mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Kapitalizmde Savaş ve Barış(!)

9 Şubat 2003

MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

 

 

Dünya, devlet düzeyinde ABD fakat özel olarak ta G.W. Bush’un “saldırgan kişiliği” ile açıklanan ve böylece ideolojik ve politik boyutlarından olabildiğince soyutlanmaya çalışılan yeni bir emperyalist paylaşımın eşiğinde. İkiz kuleler ve Pentagon’a yapılan saldırılar gerekçelendirmenin merkezini oluştururken, 1990’dan başlayarak çeşitli merkez ve uydu ülkelerde yaşanan politik ve askeri gelişmelerin göz ardı edilmesi için neredeyse her imkan değerlendiriliyor. Aslında, “kalıcı barış” hayalleriyle, yaşadıklarına değil de kendisine empoze edilenlere itibar etmeye alıştırılmış dünya halkları için bunun bir “ilk” olduğunu söylemek de mümkün değil. Bilhassa, 1945’den itibaren yaratılan “kapitalizmin barışı sağladığı” biçimindeki yanılsama, bugün savaş ve barış tartışmalarında diyalektik sorgulama ve araştırmadan nasıl olup ta bu denli uzaklaşıldığına bir ölçüde ışık tutuyor. Öte yandan, yalnızca kapitalist araştırma merkezlerindeki verilerle bile gerçeğin kapısını aralamak mümkün. Örneğin, barışın yaşandığı iddia edilen 1945-2000 dönemi ile ilgili olarak Londra’daki Uluslar arası Stratejik Çalışmalar Enstitüsünün verileri, ikinci dünya savaşı sonrasındaki bu 55 yıllık “barış” sürecinde dünyanın 90 ülkesinde 22 milyon 456 bin kişinin yaşamını yitirdiğini ve bu süreçte tam 188 tane silahlı çatışma yaşandığını ortaya koyuyor.

 

Savaş senaryosunun gerekçelendirme bölümünde petrol kaynaklarının kontrolünün ele geçirilmesi hedefi öne çıkıyor. Ancak, Orta Doğu’da kapsamlı değişiklikleri gündeme getirecek olan Irak’ta olası bir savaşın sadece ekonomik nedenlerle açıklanması, devletler ya da güçler arasındaki ilişkileri ve süper güçlerin hareketlerini anlamamıza  izin vermez, çünkü ekonomik güçler arasındaki denge, son tahlilde daima denge sistemlerine ivme kazandıran, devletlerarası bir ilişkiye dönüşür. Diğer yandan, devletlerarası ilişkilerin temelinde de burjuvazinin ekonomik çıkarları olduğu için, gerek dünyada tek bir süper güç haline gelme hedefi, gerekse Orta Doğu petrollerinin denetiminin ele geçirilmesi şeklinde tezahür eden hedefler  aslında tamamen ekonomik hegemonya ve güç elde etmeye yönelmiştir. Petrol üzerine uzmanlaşmış pek çok stratejist, bu nedenle, 21. yüzyılda enerji kaynaklarında üstünlüğü elde eden güçlerin, siyasi ve ekonomik alanda da güç sahibi olacağı vurgusunu sıkça yapmaktadır. 

 

Bugün ABD’nin liderliğindeki bir savaştan yana oluşturulan koalisyonun içinde yer alan her bir devletin bu konumlanışta kendi burjuvazilerinin kontrolü altında ve daha da önemlisi emperyalist çıkarlarıyla paralellik arz eden bir takım hesapları olduğu biliniyor. Savaş koalisyonunun Avrupa’daki unsurları, savaşı, bir yandan AB’nin birlik olma sürecini hızlandırma bir yandan da  kendi askeri donanımını (Rapid Reaction Force)oluşturma amaçları doğrultusunda kullanma hesapları yaparken; DT֒nün yeni üyelerinden Çin, koalisyondaki yerini yeni bir dünya gücü olarak ortaya çıkmanın bir aracı olarak görüyor; Rusya, uluslar arası oyundan dışlanmamak için çareyi savaşı desteklemekte arıyor; Japonya ise, II. Dünya savaşı yenilgisinin ardından ABD tarafından kendisine dikte edilmiş ve Anayasayla da garanti altına alınmış olan “askeri gücünü sınırlı tutma zorunluluğundan” kaytarma fırsatının tanınması karşılığında savaş senaryolarında ABD’nin yanında yer alıyor ve 55 yıldan beri ilk kez Hint okyanusuna donanma gemilerini gönderme, dahası, savaş donanımını güçlendirme adımlarını atmaya başlıyor.

