mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Savaş ve Savaş Karşıtlığı

3 Şubat 2003

MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

11 Eylül’den bu yana dünya kamuoyu gündeminin ilk sıralarına yerleşen “terör”, savaş ve “güvenlik” tartışmaları ve “savaş karşıtlığı”, Afganistan’a yönelik kısa süren savaşın ardından geçtiğimiz bahar aylarından beri “şer ekseni” olarak tanımladığı ülkeler listesini açıkça deklare eden ABD Yönetiminin, ilk adım olarak özellikle Irak’a yönelik -temelde kapitalist çıkarların belirlediği- saldırgan politikalarına ciddi bir ivme kazandırdı.

 

ABD’nin başrolü oynadığı bu savaş senaryolarının geri planındaki dinamikler üç ana başlık altında toplandığında:

1-      Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, yeni süreçte her biri kendi burjuvazisinin çıkarlarını en üst düzeyde korumak ve geliştirmek hedefindeki emperyalist devletler arasındaki dünya lideri olma yarışı daha da hızlanmıştır. Bu bağlamda ikinci paylaşım savaşından itibaren Avrupa devletlerinin, yıllar süren Birlik olma sürecinde, bugün bir yandan ortak para birimi Euro’yu uygulamaya koyup, diğer yandan 15 üye devletin para politikalarını ortak belirleme amacıyla Avrupa Merkez Bankasını devreye sokması, diğer taraftan da “Hızlı Tepki Gücü” (Rapid Reaction Force) adı verilen bölgesel bir askeri yapının temellerini atması ve Birliğin bir devlet’e dönüşmesinin en önemli adımlarından olan “bir anayasa (convention) çıkarma” hazırlıkları da ortadadır. Dünyanın en gelişmiş ülkesi ABD ise, 11Eylül olayı ile elde ettiği avantajı siyasi ve ekonomik açıdan en iyi şekilde kullanabilmek için, planları muhtemelen çok önceden yapılan “tüm dünya coğrafyası” kapsamındaki yayılma hedefini Afganistan saldırısı ile başlatmıştır. Irak’ta olası bir savaşın, ABD’nin siyasi hegemonyasını pekiştireceğinden ve bugün çeşitli soru işaretlerini barındıran “tek süper güç” imajını artık hiçbir soruya yer bırakmaksızın perçinleyeceğinden kuşku yoktur. Bu “güç” imajı tarihsel ve sınıflar arası savaşın bir gereği olarak, devletini de sırf bu nedenle güçlü tutmak zorunda olan burjuvazinin asla vaz geçemeyeceği bir hedeftir.

2-      Irak ile başlayan yayılma harekatının bölgede, İran da dahil olmak üzere diğer ülkeleri de kapsamına alarak tüm Orta Doğu’da bir dizi “rejim değişiklikleri”ni gündeme getireceği ortadadır. Söz konusu bu rejimlerin bu günkü durumu, yapısı nedir? Ne tip bir değişiklik öngörülmektedir? İşte tam da bu noktada, bugün genelde feodal bir yapının egemen olduğu Orta Doğu Coğrafyasının tam olarak kapitalist üretim ve Pazar ilişkilerine ve özellikle de piyasa ekonomisi sistemine geçmesinin amaçlandığı, bu hedefe de ancak rejim değişikliği ile ulaşılabileceği görülmektedir.

3-      Orta Doğu’daki rejim değişikliklerinin ABD için öncelikli bir konu olarak belirlenmesinin temelinde yukarıda sayılan dinamiklerin yanı sıra ve onlarla aynı derecede önemli olan üçüncü dinamiğin ise, bölgedeki petrol ve enerji kaynaklarına -denetim anlamında bile olsa- hakim olma kaygısı olduğunu bütün dünya kabul etmektedir. Kıyasıya rekabet koşullarının kaçınılmaz kıldığı kar oranlarındaki sıkışma, egemen burjuvaziyi, pazarı hızla genişletmeye zorlamakta, bu zorlama, burjuvazinin kendi devleti üzerinde uyguladığı bir basınca  dönüşmekte, enerji kaynaklarını ele geçirmek ise bu yarışın sonucunu belirleyecek kadar önemli bir boyut olarak ortada durmaktadır. Devlet-burjuvazi ilişkisi üzerine oturtulmuş olan bu tespitin en önemli kanıtlarının başında ise, enerji kaynaklarının, bugün ekonomik faaliyetleri en alt düzeye çekilen devletlerden çok, sanayi burjuvazisi için gerekli olduğu gerçekliğidir.

