| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Eski şişede yeni şarap: "Esnek güzeldir!" Yard.Doç.Dr. Kurtar Tanyılmaz - İşçi Mücadelesi - Mart 2004
|
Kapitalizmin geçirdiği dönüşümü “sanayi sonrası toplum”, “bilgi toplumu”, “post-Fordist toplum” nitelemeleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar açısından “esneklik” vazgeçilmez öneme sahip bir kavram. Aynen küreselleşme, kalite, şeffaflık vb. moda kavramlar gibi. “Esneklik” kavramının zihinsel yaşamımızdaki çağrışımları Murat Belge’nin aşağıdaki ifadeleri iyi özetliyor: “Şimdi
sermaye de hareketli, esnek ve çabuk. Bu sermaye pazara çok daha sıkı bağlı.
Pazarın durumuna göre çabuk tesbit ediyor ihtiyaçları, çabuk davranıyor, iki
telefonda işi bağlıyor. Los Angeles’ten iki üç mobil telefon konuşmasıyla
Hindistan, Singapur ve Filipinler’den birileri, gereğinde her biri farklı üretim
ilişkileri içindeyken, biraraya geliyor ve üretiyor. Emek ucuz, taşıma kolay ve ucuz,
stok derdi yok vb.(...)Dünya şimdi böyle; bizden belirli ölçüde bağımsız ve bizi
aşan yeni “trendler” bu konjonktürde hayatı bu şekilde belirliyor. Beğen ya da
beğenme, gerçeklik bu! Epey “sanal” olsa da!”[1]. Bu
satırların önemi genel paylaşılan iddiaya göre kapitalizmin “küresel”
aşamasında “esneklik” kavramının nasıl algılandığının çarpıcı bir ifadesi
olmasından kaynaklanıyor. Bu paragrafın satır aralarında aşağıda ele almaya
çalışacağım esneklik tartışmasına ilişkin hemen bütün kilit iddiaların
dayandığı gözlemlerin bir özetini bulmak mümkün: Pazarın ihtiyaçlarına, yeni
gelişen cep telefonu, diz üstü bilgisayar, internet vb. teknolojilerin yardımıyla
“tam zamanında” cevap verebilen bir üretim sistemi herhalde “esnek” sıfatını
hak eder. Madem sistemin şimdiye kadarki temel sorunu üretimi talebe uydurarak
“müşteri tatmini” sağlamaktı, alın size esnek üretim! “Esneklik” kavramının yarattığı cazibenin olgular ışığında sınanmasına geçmeden yukarıdaki gözlemlerden türetilen iddiaları kısaca özetleyelim: 1-
Günümüzde küçük firmalar (KOBİ’ler) büyük firmalar karşısında yeni ve
“esnek” teknolojiler sayesinde (“mobil telefonlar”) eski avantajlı
konumlarına (ürün çeşitliliği) yeniden sahip olabilmektedirler, büyük firmalarla
küçük firmalar arasında daha uyumlu ve küçük şirketlerin de (“farklı üretim
ilişkileri”) söz sahibi olduğu katılımcı ilişkiler kurulmaktadır. Sermaye
kazandığı bu “esneklik” sayesinde üretim faktörlerinin en ucuz maliyetli olduğu
yerlere göre üretimini örgütleyebilmekte ve talebe uygun hale (“bu sermaye pazara
çok daha sıkı bağlı”) getirebilmektedir. 2-
İşverenlerle işçiler arasındaki ilişkilerde de esneklik, “sosyal diyaloğun”
önemli bir bileşeni olmaktadır. Emek piyasasında ücretlerin esnek olması (“emek
ucuz”), işyerlerinde çalışanların gerek işlerin dağılımı gerekse de
çalışma süreleri açısından esnek olmaları günümüz koşullarının kaçınılmaz
bir gereğidir. Yeni teknolojilerin “esnek” nitelikleri işbölümünü
değiştirmekte, çalışanların işyerinde yaratıcılıklarını ve katılımlarını
artırmaktadır. Böylece kafa emeği ile kol emeği yeniden bütünleşmektedir. 3-
Sermayenin hareketliliğinin ve yeni teknolojilerin “kaçınılmaz” (“beğen ya
da beğenme, gerçeklik bu!”) bir sonucu olarak eski katı, merkeziyetçi (siz bunu
“devletçi” olarak da okuyabilirsiniz) ilişkiler ve kurumların yerini ademi merkezi,
yerel, sivil topluma dayalı ağ tipi örgütlenmelerin aldığıdır (“Los
Angeles’ten iki üç mobil telefon konuşmasıyla Hindistan, Singapur ve
Filipinler’den birileri (...) biraraya geliyor ve üretiyor”). Sadece
sermaye çevrelerinde değil, bir çok sol politik çevrelerde de politik çözüm
önerilerinin önkabulleri bu gözlem ve iddialardan yola çıkmaktadır. Peki acaba
oldukça uzun bir süredir sadece teorisi (bu konuda “Esnek Uzmanlaşma”dan
“Düzenleme Okulu”na kadar pek çok yaklaşım vardır) yapılmakla kalmayıp,
çalışma hayatında 80’li yıllardan günümüze gittikçe yaygınlaşan bir uygulama
alanı bulan “esnek üretime” ilişkin bu gözlem ve saptamalar olgularla
örtüşüyor mu? İşçi sınıf üzerinde Demokles’in kılıcı: Esneklik uygulamalarıYukarıdaki
tespitleri olgular karşısında sınarken şu noktayı baştan aydınlatmakta fayda var.