 

Diğer yandan, 1990 yılından itibaren merkez ve çevre ülkelerde yaşanan askeri ve politik süreçlere göz atıldığında; 1992 baharında Wolfowitz tarafından hazırlanan ve savunma prensiplerinin detaylandırıldığı bir dokümanda şu tespitler dikkat çekicidir: “ABD, istikrarını sürdürerek “tek bir süper güç” statüsünü korumalı ve Batı Avrupa, Doğu Asya, Eski Sovyetler Birliği ülkeleri ya da Güney Asya’dan kendisine rakip bir süper güç olarak ortaya çıkabilecek tehditlere engel olmalıdır.” Wolfowitz bu raporu hazırladığında, o dönemde Dick Cheney’in sekreterliğini yapan baba Bush ile birlikte Pentagon’da çalışıyor ve yaptığı bu tespit, raporun devam eden bölümünde şöyle ayrıntılandırılıyordu: “Washington yönetimi, gelişmiş sanayi devletlerini Amerikan hegemonyasını tehdit çabalarından caydırabilmek için bu devletlerin çıkarlarını yeterince garanti altına almak zorundadır. ABD, bu nedenle, tamamen  Avrupa’ya ait,  yeni savunma girişimini önceden denetim altına almak ve Asya’da olası bir “birinci sınıf askeri güç statüsü” ya da bölgesel bir başka hegemonyanın ortaya çıkışını önlemek için dengeler üzerinde çalışmaya devam ederek korunmak zorundadır.” Burada ima edilen Çin’dir, fakat, Japonya ve Kore’nin birer bölgesel güç olarak sıkça gönderme yapılan rollerinden kaynaklanacak krizler de olabilir. Yine rapora göre, bu bağlamda, Orta Doğu’da yerel bir liderin ortaya çıkışı önlenmek, Kuzey Kore, Irak ve eski Sovyetler Birliği devletlerinde nükleer birikim artışı riskine karşı güç kullanılması Washington tarafından dikkate alınmak zorundadır.Başka bir deyişle, -tam da ilişkiler rayına oturmaya başlamışken- Kuzey Kore ile ABD arasında nükleer alanda yaşanan ve aslında oldukça ciddi boyutta olan yeni çatışma süreci de tıpkı Irak’taki savaş senaryoları gibi tesadüfi ve emperyalist sistemden bağımsız değildir.

 

ABD’nin son dönemde iyiden iyiye hızlandırdığı militarist yapılanma da Wolfowitz’in raporundaki uyarıların dikkate alındığını düşündürmektedir: G.W.Bush, 2003 yılı askeri bütçesini 48 milyar $ daha arttırarak toplam askeri harcamalar bütçesini 379 milyar $ ile 1984 yılı düzeylerine taşımıştır. Washington yönetimi, önümüzdeki 5 yıllık dönem için de 72 milyar$’lık ek artış öngörmekte ve nihai savunma bütçesini 451 milyar$ olarak planlamaktadır. ABD’nin savunma bütçeleri ikinci dünya savaşı sonrasında 3 kez ciddi oranda yükseliş göstermiştir: Kore savaşında 442 milyar $; Vietnam savaşında 449 milyar $ ve Ronald Reagan’ın yeniden silahlanma programı çerçevesinde 428 milyar $. İşte bu nedenle 451 milyar $ lık bu bütçe, ikinci dünya savaşı sonrası dönemin gelmiş geçmiş en yüksek askeri bütçesi olacaktır. Yüzdesel olarak bakıldığında ise yalnızca 2001 ve 2002 yılları arasındaki büyüme yüzdesi %14.5 , beş yıllık büyüme periyodu sonu itibarıyla ise %23’lük bir askeri büyüme planlanmaktadır ve sadece bu ilave büyüklük bile, dünya askeri harcamalar toplamının onda birine, Avrupa’nın 2000 yılındaki askeri harcamalarının yarısına, Çin ve Japonya’nın yıllık askeri harcamalar toplamına eşittir. Diğer yandan, Washington, 2000 yılında dünya toplam üretiminin %22’si ve askeri harcamalarının %36’sını elde bulunduruyordu. Bu yeni bütçe tahsisatlarıyla birlikte ABD, askeri ekipman ağırlığını, ekonomik gücündeki artışla birlikte %45 ile iki katına çıkaracaktır. Ancak, askeri ekipmanın, emperyalist gücün kendisi değil, bir aracı olduğu, askeri harcamanın da askeri güce eşit olmadığı göz ardı edilmemelidir.

