AKKUYU NÜKLEER SANTRAL PROJESİ:
SORULAR VE CEVAPLAR...

Arif Künar (Elektrik Mühendisi, Elektrik Mühendisleri Odası
Nükleer Enerji Komisyonu Üyesi)
01 Aralık 1999

1 - 2 - 3 - 4 - 5. bölümlere ulaşmak için

6 - 7 - 8 - 9.   bölümlere bu sayfadan

10 - 11 - 12 - 13. bölümlere ulaşmak için

İÇİNDEKİLER:

6- Türkiye, neden 35 yıldır ısrarla nükleer santral peşinde koş(turul)uyor?

7- Türkiye'de ‘Enerji Krizi' yok, 'enerji yönetimi krizi' var. Karanlık kapımızda mı yoksa kafalarımızda mı?

8- Türkiye; Enerji Bakanlığı, TEAŞ, TAEK Nükleer Santral Projelerine hazır mı?

9- Türkiye'nin Nükleer enerjiye gerçekten ihtiyacı var mı?

6- Türkiye, neden 35 yıldır ısrarla nükleer santral peşinde koş(turul)uyor?

Nükleer santralleri 35 yıldır ülke gündeminde tutan, çok değişik niyetlere sahip çeşitli siyasi gruplar, uluslararası/ulusal çıkar lobileri, kurumlar ve kişiler bulunmaktadır. Nükleer santralleri kurdurtmaya çalışanların büyük bir kısmı, Ülkemizde başka teknoloji ve sistemlerde de geçerli olan maddi ve kişisel çıkarları için uğraşıyorlar. Tanesi 4-5 milyar dolar civarında olan bu santrallerin, yerli işbirlikçilerine dağıtılacak komisyonu, promosyonu ve rüşveti de çok büyük olacağı için ( bu oranın %5-10 civarında olacağı söyleniyor, yani 250-400 milyon dolar civarında), nükleer santral peşinde koşan, kraldan çok kralcı bazı kişilerin, lobilerin esas derdi, bu büyük pastadan pay kapmak. Bu tip ‘malum’ grupları saymazsak, Ülkemizde nükleer teknoloji isteyenleri, kabaca iki temel kategoriye ayırmak mümkün.

İlk grupta, daha çok nükleerci akademisyenlerin, mühendislerin, teknokrat ve bürokratların oluşturduğu; nükleer teknolojiyi ileri ve yüksek bir teknoloji olarak görüp, ülkemizde de bu teknolojinin öyle ya da böyle muhakkak olması gerektiğini, bu teknolojinin bizatihi ülkenin teknolojik gelişmesini hızlandıracağını ve ayrıca enerji elde etmek için çeşitlilik sağlayacağını, bir alternatif oluşturacağını düşünen, yalnızca teknokratik bakış açısına sahip geniş bir kesim yer almaktadır. Bu grubun içinde yer alan bazı nükleerci bilimadamları da; salt akademik hırs, ihtiras ve hizmet ettikleri, yıllarını verdikleri bu konunun gerçekleştiğini görmek istedikleri için uğraş vermektedir. Bu gruba giren insanlarla, nükleer santrallerin teknik, ekonomik, sosyal-toplumsal riskleri ve muhtemel olumsuz sonuçları üzerine konuşmak ve yanlışlığını, gereksizliğini tartışmak, hatta nükleer teknolojiyi veya en azından ülkemizde nükleer santral kurulmasını savunmaktan vazgeçmelerini belli ölçülerde sağlamak mümkün olabilmektedir. Bu kesimden birçok kişi kategorik olarak karşı olmasalar bile; kısmen veya ülkemizdeki mevcut zihniyet ve malum uygulamalar nedeniyle tamamen, Türkiye’de nükleer santral kurulmasına artık karşı çıkıyorlar.

İkinci grup ise; nükleer teknolojiyi ilk gruptakilerin gerekçeleriyle savunuyor gibi gözüken, ama esas olarak, bağlı oldukları ideolojilerinin dayatması sonucu yalnızca ‘nükleer güç’, ’nükleer silah’, ‘ atom bombası’na sahip olmak isteyen (merkez sağ ve sol partiler dışında kalan) radikal milliyetçi ve radikal dinci gruplardan, partilerden oluşmakta. Gerçekte ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak, yüksek teknolojiyi ülkeye taşımak gibi kaygılarla değil, pragmatist ve sadece ideolojilerinin tahakkümü, iktidar hırslarının bir aracı olarak; ya ‘İslam Dünyasının’ ya da ‘Türk Dünyasının’ liderliğine soyunan, son seçimlere kadar ‘kendisi iktidar olmadığı halde, felsefesi hep iktidarda olan’, fakat 18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra fiilen de iktidara gelen başta MHP olmak üzere, daha önceki hükümetin ortağı olan FP’sini de bu bloğa dahil ediyoruz.. Özellikle nükleer santrallere sahip olunması konusunda, içlerinde en ısrarcı olan ve 30 yıldan beri kadrolarına fikri olarak bu ‘ülkü’yü empoze eden MHP’nin yaklaşımını aktarmaya çalışacağız.

