo sürecinin çöküşü ve İkinci İntifada

Bunun sonrasında Barak hükümeti İsrail’de “sağ” muhalefete gitgide daha fazla ödün verdi. Görüşmeler sürecinde Kudüs’ün İsrail ve Filistin’in –iki ayrı devletin- başkenti olacağı hayalleri kuruluyordu. Barak hükümetinin Sabra ve Şatilla kasabı olan Şaron’un İslamın ve Filistinlilerin kutsal bölgelerine provokasyon turu düzenleyerek al-Aksa camii ziyaret etmesine izin vermesi ise bu ikili başkent hayallerine nokta koyma amacını taşıyordu. Oslo anlaşması ve uzlaşmasının İsrail tarafından tanınmadığını ifade ediyordu. Bunun sonucu ise İkinci İntifadanın başlaması oldu.

Bugün al Aksa İntifada diye adlandırılan olay Oslo anlaşması ile durdurulan 1987 ayaklanmasının devamıdır. Barak hükümeti Filistin’li kitleleri “barışçıl yollarla” kaderlerini tayin hakkından vazgeçmeye zorlamada başarısız olunca yerine Şaron-Peres-Bin Eliezer hükümeti geçti. Bu hükümet ise Filistin halkının kaderini tayin etme hakkını ellerinden terör yoluyla almaya çalışıyor.

Filistinli kitleler Oslo anlaşmasının iş olanakları ve daha iyi bir gelir sağlayacağına inandırılmışlardı. Anlaşma su, enerji, ulaşım, iletişim, ticaret gibi konularla ilgili ortak bir “işbirliği komitesi” öngörüyordu. Filistin kalkınma bankasının kurulması, Gazze’de bir limanın inşası, Gazze ve Necef çölündeki petrol kaynaklarının ortak bir şekilde değerlendirilmesi gibi bir çok proje gündeme gelmişti. Yıllar içerisinde ise bu umutların her biri boş çıktı.

Filistinlilerin ekonomisi çökertiliyor

Filistinliler için kişi başına düşen gelir 1991’de 1800 dolardan 1996’da 800 dolara (İsrail’dekinin % 5’i) düştü. Filistin’de üretilen malların İsrail otoriteleri tarafından boykotu kural halini aldı. Filistin’lilerin ekonomisinin en önemli sektörü olan tarım da geriledi. 1967’de önemli miktarda tarım ürünü ihraç eden Filistin’liler için 1979’a gelindiğinde tarım ürünleri ithalatı ihracatını aşmıştı ve ithalatın çoğu da İsrail’den geliyordu. İsrail’li tarımcılar topraklarını sulayabilmek için devlet desteği alırken Filistinliler kısıtlı su kullanımları için ücret ödemek zorundalar. 1980 ile 1994 arasında kullanılabilir araziler % 30 azaldı. Köylüler mallarını satmak istediklerinde İsrail otoriteleri tarafından konulan engellere maruz kalıyorlar: İsrail devletinin verdiği bir belgeye sahip olma zorunluluğu, Kudüs için özel bir belge. Yine Körfez savaşı da Arap ülkelerine ihracatı azalttı.

Al Aksa intifadasından önce bile İsrailli yetkililerin koyduğu hareket kısıtlamaları ve sınır kapatmalarının sonucu olarak 2000 senesinde Filistin kontrolündeki bölgelerde IMF ve Filistin Maliye bakanının ön gördüğü % 6’lık büyüme yerine % 7.2’lik düşüş gözlenmişti.

2000 senesinin son çeyreğinden beri ise tam anlamıyla bir ekonomik yıkım yaşanıyor. Şubat 2001 yılındaki Al Mazan Raporunda verilen istatistikler bu yıkımla ilgili bir fikir veriyor:

Batı Şeria’da 97, Gazze Şeridinde 32 İsrail askeri noktası bulunuyor. Yollarda kurulu noktalarla birlikte bunlar toprağı 220 ayrı, yalıtık bölgeye ayırıyor.

