AKKUYU NÜKLEER SANTRAL PROJESİ:
SORULAR VE CEVAPLAR...

Arif Künar (Elektrik Mühendisi, Elektrik Mühendisleri Odası
Nükleer Enerji Komisyonu Üyesi)
01 Aralık 1999

1 - 2 - 3 - 4 - 5.   bölümlere bu sayfadan

6 - 7 - 8 - 9. bölümlere ulaşmak için

10 - 11 - 12 - 13. bölümlere ulaşmak için

İÇİNDEKİLER:

1- Dünya Nükleer Enerjiden vazgeçiyor. Akkuyu Nükleer Santralı'na teklif veren ülkelerde en son durum nedir?

2- Nükleer Enerji, iddia edildiği gibi ucuz mu?

3- Yaşanan yüzlerce kaza ve gerçek risk oranları, nükleercilerin teorik hesaplarına uyuyor mu?

4- Normal işletme sırasında santral civarına yayılan ve kazalarla çevreye sızan radyasyon zararsız mı? 50 yıldır nükleer atık sorunu hala çözümlenemedi.

5- İkitelli örneğinde olduğu gibi, nükleer santralı olmadan bile radyasyon kazası yaşayan ve 17 Ağustos Depremi'nde yaşadığımız üzere, felaketlere hazırlıksız olan bir ülkede; Ecemiş Fay Hattı yakınına, Akkuyu Nükleer Santralı kurulabilir mi?

1) Dünya Nükleer Enerjiden vazgeçiyor. Akkuyu Nükleer Santralı'na teklif veren ülkelerde en son durum nedir?

50 yıl önce, ‘sayaçsız, bedava elektrik’, ‘sonsuz elektrik ’ olarak lanse edilen ve bütün dünyayı kaplayacağı varsayılan nükleer santrallerden, bugün hızlı bir kaçış vardır.1974 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) hazırladığı bir rapora göre; 2000 yılında dünyada 4500 adet nükleer santral olacaktı. Oysa 1999 yılı sonu itibariyle, 434 adet işletmede olan ve 36 adet de, birçoğu neredeyse 15-25 yıldır yapımı devam eden nükleer santralı toplarsak; en fazla 470 adet santral olacaktır. Görülüyor ki, nükleer sektör ile nükleer enerji taraftarları için, tam 10 misli bir yanılgı ve büyük bir hayal kırıklığı olmuştur.

Hayatını nükleer santral kurmaya adamış olan TAEK Eski Başkanı ve aynı zamanda ihale şartnamesini hazırlayanlardan merhum Prof Dr. Nejat Aybers’in, 34 yıl önce yazdığı ‘bilimsel’ öngörüsüne göre; ’ Netice olarak hangi şekilde olursa olsun, 1977 senesinden itibaren kendini gösterecek enerji açığımızı, nükleer santral kurmak suretiyle kapatmak lüzumu hasıl olacaktır’(Türkiye’de Genel Enerji Tüketimi ve Nükleer Enerji, EİEİ Yayınları, 1966). 1977’yi çoktan geride bıraktık, 2000’e giriyoruz, nükleer santralımız yok ve henüz karanlıkta değiliz. Karanlıkta kalacağız korkutmalarıyla, nükleer santralleri ‘zorunlu ve tek çözüm’ olarak sunan akademisyenlerin, teknokratların ve politikacıların ne kadar yanıldıkları ortadadır. Maalesef bu ‘nükleer kafalar’, 35 yıl önce başladıkları bu ‘inatlarından’ vazgeçmediler. Hala kamuoyunu korkutmaya, yanıltmaya ve dünyanın terk ettiği bu köhne nükleer santralleri pazarlamaya devam ediyorlar.

Nükleer sektörde yaşanan bu büyük yanılgının ve fiyaskonun nedenlerine gelince; ekonomik olarak tam bir başarısızlık yaşanması, atıkların nasıl bertaraf edileceğinin hala çözümsüz olması ve birçok ülkenin başına çok büyük belalar açması, normal işletme anında bile çevreye sızan ve işletmede çalışanlara da zarar veren radyasyon yayılımı, sıkça yaşanan ve milyonlarca kişiyi etkileyen nükleer kazalar, nükleer silahlanmayı ve uluslararası tehditleri artırması, uranyum yakıtı işletmeciliğinin sorunları ve 2050’li yıllarda tükenecek olması, nükleer enerjiye karşı gelişen yurttaşlık bilinci ve kararlılığı, yeni, alternatif, temiz enerji kaynaklarının gelişmesi, enerji verimliliği, enerjinin etkin kullanımı ve tasarrufu yaklaşımlarının yaygınlaşması gibi birçok konuyu sayabiliriz. Nükleer santrallere sahip olan ve halen kullanan ülkeler, yukarıdaki nedenlerden dolayı artık nükleer enerjiden vazgeçmiş, hatta bazılarını ekonomik ömrü tamamlanmadan kapatma yoluna gitmişlerdir. Hızla yenilenebilir, alternatif enerji kaynaklarına, enerji verimliliğine, enerjinin etkin ve doğru kullanımına, tasarrufuna, az enerji kullanan yeni üretim teknolojilerine yönelmişlerdir.

Kraldan çok kralcı olan ve artık dünyanın terk ettiği köhne nükleer santralleri, ülkemizde pazarlamaya çalışan nükleerci akademisyenlere, politikacılara, bürokrat ve teknokratlara şu soruları sormak istiyoruz:

Peki nükleer santraller sizin iddia ettiğiniz kadar çevreci, temiz, risksiz, ucuz, sorunsuz, tehlikesiz ise, niye bize bunları satmaya çalışan ABD’de 1978 yılından, Almanya’da 1982 yılından, Kanada’da 1975 yılından itibaren yeni bir nükleer santral siparişi yok?