Bu iddiaların hepsinde kuşkusuz bir gerçeklik payı var. Gel gelelim asıl mesele,
bazı eğilimler mutlaklaştırılırken, bazı karşı-eğilimlerin göz ardı edilmesi.
Dolayısıyla ortada “kaçınılmazlık” diye bir şey yok. Eğilimlerle (sermayenin
artan uluslararasılaşması) karşı eğilimlerin (bloklaşma) mücadelesi söz konusu.
Hangisinin galebe çalacağı henüz belli değil, ancak sanki belliymiş gibi
yapılıyor. Dolayısıyla esneklik, küreselleşme gibi kavramlar çıkarlardan
bağımsız, sınıflar-üstü bir ideolojik kavram haline geliyor. Şimdi yüzümüzü
olgulara dönelim: 1-
“Esnek” teknolojiler sayesinde sermayenin artan hareketliliği: Küreselleşme
tartışmalarında da sıkça vurgulanan sermayenin “sınır-ötesi” hareketliliğinin
arttığı görüşü olgularla örtüşmemektedir. Sınai
üretimin %85’lere varan kısmı üç büyük ticari blok (Avrupa Birliği, NAFTA, APEC)
kapsamında gerçekleştirilmektedir[2]. Bunun yanı sıra
sermaye her şeyden önce AB, ABD ve Japonya arasında akmaktadır. Sermaye akımlarının
yaklaşık yüzde 80’i bu üçlü blok arasında gerçekleşmektedir[3]. Yabancı Doğrudan
Yatırımların büyük çoğunluğu yine sanayileşmiş ülkeler arasında
yoğunlaşmıştır. Uluslar arası şirketlerin yüzde 80’inden fazlasının genel
merkezi bu üçlü grup içerisinde yer almaktadır. Sermayenin
“ulus-ötesi” niteliği: Dünyadaki en büyük çekirdek 100
şirketten hiç biri gerçek anlamda “küresel”, “özgür” ve “sınırsız”
değil. Yönetimin fonksiyonel bölümlerinin uluslararasılaşmasında bir hiyerarşi
söz konusu, satışlarının en az yarısını yurtdışında gerçekleştiren 40 firma
arasında, birkaç çok sınırlı istisna dışında, yönetim kurulları ve yönetim
biçimleri bakış açısı olarak katı bir biçimde ulusal kalmaya devam ediyorlar[4]. Öte yandan yapılan
araştırmalar ABD menşeli uluslararası şirketlerin AR-GE faaliyetlerinin yüzde
88’ini “ana” ülkede yaptıkları ve yalnızca yüzde 12’ini çoğunluk hissesine
sahip oldukları yurtdışındaki bağlı şirketler eliyle gerçekleştirdiklerini ortaya
çıkarmıştır[5]. Ürün
çeşitliliği: Otomotiv sektörü başta olmak üzere bir çok sektörde
“platform” stratejisi izlenmektedir. Buna göre aracı oluşturan parçaların
%60’ı aynı ana gövde (platform) üzerine oturmakta, geri kalan parçalar ve/veya
modüller “farklı bir ürün” imajı yaratmak üzere tasarlanmaktadır. Dolayısıyla
farklı bir model aslında pazarda daha fazla pay alabilmek için uygulanan bir pazarlama
stratejisinden öteye gitmemektedir. Burada asıl amaç bu tekniği uygulayan firma
yöneticilerinin de ifade ettikleri gibi büyük çaplı maliyet tasarrufları
sağlamaktır. Küçük
işletmelerin artan gücü: “Küçük güzel olsa bile” bir
çok sektörde büyük ölçekli üretimi gerçekleştiren az sayıda tekel konumunda
şirketin pazarları elinde tuttuğunu görmekteyiz. Bunlar arasındaki kıran kırana
rekabet bırakın talebe uygun üretimi oldukça büyük çaplı aşırı üretime
(kapasite fazlası) yol açıyor. Sadece otomobil gibi geleneksel sanayilerde değil,
“yeni” ekonominin esneklik timsali cep telefonlarında bile kapasite fazlası mevcut. 2-
“Esnek” emek piyasalarında artan istihdam: Sermayenin “İşgücü piyasasının
esnekleştirilmesi, işletmelerin daha fazla kişi istihdam etmesine ve daha etkin ve