Merhum Alparslan Türkeş’le başlayan nükleer güce sahip olma hedefi, ülkücü akademik camianın ve devlet içindeki ülkücü kadroların en önemli amaçlarından birisidir. MHP Genel Başkan Yardımcılarından Ulaştırma Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz, kendisiyle yapılan bir röportajda; ‘Türkiye’de bana göre en az 50 tane atom santralı yapmaları lazım.... Türkiye, bu sayede hem atom bombası yapabilecek teknolojiyi kavrayacaktır, hem nükleer enerjinin tıp sahasında, bilgisayar sahasında, kimyevi sahalarda da, pek çok sahada kullanılmasını öğrenecektir.... Yani uzaktan kumandalı hale gelmiş ve Türkiye’ye karşı düşman unsurlar, saflar, bilgisizler, kandırılmış adamlar toplanıyor, ilimle, teknikle çözülmesi gereken bir konuya politik yaklaşmak suretiyle geciktiriyor Türkiye’nin işini.’ (Akdeniz Postası Haftalık Gazetesi,3 Kasım 1997 ) beyanında bulunmuştur. Yine hükümette MHP’den Devlet Bakanı olarak yer alan Prof Dr. Ramazan Mirzaoğlu ise, daha net ifadelerle bu niyeti özetlemektedir; ‘Kaldı ki Türkiye’nin çok yakın zamanda atom bombasına sahip olması gerekmektedir. Nükleer santraller atom bombası teknolojisi için de bir alt yapı oluşturması bakımından ayrı bir öneme haizdir.’ (Çözüm Nükleer Enerji, Türkeli Gazetesi 5 Nisan 1996 ). Benzer bir yaklaşım, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyelerinden ve TÜBİTAK eski Başkanlarından Prof. Dr. Sümer Şahin tarafından, 22 Mart 1995’de Ankara TİSAV’da yapılan nükleer teknoloji konulu özel bir toplantıda, bizzat merhum Alparslan Türkeş’e sunulmuştur. Bu toplantıda, Prof. Dr. Sümer Şahin, Türkiye’nin; Ortadoğu’nun ve Türki Cumhuriyetlerin lideri olabilmesi için, nükleer güce muhakkak ki sahip olması gerektiği ve bunun da ancak ve ancak MHP’nin iktidara gelmesiyle mümkün olabileceğini söyleyerek büyük alkış aldı. Ülkemizde ilk kez bir siyasi dergi, Ülkü Ocakları’nın yayın organı olan bir dergi, 1996 yılında nükleer enerjiyi özel dosya konusu yaptı. Bu çabaların, 18 Nisan 1999 seçimlerinde dağıtılmak üzere, MHP’nin AR-GE grubuna hazırlattığı ‘Enerji ve Enerji Kaynaklarımız’ kitapçığına nasıl yansıtıldığını göstermek için son bir alıntı daha yapalım ;’Bir kısmı uluslararası çevre örgütleri tarafından desteklenen bu gruplar Gönüllü Çevreci Kuruluş sıfatıyla hareket etmekte, bilerek veya bilmeyerek (genelde bilerek) nükleer enerjiyi yanlış tanıtmaktadırlar. Gösteri gruplarının kuruluş ve amaçları incelendiğinde bunların genelde eski tüfek devrimcilerin, Rusya İmparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte demokratik ülkelerdeki yeni versiyonları olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Nükleer güç santral teknolojisine girmekte bir hayli geç kalmış olan Türkiye daha fazla vakit kaybetmemelidir’.

Alıntılardan anlaşılacağı gibi, niyet doğrudan doğruya nükleer bir güç olmak. Özellikle bu grupların istediği ve tercih ettiği nükleer teknolojiye de bakarak bunu anlamak çok kolay. Milli teknoloji olsun, yakıt bağımlılığı olmasın ve biz daha sonraki nükleer santrallerimizi kendimiz kuralım yaklaşımlarıyla tarifledikleri teknoloji; Hindistan, Pakistan ve Çin’in atom bombası yapmak için tercih ettikleri CANDU tipi, doğal uranyum kullanan ve teknolojisi doğrudan veya dolaylı olarak transfer edilebilen nükleer santral modelidir.

Şimdi nükleer santralleri öyle veya böyle savunan bütün siyasiler, bürokrat ve teknokratlar, uzmanlar, mühendisler, ‘sağduyulu’ her yurtsever oturup tekrar düşünmek ve bir değerlendirme yapmak zorundadır. Buradaki esas amaç; ülkenin ve doğanın, gelecek nesillerin iyiliği ve enerji kullanımı için mi, yoksa yeni güç dengeleri oluşturma peşinde koşmak mı? Yükselen bu yeni milliyetçilik dalgasına kapılarak, sonu hüsranla bitebilecek, ülkenin kaderini doğrudan ipotek altına alacak niyetlere yardımcı olacak bir nükleer maceraya girmeli miyiz ?

Ülkemizde yaşanan onlarca traji-komik olaydan, tanker facialarından, çöp patlamalarından, doğalgaz felaketlerinden, trafik kazalarında kazandığımız dünya şampiyonluklarından sonra, yaşamadığımız tek ve en büyük ‘milli felaketimiz’ kalmıştı, aslında kısmen ‘O’ da yaşandı. 8 Ocak 1999 günü yaşanan İkitelli’deki radyoaktif kaza; son 8 yılda dünyada yaşanan en büyük 20 nükleer kazadan biri olarak Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nca tescil edildi. Her gün televizyonlarımızda, daha önce de Çernobil felaketi sonrası radyasyonlu çayları-fındıkları bizlere sorumsuzca yediren, nükleer güvenliğimizden sorumlu-yetkili uzmanlarımızın acemiliklerini ve beceriksiz komik müdahalelerini ibretle izledik. Allahtan ki henüz bir nükleer santralımız yok. Ya bir de nükleer santralımız olsaydı, neler olurdu varın siz düşünün? Maalesef, ‘değişen’ çağı yakalamaktansa, yine eski ‘felaketler’ çağını yakalıyoruz. Oysa dünya nükleer enerjiyi terk ediyor ve artık ‘nükleersiz bir çağa’ giriyor. Herkes gider tersine, biz gideriz Mersin Akkuyu’ya, nükleer santral kurmaya.