Ülkemizdeki nükleerci zevatın göz bebeği olan Fransa ise, 1997 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı. Geçtiğimiz Eylül ayında, Yeşillerin Çevre Bakanı Dominique Voynet tarafından, Fransa tarihinde ilk kez, Carnet Nükleer Santrali’nin yapımı durduruldu.

Birkaç yıl önce gizlenen ve ortaya yeni çıkarılan Monju ve en son Eylül 1999’da yaşanan Japonya’nın en büyük nükleer kazası olan Tokaimura kazaları nedeniyle, Japonya halkı da nükleer santrallere karşı çıkmaya başladı. Japonya’da daha önceleri de,1996 yılında Maki kasabasına yapılmak istenen nükleer santral için, referandumda halk ‘hayır’ demişti.

Kanada’da, 1997 yılında 21 adet CANDU nükleer santralından 7’si, ABD’li ve Kanada’lı uzmanlarca yapılan denetimlerde yetersiz, tehlikeli ve yönetim hatası bulunduğu için kapatıldı ( Bu raporun çevirisi TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi’nde mevcuttur). Eğer kendi nükleer teknolojisini geliştiren bir ülke, kendi ülkesine artık nükleer santral yapamıyor ve var olanları sağlıklı olarak işletemiyorsa, nasıl olur da bizim gibi bir ülkeye nükleer santral satıp, garanti verebiliyor?

Yalnızca ABD’de116, Kanada’da 10 nükleer santral siparişinden vazgeçildi. Avusturya’da yapımı 1978 yılında biten Zwentendorf Nükleer Santralı, referandum sonucu hiç çalıştırılmadan kapatıldı. Filipinler’de Marcos zamanında bitirilen Bataan Nükleer Santral’i, yapılan binlerce mühendislik hatası ve güvenlik nedeniyle işletmeye alınmadı. Brezilya ise, yapımı bitmekte olan 2.santralından ve 1.1 milyar dolar harcadığı 3. nükleer santralından vazgeçti. İsveç, 1980 yılında yapılan referandum sonucunda 2010 yılında, elektriğinin %46’sını elde ettiği tüm nükleer santrallerini kapatma kararı aldı ve bu yıl ilk santralını sökmeye başlayacak. İtalya, 1987’de yapılan referandum sonucu, nükleer enerjiden vazgeçti ve nükleer santrallerini kapattı. Rusya, hala etkileri devam eden Çernobil faciasından sonra, daha önce planladığı onlarca santral projesini iptal etti. Çin, daha önce sipariş verdiği tüm nükleer santrallerini, Nisan 1999’da askıya aldı. Endonezya, Tayland ve Vietnam gibi Asya Kaplanları, nükleer planlarını terk ettiler. Vazgeçen diğer ülkeler ise şunlar; Küba, Portekiz, İrlanda, Lüksemburg, Danimarka, Yunanistan, İspanya, Finlandiya, Belçika, İsviçre, Hollanda, İngiltere, Danimarka, İskoçya, Yeni Zelanda...

Nükleer Enerji Ajansı’nın 1997 yılında yayınladığı ‘Nükleer Enerji Verileri’ kitapçığına göre, mevcut ve bir türlü bitirilemeyen nükleer santraller dışında, dünyada en son planlanan 31 adet nükleer santralden 20’si Japonya, 8’i G.Kore, 1’i, Macaristan ve 2’si Türkiye olarak gözüküyordu. Japonya, Eylül 1999’da meydana gelen Tokaimura kazasından sonra, yapımı süren 2 adet dışında, 20 adet santral planından vazgeçmek zorunda kaldı. Aynı şekilde Ekim 1999’da G.Kore’ nin Wolsung Nükleer Santrali’nde de, Japonya’dakine benzer bir kaza yaşanınca, G.Kore’de şimdilik bekleme sürecine girdi. Nükleer endüstrinin, lobilerin gözü, kulağı ve eli, yalnızca ülkemize odaklanmış durumda. Hemen hemen her konuda; demokrasi, insan hakları, eskimiş, zararlı, kirli teknolojiler vb. konularında çifte standart uygulayan batılı ülkeler; kendi halkına reva görmedikleri nükleer santral konusunda da, batmakta olan nükleer sektörlerini kurtarmak için, bizim gibi ülkeleri pazar olarak kullanıyorlar.

2) Nükleer Enerji, İddia edildiği gibi ucuz mu?

50 yılda ‘selamet’ değil, ‘lanet’ olduğu artık iyice anlaşılan ve resmen de kabul edilen nükleer santraller, risklerini, radyasyon ve atık problemlerini, telafi edilemeyen kazalarını bir yana bırakırsak; dünyanın en pahalı, hatta gelişmekte olan ülkeleri batıran bir enerji tercihidir. Dünyanın en borçlu 8. ülkesi olan Türkiye, aynı yolu bizden önce deneyen ve nükleer enerjiye kucak açtırılan en borçlu diğer ülkeler (Meksika, Çin, Hindistan, G.Kore, Brezilya, Arjantin, Rusya) gibi, ‘iflas’ etmeye doğru adım adım gidiyor.

Teorik olarak, kağıt üstünde hesaplanan ve tekliflerde hep düşük gösterilen nükleer enerji birim fiyatları, hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Zaten ilk yatırım ve normal işletim maliyetleri çok yüksek olan nükleer santraller, 30-35 yıllık ekonomik ömürleri boyunca sıkça karşılaşılan kazalar, devre dışı kalmalar, bakımlar ve onarımlar nedeniyle; çok pahalıya enerji üretirler. Bu birim fiyatlara, hiç hesaba katılmayan; santralın sökümünü, kapatılmasını, kontrol altında tutulmasını ve bir de hala çözümsüz olan atıkların yok edilme masraflarını katarsak, ortaya korkunç rakamlar çıkmaktadır.