verimli çalışmasına imkan yaratacaktır” iddialarına rağmen kitlesel işsizlik
gittikçe artmaktadır. OECD ülkelerinde işsizlik 1978 yılında 17.9 milyondan 1994
yılında 33.9 milyona çıkmıştır. Avrupa Birliği’nde 1978 yılında 7.3 milyondan
1996 yılında 19 milyona çıkmıştır. Gelecekte dünya çapında istihdam edilebilir
nüfusun yaklaşık yüzde 20’sinin kullanılacağı öngörülmektedir. Buna olsa olsa
esneklik değil, “laçkalık” demek daha doğru olur. Ücretlerin
Esnekliği: Birim ücretlere bakıldığında örneğin Almanya’da 1982-1997
yılları arasında brüt ücret artışları yaklaşık yüzde 13’dür. Buna
karşılık emek üretkenliği artışları yaklaşık yüzde 30 olarak
gerçekleşmiştir. Reel ücret maliyetlerinde yaklaşık yüzde 13’lük bir gerileme
söz konusudur. Türkiye’den örnek vermek gerekirse: Türkiye imalat sanayiinde en
düşük ücret sıralamasında diğer ülkeler arasında 15’inci sırada yer
almıştır[6]. Buna
rağmen ihracatın lokomotif sektörlerinden tekstilde TGSD yetkilisi bakın ne diyor:
“Son bir yıldır Türkiye dışında üretim olanakları arıyoruz. Maliyetler bizi
önce Anadolu’ya götürdü. Bu artık yeterli değil. İşçilik bizde 500, Çin’de
50-100 dolar. Bu fiyatlarla rekabet mümkün değil. Böylece üretimin kaydırılması
şantajı ile “aba altından sopa gösterilerek” o ülkedeki ücretler baskı altında
tutulmaktadır. Sendikasızlaşma
ve enformel istihdamda artış: ABD’de 1979 ile 1995 arasında 43
milyon işçi işten çıkarılmıştır[7]. Bu işçilerin çoğu
başka işler buldular. Fakat bunların üçte ikisi düşük ücretleri ve yardımları
kabul etmek zorunda kaldı. İşgücü verimliliği 15 yılda yüzde 15 artmasına rağmen
ortalama saat ücretleri düştü. Almanya’da 1987 yılında ücretlilerin içinde
normal istihdam koşullarında çalışanların oranı yüzde 27 iken 1995 yılında
yüzde 17’ye düşmüştür. Başka türlü ifade etmek gerekirse “esnek”
çalışmaya tabi olan (yarı-zamanlı, fazla mesai, gece vardiyası vb.) çalışan
sayısı yüzde 73’den yüzde 83’e çıkmıştır. Öte yandan sendikalaşma oranları
OECD verilerine göre Fransa’da yüzde 22.3’den yüzde 9.8’e, ABD’de yüzde
23.2’den yüzde 15.6’ya, İngiltere’de yüzde 44.8’den yüzde 39.1’e
düşmüştür. Yapılan araştırmalar AB üyesi ülkelerde küçük işletmelerin
büyük çoğunluğunu oluşturduğu kayıtdışı ekonominin hacmini yüzde 15 civarında
tahmin ediyor ve kayıtdışı ekonominin en büyük kurbanları ise yabancı göçmen
işçilerdir[8]. İşgücünün
vasıflılaşması:
Otomasyonun yaygınlaşmasıyla – tasarım, mühendislik vb. faaliyetleri yürüten - az
sayıda belli bir işçi kesimi (“merkezdekiler”) vasıflılaşırken, çok daha fazla
sayıda çalışan ya işsiz kalmakta ya da daha vasıfsız işlerde
çalıştırılmaktadır. Ancak
bütün bu olguların ötesinde herhalde hiçbir soyut rakam “esnekliğin” emek
dünyasında nasıl yaşandığını “içerden” anlatan örneklerin yerini tutamaz. 15
yıllık bir tekstil işçisinin sözleri: “İşsiziz. Çalışan kesimin patronları da
krizi bahane edip iş saatlerini uzattılar. Her fırsatta dışarda 15 milyon işsiz var,
“sesinizi çıkarırsanız kovarım” diyorlar”[9]. Bu tür
uygulamaların sadece Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde değil, “demokratik”
Avrupa ülkelerinde de oldukça yaygın olduğunu akıldan çıkarmamak gerek.