17 Ağustos 1999 gecesi yaşanan üzücü deprem sonrasında da, devletin, siyasi iktidarın, yetkililerin, sorumluların, resmi kuruluşların bu acı felaket karşısında yaşadığı paniğin, yetersizliğin, hazırlıksızlığın, koordinasyonsuzluğun, acizliğin, beceriksizliğin sonuçlarını ulusça yaşadık maalesef. Bu traji-komik durumumuzu, bütün dünya izledi. Yaşanan bu depremin bedelini, yine hiç kimse ödemeyecek ve üstlenmeyecek kuşkusuz. Ama bu kez, belki de ülke tarihinde ilk kez, her büyük felakette olduğu gibi, felaket öncesi yapılan uyarıları dinlemeyen, kaile bile almayan, hatta bu uyarıları yapmaya çalışan sivil toplum örgütlerine, meslek odalarına, gönüllü kuruluşlara ve çevrecilere, sağduyulu-bağımsız akademisyenlere saldıran, onları susturmaya çalışan resmi kurum ve kuruluşlar; yurttaşların gözünde inandırıcılıklarını, güvenilirliklerini yitirmiş durumdadırlar.

Yüreğimizi ağzımıza getiren ve bu kez çok ucuz atlatan Tüpraş Rafinerisi; hem aktif fay kuşağında kurulmuş, hem de deprem sonrası çıkan yangında, en son teknoloji olduğu iddia edilen yangın söndürme ve güvenlik sistemlerini nedense devreye sokamamıştır. Ve bir hafta boyunca devam eden yangın, ihmaller ve yetersizlikler sonucu bir türlü söndürülememiş, yurtdışından gelen yardımlarla ancak kontrol altına alınabilmiştir. Aynı bölgede yan yana yer alan diğer LPG tesisleri, kimyasal tesisler ve Gölcük Komutanlığı’na ait Cephaneliğe sıçramamasıyla, mucize olarak, daha büyük bir felaketin eşiğinden dönülmüştür. Bütün bu yaşanan onca felakete rağmen, daha henüz yaşamadığımız, ülkemizin görüp görebileceği en büyük bir başka ‘milli felaket’e ise, Akkuyu Nükleer Santral İhalesiyle adım adım yaklaşılıyor..

17 Ağustos Marmara Deprem felaketi ve Tüpraş yangını yalnızca Türkiye’yi etkiledi. Uzmanlar, Akkuyu Nükleer Santralı, ısrarla 25 kilometre uzaklığındaki aktif Ecemiş fay hattı yakınına kurulursa, yaşanabilecek olası bir depremde, tam bir felaket yaşanabileceğini iddia ediyorlar.

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Jeofiziği Birimi Başkanı Prof. Dr. Atilla Uluğ, 13 Nisan 1999 tarihinde Greenpeace ile birlikte İstanbul’da yaptıkları ortak basın açıklamasında kamuoyuna şu uyarıları yapmıştır; ‘1991 tarihli çalışmamızda yer alan bilimsel kanıtların yanı sıra, Kanadalı meslektaşlarımızın son raporları da, Akkuyu’da nükleer santral kurmanın gerçek tehlikeler içerdiğini gösteriyor. İhaleye teklif veren tüm uluslararası şirketleri ve Türk ortaklarını, Akkuyu sismik açıdan güvenliymiş gibi davranmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz. Böylesine tehlikeli bir yatırımdan derhal çekilmelidir.’ Prof. Dr. Atilla Uluğ, aynı zamanda Türk deniz jeofizikçileri ile bir İngiliz jeoloğundan oluşan ve Akkuyu bölgesinde çalışmış ekibin bir üyesidir. Bu ekip 1991 yılında, Ecemiş Fayı’nın Akkuyu Körfezinin 20-25 kilometre güneydoğusundan geçtiğini ve aktif olduğunu gösteren bir çalışma yayınlamışlardır ( Gokcen, S.L., Kelling, G., Gokcen N., Ulug, A., Ozel, E., Neotectonic Structural Features in the Alanya- Mersin Shelf Area

( Southern Turkey), Jeofizik Dergisi, Mart 1991 ).

1976 yılında Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralın yer lisansına onay veren, Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Nükleer Güvenlik Komisyonu’nun üyesi ve halen Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Nükleer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman çok önemli uyarılarda bulunuyor; ‘Akkuyu mevkiinin sismolojik güvenliği itibariyle, uzmanlar gelişen koşullarda, aynı bir kanaate sahip görünmemektedirler. Her hal-u karda, evvelce belirli verilerin ışığında olarak varılan kanaat, bugün için ‘mutlak muteber' sayılamayacaktır. O halde, her ne kadar ‘ karşı bir teknik kanaat‘ serdedilmiş ve Akkuyu’ya kurulması düşünülen nükleer santralın tasarımına ilişkin olarak, ‘ orta şiddetli hayli bir deprem‘ yeterli sayılmış ise de, ‘ nihai ve hayati karar’ için bununla yetinmek caiz değildir. Bu durumda, kamuoyu nezdinde ‘Akkuyu’nun sismolojik güvenliği’ hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmadan, burada bir nükleer santral kurulması yönünde adım atılmamalıdır. Bu çerçevede, Profesör Sungu ve arkadaşlarının Ecemiş Fay Hattına ilişkin sav ve kaygıları da, muhakkak dikkate alınmalı, buna dönük gerekli çalışmalar behemahal gerçekleştirilmelidir.’ (Adana’yı Felç Eden Deprem ve Akkuyu Nükleer Santralı Projesi).

13 Mart 1992 Erzincan Depremi’ni, 28 Kasım 1991 tarihinde Atina’da yapılan Avrupa Sismoloji Komisyonu Toplantısına sunduğu tebliğle zaman ve büyüklük olarak tahmin eden Earthquake Forecasts Inc. Başkanı Prof. Karl Buckthought tarafından, Kanada’da 10 Kasım 1998 tarihinde yayınlanan ‘Türkiye’de Candu Reaktörleri Satışı Deprem Riski Raporu’na göre; ‘1973-1998 arasındaki 26 yıllık dönemi hesaba katarak ki bu dönemde AECL-CANDU Firmasının önerdiği güvenli tasarım standardını aşan bir deprem olmuştur, Akkuyu’daki Nükleer santralın 40 yıl çalışması halinde depreme bağlı hasar görme olasılığı en az %50’dir.’