Dünyanın en saygın ekonomi dergilerinden FORBES’in Şubat 1985 sayısında yayınlanan ‘Nükleer Çılgınlık’ başlıklı kapak yazısında; ‘ ABD nükleer güç programındaki başarısızlık, ABD iş dünyasındaki en büyük işletmecilik felaketidir. ’ denilmektedir. Nükleer enerji maliyetleri konusunda önde gelen bir otorite olan ve ABD’de Enerji Bakanlığı’na danışmanlık yapan, Başkan Bill Clinton’un en deneyimli nükleer enerji ekonomisti olarak adlandırdığı C. Komanoff; 1968 ve 1990 yılları arasında ABD’deki nükleer enerji üretimi üzerine geniş bir araştırma yaptı. Ticari nükleer üretim hakkında yeterli verilerin olduğu bu yıllar arasında, nükleer enerjinin Kw/saat maliyeti: 7.2 sent çıktı ( Fiscal Fission. The Economic Failer of Nuclear Power, Komanoff Energy Associates, 1992 ). Bizim ‘nükleer kafaların’ iddia ettiği gibi, birim maliyetler hiç te 3-4 sent değildir. Bu maliyetlere, atıkların saklanması için harcanacak yüksek meblağlar dahil değildir. Asla hesaplanamayacak olan bir başka bedel ise, herhangi bir nükleer kaza sonrası ortaya çıkan, çıkacak olan toplumsal, çevresel maliyettir. Ancak teorik hesaplamalarda ve Akkuyu Nükleer Santralı tekliflerinde önerilen Kw/saat maliyet ise, hala: 2.5-3.5 sent olarak gözükmektedir. Oysa, şu anda doğalgazın ve rüzgar enerjisinin Kw/saat maliyetleri: 4 sentler civarındadır. Özellikle rüzgar enerjisinin maliyetleri giderek daha da düşmektedir.

İngiltere’de de yapılan araştırmalarda, nükleer enerjinin gerçek maliyetlerinin saklandığı, aslında kamuoyuna deklere edilenden çok daha yüksek olduğu kabul edilmiştir. İngiltere Bağımsız Elektrik Üreticileri Başkanı David Porter’in açıklamasına göre; ‘Nükleer santralden elde edilen elektriğin fiyatının yüksek olduğu ortaya çıktıktan sonra ve Londra Belediyesi’nin sektörün bu kısmının özelleştirilmesine sırtını dönmesinden sonra, Enerji Bakanlığı nükleer santralleri yaşatabilmek için subvansiye etmeye karar verdi.’( Modern Power Systems Journal, July 1992).

ABD, İngiltere ve diğer bütün batı ülkelerinden sonra, nükleercilerin gözbebeği olan Fransa’da da, gerçek maliyetler artık tartışılmaya başlandı ve Fransa’da 2003 yılında yeni bir doğalgaz güç santralının, nükleer santralden çok daha ucuza elektrik üreteceği şimdiden kabul edildi. Yaptığı nükleer denemeleriyle, Avrupa’ya ve ABD’ye kafa tutan ve bir devlet politikası olarak bugüne kadar sorgusuz sualsiz devam eden nükleer enerji politikası, Fransa’nın dış borcunu artırmış (yalnızca EdF’in nükleer santrallerden kaynaklı olarak borcu, 30 milyar dolara ulaşmıştır) ve gelecekte bu politikaların bedelini tüm ülkenin ödeyeceği artık görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle Fransa, yeni siparişlerini ve yatırımlarını 1997 yılında durdurmuştur.

Nükleer santrallerin, 1970’li yıllarda 500-800 Milyon Dolar olan ilk yatırım maliyetleri, 1999’larda 4-5 Milyar Dolarlara çıkmıştır. Bunun önemli bir nedeni, yasal onayların, mevzuatların, lisanslamanın daha da zorlaşması ve halkın tepkilerinin giderek artması sonucu, 14-25 yıl yapımı süren nükleer santral maliyetlerinin katlanmasıdır. Ayrıca, yaşanan yüzlerce ciddi kazadan sonra, nükleer santral güvenliğini daha da artırmak için, ekstra masraflar yapılması da, maliyetleri korkunç artırmıştır. TEK Nükleer Santraller Dairesi eski Başkanı Güngör Bozkurt, Akkuyu Nükleer Santrali’ne verilen fiyat tekliflerinin gerçekçi olmadığını iddia ediyor; ‘ Kw’i, 2.5 sente dünyanın hiçbirinde verilememektedir ve keşif bedeliyle elektrik üreten nükleer santral çıkmamıştır. Benim çalıştığım Amerika’daki nükleer santralden örnek vereyim. Amerika’da enflasyon yoktu, 1983 ve 1984’te, 500 000 dolarlık ilk keşif yaptık, 3.2 milyar dolar harcandı ve işletmeye açılmamış durumda. Amerika’da 2-3 tane nükleer santral için 10 milyar dolar harcadılar, sonra kömüre, doğalgaza çevirdiler.’ ( Güngör Bozkurt’un İTÜ Yüksek Mühendisler Birliği tarafından, 1998 yılında Ankara’da düzenlenen ‘Nükleer Enerji Paneli’nde yaptığı konuşmasının bant çözüm notları ).

