mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Bilgi Notu - Mayıs -1999

Dünya Ticaret Örgütü (WTO) MİLLENİUM ROUND Toplantısı

DÜNYA SERMAYESİ İŞÇİ HAKLARINA YENİ BİR DARBE DAHA İNDİRME HAZIRLIKLARI İÇERSİNDE

Emekçilerin son 20 yılını ipotek altına alan tüm küresel ticaret ve yatırım anlaşmalarının ilk temeli 1979 yılında Fas'ın Marakeş kentinde yapılan toplantıda atılmıştı. Bu toplantı ,Tokyo ve Uruguay Raundları ve GATT anlaşmaları olarak tanıdığımız, sermayenin serbest dolaşımını hedefleyen ticaret, gümrük tarifeleri ve yatırımlara ilişkin anlaşmalar ile ilgili kararların ilk adımını oluşturuyordu. Dünya sermayesi ulus devletlerin ekonomiden çekilmesi ve piyasaların denetimsiz olarak kendi menfaatlerine açılabilmesi için bir dizi yasal değişiklik talebi ile oturdu anlaşma masasına. Görünüşte pazarlıklar Devletler arası yürütülüyordu ama talepler analiz edildiğinde bu dayatmanın hangi taraftan geldiği gün gibi ortadaydı. Dünya Kuzey ve Güney olarak iki kutba bölünmüş Kuzeyin Zenginler Kulübü olarak bilinen G7 ülkeleri, kendi ülkelerinin sermaye gruplarının talepleri karşılığında kapılarını az gelişmiş ülkelere açma (ihracat olanaklarını genişletmek için), yabancı yatırımcılar ve ihracatçılar önündeki ulusal engelleri kaldırma sözü veriyorlardı az gelişmiş dünyaya.

Peki karşılığında güney yarım küreden bekledikleri nelerdi ?

Devlet işletmeleri (KİT'ler) hızla küçülecek, tarım, eğitim, sağlık gibi temel konulardaki Devlet destekleri azaltılacak ve ülkeler özelleştirmeye hazır bir ortam haline getirilecek. Ancak gelişmiş dünya bu taleplerde bulunurken önemli bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmiyordu: " Atılması gereken adımlar mutlaka bir takvime yayılacak ve böylece halkların bu oyunu anlayarak tepki göstermelerine engel olunacak. Herkes gelişmeleri, Devletin ekonomiden anlamadığı, Kamu sisteminin zaten kirli olduğu ve Devletin zaten güçsüz olduğu tezlerine bağlayacak. Bu süreç içersinde gelişmiş dünya az gelişmişlerin her türlü yatırım ve ticaret kuralını, çevre ve insan-işçi hakları normlarını ihlal etmesine sessiz kalacak, örneğin kayıt dışı ekonominin gelişmesi, çocuk işçiliğin yaygınlaşması teşvik edilerek Devletlerin vergi gelirlerinin azaltılması sağlanacak."

İşte 24 Ocak 1980 kararları olarak ekonomik ve sosyal tarihimize kazınan ve kısaca "kazanılmış hakların gasp edilmesi"ni karara bağlayan anlaşma, bir yıl öncesinde Marakeş'te verilen sözler ve atılan imzalara uyum amacı ile atılmış bir adımdı. Gerçekten uyarılar dikkate alındı ve çoğunluk algılamadan ekonomik sistemde yapılan çok ağır değişiklikler yavaş yavaş yaşamlarımızda kendini hissettirmeye başladı. Medya'nın da yardımı ile Devletin çökertilmesi ve kamu oyunun ikna edilmesine yönelik harekat başlatıldı. Öyle ki artık insanlar ne bu hızlı çöküşün nedenlerini sorguluyor ne de sistemdeki aksamaların toplum lehine nasıl değiştirilebileceğinin cevaplarını arıyordu. Gelişmeler tam istendiği gibi yaşanıyor, toplum sessiz, sedasız ve tam bir teslimiyet içersinde dayatma söylemleri benimsiyordu : KİT'ler bu ülkenin sırtındaki kamburlardır, Sosyal Güvenlik Sisteminden insanlar yararlanamıyor, özelleştirilmelidir, Devlet yapıları kirlidir çözüm tamamen özel teşebbüslere dönmektir ve daha niceleri.

Bu 20 yıllık sürecin daha başlarında Ülkemizin güney doğusunda patlak veren kirli savaş istenen değişime istenen yönde ivme kazandıran unsurların başında geliyordu. Devlet bütçesinden KİT'lere, tarıma, sağlığa, eğitime vb. toplumsal alanlara ayrılan ödenekler, yerini savunma harcamalarına terketti.