 

Bu anlamda, savaşlar, politikanın farklı biçimlerde devamı anlamına geldiği için, yukarıda detaylandırılan silahlanma kampanyası tüm boyutlarıyla politik bir faaliyettir. Bu faaliyet, doğrudan tehditlerden dolaylı tehditlere, güç gösterisinden ittifak önerisine kadar ihtimal dahilinde olan tüm sonuçlarıyla önemlidir ve sonuçta politik bir sürecin neticesidir.

 

Ekonomik güç ve askeri harcamaların 2000 yılı itibarıyla dünya ölçeğindeki dağılımında, Avrupa 15 ayrı güce bölünmüş olarak üretimin %20’si ve askeri harcamaların %19’una sahipken; ABD, üretimin dörtte birine ve harcamaların da üçte birine yakın bölümüne sahipti. En büyük dengesizlik de Asya’daydı: Japonya, üretimin %7.5’una harcamaların %5.5’una; Çin, üretimin %11,6’sı ve harcamaların %5’ine, Hindistan, üretimin %4.6’sına ve harcamaların %1.7’sine sahipti. Rusya’nın %2.5 civarındaki ekonomik ağırlığı ve %7.3’lük askeri harcama payı ile aşırı daralmış konumu da göz önüne alındığında hayati öneme sahip iki süreç: Asya’daki nesnel yeniden silahlanma potansiyeli ile Avrupa’daki güçlerin merkezileşmesi gibi görünmektedir.. Bu anlamda, eğer Washington, dünya askeri harcamalarının beşte ikisinden fazlasını elinde tutma yarışında bir tehlike unsuru olarak yükseliyorsa, Avrupa ve Asya’daki güçlerden erken davranmak veya onları şartlandırmak içindir.[2] Diğer yandan, Asya’nın en güçlü üç ekonomisi Japonya, Çin ve Hindistan’ın tek tek askeri harcamalarının toplam üretimlerinden daha düşük olması, bu devletlerin kendi burjuvazilerinin çıkarlarını korumada ve geliştirmede yetersiz kalabileceği anlamına gelmekte bu da, güçlerin, iniş çıkışlı bir yeniden bileşimi şeklinde bile olsa her düzeyde ve her oranda yeniden silahlanma sinyallerinin alınacağı bir döneme girildiğini göstermektedir.

 

Irak’ta olası bir savaşa karşı gelişen dünya çapındaki muhalefet tarafından sıkça kullanılan “Başarabiliriz” sloganı ile ilgili olarak, Lenin’in I. Dünya Savaşı başlangıcındaki o çok şey anlatan sözünü hatırlamakta yarar var: “Savaşlar tesadüfi olaylar ya da din adamlarının dediği gibi “günah” filan  değil, kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucudur ve kapitalist yaşam biçimi olarak barış kadar meşrudur...” Savaşlara son vermek gerçekten olasıdır ama bu hedefe ancak çıkara dayalı sınıfsal farklılıklarının olmadığı, bireysel mülkiyetin yerini toplumsal sahipliğin aldığı, üretim ilişkilerinin kar ve dolayısıyla sömürüye değil, toplumsal ihtiyaçlara bağlı gerçekleştirildiği, kültür, bilim, teknoloji, sanat ve yaşamın tüm alanlarında kollektivizmin egemen olduğu bir sistemde ulaşılabileceği unutulmamalıdır.

 

[1] V.İ. Lenin’in sıkça alıntı yaptığı en önemli askeri yazarlardan biri olan Clausewitz’e aittir. Lenin, bu tespiti,

 I. Dünya Savaşı sırasında detaylandırmıştır.  (Bu dipnot'un önceki   halinde yer alan "Lenin'in arkadaşı" ifadesi Mustafa Yılmaz'ın (Mersin) uyarısı üzerine düzeltilmiştir)

[2] Guido La Barbera, Lotta Comunista N.378, February 2002