Hollanda’nın dünyaca ünlü elektronik firması Philips’te düz panel gösterge
biriminde kimyacı olarak çalışan ve şirketin işçileri kadrolu yapmak yerine belirli
tek bir proje için işçi alma politikası sonucu işsiz kalan 47 yaşındaki bir işçi
bakın ne diyor: Bundan on yıl kadar önce ömür boyu istihdama sahiptik. Ancak o dönem
geçmişte kaldı. Arkadaşlar arasındayken bazen avcılık-toplayıcılık dönemine
geri döndüğümüzü söylüyoruz”[10]. Son bir örnek de
Almanya’dan. Isıtma teçhizatı üreten Viessmann firması Çek Cumhuriyeti’ne
yatırım kararı aldığında Almanya’daki fabrikada işçiler saat başına 41.8 marka
ve haftada 35 saat çalışıyorlardı. Çekler ise saat başına 5.73 mark alarak haftada
42 saat çalışıyorlardı. Mevcut ve gelecekteki istihdam kapasitesinin Almanya’da
muhafaza edilebilmesi için şirketin 3700 işçisinin neredeyse hepsi ek ücret almadan
haftada üç saat daha fazla çalışmaya razı oldular[11]. 3- Ademimerkezi
ağ tipi örgütlenmeler: Sermayenin “esnek” teknolojiler sayesinde olanaklı hale
gelen bu yeni örgütlenme tarzına bağlı olarak iddia edilen “hiç kimsenin artık
kontrolü elinde tutmadığı”. Ulus-devletlerin de bu durum karşısında güçlerini
yitirmeleriyle artık merkeziyetçi yapıların önemini kaybettikleri iddialarına
karşın ulus-devletlerin güçlerinin işlev değiştirerek artmaya devam ettiğini ve
üretim ilişkilerinde bütün ademi merkezileşme eğilimlerine rağmen, merkezi
denetimin gittikçe arttığını görmekteyiz. Buna çarpıcı bir örnek olarak
Türkiye’deki Toyota fabrikası gösterilebilir. Sabancı Grubu’nun ortaklıktan
ayrılmadan önce, fabrikanın ilk kuruluş evresinde fabrikayı gezen bir gazeteci bilgi
toplumunun “küresel” boyutuna örnek olarak gösterdiği Toyota fabrikası hakkında
bakın hangi gözlemini aktarıyor: “Dünyadaki 26 fabrikadan her gün üretim ve kalite
konusundaki bilgisayar kayıtları Tokyo’ya gidiyor. Nihai kontrol orada yapılıyor.