Bu arada Türk Parasını Koruma kanunu kaldırıldı ve topluma TL'nin Dolar gibi konvertibl, değerli bir para birimi haline getirildiği söylendi. Sabit kur sisteminden vazgeçildi, Merkez Bankası günlük devalüasyonlar yapmaya başladı ve bilindiği gibi Döviz alım-satımlarının kolaylaşması için Döviz Büfelerinin kurulmasına izin verildi.

Bu arada para ve sermaye piyasalarının gelişmesi ve sermayenin reel yatırımlardan vaz geçerek rant sistemine dönmesi hedefinin önünü açacak önemli adımlar da atılıyordu. Bu hızlı değişimin ilk kaosu ise askeri darbenin hemen sonrasında yaşanan "Banker krizi" olacaktı. Binlerce küçük tasarrufçunun tasarruflarının bir anda yok edildiği , Bankerlerin birbiri ardına iflas talebinde bulunduğu hatta bazı Bankaların bile kapatıldığı (Hisarbank, Odibank) bu "kriz" döneminin ardından 1982 yılında Sermaye Piyasası ve 1986 yılında da İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulacak ve topluma güven aşısı yapılacaktı. İşte bu iki kurum - 1987 yılında "kara Pazartesi" çöküşünü, 1994'te emekçileri kasıp kavuran finans krizini ve 1997 yılında Asya'da başlayıp Türkiye'yi de içine alarak dünyaya yayılan küresel krizi yaşayarak istikrarın sadece söylemde kalacağını sonradan anlayacak olan -Türkiye halkına, istikrarın güvencesi olarak sunuldu.

Eğitim alanında da Marakeş'te verilen sözler doğrultusunda ve çok temel değişiklikler yapıldı yaşamımızda. Özel Türk Kolejleri 1981 yılından itibaren mantar gibi türerken, devlet okullarındaki eğitimin kalitesi, eğitime ayrılan ödeneklerin hızla minimize edilmesi yoluyla geriletildi, eğitimcilerin reel ücretleri akıl almaz bir düşüş trendine girdi. Özel kurslar ve sadece bir ya da bir kaç öğrenciye yüksel bedeller karşılığı verilen özel dersler büyük kentlerde eğitim sisteminin en önemli parçası haline getirildi. Özel kolejler yabancı dil ayrıcalığı ile puan toplarken hiç kimse neden benzeri bir eğitim sisteminin devlet okullarında yerleştirilmediğini sorgulamadı. Çünkü insanlar Devletin güçsüzlüğüne ve yetersizliğine ikna edilmişlerdi.

Sağlıkta yaygın, toplumsal sağlık hizmeti ilkesi terkedildi ve yerine özel sigorta şirketlerinin kişiye özel, paralı sağlık sistemi özendirildi. Doktorlar, verdikleri ağır hizmetin bedeli ödenmediği için özel muayenehane açmaya adeta zorlandı. Asıl hedef ise Devlet Parasız Sağlık Sisteminin iflas ettirilmesi, özel sağlık sigortasına geçilerek ,işverenlerce ödenen sağlık sigortası katkılarının kaldırılmasıydı. İlaçta bu yıl başında kabul edilen patent sistemi de Marakeş'te alınan ve daha sonra GATT çerçevesinde imzalanan TRIPs - Uluslararası Patent ve Telif hakları Yasası ile takvimi belirlenen bir küreselleşme anlaşmasının sonucuydu. Küçük ilaç üreticilerini piyasadan silmeye ve toplum sağlığını ulusötesi ilaç tekellerine peşkeş çekmeye yönelik bu anlaşmanın da hedefi aynıydı: Sosyal Sigorta Sistemini çökertmek. İlaçta tekelleşmenin önünü açan bu anlaşma ile yükselecek ilaç fiyatları üzerinden, ülke ilaç arzının %70'inin alıcısı konumunda olan SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kurun iflası hedefleniyordu.