Kapatmalar sonucu işsiz kalan Filistinli sayısı 257.000. Batı Şeria ve Gazze’de işsizlik oranı % 57. Bombardımana tutulan bina sayısı 3.669, yıkılan ev sayısı 809. Filistin topraklarında sökülen zeytin ağacı sayısı 112.900. Batı Şeria ve Gazze’de her 1000 kişiden 9.9’u yaralı. Bu yıkımı en son haliyle sitede sunulan Filistin Sendikalar Federasyonunun raporunda bulabilirsiniz.

Avrupa-Akdeniz Ortaklığı, Euromed anlaşması ve AB’nin konumu

Euromed anlaşması 1995 yılında İspanya/Barselona’da AB ile Libya dışındaki Akdeniz ülkeleri arasında imzalandı. Bu anlaşma ile 1993 yılında imzalanan Oslo anlaşmasının tarihleri arasındaki yakınlık tesadüf değil. AB ABD’nin “barış süreci” üzerindeki hakimiyetini kolaylıkla kabul etmişti ve Oslo kendisine Akdeniz bölgesini kendi ekonomik alanı yapmak konusunda atağa kalkmak için gerekli diplomatik iklimi sağladı. Bu anlaşma hem İsrail “devleti”  ile hem de Filistin otoritesi ile yapıldı; ancak Filistinlilerin bağımsız bir devletleri olmaması anlaşmayı hukuki bir bilmeceye dönüştürdü. Çözüm geçici bir anlaşma formunda bulundu ve Filistinlilerle yapılan anlaşmaya şu başlık verildi: “Bir yanda AB diğer yanda Batı Şeria ve Gazze Filistin otoritesini temsil eden FKÖ arasında ilişkileri ele alan Avrupa-Akdeniz ortaklığı geçici anlaşması”. Tabi anlaşmanın “geçici” olması, ticari ilişkilerin gitgide serbestleştirilmesi ilkesinin anlaşmada yer almasını engellemediği gibi son derece açık maddeler anlaşmada yer aldı: AB ve Filistin otoritesi 31 Aralık 2001’i aşmayan geçici bir dönem içerisinde bu anlaşmanın içerdiği yöntemin ve GATT olarak adlandırılan 1994 gümrük vergileri ve ticaret anlaşması ve DTÖ kuruluşuna yol açan anlaşmaya ek çok taraflı anlaşmalar doğrultusunda bir serbest ticaret alanı oluştururlar. Böylelikle Filistin halkının geleceğinin, daha egemenliklerine ulaşmadan bağıtlandığını görüyoruz.

AB ile İsrail arasındaki anlaşma sayesinde İsrail dünya piyasalarına girme ve bölgenin diğer ekonomileri ile entegrasyon yönünde önemli mesafe kaydetti. Zaten AB İsrail’in önemli bir ticari ortağı. 2000 yılında resmi rakamlara göre İsrail ihracatının % 27’si AB’ye yapılmış ve ithalatının da % 43’ü AB’den kaynaklı. Avrupa ile ekonomik ilişkiler genellikle silah sanayii de dahil, önemli stratejik sektörlerde faaliyet gösteren büyük şirketleri ilgilendiriyor. Bunun kendisi ise İsrail’in savaş ekonomisine katılmak anlamına geliyor.