Bu ‘gerçek’ ve güvenli santral maliyetleri konusunda, CANDU reaktörlerinin tasarımında 12 yıl kontrol mühendisi olarak çalışmış olan Ateşan Aybers, ülkemiz için çok çarpıcı ve dikkat çekici uyarılarda bulunuyor; ‘Ancak, sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi güvenlik sistemlerinin gereği ve yapım harcamaları astronomik rakamlara yükseltecektir. Bu gizli ve gerekli maliyetlerin göz ardı edilmemesi gerekir. Kamuoyunu tatmin edecek ölçülerde güvenceli bir nükleer reaktörün inşa edilmesi ve operasyonu olağanüstü masraflar içerir.’

( Türkiye’nin Nükleer Enerji Gerçeği Hangi Boyutta, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 18 Ağustos 1996 ).

ABD Nükleer Denetim Komisyonu ( NCR ) tarafından yayınlanan bir rapora göre ( NUREG -0586, S.15 ) ; 1000 Mw’lık bir nükleer santralın sökülme maliyeti 200 milyon dolar olarak hesaplanmıştır. Buna, sökülme sonucu ortaya çıkan 18 000 metreküp radyoaktif yakıt ve malzemenin çevreden yalıtım gideri olan 500-700 milyon dolar eklenir ve reaktörde bir kaza olmadığı kabul edilirse, bir reaktörün 25-30 yıl sonra emekliye ayrılma bedeli; iddia edildiği gibi reaktör maliyetinin10’da 1’i değil, en az ¼’ü olacağı, yani günümüzde 1 milyar dolar civarında olacağı ortaya çıkmıştır ( Enerji Politikası ve Nükleer Santraller Raporu, Elektrik Mühendisleri Odası, Haziran 1997 ). 105 milyar dolar dış borcu olan Türkiye’ye, tanesi 4-5 milyar dolardan 10 adet nükleer santral satılması planlanmıştır. Dış borcumuzu en aza yarı yarıya artıracak olan ve Çernobil gibi olası bir Akkuyu Nükleer Santral kazasında, ülkenin altından asla kalkamayacağı çok bir ağır maddi yük getirecek olan bu maceradan acilen vazgeçilmelidir.

3) Yaşanan yüzlerce kaza ve gerçek risk oranları, nikleercilerin teorik hesaplarına uyuyor mu?

Nükleer sektörün ve nükleerci akademisyenlerin hep yanıltıcı sonuç veren ve bir türlü gerçekleşmeyen ‘bilimsel’ öngörülerinden, kaza ve risk istatistikleri de payını almıştır. Örneğin, bir akademisyenden çok, nükleer lobilerinin sözcüsü gibi davranan Hacettepe Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Osman Kemal Kadiroğlu’nun iddiasına göre; ‘ Bu tür yapılan analizler sonunda, bir nükleer santralın korunun ergimesi ve çevreye radyasyon salması, yolda yürüyen bir insanın başına meteor düşme olasılığından biraz daha fazladır.’ ( Türkiye’ye nükleer teknoloji girmelidir, EMO Dergisi, sayı 401,1997). Benzer birçok akademisyenin ve ‘nükleer kafanın’, çok ‘zekice‘ geliştirmiş oldukları bir başka argüman da; ‘Uçak düşüyor diye uçağa binmeyelim mi ya da arabalar kaza yapıyor arabaya binmeyelim mi?’ benzetmesidir. Öncelikle insanlar uçağa ya da arabaya, tüm risklerini bilerek ve bunu zaten kabul ederek biniyorlar. Ayrıca, dünyadaki tüm sigorta şirketleri uçak ve araç yolcularını sigortalıyor, ama nükleer felaket sonucundaki mağdurları sigortalamıyor. Ayrıca bir uçak kazasında, maksimum olarak uçaktaki yolcu sayısı kadar bir maddi ve manevi kayıp gerçekleşebilir. Oysa bir nükleer santral kazasında ise; santralın civarında yaşayan binlerce insandan tutun da, binlerce kilometre uzaklıktaki başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insana kadar, yaşayan tüm canlılar, toprak ve hava etkilenir. Hem de binlerce yıl etkisi devam edecek olan radyasyon da cabası. Kerametleri kendilerinden menkul ‘nükleer kafaların’, sürekli olarak elma ile armudu birbirine karıştırıp, olguları bu kadar basite indirgeyip, kazaların asıl boyutlarını gizlemeye çalışmaları, yaşanan felaketlerin boyutlarını, trajedileri maalesef azaltmamıştır.

Nükleer lobilerin iddia ettikleri gibi dünyada yalnızca 3 adet nükleer santral kazası yaşanmadı. En vahimleri olan ve kamuoyuna açıklanmak zorunda kalınan 1957 Windscale

(İngiltere), 1979 Three Mile Island (ABD) ve 1986 Çernobil (Rusya) felaketi dışında, her an Çernobil felaketine dönüşebilecek büyüklükte yüzlerce kaza yaşadı dünyamız. Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın aktardığına göre; ‘Sadece ABD’de bugüne kadar Nükleer Denetleme Komisyonu’nun ( NCR ) kayıtlarına göre, felakete yol açabilecek derecede 169 kaza olmuştur. Japonya’da 1992 yılında tam 20 tane önemli kaza rapor edilmiştir. 1992 yılında Rusya, uluslar arası kuruluşlara 205 kaza rapor etmek mecburiyetinde kalmıştır.’ (Küresel Boyutlarıyla Nükleer Enerji, Elektrik Mühendisliği Dergisi, Sayı: 401,1977 ). İngiltere’de ise gizlenen ve yeni ortaya çıkarılan 17 ciddi nükleer kaza yaşanmıştır (Nükleer Güvenlik Skandalı, TODAY Gazetesi, 14 Eylül 1995).