Seismican Geophysical Ltd. Başkanı Dr. Arsalan A. Mohajer ise şu kaygıları dile getirmiştir;

‘ Nükleer santralı hangi reaktör satıcısı yaparsa yapsın, gelecekteki depremlerin konumu, büyüklüğü ve potansiyel etkilerine ilişkin mevcut belirsizlikler, yeni sunulan verilerin ve 1990’dan bu yana geçerli en son teknolojilerin ışığında, tarafsız bir uzmanlar ekibince değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.’ ( Akkuyu Nükleer Santralı İçin Sismik Değerlendirme, 27 Kasım 1998’de Kanada’da yapılan AECL toplantı raporu ).

 

7- Türkiye'de ‘Enerji Krizi' yok, 'enerji yönetimi krizi' var. Karanlık kapımızda mı yoksa kafalarımızda mı?

Ülkemizde nükleer santralleri pazarlayabilmek için, 1960’lı yıllardan beri sistemli bir şekilde; ‘devletin en üst düzey nükleokratlarından’, ‘pazarlamacı kılıklı nükleer akademisyenlere’, ‘enerji yatırımlarındaki tatlı rantla tanışan politikacılardan’, ‘sahibinin sesi’ medya yazarlarına kadar bir çok ‘nükleer kafa’, ülkemizin enerji krizinde olduğunu ve yakında karanlıkta kalacağımız masalını anlatır. Oysa bu ‘enerji krizini’, devletin bizatihi kendisinin yarattığını resmi ağızlar itiraf ediyorlar; ‘Bu havayı biz yaratıyoruz. Özel şirketler sektöre girmekte ağır davranıyorlar. Biz de onların gözünü korkutuyoruz.’ (Devletin yarattığı paranoya; İki yıl sonra her yer karanlık, Nokta Dergisi, 11 Haziran 1995 ). Bütün bu korkutmaların ve hesapların arka planını, bugüne kadar yapılan enerji planlamaları ve senaryoları, arz/talep tahminleri oluşturmuş ve bunlar da hep yanlış, genelde de çok abartılı çıkmıştır. Örneğin TEK eski Genel Müdürlerinden Gültekin Türkoğlu’na göre; ‘1973 yılında 3.Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda talep tahminleri, 1992 yılında 95 milyar, 1995’de 125 Kwh olarak öngörülmüştü. Bu asrın sonunda ise 180 milyar Kwh’e kadar gidiyordu. Bugün elimizdeki resmi talep tahminlerine bakarsak 2000 yılında 150 milyar Kwh’a düşmüş durumdadır ( 2000 yılında ancak 120 milyar Kwh civarında olacaktır. Yazarın notu ). Bugün bu talep tahminlerinin neresindeyiz? Demek ki bugün resmi talep tahminlerine dayanarak kurulacak bir politika, yanıltıcı olacaktır. Bu bakımdan nükleer santral tartışmamız, ithal santralleri tartışmamız, üretim planlarımızı bunlara dayandırmamız, herhalde gerçekçi değildir. Bugün doğal kaynaklarımız bizi buraya kadar getirmemiştir. Bundan sonra da 2000 yılına, belki 2015’e kadar götürecektir.’ (Resmi talep tahminlerine dayanarak kurulacak bir politika, yanıltıcı olacaktır, Kaynak Elektrik Dergisi, 1994/4).

Yine TEK’de uzun yıllar Genel Müdürlük yapan ve enerji ekonomisi konularında çalışmalarını halen sürdüren Dr. Behçet Yücel’e göre de; ‘TEK’in 1993 yılına ait tahmin değerlerine göre en yüksek güç ihtiyacı 11 400 Mw olarak gerçekleşecektir. Buna karşılık kurulu gücü 20 300 Mw’a yükselecektir. Bu durum %80 yedek güç gösterir. Bu düzeydeki yedek güç, Türkiye için savurganlıktır. Modern işletme koşullarında 16 000 Mw’lık bir kurulu güç 1993 yılı ihtiyacına uygun düşecekti.’ (Yurdumuzda elektrik yönetimi, yanlışlar, doğrular, Kaynak Elektrik Dergisi 1993/5 ). Enerji planlamaları konularında dönemlerinin en etkili ve yetkili bürokratlarının bu çarpıcı açıklamaları, aslında fazla söze gerek bırakmıyor. Resmi kurumlarınca, en az iki-üç misli fazla arz/talep planlama hatası yapılan, kaynaklarını birtakım çıkarlar doğrultusunda boşa harcamanın çok sık ve kolayca yapıldığı ülkemizde, nükleer lobiler de, bu hasletimizden yararlanarak, büyük pastadan pay kapmaya çalışıyorlar.