Toyota-SA bu kayıtlarda Japon, Amerikan ve İngiliz Toyota’larıyla eş düzeydedir”[12]. Bu örnek ademi
merkezileşmenin nasıl merkezi bir denetime tabi olduğunun, kârlı üretim için
farklı fabrikaların nasıl merkezden birbirleriyle kıyaslandığının iyi bir örneği
olsa gerek. Bu uygulama diğer pek çok uluslar arası şirket için de aynen böyledir. Orkestra mı, bando mu?Yukarıdaki
olguların da işaret ettiği gibi “esneklik” iddialarıyla örtüşmeyen bir
gerçeklikle karşı karşıyayız. Peki ama, hangi koşullar geçerli olsaydı esneklik
bizler için gerçekçi bir ütopya olabilirdi? Toplumdaki mevcut işlerin başta
işsizler olmak üzere çeşitli kesimlere paylaştırılabildiği, böylece işsizlik
sorunun büyük ölçüde ortadan kaldırılabildiği, kitlelerin başta temel ihtiyaç
maddeleri olmak üzere çeşitli gereksinimlerini karşıladıkları, ürünlerin
dağıtımından eşit düzeylerde faydalanabildikleri, çalışma saatlerinin köklü bir
şekilde kısaltıldığı, toplumsal işbölümünün özyönetime ve işçilerin
denetimine dayalı olarak şekillendiği, kafa ve kol emeğinin artan bir şekilde
kaynaştığı, neyin, nasıl üretileceğine ve üretilenlerin nasıl dağıtılacağına
üretenlerin kendilerinin karar verebildiği demokratik bir planlama söz konusu olsaydı,
işte o zaman toplumsal ihtiyaçların karşılanabildiği toplumsal denetim anlamında
esneklikten söz edebilirdik. Yeni teknolojilerin “kâr mantığı” dışında
kullanımı mümkün olabilseydi insanların zorunlu çalışma saatleri azaltılabilir ve
daha fazla boş zaman kazandırarak kişisel uğraşlarımız için olanak
sağlanabilirdi. Bunun önündeki temel engel sermayenin kendisi. Jeremy Rifkin’in
ifadesiyle: “Bugün bu istenen gerçekleşmiyor. İşverenler işgüçlerini azaltırken
haftalık çalışma saatlerine dokunmuyorlar. Böylece bazı işçiler aşırı mesaili
çalışırken, diğerleri çalışacak iş bulamıyor”[13]. Günümüzde
“esnek firma” için yapılan orkestra benzetmesini ödünç alacak olursak,
bugün yaşananlar orkestradan daha çok bir bandoya benziyor. Toplumsal
ilişkilerin “esnekleşmesinden” çok, başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun
geniş kesimlerinin yeniden “disipline” edildiğini söylemek mümkün. “İşgücü
ordusu”na firma marşları okutuluyor. Atılan sloganlara bakın: “Şirket biziz”,
etkili çalışalım, etkili olalım”, “daha fazla değişelim”. İşçilerin sadece
emeklerini değil, yüreklerini de denetlemeye soyunan bir sermaye ile karşı
karşıyayız. Artan
“esnekleşmenin” işçi sınıfına nelere malolduğu yukarıdaki örneklerden de
yeterince anlaşılıyor sanırım. Ancak hâlâ bu uygulamanın işçi sınıfı için de
iyi olduğunu savunan, bir takım sendikaların da dahil olduğu genişçe bir kesim var.
İşverenle esnek üretim konusunda uzlaşmanın ve bunun gereklerini yerine getirmenin
sonuçlarını dünyaca ünlü General Motors firmasında yaşananlar açıkça ortaya
koymaktadır. GM 1992’deki bazı fabrikaları kapatma planının bir parçası olarak
tam zamanında üretim uygulamasında işçi (sendika)-işveren (yönetim) işbirliğinin
örneği olarak kabul edilen bir fabrikasını da kapatma kararı aldı. Burada
işçilerin kendi üretim programlarını belirledikleri, çalışma saatlerine ve hangi
işleri yapmak için kaç kişi gerektiğine kendilerinin karar verdiği söyleniyordu.
Şirket bu fabrikayı işçilere sorumluluk verilince sağlanan üretim artışına örnek
olarak gösteriyordu[14].