En son 30 Eylül 1999 günü Japonya’nın Tokaimura Nükleer Santrali’nde meydana gelen ve yine dünyanın yüreğini ağzına getiren kazada, 49 işçi yüksek radyasyon alarak tedavi altına alındı. Santral civarında yaşayan 310 bin kişi evlerinden dışarı çıkarılmadı, 10 kilometrelik bölge yasak alan ilan edildi. Radyasyon oranı normalin 15 bin katına çıktı ( Nükleer panik, Sabah Gazetesi, 1 Ekim 1999 ). Modern, güvenilir yüksek teknolojilere sahip, çalışkanlıkları ve sorumluluklarıyla ünlü Japonlar bile, baştan savma işletme anlayışına sahip olduklarını itiraf ettiler. Santralın yetkilisi Hideki Motoki; ‘Son 4 yılda kurallara aykırı şeyler yapıldı.’ itirafında bulundu ve kaza ile ilgili yapılan araştırmalar sonucunda, tesisteki işçilerin ve yetkililerin eğitimlerinin, deneyimlerinin iyi olmadığı ortaya çıktı.(Onlar da Bozuldu, Radikal Gazetesi, 4 Ekim 1999). Bu kazadan 5 gün sonra, Güney Kore’de Wolsung Nükleer Santrali’nde benzer bir kaza meydana geldi ve resmi açıklamaya göre, 22 kişi yüksek radyasyona maruz kaldı (Kore’de de nükleer kaza, Milliyet Gazetesi, 6 Ekim 1999).

İngiltere’deki Windscale Nükleer Kazası’nın boyutları tam olarak açıklanmadı ve tam 25 yıl sonra kaza olduğu ortaya çıkarıldı. ABD’de meydana gelen TMI kazasında ise, yaklaşık 2 gün içinde 900 bin kişi tahliye edildi ve yaklaşık maliyeti şimdilik 1milyar doları buldu.

Çernobil felaketi ise hala hafızalardan çıkmadı. Nükleercilerin iddialarının aksine, kaza anında doğrudan ölen 31 kişi dışında, binlerce kişi aldıkları yüksek dozdaki radyasyon sonucu geçmiş yıllar içinde öldü ve gelecek nesiller boyu ölmeye, sakat kalmaya devam edeceklerdir. 1992’de Rio de Janerio’daki Dünya Zirvesinde, Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri Scherbak, ülkesinde 1986 yılında meydana gelen Çernobil felaketi sonucunda 6000 kişinin öldüğü ve ölü sayısının 40.000’e varacağını, ayrıca yüz binlerce insanın da kansere yakalanacağını söylemiştir. Ukrayna ve Rusya dışında, başta Türkiye ve Kuzey Avrupa olmak üzere milyonlarca insan, hayvan ve toprak kirlendi, etkilendi. Dünyadaki ekonomi otoriteleri tarafından, hesaplanan mevcut zarar ve gelecek nesillere maliyeti; 352 milyar dolar olarak belirtilmiştir.

Nükleer santral kazaları kaçınılmazdır. Çünkü çok karmaşık ve birbirleriyle sıkı bağlantılı ve eşlenik bir milyon civarında irili ufaklı; elektronik, mekanik, pnömatik, elektromekanik modülden oluşan bilgisayar kontrollü bir işletim sistemine sahip nükleer santrallerde, en ufak bir modülde meydana gelebilecek aksaklıkta ve arızada, ona bağlı başka sistemlerin devre dışı kalması, aynı zamanda da kestirilemeyen birçok ciddi zincirleme aksaklığın ortaya çıkması muhtemeldir. Bu tür kazalar giderek daha sık meydana gelmektedir.

Sistem; ne kadar karmaşık ve yüksek teknolojiyle üretilmişse, risk ve kaza oranı da o kadar artar. Bir çelişki gibi görünen bu olguya en iyi örnek, 1986 yılında Çernobil felaketinin olduğu yıl, NASA’da 50 binden fazla uzmanın yıllarca üzerinde çalışıp ürettiği ve tekrarlamalı olarak, dünyanın en gelişmiş bilgisayarları-test cihazları tarafından kontrol edilen Challenger Uzay Mekiği, fırlatılışından birkaç saniye sonra içindeki 7 kişi ile havada patladı. Keza hepimizin göz bebeği olan ve Fransa’daki en son ileri teknoloji ile üretilen TÜRK-SAT Uydusu, 1994 yılında canlı yayında fırlatılışından hemen sonra infilak etti. Tabi ki bir kulp hemen bulundu ve her ikisi için de; ‘teknik bir arıza’ olduğu söylendi. Peki bize satılmaya çalışılan bu ‘en gelişmiş ve güvenli’ nükleer santrallerin; ‘teknik bir arıza’ yapmayacağının veya TMI, Çernobil, Tokaimura Nükleer Santrallerinde yaşandığı gibi ‘insan hatalarından’ kaynaklı kaza yapmayacağının garantisini, güvencesini kim verebilir, hele de çöpü patlayıp 38 kişinin öldüğü bir ülkede?

Burada sözü fazla uzatmadan, atom bombasını gerçekleştirenlerden ve hidrojen bombasının babası olarak kabul edilen Prof. Dr. Edward Teller’e bırakıyoruz; ‘Ciddi bir nükleer aksilik olasılığı gerçektir. Bir aksilik durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur‘ ( Aktaran Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayretin Kılıç, a.g.y. ).

 

4) Normal işletme sırasında santral civarına yayılan ve kazalarla çevreye sızan radyasyon zararsız mı? 50 yıldır nükleer atık sorunu hala çözümlenemedi.