Tarımda da yıllara dağıtılmış belli oranlar üzerinden uygulanacak bir çökertme planı yapılmıştı. Destekleme alımları, sübvansiyonlar, tohum ve gübre destekleri azaltılırken, tarım kredi faizleri yükseltilmeye başlandı. Taban fiyat belirleme politikaları da tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi ulusötesi sermayenin sözcülüğünü yapan uluslararası kurumların insafına terk edildi. Tarım ithalatına uygulanan gümrük vergileri azaltıldı ve aslında kendi ihtiyacının ötesinde dünyaya da tarımsal katkı sunabilecek potansiyele sahip olan ülkemiz tarım ürünleri ithalatına açıldı. 20 yıl öncesine kadar dünyaya buğday ihraç eden Türkiye, bugün kendi ihtiyacının bile önemli bir bölümünü dışarıdan ithal etmek zorunda bırakıldı. Çekirdeksiz karpuz, çekirdeksiz salatalık gibi gen teknolojisi kullanılarak üretilmek istenen yeni tarım ürünlerinin ardında ise kendi üretimimizi yapamayacak bir konuma gelmemiz ve ya meyveyi ya da tohumunu ithal etmek zorunda kalmamız amaçlanıyordu.(Bu girişim halen devam etmektedir). Geçtiğimiz yıl başlayan ve en ağır olarak tekstil sektöründe yaşanan ekonomik krizin faturasının pamuk üreticisine ve tekstil işçisine çıkarılmasının ardında da aynı caydırma politikaları yatıyordu. Zeytin, zeytin yağı, tütün ve bunlar gibi daha bir çok önemli tarım ürünümüzde yaşananlar da farklı değildi.
Bu süreç, toprak insanlarını açlığa ve metropollere göç etmeye zorladı. Büyük kentler son 10 yılda ilk kez "varoş" gerçeği ile tanıştı. Sanayii işsizliği çığ gibi büyürken, kayıt dışı ekonomi ülke ekonomik sisteminin %50'si gibi muazzam bir rakama ulaştı. Bir yandan kayıt dışı, diğer yandan işsizlik çalışanların ücretleri, iş güvenceleri ve örgütlülükleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu. Sendikalar günden güne üyelerini kaybederek erirken, gerçek ve en temel işlevlerini bile yerine getiremez konuma itildiler. Toplu Pazarlık görüşmeleri, toplu dayatma toplantılarına dönüştürüldü, esneklik, kalite ve kuralsızlaştırma gibi işveren çıkarları üzerine oturtulmuş yeni uygulamalar adeta şantaj yapılarak sendikaların gündemlerine yerleştirildi.

Marakeş'te alınan ve yukarıda kısaca özetlenen bu kararların 20 yıllık bir süreçte yaşama geçirilmesinin ardından sermaye şimdilerde son liberalizasyon adımını da atmaya hazırlanıyor. Bu kez hedef, geriye kalan son toplumsal ilkeleri de yok ederek tam serbestlik dönemine geçmek. Artık ithalata uygulanan gümrüklerinizi azaltın, ya da tarıma uyguladığınız desteklemeleri kısıtlayın demiyorlar. Şimdi istedikleri bunlardan tamamen vaz geçilmesi. Ya da başka bir deyişle daha fazla işsizlik, daha fazla sendikasızlaştırma, sınırsız ekonomik ve siyasal bağımlılık.

Bu yıl 30 Kasım'da Amerika'nın Seattle eyaletinde toplanacak olan Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar Konferansı ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden, tarıma uyguladıkları tüm destekleri kaldırmaları, tarım kredi faizlerini daha da arttırmaları, ithalata uygulanan gümrük vergilerinden vaz geçmeleri, Devlet işletmelerine yapılacak yatırımlar ve Devlet alım-satımları konularında bundan sonra WTO'dan icazet almaları, yatırım konusunun en geniş kapsamı ile WTO yapısı içersine aktarılmasını kabul etmeleri (bu madde MAI'nin tüm koşullarını kapsıyor), elektronik ithalatına kapılarını tam olarak açmaları, orman kesimi ve orman ürünleri üzerindeki tüm engelleri kaldırmaları(kotalar, sit alanlarında ve milli parklarda uygulanan, orman alanlarını korumaya yönelik yasaklar)isteniyor. Bu sayılan maddelerin her birinin içeriği detaylandırıldığında ise karşımıza MAI'den çok daha kapsamlı bir kuralsızlaştırma anlaşması çıkıyor.

Bu gelişmeye Türkiye cephesinden bakıldığında ise yabancı sermayeyi her türlü tavizi vererek kucaklamaya hazır siyasiler ile başına geleceklerden habersiz, egemen medyanın söylemleri ile aldatılmış yığınları görüyoruz. Ülke yönetimleri toplumların anayasadan kaynaklanan bilgilenme ve öğrenme hakkını bile yok sayarak sessizliklerini sürdürmekte, önce bilgilenme ve ardından yapılacak referandumlar ile karara bağlanması gereken, toplumun tüm kesimlerinin geleceğini yok edecek olan bu anlaşmaları imzalayacakları günü beklemekteler.

Bu son sistemli ve planlı saldırıyı durdurmanın tek yolu ise örgütlü bir birliktelikten geçiyor. Emekçisi, köylüsü ve tüketicisiyle ülke toplumunun dünya halkları (Uluslararası MAI karşıtı Koalisyon) ile bir bütün olarak karşı çıkması bu saldırıyı durdurmaya yetecektir.

sayfanın başına dön