mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Cancun'da İşçi Sınıfının Bağrına Saplanan Bıçak: Emperyalist Sendikacılık

Yüksel Akkaya - 15.10.2003

http://www.sendika.org web sitesinden alınmıştır.

 

Meksika'da, Cancun'da, 10-14 Eylül tarihlerinde yapılan 5. DTÖ Bakanlar Konferansı sermaye açısından şimdilik başarısızlıkla sonuçlanmış görünmektedir. Sermaye cephesi için önemli bir adım daha olan Cancun'da sermayenin kaybettiği sadece tarım ve "ticaret" anlaşmaları ile sınırlı değildir. Bunların yanı sıra yatırımlar, lisanslama, telif hakları, patentler gibi konularda da sermayenin oldukça önemli kayıpları olmuştur. Kaybettiği şeylerin çok olması nedeniyle, sermaye cephesi, şaşkınlığın ve kızgınlığın verdiği çaresizlikle bu Konferans'ın başarısızlıkla sonuçlanmasından en olumsuz etkilenecek ülkeler olarak az gelişmiş ülkeleri göstermiştir.

Sermaye cephesinin kızgınlıkla ileri sürdüğünün tersine kaybedenler az gelişmiş ülkeler değil, ABD ve AB olmuştur. Bu Konferans'ta uzun yıllardır hasret kalınan bir şey gerçekleşmiş, az gelişmiş ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda, zaaflı da olsa, ortak hareket edebilmişler, tarım sektörünü çökertecek, ticaret serbestliği ile sanayilerini zayıflatacak düzenlemelere geçit vermemişlerdir. Başını Çin, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika'nın çektiği bu muhalif grup şimdilik küreselleşme masalının yeni yağma hakkı talebine olumsuz cevap vermişler, böylece, IMF ve Dünya Bankası'ndan sonra enperyalizmin üçüncü ahtapotu olan DTÖ'nün kollarından bir süreliğine kurtulmuşlardır.

DTÖ aracılığı ile sermaye cephesi dünya ticaretinin serbestleştirilmesini sağalamayı amaçlamakta, az gelişmiş ülkelerin "katı" olduğu iddia edilen tutumlarını değiştirmeyi hedeflemektedir. ABD ve AB kendi tarımını korumak ve ihracatçılarını teşvik etmek konusunda oldukça katı davaranıp, ısrarcı olurken, aynı şeyin az gelişmiş ülkeler tarafından talep edilmesine büyük bir kızgınlık duymaktadır. Aslında sermaye cephesi açısından burada şaşılacak bir yan da yoktur. Çünkü bu tutum, sermayenin işleyiş mekanizmasına ve kapitalizmin yasalarına uygundur. Ancak, Cancun'da, bu konularda sermaye cephesi ile ortak hareket eden, sermayenin bu taleplerini benimseyen Avrupa Sendikalar Konfederasyonu'nun (ASK/ETUC) bu tutumunda işçi sınıfı adına anlaşılır bir yan yoktur.

DTÖ'nün Cancun'daki Konferansı sendikacılık ve sendikal politikalar açısından değerlendirildiğinde pek çok açıdan öğretici derslerle dolu olduğu görülmektedir. Bu derslerin en önemlisi nasıl bir sendikacılık yapıldığının iyice açığa çıkmış olmasıdır. ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) ve ICFTU'nun (Uluslar arası Özgür İşçi Sendikaları Konfedererasyonu) bu toplantıya yönelik tutumları, izlediği politikalar gözden geçirildiğinde, bu konfederasyonların sınıf eksenli bir sendikacılık yerine işbirlikçi, gelişmiş ülkelerin çıkarlarını kollayan bir yaklaşım içinde oldukları görülmektedir. Bu sendikacılığı sıfatlandırmak gerekirse, emperyalisy sendikacılıktan başka uygun bir ad bulmak oldukça zordur.

150 kişilik bir delegasyonla Cancun'daki toplantılara katılan ETUC'un taleplerine bakıldığında, asıl amacının, gelişmiş ülkeler lehine, azgelişmiş ülkeler aleyhine tam da sermaye cephesinin isteği olan ticaret kurallarının değiştirilmesi, tarım politikalarının yeniden yapılandırılması, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması olduğu görülüyor. Ancak, görmek için önce bakmak gerekiyor. Burada nasıl bakıldığı önemli. Görüntü ile öz arasında bir fark olduğu hep akılda tutulup, bu bakış açısı ile ETUC ve ICFTU'nun açıklamaları değerlendirildiğinde gerçek de tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır. Ancak, gerçeğin böylesine tüm çıplaklığı ile görülmesi istenmez, o nedenle de üstünün örtülmesi gerekir.