Geçen yüzyılın başından bugüne, canlılara zarar vermeyeceği iddia edilen radyasyon eşik değeri, yaklaşık 1000 misli oranda düşürülmüştür. Bir nükleer santralın normal çalışması esnasında çevreye yaydığı veya kaza sonucu ortaya çıkan radyasyon, canlılara besin ya da soluma yoluyla geçer. Bu radyasyonlar, canlı hücreleri meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını bozar. Ayrıca, hücre bölünmelerini kontrol eden DNA’ların kimyasal yapısını bozarak, hücrelerin normal olarak ikiye bölüneceğini yerde, çılgınca milyonlarca birbirinin eşi bozulmuş, programsızlaşmış hücreye bölünerek üremesine ve giderek kansere neden olurlar.. Kansere yol açmasının yanı sıra radyasyon, bir canlının kalıtımsal yapısında ani değişikler olan genetik mutasyonlara da neden olur.

Yapılan son araştırmalara göre, düşük dozda radyasyonun da, tahminlerin aksine, insan vücuduna zararlı olduğu bulunmuştur. Nükleer santrallerin civarında yaşayanlarda görülen kanser vakalarındaki yüzde 400’lük artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları bunun bir bilimsel kanıtı olarak gösterilmiştir

(Aktaran Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, EMO Dergisi, sayı 401, 1977).

Örneğin, İngiliz Hükümet Yetkilileri, Ingiltere’deki Sellafield Santrali’nde (eski adı Windscale olan bu santral, 1957’de yaşanan nükleer felaketten sonra adı değiştirilerek, kamuoyundaki kötü imajı silinmeye çalışılmıştır) çalışanlara, çocuklarında görülen yüksek lösemi oranları ile ilgili araştırma sonuçları ışığında, çocuk yapmamalarını tavsiye etmiştir

(British Medical Journal 17, 1990, p. 423).

1991’de ABD’deki Oak Ridge Ulusal Laboratuarları’nda çalışanlar üzerinde yapılan incelemelerden sonra, lösemiden ölüm oranlarının beklenenden %63 fazla olduğu saptanmıştır (Journal of American Medical Association, Volume 265, No:11, 1991, p.1397). ABD’de 1993 yılında yayınlanan Güneydoğu Massachusetts Sağlık Raporu’na göre, Pilgrim Nükleer Santrali’nin yaydığı radyasyona maruz kalanlar, bu emisyona daha az oranda maruz kalanlardan 4 kat daha fazla lösemi riski taşımaktadır.

Ocak 1999’da British Medical Journal’da yayınlanan bir makalede, Fransa’nın Kuzeyindeki La Hague Superphenix nükleer santralinin civarındaki sahillerde oynamaya giden ya da deniz ürünleri yiyen çocukların lösemiye yakalanmasının, diğerleriyle kıyaslandığında daha büyük bir olasılık olduğu belirtiliyordu. Fransız kamuoyu, medyanın konuya ilgi göstermesiyle, bu sorundan haberdar oldu. 11 yaşındaki bu Süperphenix santrali; Fransa’da ; ’tehlikeli bir beyaz fil’ olarak adlandırılıyor ve Fransız Sayıştayı’na göre, santralin geçen yıl ki maliyeti ise 60 milyar frank ( Financial Times ).

Nükleer santrallerden radyasyon sızmasının kaçınılmaz olduğunu teyit eden, Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Vural Altın’a göre; ‘Reaktörleri soğutan suya radyasyon karışması mümkün. Soğutma suyu reaktör içinde dönüp durdukça radyasyon biriktirir. Bunun, dışarı sızmaması gerekir. Halbuki her sanayi tesiste kaza olasılığı vardır. Nükleer reaktörlerin de ufak tefek kaza sonucu radyasyon sızdırması, çevre sağlık sorunlarına neden olması kaçınılmazdır. Nitekim bunun bir çok örneği var. En gelişmiş ülkelerdekiler de dahil olmak üzere yüzlerce santralde bugüne kadar sızıntı oldu. Nükleer endüstri bu kazaları saklamaya çalıştı. Saklayamadıklarını yalanladı. Çünkü dünya kamuoyu, 1960’lardan itibaren nükleer silahlar karşısında dehşete kapıldıkça, radyasyonun zararları anlaşıldıkça, nükleer santrale karşı güvensizlik duymaya başladı. Nükleer endüstri kendini savunmaya çalışırken, nükleer teknolojiyi sanki kazalardan arınmış gibi gösterdi.’ , ‘ Radyoaktif atıklar sorunu bizlere, gelecek kuşaklara karşı sorumluluk yükleyen ciddi bir sorun. Oysa bu konu adeta hiç tartışılmıyor’ ( Nükleer, nasıl bir seçenek? Milliyet Gazetesi, 13.04.1998 ).

Ortalama gücü 1000 Mw olan bir nükleer santral, yaklaşık 27 ton yüksek düzeyli, 250 ton orta düzeyli, 450 ton düşük düzeyli atık üretir. Bu atıklar ve tükenmiş yakıt çubukları,10-20 yıl reaktörün içindeki ya da yanındaki havuzlarda bekletilir. Radyasyon seviyesinin düşmesi beklenir. Henüz dünyanın hiçbir bölgesinde, nükleer atıkların saklanması ve imhası için, lisanslı nihai bir çözüm ve depolama alanı yoktur. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) 1977 yılı sonunda reaktör sahalarında ya da geçici depolarda, 200 000 ton (-10 000 kamyon ) tükenmiş yakıt çubuğu olduğunu hesaplanmıştır. Yılda ortalama 10 500 ton artan bu rakamın 2010 yılına kadar %70 artarak 340 000 tonu (-17 000 kamyon) aşması bekleniyor.