Sonunda gelinen noktayı fabrikadan bir işçi şöyle ifade etmektedir: “Maliyetleri
düşürmek için yönetimle işbirliğine gittik. Verimlilik için takımlar halinde
örgütlendik, çok çalıştık, gerektiğinde ödün verdik. Bize bunların hepsinin
geleceğimiz için yatırım olduğu söylendi. Ülkedeki en iyi fabrikalardan birinde
çalıştığımızı düşünüyorduk; evet ama, bunun bize ne faydası oldu?” Sermayenin yeni stratejisi: Çıkmaz sokakta umut tüccarlığı1970’lerden
beri dünya ekonomisinin derinleşen bir kriz yaşadığı biliniyor. Her ne kadar belli
aralıklarla bu krizin bittiği, en azından artık krizden çıkılmakta olduğu
söylense de henüz krizden çıkıldığına, yeni bir evreye girildiğinde dair en ufak
bir somut işaret yok. Ama krizden çıkmak için uzunca bir süredir sermaye yeniden
yapılanmaya çabalıyor. Ya da başka türlü ifade edecek olursak sermayenin sınıf
mücadelesinde gittikçe artan bir saldırısı söz konusu. Neoliberal politikalarda
(ticareti serbestleştirme, esnek üretim, özelleştirme, deregülasyon vb.) somutlaşan
bu saldırının önemli bir bileşeni olarak “esneklik” burjuvazinin ( ve bu arada
küçük burjuvazinin de) krizden çıkma senaryosunun can alıcı kavramlarından
biridir. Esneklik kavramı, II. Dünya Savaşı sonrası geçerli olduğu iddia edilen üretimle tüketimin dengede olduğu, bunun özellikle sosyal devletin düzenlemeleriyle sağlandığı “istikrarlı” bir kapitalist döneme tekrar kavuşma arzusunu ifade etmektedir. “Esneklik” böylesi bir “altın çağ” umudunun teknik-örgütsel-kurumsal altyapısını niteleyen bir kavram olarak gündeme sokulmaktadır. Peki kapitalist ekonomilerin işleyiş mantığı üretimle tüketimi dengelemek üzerine mi kurulmuştur? Kapitalizmde üretimin nihai amacı insanların ihtiyaçlarını gidermek midir, yoksa sermayenin yüksek kârlılıkla değerlenmesini sağlamak mı? Kapitalizmde yeni teknolojiler ve bununla ilişkili bir dizi örgütsel, kurumsal yenilikler üretimi mümkün olduğunca kârlı gerçekleştirebilmek amacıyla geliştirilirler. Ancak bütün bu “teknik” yeniliklere rağmen sistem kendi iç çelişkileri nedeniyle krize kaçınılmaz olarak girecektir. Çünkü kapitalizmde pazarı büyüten tüketicilerin talebi değil, artan rekabete bağlı olarak sermayedarların üretim araçları talebidir. Dolayısıyla talep canlansa bile sermayeler arası rekabet süreci daima fazla kapasite yaratma eğiliminde olacaktır. Kapitalist ekonomilerin temel çelişkisi üretimin “teknik” ilişkilerinin (büyük ve küçük firmalar arasındaki işbölümü, üretimin örgütlenmesi, makinaların niteliği vb.) pazardaki değişimlere ayak uyduramaması değil, üretimin “toplumsal” ilişkilerinde sermaye birikiminin sınırlarıdır. Marx’ın bu konuya ilişkin bize kazandırdığı en önemli içgörü “sermayenin önündeki engelin kendisi” olduğudur. Yoksa üretkenliği yeteri kadar artıramayan eski teknolojiler ya da yetersiz satın alma gücüne yol açan düşük ücretler değil! Dolayısıyla kriz ücretlerin (talebin) yükseltilmesiyle değil, ancak canlı (ücret maliyetleri) ve cansız sermayenin (sabit sermaye maliyetleri) değersizleşmesiyle ve böylece sermayenin tekrar karlı bir şekilde değerlenmesini sağlayacak koşulların ortaya çıkmasıyla aşılabilir. Bir kere
yeni teknolojilerin krizden çıkış için gerekli bir koşul olduğu ama yeterli
olamayacağı anlaşıldığında, “esneklik” vurgusunun bütün sihri
kaybolmaktadır. İki nedenle: 1- Çünkü
böylece esnekliğin günümüzdeki gerçek anlamının sermaye birikiminin açmazlarını
ortadan kaldırmak üzere “daha azla daha çoğu” hedefleyen bir sınıf saldırısı
olduğu ortaya çıkmaktadır. “Esneklik”le amaçlanan, üretimi başka ülkeye,
başka firmaya/taşerona kaydırırarak bir yandan artan sabit sermaye maliyetlerini
kısmak bir yandan da emeğin sabit sermayenin etkin kullanımı doğrultusunda ve
düşük ücret maliyetleriyle kullanımını garanti altına almaktır. 2- Çünkü