 

Emperyalistler arası Pazar paylaşım yarışının bir boyutu olarak karşımıza çıkan bu olgunun kuşkusuz bir de “emperyalist karşı tarafları” ve önemlisi dünyanın ikinci süper gücü olarak kabul edilen Avrupa Birliği vardır. Ancak, Birliğin, Irak ve Orta Doğu’daki gelişmeler karşısında parçalı, kırılgan bir görüntü verdiği; bir tarafta İngiltere, İtalya ve İspanya gibi ABD’nin yanında yer almaya hazır devletlerin, diğer tarafta Fransa ve  Almanya gibi AB içindeki nüfuzu son derece güçlü fakat henüz ne net bir ABD veya savaş karşıtlığı, ne de tersi bir konumlanma göstermeyen  devletlerin bulunduğu gözlenmektedir. Avrupa Birliği egemen burjuvazisi, ABD’ye ve olası bir savaşa “karşı” tavır alarak enerji kaynaklarının bölüşümünden dışlanma korkusu ile, savaştan yana bir tavır takındıklarında da -her ne kadar coğrafi paylaşıma ortak olma avantajı elde edecek olsalar da- bu kez ABD’nin siyasi anlamda liderliğini onaylamış olma ikilemi arasında sıkışmış bir görüntü vermektedir. Bu anlamda, özellikle Avrupa resmi kurumlarından gelen “savaşa hayır” seslerinin çıkarlara dayalı bu ikilem ve daha da önemlisi siyasi güç kazanma derdindeki Avrupa burjuvazisinin dünya ekonomisindeki pozisyonunu güçlendirme kaygıları göz ardı edilmeden değerlendirilmelidir.

Türkiye’nin olası bir savaş durumundaki konumlanışına ilişkin benzer farklı kaygıların varlığı da endişe verici bir boyut kazanmıştır. Bir tarafta küçük ve orta ölçekli sermaye gruplarının yalnızca kar endişesiyle savaş karşıtları arasında yer alışı, bir tarafta egemen burjuvazinin AB kurumlarına yakın durma adına yaptığı savaş çığırtkanlığı, bir tarafta Musul ve Kerkük’teki petrol kaynaklarına endekslenmiş, koşullu tavır alışlar, bir tarafta ise ancak var olan bir ulusun yok edilmesi ve onbinlerce insanın öldürülmesi sonucunda bile “belki”lerle kuşatılmış yeni bir ulus devlet kurma umutları.Türkiye’nin emperyalistlerle bir olup; Kuzey Irak’a yapmayı planladığı müdahalenin biçimi ne olursa olsun, sonucunun, özellikle bölgedeki Kürt halkı üzerinde son derece yıkıcı olacağı açıktır.

 

Karşıt konumlanışlarda ise en çok dikkat çeken boyut, karşıtlığın yalnızca “savaş” olasılığı ile sınırlı görüntüsüdür. Bu anlamda, örneğin Irak liderinin sürgüne razı olması ve Irak’ta bir rejim değişikliği dayatmasının söz konusu olması halinde, bu savaşsız çözüm karşısında muhaliflerin tepkisinin ne olacağı açık değildir. Rejim değişikliği tartışmalarında savaş karşıtlarının önemli bir çoğunluğunun Irak halkının kendi kaderini tayin etme hakkından neredeyse hiç bahsetmemesi dikkat çekicidir. Oysa sınıf savaşları tarihi, Irak’lı emekçi yığınların ne Saddam rejimini ve ne de kapitalist yeniden yapılanma projelerini hiç hak etmediğinin en güçlü kanıtı olarak ortada durmaktadır. Irak’ta işçi sınıfının sosyalist örgütlenmesi, ülkenin en büyük ekonomik kaynağı olan petrol sektöründeki işçilerin daha 1940’lı yılların sonunda sendikalaşmasıyla başlamış ve Arap dünyasının ender, kapsamlı sosyalist kitlesel işçi hareketi olarak Orta Doğu tarihine geçmiştir. Sosyalist işçi örgütlenmesi uzunca bir dönem İngiliz’lerin emrinde olan kraliyete karşı, anti-emperyalist bir koalisyonun içinde mücadelesine devam etmiş olsa da kendi özerkliğini korumayı başarmıştır. Sosyalistlerin, Petrol İşçileri Sendikasında örgütlenmesi ve Arap dünyasında 50’lerin sonunda, Irak’ta ise 14 Temmuz 1958’de kraliyete karşı başlayan mücadelenin sonunda Irak’ta kraliyetten cumhuriyete doğru evrilen bir rejim değişikliği gerçekleşmiştir. Kurulan ilk hükümette Merkez Sol, Milliyetçiler ve Sosyalistler’den oluşan bir koalisyon göreve gelmiş, yeni Hükümetin ilk adımları ise, kraliyet ve İngiltere’ye olan bağımlılık ve hegemonya ilişkilerine son vermek, kapsamlı bir toprak reformu ile mevcut tarım arazilerinin küçük köylülere dağıtılması, bireysel hak ve özgürlüklerin tanınması ve kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğunun ilan edilmesi olmuştur. Toplumsal hareketin radikalleşerek yükselişi 1963 yılında zirveye ulaşmış, özellikle petrol sektörünün de kamulaştırılması ile birlikte Irak burjuvazisinin tahammül sınırının zorlandığının göstergeleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Baas Partisinin, ordunun güçlü desteği ile Bağdat’ı bombalaması, koalisyonun sosyal demokrat başbakanı Kassem’in katledilişi, başta sosyalistler olmak üzere muhalif kesimlerin de katliamı ile başlayan darbe 9 ay süreyle görevde kalacak bir cuntayı getiriyor ve Irak’ta yeni, farklı bir rejim kuruluyordu. Bu rejim, 1964 yılında Nasır’cı muhalifler tarafından tasfiye edilecek, bu kez Irak petrolünün İngiliz sermayesiyle yapılan bir anlaşma üzerinden kamulaştırılması gündeme gelecekti. 1968 yılında son bulan bu rejim, Baas Partisinin 1968’de yeniden iktidarı ele geçirmesiyle birlikte farklı bir rejimle yer değiştirdi ve zaten ağır yara almış sosyalist harekete son darbeyi de yeni iktidarın vurmasıyla Irak’ta bugün hüküm süren Kapitalist Devletçi otoriter sistem yeniden yapılandırıldı.