AB İsrail Filistin çatışmasında ABD’den farklı bir politika izlermiş gibi görünmek istese de tutarsızlığı ortada. Bir örnek olarak Avrupa ülkelerinin İsrail’in işgal ettiği topraklar olarak tanımladığı topraklarda üretilen malları ithal ediyor oluşuna ilişkin. 1967’den beri Avrupa bu malların girişine izin veriyor. Hatta bu mallar da ortak ticaret anlaşması çerçevesinde İsrail’in faydalandığı daha düşük gümrük vergilerine tabi. Son dönemde bazı Arap ülkelerinin basıncı ile bu konu gündeme geldi ve sonucunda Avrupa Komisyonu 21 Kasım 2001’de 25 yıldır bu malları ithal edenlere bir bilgi notu göndermeye karar verdi! Bu bilgi notunda bu mallarla ilgili vergilendirmeye gidilebileceği belirtiliyordu. Ancak AB İsrail’in tahkime gideceği yolundaki çıkışından hemen sonra geri adım attı ve sorunu teknik bir komiteye havale ederek teknik komitede çözüm bulunursa gümrük vergilerini artırmayacağını ilan etti.

İsrail ile Euromed anlaşmasının imzalanması görünürde soruna yol açtı. Örneğin Fransa ve Belçika parlamentoları İsrail ile anlaşmayı Barak hükümete gelene kadar kabul etmediler. İmzalanan anlaşma ise İsrail’e “demokrasi, insan haklarına saygı ve piyasa ekonomisine dayalı toplum” üzerine ortak bir görüşe dayalı olarak “AB ile ilişkisinde özel bir sıfattan” faydalanmayı getiriyor.

Avrupa-Akdeniz ortaklığı anlaşmasını önceleyen Barselona deklerasyonu ortakları “bir Avrupa-Akdeniz ortaklığı anlaşması gerçekleştirilmesi imkanı da dahil olmak üzere Akdeniz’de bir barış ve düzen alanının güçlendirilmesine davet ediyor, bu alanın temelinin ise “insan hakları ve demokrasi ilkeleri” olması gerektiğini saptıyordu. Ancak İsrail’in uyguladığı hiçbir politika, ne işgal, ne toplu cezalandırmalar, ne evlerin yıkımı, ne topraklara el konulması, ne cinayetler bu hükümlerin anlaşmayı uygulamamak üzere gündeme getirilmesini sağlamıyor.

Filistin sorunu ile ilgili yeni  “çözüm planları” geliştiriliyor

1.5 yıldır Gazze’de, Batı Şeria’da ve İsrail’in içinde süren İkinci İntifada Siyonist devleti, ABD ve emperyalizmi olduğu kadar Arap efendilerini de çıkmaza sürüklerken Suudi Arabistan’ın fiili lideri veliaht Abdullah bir barış planı ile ortaya çıktı. Bu öneriye göre İsrail’in Batı Şeria’nın bütününü ve Kudüs’ün bir bölümünü kurulacak Filistin devletine devretmesi karşılığında bütün Arap dünyası Siyonist devleti tanıyacak ve güvenliğini garanti edecekti. Daha önce de Nasır döneminde Arap dünyası içerisinde Filistin davasına en çok sahip çıkan Mısır 1. Camp David anlaşması ile İsrail’i tanımıştı.

Suudi planı Batı Şeria’nın bir bölümünün ve Kudüs’ün bir kısmının doğacak Filistin devletine verilmesini içeriyor. İsrail ise bunları da, Siyonist devletin kurulması sırasında sürgüne yollanan Filistinlilerin geri dönüş hakkını da, Yahudi yerleşim birimlerinin sınırlandırılmasını da kabul etmemektedir. Bu planın da gerçek bir barışı getirmeye değil, Filistinli kitlelerin bölgedeki diğer halklara da yayılabilecek kitlesel mücadelesini yeniden sönümlendirip sorunu “müzakere masasına” çekmeye yönelik olduğu destekçilerinden de belli olmaktadır.

Filistin’in ve tüm ezilenlerin kurtuluşu için

Bugün Filistin’lilere yönelik saldırı tüm şiddeti ile devam ediyor. Arafat’ın karargahını da içerisinde olmak üzere Ramallah ve bir dizi Filistin kentindeki yoğun işgal sırasında yoğunlaşan kamuoyu ilgisi ise gitgide düşüyor. Özellikle 11 Eylül sonrası koşullar, bu operasyonun en vahşi biçimde gerçekleştirilmesinde önemli siyasal ve askeri olanaklar sunmakta.