Bu konudaki en çarpıcı eleştiri ise, yine devletin en yetkili planlama kuruluşundan; Devlet Planlama Teşkilatı’ndan geliyor. DPT hazırladığı ‘ zehir zemberek’ enerji raporuyla, Enerji Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarını eleştiri yağmuruna tuttu. ‘ Enerji Bakanlığı’nı ‘planlama anlayışından uzak’ olmakla eleştiren DPT, 2007 yılına kadar yeni proje çalışması yapılmamasını istedi. Botaş’ın yaptığı doğal gaz planlamasının ‘ sağlıksız ve yetersiz’ olduğunu öne süren DPT’ye göre, Enerji Bakanlığı ile bağlı kuruluşu Botaş birbirlerinden habersiz santral planlamaları yaptılar. Enerji sektöründe şu ana kadar oluşan yapı ve müsteşarlığımız tarafından bakanlıkla yapılan muhtelif yazışmalarda gündeme getirilmesine rağmen, enerji planlaması anlayışından uzak uygulamalar sonucunda, çok sayıda santral projesiyle ileri aşamalara getirilmiş olan görüşmeler, bu tür bir planlama anlayışının sektörde uygulanmasının bugün için imkansız kılmaktadır.’ (Zehir zemberek enerji raporu, Dünya Gazetesi, 6 Eylül 1999). Benzer şekilde Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ajay Chhibber, Enerji Bakanlığı Müsteşarı Yurdakul Yiğitgüden’e gönderdiği mektupta, şu uyarıları yapıyor; ‘Yeni üretim kapasitesi için önerilen büyük yatırımların gerekli olup olmadıklarından emin olmak için, talep projeksiyonları gözden geçirilmelidir. Hali hazırda Türkiye’nin oldukça büyük yedek marjının olması nedeniyle, henüz hukuki anlaşmaları sonuçlandırılmayan YİD’ler ertelenmelidir’ (Yap-İşlet-Devret modeli ile ihale yapmayın, 24 Kasım 1999, Dünya Gazetesi). Birbirinden habersiz olarak enerji planlamalarını yapan Başbakanlık DPT, Enerji Bakanlığı, Botaş, TEAŞ, TAEK, DSİ gibi kuruluşların, aslında ne kadar ‘plansız’, ‘koordinasyonsuz’ oldukları ve yaşadığımız krizin aslında bir ‘enerji yönetimi krizi’ olduğu açıktır. Bu durum, giderek daha fazla, hem resmi kuruluşlar, hem de en üst düzey teknokratlar tarafından artık çokça dillendirilmeye başlamıştır.

Bu plansızlık ve koordinasyonsuzluk durumu, sadece ülke içinde yaşanmıyor maalesef. Bu durum, uluslararası platformlarda da sıkça yaşanıyor. Örneğin: Bir yandan ‘mavi akım’ projesine yeşil ışık yakılıyor, bir yandan da Azerbaycan, Türkmenistan ve İran ile ciddi miktarlar üzerinden doğalgaz anlaşmaları imzalanıyor. Eğer bu ülkelerden almayı taahhüt ettiğimiz doğalgazı alıp, planlanan enerji santrallerini da kurarsak; ne nükleer santrallere ne de termik santrallere ihtiyacımız kalmayacak. DPT’nin, 2005 yılında elektrik enerjisi sektöründe yaklaşık 15 milyar metreküp doğal gaz ihtiyacı belirlediği, ancak Botaş’ın aynı amaçla 2005 yılı için 30 milyar metreküp gazın tüketilmesini planladığını ve buna göre doğalgaz alım bağlantılarına girdiği biliniyor. Hatta bu rakamlar, bugünlerde 55 milyar metreküpe kadar çıkmıştır. Bu durumda doğalgazda, anlaşmalardan ötürü, kullanmasak ta, almayı taahüt ettiğimiz kadarın tüm parasını ‘take-or-pay’ şeklinde ödemek zorunda kalacağız. Yani ülkenin geleceği ve kaynakları, bir takım yanlış planlamalar (DPT’nin de dikkat çektiği), siyasi çıkarlar (doğalgaz alınacak Türki Cumhuriyetlerini kollamak ve Rusya’dan uzak tutulmalarını, bağımsızlaşmalarını sağlamak amacıyla), maddi çıkarlar nedeniyle (örneğin, daha yapımı bile başlamayan ama 55 milyon dolar avansları alınan, Samsun- Rusya Doğal Gaz Boru Hattının yapımı, ihalesiz olarak ANAP’a yakın iki firmaya verilmiş durumdadır) peşkeş çekiliyor..

Maalesef Ülkemiz, bir yandan politik hesapları nedeniyle doğalgaz peşinde koşuyor, bir yandan da yabancı ve yerli firmaların iştahını kabartan termik ve hidroelektrik yatırımlarını

‘yap-işlet-devret’ modeliyle devreye sokuyor, aynı zamanda da ABD, Avrupa’daki ‘çıkarlarımız’ için nükleer lobiyle dans ediyor. Herkese mavi boncuk dağıtılarak, ‘enerji köprüsü’ olmayı hedefleyen ülkemiz, kendi enerji yatırımları ve sanayileşme politikalarını, tamamen dış konjonktürlere bağlı olarak ve gündelik politik hesaplamalarla yapmaya çalışıyor. Tahkim yasasını da tartışmadan, sonuçlarını hiç hesaplamadan kabul ederek, Uluslararası şirketlerin boyunduruğuna girerek, yeni kapitülasyonlara imza atarak, geri dönüşü olmayan bir cendereye sokuluyoruz.

 

8) Türkiye, Enerji Bakanlığı, TEAŞ, TAEK, Nükleer Santral Projelerine hazır mı?

Ülkemizin bu kadar ‘ciddi, riskli ve pahalı’ bir yatırıma gerçekten hazır olmadığını, en etkili ve yetkili ağızlar itiraf etmektedir. Bütün bu iddialara ve itiraflara rağmen, bu projede ısrar edilmesini anlayabilmek mümkün değildir.

Mega projelere hep hayran olan ve nükleer santrale karşı olmayan, ama ülkemizin henüz buna hazır olmadığını da teslim eden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e göre,’Enerjinin tarihini ele alan bazı yazarlar yedinci devrimi yirminci yüzyılda nükleer enerjinin keşfinin ve kullanımının olduğunu iddia etmektedirler.’,’ Nükleer santraller arz ettikleri kaza riskleri ve atıkların muhafaza sorunu ve kurulması için birçok ülkenin henüz ulaşmadığı bir gelişme düzeyi, bundan başka başlangıçta herkesin üstlenemeyeceği kadar ağır finansman yükü gerektirir. Böyle bakılınca yedinci enerji devriminden söz etmek için henüz erkendir.’ (Cumhurbaşkanımızın, 27-29 Mayıs 1999 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen ‘Sürdürülebilir Kalkınmada Daha Temiz Enerji Sistemlerinin Rolü’ başlıklı Uluslararası konferanstaki konuşmasının özeti, Kaynak Elektrik Dergisi, Haziran 1999 ).