böylece gözümüzü yeni teknolojilerin “pastayı büyütme” veya devlet veya sivil
toplum tarafından gerçekleştirilecek kurumsal düzenlemelerin “pastayı adil bir
şekilde dağıtma” potansiyellerine değil, üretim ilişkilerinin çelişkilerine
dikmemiz gerekmektedir. Bu durumda II. Dünya Savaşı sonrası sermaye birikiminin
istisnai ve kısa süreli canlanma evresini yeni teknolojilerde ya da devletin ekonomiyi
düzenleme kapasitesinde değil, o dönemin sermaye birikim koşullarında (Avrupa’da
işçi sınıfının yenilgisi, Sovyetler Birliği’nin bir rakip güç olarak varlığı
ve hepsinden önemlisi II. Dünya Savaşı), yani sınıf mücadelesinin özgül
dinamiklerinde aramak daha doğru olacaktır. Pastadan pay mı, fırın mı?Bütün bu
saptamalar bize esneklik savunucularının asıl derdini ortaya koyma fırsatı veriyor:
Onlara göre, üretkenlik artışlarını sağlayan teknolojik ve kurumsal yenilikler
sermayedarlar ve işçilerin ortak çıkarınadır. Özellikle yeni teknolojilerin
“esnekliği” sayesinde “pastayı büyütmenin, dolayısıyla da pastadan daha fazla
pay almanın mümkün olacağını” varsayan bu yaklaşımlara göre sınıflar arası
uzlaşma da mümkündür. İstikrarlı bir kapitalizm tasavvurunun avukatlığına
soyunmuş olan küçük burjuvazinin kapitalizmin dinamiklerini kavrayışının
arkasında adeta “kahraman bakkal süpermarkete karşı” ruh hali vardır. Yine Murat
Belge’nin “esneklik” bağlamındaki çarpıcı ifadelerine başvuracak olursak: “(...)
O halde bu “çeşitlilik” yeni üretim ilişkileri açısından zararlı filan değil,
tersine yararlı bir durum. Üretimi yerine getiren birimlerin toplumsal ilişkileri
tarihi açıdan ne kadar geriyse o kadar iyi, Londra’da yaşayan Pakistanlı bakkallar
orada tutunabilmek için deli gibi çalışıyorlar. “Çırak” ücreti olmasın diye
aile çalışıyor, dükkan sabaha kadar açık kalıyor vb. Buna İngiliz bakkallar
sinirlenebilir. “Bu heriflerle rekabet edilmez” diyebilirler, ama ben tüketici olarak
memnunum. Gece on ikide limon lazımsa alacağım bir yer var, bu yerde ilişkiler çok mu
ataerkil, kızlara peçe mi takılıyor, zorla mı evlendiriliyorlar, bana ne? Zaten
kimsenin kimseye “o kültür iyi bu kültür kötü” diye küstah küstah ders vermeye
hakkı yok. Herkes kültürünü yaşasın, ben de sabahın üçünde kahve alacak açık
dükkan bulayım”[15]. Üretkenlik
artışlarının (“pastayı büyütmenin”) en başta kendilerine yarayacağının
bilincinde olan küçük burjuvazinin, sermaye ile emek arasında bir uzlaşı
arayışının son durağı olarak “esneklik” kavramına sıkı sıkıya sarılmış
olmasında da bu ruh halinin izleri var. Elbette bunun arkasında yatan maddi gerçekliği
göz ardı etmemek gerek. Bu somut çıkarları 20. yüzyılın başında günümüz
“yalın üretim” meraklılarının adını sıkça andığı Taylor çok güzel ifade
etmişti: “(...)
İlk bakışta sadece birbiriyle ilişki içinde olan 2 grup görünmektedir. İşçiler
ve işverenler. Üçüncü büyük grubu ise gözden kaçırmaktayız; tüm insanlar, yani
tüketiciler. (...) Bu üçüncü grup (!) kazançtan kendine uygun payı almalıdır.
(...) Yazar, gerçek bilgilere ulaştıkça daha da memnun olacak kesimin üçüncü grup,
yani tüm insanlık (?) olacağına inanmakta ve her üç gruba da adaletle yaklaşmanın
gereğine inanmaktadır. Üçüncü grup, hem işçi hem de işverenlerden en fazla
verimliliği isteyecektir. (...) üretimdeki bu artıştan tüm dünya istifade ederken,
daha dar anlamda işçi, işveren ve bunların yakın çevresi (!) maddi olarak çok daha
fazla yararlanacaktır[16]. Bu anlamda
esneklik bir burjuvazi ve daha çok orta sınıf “toplum mühendisliği”nin rüyası
olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Burjuvazinin daha “esnek” teknolojilerle
sorunların üstesinden gelinebileceği umutlarının düşselliği herhalde Toyota
firmasının yönetim kurulu başkanı Tatsuru Toyoda kadar iyi ifade edilmemiştir.
