mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

KIRAÇ'ta emekçi sınıfın durumu

Y.Doç.Dr.Özgür Müftüoğlu - Evrensel Gazetesi - 27 Şubat 2004

omuftuoglu@msn.com

 

Karl Marx’la birlikte sosyalist düşüncenin oluşmasında öncülük yapan Friedrich Engels, bundan tam 160 yıl önce sanayileşme aşamasında olan İngiltere’de işçi sınıfını analiz eden bir çalışma yapmıştır. Bu çalışma, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu ismiyle kitap olarak yayımlanmış ve Sosyalist Yayınları tarafından Türkçe’ye de çevrilmiştir. Engels bu çalışmasında, İngiltere’de işçi sınıfının yaşadığı mekânları da incelemiş ve üretim sürecindeki sömürü ve sefaletin, işçilerin yaşam alanlarında da sürdüğünü tüm açıklığı ile ortaya koymuştur.

 

     Geçtiğimiz pazar günü İstanbul Sendikalar Birliği’nin düzenlemiş olduğu toplantı için Kıraç’a gittiğimde, Engels’in 1844 İngilteresi’ndeki bir işçi kenti ile karşılaştım. Evet, 2004 yılının Taksimi’nden yola çıkmış ve yaklaşık 45 dakika içinde 160 yıl öncesinin bir işçi kentine gelmiştim.


     Fabrikaların çevrelediği bir alanda kurulu olan Kıraç, çamurlu sokakları, düzensiz yapılaşması ile tam da Engels’in tariflendirdiği gibiydi. Toplantı salonundaki emekçileri daha yakından tanıdıkça, bu benzerlik çok daha açık bir biçimde ortaya çıktı. Salonda bulunanların hemen hepsi, hiçbir iş, ücret ve sosyal güvenceye sahip olmadan çalışıyorlardı. Daha sonra bu durumun, neredeyse tamamı işçi olan Kıraç halkının bütünü için aynı olduğunu öğrendik.


     Emekçi dostlarımız, söz alıp işyerlerinde yaşadıkları çalışma koşullarını anlattılar. Bir bölümü, 24 Şubat tarihli Evrensel’de de yer alan bu konuşmalarda emekçiler, 200-250 milyon ücretle çalıştıkları işlerini kaybetmemek için işverenin günde 12 saatlere varan vahşi çalışma koşullarını nasıl kabullendiklerini; örgütlenmeye çalışmanın işten atılma ile aynı anlama geldiğini tüm açıklığı ile ortaya koydular.


     Evet, Kıraç’taki fabrika ve atölyelerde, tek söz sahibi patrondu. Tamamen sermayenin istekleri doğrultusunda hazırlanan yasalar dahi, hiçbir şekilde Kıraç’taki işyerlerine girmemişti. Yasalarla birlikte, bu yasaların uygulanmasını denetleyecek olan devlet de yoktu ortalarda. Yani, Kıraç’ta çalışan emekçiler bütünüyle işverenin insafsızlığına terk edilmiş, kölelikten daha beter olan bir düzen içerisinde sömürülüyorlardı.


    Peki bu sömürü düzeni sadece işyerinde mi geçerliydi? Elbette hayır. Engels’in ortaya koyduğu gibi sömürü, emekçilerin kendilerini yeniden ürettikleri yaşam alanlarında da tüm acımasızlığı ile sürüyordu. Devlet, işyerlerinde olduğu gibi Kıraç’ta da yoktu. Örneğin, devletin herhangi bir sağlık kuruluşu yok, altyapı son derece kötü, eğitim hizmeti son derece yetersizdir. Yani, Kıraç halkı için işyerindeki sefalet koşulları, yaşam alanında da sürmektedir.

 

    Toplantı salonundaki konuşmalardan edindiğim izlenim; yaşamları tümü ile kapitalist sistemin vahşi sömürü çarkları içine sıkışmış olan Kıraçlı emekçiler, işyerlerindeki sömürünün farkındadır ve bu çarkları aşmak için mücadeleye girişmiştir. Grevdeki Aysel Tekstil işçilerinin kararlılıkları ve diğer işyerlerindeki emekçilerin örgütlenme ve diğer haklarına yönelik mücadeleleri bunun en açık örneğidir. Bunun ötesinde Kıraçlının yapması gereken, işyerindeki sefalet ve sömürü ile yaşam alanındaki sefalet ve sömürüyü ilişkilendirmesidir. 28 Mart yerel seçimleri bunun için en önemli fırsattır.


    Türkiye’de bu koşullar içindeki tek yer Kıraç değildir elbette. Türkiye’de emekçilerin büyük bölümünün çalışma ve yaşam koşulları Kıraçlı işçilerden farklı değildir. Kıraç, kapitalist sistemde kentler içindeki mekânsal ayrımların da sınıfsal nitelik taşıdığını gösteren bir örnektir sadece. Bu bağlamda, tüm emekçilerin hem işyeri, hem de yaşam alanında karşı karşıya kaldıkları sefalet ve sömürüyü ilişkilendirmesi ve gerek genel, gerekse yerel seçimlerde buna göre tavır belirlemesi gerekmektedir.


     ***

     Sayın Sabri Durmaz, 25 Şubat tarihinde Evrensel’deki köşesinde, Kıraç toplantısının konuşmacılarına yönelik olarak, toplantıya katılan 200 dolayındaki işçiye yerel seçimlerde kime oy vermeleri gerektiği konusunda neden açık bir tutum sergilenmediği eleştirisini getirmiş ve bunu işçi hareketinin önünde gidenlerin zaafı olarak nitelendirmiştir. Sayın Durmaz’ın yazısının bütünündeki düşüncelere katılmakla birlikte, konuşmacıların tutumuna yönelik düşüncesi konusunda, toplantının konuşmacılarından biri olarak kendi adıma şunları söyleyebilirim. Her şeyden önce kendimi işçi hareketinin önünde giden değil, içinde olan biri olarak görüyorum. İşçi sınıfının kendisine yön verecek önderlere gereksinimi olduğunu da düşünmüyorum. Emekçiler, sınıf bilinci içinde hareket etmeye başladıklarında, kendileri için en doğru olanı kendileri bulacaktır. Bu süreçte benim yapmaya çalıştığım, kapitalizmin gerçek yüzünü ortaya koymak ve kapitalizmin ancak, sınıf bilinci içerisinde yürütülecek mücadele ile aşılabileceği düşüncemi emekçilerle paylaşmaktır. Bu nedenle, emekçilere herhangi bir parti ya da kişiye oy vermelerini söyleme yetkinliğini kendimde hiçbir zaman görmedim. Böyle bir niyetim de olmadı, bundan böyle de olmayacaktır.