TÜSİAD Başkanı Dr. Erkut Yücaoğlu’da, benzer bir yaklaşım sergilemektedir; ‘Ancak Türkiye’nin bu sektöre girerken tecrübesi olmadığı için hata yapmasından korkabiliriz. Nükleer santral yapımın biraz daha erteleyip, bazı konularda gerekli alt yapı oluşturarak bu alan girmek daha emniyetli olur. Şurası muhakkak ki, nükleer enerjiye girmek, bugünün enerji problemini çözecek bir husus değildir.’, ‘Elbette...Ben bu işi geciktirelim diyorum. Bir görüşte şu: Bunu yapmayalım, başka kaynaklarla ikame edelim. Evet ikame edebiliriz. Nükleer enerji şu anda şart da değil.’,’ Sorun santrallerin kurulmasından 25 sene ortaya çıkıyor...Yani gelişmiş dünya bile bundan 50 sene sonra ne yapacağını bilemez durumda.’ (Nükleer İçin Erken’, 20 Aralık 1996 Milliyet Gazetesi’nde TÜSİAD Başkanı olmadan önce, TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi iken yapılan röportaj ).

Devlet geleneğimizi, Enerji Bakanlığı’nı, TAEK ve TEAŞ’ı, Türkiye’deki mevcut teknik alt yapımızı, hakim yönetim zihniyetimizi, iş yapma tarzımızı, kapasitemizi ve insan malzememizi iyi bilen ve yorumlayabilen, 35 yıldır devam eden ‘nükleer maceramızın’ içinde doğrudan yer alan nükleerci akademisyenlerin, en yetkili üst düzey eski teknokratların uyarıları ise, bu konuda ileri sürülebilecek; en ‘ürkütücü’, ‘çarpıcı’ ve ‘vahim’ argümanları oluşturuyor.

H.Ü. Nükleer Enerji Mühendisliği Bölümü Profesörlerinden Osman Kemal Kadiroğlu’nun ; ‘Nükleer santral ihalesi bu kadro ile olmaz!’,‘ Yıllar boyu yapılan siyasi atamalar sonucunda TAEK artık İşlemez ve ülkeye yarar sağlayamaz bir duruma gelmek üzeredir.’, ‘TEAŞ’da nükleer konularla ilgilenmekle görevli grup mesleki ve nükleer konulardaki bilgileri göz önüne alındığında fevkalade yetersiz oldukları görülür. Bu kadro ile nükleer santral ihalesi yapılması zor ve tehlikelidir.’ gibi çok ağır iddiaları var. (Elektrik & Elektronik Dergisi, Mart 1999).

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na da benzer eleştiriler var. İTÜ Nükleer Enerji Anabilim Öğretim Üyesi Prof. Dr.. Şarman Gencay’a göre; ‘Kurulduğundan bugüne kadar Atom Enerjisi Kurumu’na 40 başkan gelmiştir. Sürekli yönetimin değiştiği bir kurumda nasıl proje üretilir ve istikrarı sağlayabilirsiniz? Adam kayırma politikaları sürer ve teknolojiyi kurmak için gerekli takım kurulamazsa, reaktörler hiçbir işe yaramaz. Reaktörleri satın alırsanız ama, eğer teknolojiyi transfer edemezseniz ve iyi bir kadro kuramazsanız, hiçbir işe yaramaz.. O zaman dışarıdan elektrik alın daha iyi.’ (Önce Teknoloji Sonra Santral, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 7 Ağustos 1996 ).

TEK eski Genel Müdürü Dr. Behçet Yücel ise konuya en vakıf kişilerden biri olarak önemli uyarılarda bulunuyor; ‘ Kamuoyunun baskısı artarsa, nükleer teknolojinin ilerleyen zaman içinde yeni bir takım sorunları ortaya çıkmaya devam ederse ve hepsinden önemlisi tehlikeli nükleer atıkların ortadan kaldırılmasında başarılı olunamazsa, nükleer enerjinin itibarı iyice azalacaktır. Bekleyelim, acele etmeyelim. Zaten tam anlamıyla yeni bir projeye hazır değiliz’.(Kaynak Elektrik Dergisi, 1998/9. sayısı.)

TEK eski Nükleer Santraller Dairesi Başkanı Güngör Bozkurt’un 24 yıllık nükleer santraller konusundaki birikimiyle sunduğu, sağduyulu, dürüst ve samimi açıklamaları var; ‘Önemli konulardan birisi de, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Bakanlık ve TEAŞ’ın birbirine girmiş olmasıdır, kimse ne yattığını bilmiyor.’, ‘Bu gerçekler ortada iken, bir enerji darboğazı olduğunda hemen kurtuluş çaresi olarak ‘nükleer santraller kuralım’ diye ortaya çıkmak bu gerçeklerle bağdaşmıyor, çünkü bir nükleer santralın kurulması, işletilmesi en az 10 yıl Türkiye şartlarında, belki daha fazla. Bir ülke düşünün ki, Devlet Su İşleri’nin elinde bu gün tamamlanamayan aşağı-yukarı 10 Milyar Kw/saat bir üretim kapasitesine sahip santraller var, biz bunlara yeterli parayı vermiyoruz ve yıllarca bunlar atıl kalıyor. Ve ülke nükleer santral ihalesine çıkıyor.’, ‘Nükleer santral yapımı hiç bitmez. Anahtar teslimi yapılıyor, firmalara veriliyor. Doğru, yerli firmalarda 5-10 kuruş kazanacak ama Türkiye milyarlarca kaybedecek. Türkiye’de sözleşmeyi kim yapacak? Nükleer santral sözleşmesi yapmak gerçekten çok zor, yaptınız mı o sizi bağlar... Türkiye kapitülasyonları imzalar, çünkü deprem bölgesi. Eğer o firmaya yaklaşırlarsa yazık olur Türkiye’ye...Aslında çok söylenecek şey var, yani nükleer kurulmalı belki ama bu kafalarla işletilmez.’ (Güngör Bozkurt’un İTÜ Yüksek Mühendisler Birliği tarafından, 1998 yılında Ankara’da düzenlenen ‘Nükleer Enerji Paneli’nde yaptığı konuşmasının bant çözüm notları).

TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi eski Başkanları Baki Arıkan ve Nevzat Şahin, belli bir firmaya göre hazırlanan ihale şartnamesine karşı çıktıkları ve ihaleye katılan firmalarla ilgili bilgilendirme yapmak isteyen Greenpeace’in ODTܒde düzenlediği bir toplantıya katıldıkları için görevlerinden alınmışlardır.

Bu iddiaların ve tespitlerin cevabını veremeyen ve sürekli olarak çağı yakalamaktan, ülkemizin gelişmesinden-sanayileşmesinden söz eden, karanlıkta kalacağız senaryosunu hazırlayan, bolca milliyetçilik, ‘Vatan-Millet-Sakarya’ edebiyatı yapan malum zevata ve bu işten kişisel çıkar sağlamayı amaçlayan ‘nükleer lobilere’ izin verilmemesi gerekiyor.

 

9) Türkiye'nin nükleer enerjiye gerçekten ihtiyacı var mı?

Ülkemizde yaklaşık olarak 35 yıldır, yalnızca nükleer enerji tercihine göre hazırlanan bütün yatırım planlamaları ve enerji senaryoları, iç ve dış birçok nedene bağlı olarak gerçekleştirilememiştir ve artık tamamen terk edilmek zorundadır. Ülkemizin nükleer enerjiye gerçekten ihtiyacı yoktur. Nükleer santralleri ülkemizde kurdurtmak için, bugüne kadar öne sürülen tüm gerekçeler, hem gerçekçi değildir, hem de bugün artık tamamen geçersizdir. Çünkü:

* 35 yıl önceki dünya konjonktürüne göre, nükleer santraller, henüz sorunları bilinmediği ve yaşanmadığı için, tercih edilen ve bütün ülkelerin peşinde koştukları bir enerji kaynağı idi. Oysa bugün herkes nükleer enerjiden kaçıyor.

* 1970’lerde resmi kurumlarca yapılan bütün enerji arz/talep senaryoları, en az 2-3 katı hatalı ve abartılı çıkmıştır. Bu yanlış planlamalara göre yapılan, enerjimiz kalmayacak ve karanlıkta kalacağız iddiaları tutmamış ve ‘resmi yalanlar’ ortaya çıkmıştır. Bunlara dayandırılarak ortaya atılan, nükleer santrallerin ‘tek ve zorunlu’ tercih olması, teknik veya ekonomik olarak değil, sadece birilerinin niyetlerine göre ‘siyasi bir karar’ olduğu ortaya çıkmıştır.

* 1970’lerde mevcut doğal kaynaklarımızın yetmediği tezi üstüne kurulan, nükleerden başka şansımız yok yanıltmacasının, bugün artık geçerli olmadığı ve doğal kaynaklarımızın yeni hesaplamalarla söylenenden çok daha fazla ve yeterli olduğu hesaplanmıştır. Ekonomik olarak 125 milyar Kw/saat olarak hesaplanmış olan su kaynaklarımızın bile, ancak %30’unu kullandık henüz ( EMO Başkanı Ali Yiğit ise ; ekonomik su kaynaklarımızın aslında 125 değil, yeni araştırmalarla 180 milyar Kw/saat’a çıkabileceğini ileri sürmektedir). Oysa nükleerci zevatın, çok nükleer santralleri var diye örnek gösterdikleri ABD ve Fransa, tüm su kaynaklarını tamamen değerlendirmiş ve sonra nükleer santralleri devreye sokmuştur. Ayrıca tüm dünyada ciddi olarak kullanılmaya başlanan jeotermal, küçük su potansiyelleri, biomas gibi kaynaklar hiç değerlendirilmemiştir henüz. Türkiye’nin ilk rüzgar haritasını hazırlayan Doç. Dr. Tanay Sıtkı Uyar, uzun yıllar rüzgar enerjisi üzerinde yaptığı bilimsel çalışmalar sonucunda, çok önemli şu müjdeyi vermiştir; ‘Sadece ülkemiz rüzgar enerjisi teknik potansiyeli bile ülkemizde tüketilen toplam elektrik enerjisinin iki mislinden fazlasını üretebilecek düzeydedir.’( 16 Ekim 1999 tarihinde, TMMOB’un Ankara’da düzenlediği Nükleer Enerji Kongresi’ne sunduğu tebliğ ).

* Ülkemizde nükleer santral kurulması planlanan 1960’lı yılların ortalarında, henüz hiçbir kuruluş; rüzgar türbinlerinin, güneş pillerinin, küçük hidroelektrik santrallerin, gel-git santrallerinin, doğalgaz santrallerinin, enerji verimliliğinin, enerjinin etkin kullanımın, enerji tasarrufunun adını telafuz etmemişti. O gün hiç hesapta olmayan ama bugün ise neredeyse, Türkiye’nin elektriğinin yarısını karşılayacak kadar doğalgaz anlaşmaları yapılmış durumdadır. O dönemde kömür, petrol ve nükleer enerjiden başka bir şey bilinmiyordu ve henüz yenilenebilir enerji teknolojilerinden hiçbiri ticarileşmemişti. Bugün ise dünya, nükleer ve diğer fosil yakıtlar yerine, yenilenebilir enerji kaynakları kullanmaya başlanmıştır.