Toyota, “yalın üretimin” dünyaya örnek modeli olarak gösterilen bu firmanın
yaşadığı sorunları teknolojik gelişmeyle çözebileceğine ilişkin inancını –
belki de Japonya’nın yoğun trafiğini düşünerek - şöyle dile getirmişti:
“Yolun üstünde değil, yukarısında giden bir taşıt yapmak isterdim”[17]. İşte size
sermayenin esneklik anlayışının ütopik yüzü! Günümüzde
“esnek birikime” dayalı istikrarlı, yeni bir “küresel” kapitalizm evresine
geçildiğine inanan “reformcu” yaklaşımların “saf” iyimserliği karşısında,
kapitalizmin krizi derinleştikçe daha da saldırganlaşacağı ve işçi sınıfına
daha fazla bedel ödetmeye çalışacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Esneklik
uygulamalarıyla pastayı daha da büyüterek, pastadan daha fazla pay almak için
sermayenin çıkarlarıyla bundan nasibini alan az sayıda ayrıcalıklı işçi kesiminin
çıkarlarını uyumlulaştırma çabaları karşısında, sahiplenmemiz gereken 15
yıllık tekstil işçisinin bilinci: “Sendikaya değil, ama sendika bürokratlarına
güvenimiz kalmadı. Baştan aşağı sıralarsak, devlete, patrona ve sendika
bürokratlarına güvenimiz yok”[18]. Geçtiğimiz
günlerde yürürlüğe giren ve işin değil, “esnekleşmenin” hukuki güvencesi olan
İş Yasası karşısında izlenmesi gereken tutumun ipuçlarını bu satırlarda görmek
mümkün. Böylesi bir tutumun sloganı şu olmalı: “Biz pastadan daha fazla pay
değil, bütün fırını istiyoruz!”. [1] M. Belge, “Esnek ve
Çabuk”, Radikal, 17.4.1999. [2] Bu konuda bkz. D.
McNally, “Kapitalizm Üzerine Düşünceler”, Cosmopolitik, Sayı:1, Ekim 2001,
S. 108. [3] R. Went, Küreselleşme,
Yazın yay., 2001, S. 67. [4] age., S. 70. [5] Aktaran J. Petras:
“Neomerkantilist İmparatorluklar Çağında Üçüncü Bilimsel Teknolojik Devrim
Miti”, içinde: Küreselleşme ve Direniş, Cosmopolitik Kitaplığı, 2002, S.
42. [6] Milliyet,
“Ücret liginde sondan 15’inciyiz”, 27.12.1999. [7] S. George:
“Küreselleşme, İktidar ve Sendikaların Rolü”, İktisat Dergisi, sayı:
369, Temmuz 1997, S. 15. [8] Özgür Gündem,
“Avrupa’da kayıtdışı gelişme”, 28.10.2002. [9] Radikal,
“Cengiz Tekstil mağduru”, 11.8.2001. [10] The Wall Street
Journal, “Avrupa’da artık emek “out” sermaye “in”, 25.8.1997. [11] The Wall Street
Journal, “Alman işçisi ucuz emek korkusuna teslim”, 19.8.1996. [12] T. Akyol,
“Bilgi-SA”, Milliyet, 25.4.1995. [13] J. Rifkin’le Newsweek
dergisinde yapılan söyleşi, aktaran Post Express, 5.5.1995. [14] Aktaran R. Barnett/J.
Cavanagh, Küresel Düşler, İmparator Şirketler ve Yeni Dünya Düzeni, Sabah
yay., 1995, S. 252. [15] M. Belge,
“Kültürel Çeşitlilik”, Radikal, 24.4.1999. [16] F. W. Taylor, Bilimsel
Yönetimin İlkeleri, Çizgi yay., 1997, S. 113-8. [17] Aktaran M. Keller, Otomobil
Devlerinin Yarışı, Güncel yay., 1996. [18] Radikal,
11.8.2001 |