1998 yılında İstanbul’da bir basın toplantısı düzenleyen, Ülkemizdeki Akkuyu Nükleer Santralı ihalesine Fransızlarla ortak olarak giren Siemens Firması’nın temsilcileri; ‘Türkiye radyoaktif atıklarını Torosların altına gömebilir’ demiştir. Daha sonra da, adeta Türkiye ile dalga geçerek; ‘Türkiye’nin parlak zekalı insanları, gelecek 20 yılda nükleer atıkların çözümünü bulacaktır.’ beyanında bulunmuştur (Greenpeace’in Eylül 99 ‘da Milletvekillerine gönderdiği kitap).

Atıkların ne kadar ciddi bir sorun olduğuna dair en büyük kanıt, Almanya’da geçici depolama için seçilen Gorleben bölgesine, geçtiğimiz yıl radyoaktif maddelerin taşınması sırasında, tüm dünyanın ilgiyle izlediği mücadeledir. Çok tehlikeli atıklar, 20 binden fazla göstericinin haftalarca, kendilerini demiryolu raylarına bağlamaları, traktörlerle yolu kesmeleri sonucu, 30 binden fazla polisin korumasıyla ancak bölgeye ulaştırılabildi. Bu yolculuğun bedeli, Almanya’ya 150 milyon marka mal oldu ve onlarca gösterici, polis yaralandı.

Nükleer santralara sahip bir çok ülke, bu atıklardan kurtulmak için yasal veya illegal yollardan, Türkiye, Tayvan ve Afrika Ülkelerini depo olarak kullanmaya çalışıyor. Aynı zamanda Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in de danışmanı olan, Atom Enerjisi Kurumu eski Başkanı Prof Dr. Ahmet Yüksel Özemre’nin iddiasına göre; Almanya’dan getirilen 1500 tonluk tehlikeli radyoaktif atık, para karşılığı; Isparta Göltaş Çimento Fabrikası ile Konya’daki sanayi tesislerinde yakılarak imha edilmiştir. Sinop civarında denizin içinde bulunan radyoaktif atık varilleri; nükleer atıklardan kurtulmaya çalışan ülkelerin, ne kadar sorumsuz, gayri ciddi, gayri ahlaki ve gayri bilimsel davranabildiklerini ortaya koymuştur.

 

5- İkitelli örneğinde olduğu gibi, nükleer santralı olmadan bile radyasyon kazası yaşayan ve 17 Ağustos Depremi'nde yaşadığımız üzere, felaketlere hazırlıksız olan bir ülkede; Ecemiş Fay Hattı yakınına, Akkuyu Nükleer Santralı kurulabilir mi?

Ülkemizde yaşanan onlarca traji-komik olaydan, tanker facialarından, çöp patlamalarından, doğalgaz felaketlerinden, trafik kazalarında kazandığımız dünya şampiyonluklarından sonra, yaşamadığımız tek ve en büyük ‘milli felaketimiz’ kalmıştı, aslında kısmen ‘O’ da yaşandı. 8 Ocak 1999 günü yaşanan İkitelli’deki radyoaktif kaza; son 8 yılda dünyada yaşanan en büyük 20 nükleer kazadan biri olarak Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nca tescil edildi. Her gün televizyonlarımızda, daha önce de Çernobil felaketi sonrası radyasyonlu çayları-fındıkları bizlere sorumsuzca yediren, nükleer güvenliğimizden sorumlu-yetkili uzmanlarımızın acemiliklerini ve beceriksiz komik müdahalelerini ibretle izledik. Allahtan ki henüz bir nükleer santralımız yok. Ya bir de nükleer santralımız olsaydı, neler olurdu varın siz düşünün? Maalesef, ‘değişen’ çağı yakalamaktansa, yine eski ‘felaketler’ çağını yakalıyoruz. Oysa dünya nükleer enerjiyi terk ediyor ve artık ‘nükleersiz bir çağa’ giriyor. Herkes gider tersine, biz gideriz Mersin Akkuyu’ya, nükleer santral kurmaya.

17 Ağustos 1999 gecesi yaşanan üzücü deprem sonrasında da, devletin, siyasi iktidarın, yetkililerin, sorumluların, resmi kuruluşların bu acı felaket karşısında yaşadığı paniğin, yetersizliğin, hazırlıksızlığın, koordinasyonsuzluğun, acizliğin, beceriksizliğin sonuçlarını ulusça yaşadık maalesef. Bu traji-komik durumumuzu, bütün dünya izledi. Yaşanan bu depremin bedelini, yine hiç kimse ödemeyecek ve üstlenmeyecek kuşkusuz. Ama bu kez, belki de ülke tarihinde ilk kez, her büyük felakette olduğu gibi, felaket öncesi yapılan uyarıları dinlemeyen, kaile bile almayan, hatta bu uyarıları yapmaya çalışan sivil toplum örgütlerine, meslek odalarına, gönüllü kuruluşlara ve çevrecilere, sağduyulu-bağımsız akademisyenlere saldıran, onları susturmaya çalışan resmi kurum ve kuruluşlar; yurttaşların gözünde inandırıcılıklarını, güvenilirliklerini yitirmiş durumdadırlar.