 

Irak’ta ve ardından tüm Orta Doğu’yu kapsayacak biçimde planlanan savaş ve değişim senaryoları ile başta Bosna Hersek olmak üzere Eski Yugoslavya’da yaşanan savaş ve daha sonra devreye sokulan “Balkan İstikrar Paktı” gibi on yıllar sürecek yeniden yapılanma programları arasında amaçlanan bakımından fark olmadığı söylenebilir. Hatta, Avrupa Birliği öncülüğünde başlatılmış bulunan ve halen yürürlükte olan, İsrail de dahil olmak üzere Akdeniz’e kıyısı olan Orta Doğu ülkelerinin yanı sıra Afrika ülkelerini de kapsayan EuroMed Avrupa-Akdeniz Ortaklık Projesinin hedefi de ABD’nin Orta Doğu’daki hedefleriyle büyük benzerlikler taşımaktadır. Güvenlik konusunun da bir ana başlık olarak ele alınmakta olduğu Proje faaliyetleri çerçevesinde, alt yapı yatırımları adı altında bölge ülkelerinin askeri ve ekonomik haritalarının çoktan çıkarıldığını öngörmek pek de yanlış olmayacaktır.

 

Bu bilgi notuyla amaçlanan, emperyalist savaşların gerçek ve bütün boyutlarıyla sorgulanmasına yardımcı olmak, karşıtlıkların sistemden bağımsız, sadece bir şiddet karşıtlığına indirgenmesine ve kitlelerin önüne, savaşsız bir kapitalizmin mümkün olabileceği gibi yanıltıcı hedefler konarak, gerçek mücadele perspektifinin gözden kaçırılmasına ve daha da önemlisi emekçilerin, savaş karşıtlığının çarpıtılmış zemininde farklı çıkar gruplarının arkasında yedeklenme eğilimlerine engel olabilmektir. Özellikle Türkiye’deki tartışmalar ve kamu oyu yoklamalarında bu tehlikeli “yedeklenişin” izleri görülmektedir. Ülke genelinin %90’ı “savaşa karşı mısınız?” sorusuna “Evet” derken, soru değişip de  işin içine Musul ve Kerkük, Kuzey Irak’ta savaş sonrasında bir Kürt Devletinin kurulması ihtimaline karşı Türkiye’nin bölgeye asker yığınağı yapması ve askeri müdahalelere dahil olması gibi boyutlar katıldığında savaş karşıtlığının %30’lara gerilemesi de bu tehlikeli yedeklenişin göstergeleridir. Bu hegemonik ve kapitalist çıkarlar, ülke halkına “ulusal çıkarımız” biçiminde sunulmakta ve bu söylem sayesinde, aslında savaşın yegane mağduru olacak olan emekçi kitlelerin kendi sınıfsal birliğine zarar verecek bir konumlanışın zeminini hazırlamaktadır.