ETUC, bu gerçeği gizlemek için de çalışma ilişkilerine yönelik kimi "olumlu" taleplerde de bulunmaktadır. Bunun için de, klasik tutumu gereğince, sosyal ilerleme olmadan ekonomik ilerlemenin bir anlamı olmadığını dile getirmesi gerekiyordu. Bu yaklaşımını şöyle açıklıyordu: "ETUC tüm uluslararası sendikal hareket ile birlikte temel çalışma standartları konusunda ve çokuluslu şirketlerin davranışları üzerine oluşturulan uluslararası kurallara saygı gösterilmesi konusunda ısrarcı olmaya devam edecektir. DTÖ'de bu ve benzeri toplumsal kaygıların kenara itilmesini kabul etmeyeceğiz". Oldukça masum, özenle kullanılmış bu diplomatik dilin ortaya koyduğu yaklaşım ve talepler herkes tarafından kabul edilebilir şeyler olabilir. Ancak bir talebin ete kemiğe bürünmesi için o talebe yönelik etkili faaliyetlerin de yapılması gerekir. İşte ETUC bu noktada hiçbir şey önermemektedir. Söylemi hoş içi boş bir yaklaşımla tabana yönelik basit bir mesaj vermekle yetiniliyor. Peki kabul etmeyeceği bu yaklaşıma karşı nasıl bir eylem polkitikası izleyecek? Genel grev mi, basit ama etkisiz birkaç demeç mi? Eylemin türü, ETUC'un ne kadar içten ya da ne kadar emeperyalist sendikal politika izlediğini gösterecektir. Ama, eylem için önce bir eylem isteğinin ve ardından da bir politikanın izlenmesi gerekir. Ne yazık ki ETUC'un açıklamalrında bu açıdan doyurucu bir açıklamaya rastlamak mümkün değildir.

ETUC da sermaye cephesi gibi, AB'nin diğer az gelişmiş ülkelerin piyasalarına daha fazla girebilmesini, AB ekonomisinin gelişmesinin olmazsa olmaz koşullarından biri olarak değerlendirmektedir. AB ekonomisi geliştikçe insanların daha iyi işler bulabileceğini, en azından düzgün işsizlik ücretleri alabileceklerini düşünmektedir. Uluslararası sınıf dayanışmasından yoksun, kapitalist gelişmiş bir ülkenin sermayesinin çıkarlarını kollayan bu yaklaşım, gelişmekte olan ülkelerin işçilerinden gelir transferinden başka bir şey değildir ve çifte sömürüye açık bir davettir. Kendi sermayesi tarafından sömürülen işçilere bir de gelişmiş bir ülkenin sermayesi tarafından sömürüyü önermektedir. Her iki sömürü de örgütsüzlüğü esas alır, sendikalaşmanın temellerini dinamitler. ETUC'un AB üyesi gelişmiş ülkeler için talep ettiği ve DTÖ'nün istekleri ile çakışan bu yaklaşımın sendikacılıkla, sendikal mücadele ile bir ilgisi yotur. Bir ilgisi olmaması bir yana, ETUC bu yaklaşımı ile gelişmekte olan ülkelerin işçilerinin sömürüsünü haklı ve meşru kılmaktadır. Emperyal kaygının egemen bastığı bu görüşü savunan bir sendikayı emperyalist bir sendikacılık olarak tanımlamak bilimin de gereğidir. Çünkü sendikacılıkta sermaye ile sömürü politikalarında işbirliği değil, sömürünün azaltılması ve nihai olarak kaldırılması esas alınmak zorundadır.

Sömürüyü azaltmayı ve nihai olarak kaldırmayı amaçlayan bir sendikal mücadele emek ile sermaye arasında geçer. ETUC'un yukarıda belirtilen politikasına göre ise sendikal mücadele gelişmiş ülke işçileri ile az gelişmiş ülke işçileri arasında geçer ve az gelişmiş ülke işçilerini işsizliğe ve yoksulluğa mahkum eder. İşte bu nedenle ETUC emperyalist bir sendikal kurumdur.

ICFTU'nun da ETUC'tan bir farkı yoktur. Oysa ETUC'un tersine ICFTU'da çok sayıda az gelişmiş ülkenin sendikaları da temsil edilmektedir. Bu nedenle ICFTU'nun ETUC'tan farklı bir politika izlemesi beklenirdi. Ama ETUC gibi, ICFTU'da serbest ticaret sistemini desteklemekte, kamusal hizmetlerin piyasalaştırılmasına onay vermektedir. Üstelik, ekonomik kalkınma uğruna milyonlarca işçinin serbest ticaret bölgelerinde zorunlu ve çoğu kez karşılıksız fazla mesai yaptırılarak, posası çıkarıldıktan sonra işten atıldıklarını bile bile buna onay vermektedir. Bu tutum emperyalist sendikacılıktan başka bir şey değildir.

ETUC ve ICFTU bu tutumları ile Cancun'da gelişmekte olan ülkelerin oldukça anlamlı birlikteliğine, DTÖ'nün gelişmiş ülkeler ve çok ülkeli şirketler lehine yapmak istediği düzenlemeleri boşa çıkarmalarına bir kara leke düşürmüştür. Bu emperyal tutum, emek ile sermaye arasındaki mücadelede işçi sınıfının bağrına saplanmış bir bıçaktır. Bıçağın işçi sınıfının bağrından çıkanlarca sermaye adına işçi sınıfına saplanmış olması ise sendikacılık tarihi açısından unutulmaması gereken bir derstir, deneyimdir. İşçi sınıfı bu lekeyi temizlemek, ETUC ve ICFTU'yu sermayenin değil emeğin temsilcisi yapılara kavuşturmak zorundadır. Tersi durumda Cancun'da gelişmiş ülkelere karşı az gelişmiş ülkelerin kazandığı bu geçici zaferin bir anlamı da olmayacak, süreç tersine çevrilemeyecektir.

Emperyalist sendikacılıktan imtina etmeyen ETUC ve ICFTU'ta Türkiye'de üye olan sendika ve konfederasyonlara bu nedenle önemli sorumluluk ve görevler düşmektedir. Ya bu sendikacılığı değiştirecekler ya da emperyalist sendikacılığın yozlaşma sürecinde çürüyüşleri hızlanacaktır.