* Ülkemizde nükleer santraller için yeterli uranyumun bulunduğu, yakıt olarak bir sıkıntımız olmayacağı öne sürülmüştür yıllardır. Oysa, yaklaşık 9000 ton civarında çok zengin olmayan ve yurtdışında yakıt için zenginleştirilmesi zorunlu olan bir uranyum rezervimiz var. Bu da, 1000 Mw’lık bir nükleer santralın, ancak 30 yıllık ihtiyacını karşılamaya yeter.

* Yıllardır hiç dikkate alınmayan, önemli bir konu da; elektrik üretim, dağıtım ve iletim

sistemimizde yaşanılan kayıp ve kaçaklardır. Resmi rakamlara ve Cumhurbaşkanımızın açıklamalarına göre bile; %20-25 oranında olan bu kayıplar, dünya ortalamasının en az 2-3 katı kadardır. İletim ve dağıtım hatlarında yapılacak ciddi iyileştirmelerle, trafo ve enerji üretim santrallerimizdeki birtakım teknolojik yeniliklerle (EMO Başkanı Ali Yiğit tarafından ileri sürülen bir başka iddia da; atıl kapasitesi ile çalıştırılan termik santrallerin üretim kapasitesinin %50 artırılabileceğidir), en az ülke üretim kapasitemizin ¼’ünü, yani 4-5 adet Akkuyu Nükleer Santrali’nin üreteceği elektriği sağlamış olacağız. Bu da bize 20-25 milyar dolar yerine, 1-2 milyar dolara mal olacaktır en fazla.

* TÜSİAD’ın 1994 yılında DPT Uzmanı Vedat Şahin’e hazırlattırdığı ‘Türkiye’nin Enerji Raporu’na göre; Türkiye, her ürettiği ürün için, aynı ürünü üreten OECD ülkelerinden tam 2.5 kat daha fazla enerji kullanıyor. Ve yine aynı rapora göre Ülkemiz, basit, az maliyetli acil iyileştirmelerle ve bazı eski üretim teknolojilerinin modernizasyonuyla, kullandığı enerjinin %46’sını tasarruf edebilir. Mevcut enerji üretim tesislerinden elde edilen enerjinin aslında yarısını boşa kullanıyor. Kısaca delik ve kaçağı olan bir havuzu onarmak yerine, musluk satabilmek için, daha fazla muslukla doldurmayı öneriyor nükleer lobiler. En az 4-5 adet Akkuyu Nükleer Santrali’ne eş değer bir tasarruf potansiyelimiz mevcuttur. Bunun için de harcanacak paralar, yeni bir nükleer santral yatırımının yanında çok küçüktür.

* Avrupa’da ve ABD’de uygulandığı gibi, şu an evlerimizde, işyerlerimizde kullandığımız fluorasan ve normal ampulleri, 5 kat daha az enerji tüketerek aynı aydınlatmayı sağlayan, yeni verimli kompak ampullerle değiştirmemiz durumda, en az 2 adet Akkuyu Nükleer Santral yatırımının sağlayacağı elektriği tasarruf edebileceğiz. Hem de bu ampulleri üretmek için kurulması gereken fabrikanın yatırımı 7.5 milyon dolara mal olurken, 2 adet Akkuyu Nükleer Santralının maliyeti 8-10 milyar dolara çıkacaktır.

* Ayrıca, 35 yıldan beri yapılan yanlış planlamalara, senaryolara göre hesaplanan ve gerçekte neredeyse hep 2-3 katı kadar fazla çıkan enerji ihtiyaç rakamlarımıza baktığımızda bile, nükleersiz çözümlerin mümkün olduğu görülmektedir. İstanbul Sanayi Odası Dergisi’nin Temmuz 1999 sayısında, enerji durumumuz ile ilgili çok çarpıcı görüşler yayınlandı. Bu çalışmaya göre, sadece yap-işlet-devret modeline göre planlanan yatırımlar devreye girerse 20 392 Mw civarında ek kapasite yaratılacak. Neredeyse mevcut kurulu gücümüze yakın bir enerji arzı. Bu sonuçları köşesinde yorumlayan Ekonomi Yazarı Tevfik Güngör’e göre; ‘Eğer 2010 yılına kadar 42.0 bin Mw ek kapasiteye ihtiyaç var ise ve 1999 yılı Haziran ayında 20.3 bin Mw ek kapasite niyeti ortaya konulmuş ise, enerji konusunda endişelenmeye ve nükleer enerji yatırımlarını düşünmeye gerek yok demektir. Özel sektör ‘yap-işlet’ ve ‘yap-işlet-devret’ modellerinde enerji açığını kapatacak yatırımlara istekli görülmektedir.’( Enerji sorunu çözülemeyecek sorun değil, Dünya Gazetesi, 14 Temmuz 1999 ).

* 2010 yılında, ihtiyacımız olduğu söylenen ve kurulması planlanan 60 000 Mw’lık gücün, yalnızca %2’sini sağlayacak olan Akkuyu Nükleer Santrali’nin, enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağını ve tek çözüm olabildiğini, eğer yapılmazsa nasıl karanlıkta kalacağımızı anlamak mümkün görülmemektedir. * Yapılan Ulusal enerji tasarrufu seferberliği sonucu, ABD’nin bugün ki yıllık enerji talebi, 1973 yılının altındadır. Oysa bir ekonomik kalkınma göstergesi olan brüt milli hasılada %40’lık bir artış gözleniyor. Enerji tüketiminin ekonomik büyümeyle birlikte arttığı efsanesi de artık sona eriyor. Yani ekonomik büyüme için, fazla enerji kullanmak ve gereksiz yatırımlar yapmak gerekmiyor.

sayfa başına dön