Yüreğimizi ağzımıza getiren ve bu kez çok ucuz atlatan Tüpraş Rafinerisi; hem aktif fay kuşağında kurulmuş, hem de deprem sonrası çıkan yangında, en son teknoloji olduğu iddia edilen yangın söndürme ve güvenlik sistemlerini nedense devreye sokamamıştır. Ve bir hafta boyunca devam eden yangın, ihmaller ve yetersizlikler sonucu bir türlü söndürülememiş, yurtdışından gelen yardımlarla ancak kontrol altına alınabilmiştir. Aynı bölgede yan yana yer alan diğer LPG tesisleri, kimyasal tesisler ve Gölcük Komutanlığı’na ait Cephaneliğe sıçramamasıyla, mucize olarak, daha büyük bir felaketin eşiğinden dönülmüştür. Bütün bu yaşanan onca felakete rağmen, daha henüz yaşamadığımız, ülkemizin görüp görebileceği en büyük bir başka ‘milli felaket’e ise, Akkuyu Nükleer Santral İhalesiyle adım adım yaklaşılıyor..

17 Ağustos Marmara Deprem felaketi ve Tüpraş yangını yalnızca Türkiye’yi etkiledi. Uzmanlar, Akkuyu Nükleer Santralı, ısrarla 25 kilometre uzaklığındaki aktif Ecemiş fay hattı yakınına kurulursa, yaşanabilecek olası bir depremde, tam bir felaket yaşanabileceğini iddia ediyorlar.

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Jeofiziği Birimi Başkanı Prof. Dr. Atilla Uluğ, 13 Nisan 1999 tarihinde Greenpeace ile birlikte İstanbul’da yaptıkları ortak basın açıklamasında kamuoyuna şu uyarıları yapmıştır; ‘1991 tarihli çalışmamızda yer alan bilimsel kanıtların yanı sıra, Kanadalı meslektaşlarımızın son raporları da, Akkuyu’da nükleer santral kurmanın gerçek tehlikeler içerdiğini gösteriyor. İhaleye teklif veren tüm uluslararası şirketleri ve Türk ortaklarını, Akkuyu sismik açıdan güvenliymiş gibi davranmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz. Böylesine tehlikeli bir yatırımdan derhal çekilmelidir.’ Prof. Dr. Atilla Uluğ, aynı zamanda Türk deniz jeofizikçileri ile bir İngiliz jeoloğundan oluşan ve Akkuyu bölgesinde çalışmış ekibin bir üyesidir. Bu ekip 1991 yılında, Ecemiş Fayı’nın Akkuyu Körfezinin 20-25 kilometre güneydoğusundan geçtiğini ve aktif olduğunu gösteren bir çalışma yayınlamışlardır ( Gokcen, S.L., Kelling, G., Gokcen N., Ulug, A., Ozel, E., Neotectonic Structural Features in the Alanya- Mersin Shelf Area

( Southern Turkey), Jeofizik Dergisi, Mart 1991 ).

1976 yılında Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralın yer lisansına onay veren, Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Nükleer Güvenlik Komisyonu’nun üyesi ve halen Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Nükleer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman çok önemli uyarılarda bulunuyor; ‘Akkuyu mevkiinin sismolojik güvenliği itibariyle, uzmanlar gelişen koşullarda, aynı bir kanaate sahip görünmemektedirler. Her hal-u karda, evvelce belirli verilerin ışığında olarak varılan kanaat, bugün için ‘mutlak muteber' sayılamayacaktır. O halde, her ne kadar ‘ karşı bir teknik kanaat‘ serdedilmiş ve Akkuyu’ya kurulması düşünülen nükleer santralın tasarımına ilişkin olarak, ‘ orta şiddetli hayli bir deprem‘ yeterli sayılmış ise de, ‘ nihai ve hayati karar’ için bununla yetinmek caiz değildir. Bu durumda, kamuoyu nezdinde ‘Akkuyu’nun sismolojik güvenliği’ hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmadan, burada bir nükleer santral kurulması yönünde adım atılmamalıdır. Bu çerçevede, Profesör Sungu ve arkadaşlarının Ecemiş Fay Hattına ilişkin sav ve kaygıları da, muhakkak dikkate alınmalı, buna dönük gerekli çalışmalar behemahal gerçekleştirilmelidir.’ (Adana’yı Felç Eden Deprem ve Akkuyu Nükleer Santralı Projesi).

13 Mart 1992 Erzincan Depremi’ni, 28 Kasım 1991 tarihinde Atina’da yapılan Avrupa Sismoloji Komisyonu Toplantısına sunduğu tebliğle zaman ve büyüklük olarak tahmin eden Earthquake Forecasts Inc. Başkanı Prof. Karl Buckthought tarafından, Kanada’da 10 Kasım 1998 tarihinde yayınlanan ‘Türkiye’de Candu Reaktörleri Satışı Deprem Riski Raporu’na göre; ‘1973-1998 arasındaki 26 yıllık dönemi hesaba katarak ki bu dönemde AECL-CANDU Firmasının önerdiği güvenli tasarım standardını aşan bir deprem olmuştur, Akkuyu’daki Nükleer santralın 40 yıl çalışması halinde depreme bağlı hasar görme olasılığı en az %50’dir.’

Seismican Geophysical Ltd. Başkanı Dr. Arsalan A. Mohajer ise şu kaygıları dile getirmiştir;

‘ Nükleer santralı hangi reaktör satıcısı yaparsa yapsın, gelecekteki depremlerin konumu, büyüklüğü ve potansiyel etkilerine ilişkin mevcut belirsizlikler, yeni sunulan verilerin ve 1990’dan bu yana geçerli en son teknolojilerin ışığında, tarafsız bir uzmanlar ekibince değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.’ ( Akkuyu Nükleer Santralı İçin Sismik Değerlendirme, 27 Kasım 1998’de Kanada’da yapılan AECL toplantı raporu ).

Devamı için: http://www.antimai.org/cv/akkuyu2

 

sayfa başına dön