ABD’deki 11 Eylül saldırısı sonrasındaki gelişmeler yeni bir saldırganlık döneminin ifadesi oldu. Dünyanın kapitalistler ve karşıtları olarak tasnif edildiği bu dönemde tüm dengeler yeniden tanımlanmakta. Aslında bu dönemin hazırlıkları Körfez Savaşı, Bosna, Kosova, Makedonya askeri müdahaleleri, yeni NATO konsepti, Avrupa Ordusu gibi yeni askeri yapılanmalar ile yaşanmıştı.

Bugün Filistin’de yaşanan şiddet aracılığıyla tüm ezilenlere en küçük bir karşı koyuşun bedeli de televizyonlardan izletiliyor. Filistinliler tüm egemenleri karşılarında birleşmiş halde buluyorlar. Bölge ülkelerinin ve dünya ülkelerinin tavırları bugün “her yer İsrail, her iktidar Şaron’dur” diye özetlenebilir.

Tarihi arka planının da gösterdiği gibi Filistin sorunu çok karmaşık ve egemenlerin himayesinde ve bir aygıtı olarak var olan Siyonizmin geriletilememiş oluşu ile kanserleşmiş bir sorun. Dünyada emekçilerin sermaye karşısında toplumsal kurtuluş yönünde mücadelelerin kaderi ile ulusal bir sorun olmayı da aşmış olan Filistin sorununun çözümü iç içedir.

Yıllardır ve bugün de Filistinliler toplu cezalandırmalar ile, ekonomik yıkım ile, her türlü şiddet kullanılarak adil olmayan ve geleceği de olmayan bir anlaşmayı kabul etmeye zorlanıyor. Ancak Filistin halkının direnişi sürüyor. Sürekliliği ve kararlılığı bakımından emperyalist-kapitalist sisteme karşı çok önemli bir direniş mevzisi olmayı sürdürüyor. Filistinliler haksızlığı kabul etmiyorlar. Sorunu salt savaş ve şiddet karşıtlığına indirgemeden, özünü ortaya koyarak tartışmak ve anlamak gerekiyor. “Filistin’e özgürlük” ama hangi Filistin’e? Tarihi Filistin topraklarında hem Filistinli Araplar, hem Filistinli Yahudiler yaşıyordu. Filistin’in dışında, bir Siyonist İsrail devleti meşru mudur; yoksa çözüm dün olduğu gibi, bugün de Siyonist İsrail devletinin çözülmesinde midir? Siyonist devlet ve onun yanı sıra “Filistin’e özgürlük” tarihi olarak, askeri olarak, ekonomik olarak, vicdani olarak mümkün müdür?

Emperyalistler ile işbirliği yapan Siyonistler ve Araplar alt edilmediği sürece Ortadoğu’da şiddetin ortadan kalkması mümkün değil. Bu ise insanlığın topyekün kurtuluşu ile ilişkili bir sorun haline gelmiştir. Bu çözümü üretmek için Filistin’de, İsrail’in içinde, tüm Ortadoğu’da, Türkiye’de, tüm dünyada işçilerin ortak mücadelesinin yükselmesi ve kendi bağımsız çizgisinde, dünyanın egemenlerine meydan okuması gerekiyor.

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

Faydalanılan kaynaklar:

Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, Kardelen Yayınları

Dünya Ekonomik Krizi ve Ortadoğu’ya Etkileri, Sosyalist İşçi Birliği, Filistin

Filistin için Suudi Planı, İntifada’yı söndürmek için kutsal İttifak, Can Ilgın, İşçi Mücadelesi, Mart-Nisan 2002

ATTAC - Fransa Akdeniz Çalışma Grubu

Hayal Gücü Dergisi-1

Anti-MAI Grubu web sitesi