| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Perihan Sarı - DİSK/Birleşik Metal-İş SendikasıUzmanı - Temmuz 2002
|
Bugünlerde, tüm çalışanları ilgilendiren ve toplumsal açıdan önemli gelişmelere neden olacak bir yasa taslağı, sessiz, gizli ve kaygı dolu bir ortamda, konunun tarafları olarak belirlenenler arasında tartışılıyor. Aslında bir tartışmadan çok, hazırlanmış olan metnin onaylanması için, bir dayatmadan söz etmek daha uygun. Söz konusu yasa taslağı, bireysel çalışma ilişkileri sistemini kökten değiştirmeyi hedefleyen, işçi konfederasyonlarının iş güvencesi ile ilgili beklentilerini karşılamaya dönük düzenlemeleri de içeren “İş Kanunu Ön Tasarısı”. Geçtiğimiz yıl ortalarında; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve işçi ve işveren konfederasyonları arasında varılan bir uzlaşmaya dayalı olarak oluşturulan bir “bilim kurulu” tarafından hazırlandı. Taslak metnin “ön tasarı” olarak adlandırılması, taraflar adına bilim kuruluna katılan dokuz bilim adamının hazırladığı metnin, üstünde uzlaşma sağlandığında, aynı biçimde TBMM’nden geçirileceğine ilişkin verilen sözden kaynaklanıyor olsa gerek. Toplumsal tarafları bir araya getirme ve üçlü katılıma dayalı bir uzlaşma arama çabasının sonucuymuş gibi görünen bu yaklaşım, gizlilik ve dayatma koşullarında sürdürülen çalışmalar nedeniyle, açıklık ve iyiniyetten yoksun; içtenliksiz bir başka durumun varlığını düşündürüyor. Bilim Kurulu tarafından hazırlanan
metin, bu düşünceyi güçlendiren ve gerçekliğini belirleyen kanıtlarla dolu. İş Kanunu Ön Tasarısının ortaya çıkardığı bir başka gerçek; bugüne dek, iş hukukunun temel ilkesinin “güçsüz olan emeğin, güçlü olan sermaye karşısında korunması” olduğunu “öğreten” bilim adamlarının; bugün “ultra liberalleşerek”, “emeğin alınır satılır bir mal olduğu” görüşünü benimsedikleri. Yeni liberal politikalar sonucu, sosyal devleti yitiren emek ve emek örgütleri, anlaşılan yeni liberal görüşler doğrultusunda esnekleşen bilim adamlarını ve bilimsel desteği de yitirmiş durumdalar. Taslak metnin gerekçesinde, teknolojik gelişmenin bir sonucu olarak
çalışma ilişkilerinin de değiştiği ve
bu nedenle yeni çalışma türlerinin düzenlenmesi
gerekliliğinden yola çıkılarak, yeni bir iş yasası hazırlandığı
belirtilmektedir. Teknolojik gelişmeler, emeğin çalışma koşullarını iyileştirmek
amacıyla değerlendirilmek yerine, emek karşıtı politikaları yaşama geçrimenin
gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Değiştirilmek istenen “İş Kanunu”, temel nitelikli bir yasa olmasa da, yaygın olarak uygulanan ve toplu iş sözleşmesinden yararlanan ya da yararlanmayan, dolayısıyla; sendika üyesi olan ya da olmayan çalışanları ilgilendiren bir yasadır. Taslakla, günümüzde sanayi ve ticarete ait işleri kapsamına alan ve yürürlükte olan İş Kanunu ile düzenlenmiş olan bireysel çalışma ilişkileri, değiştirilmekte, esnekleştirilmekte, kıdem tazminatının niteliği değiştirilerek ortadan kaldırılmakta, işverenin sözleşme yapma özgürlüğünün sınırları genişletilmekte ve değişik çalışma biçimleri ve sözleşme türleri aracılığı ile, çalışma koşullarının işverence tek yanlı belirlenebildiği bir ilişkiler bütünü geçerli kılınmak istenmektedir. Emek, güçlü olan işveren karşısında yalnızlaştırılmakta, parçalanmakta ve korunmasız bırakılmaktadır. İşten çıkarmalarda neden bildirme yükümlülüğü (iş güvencesi) yasa hükmü olarak düzenlenmekte, ancak; iş güvencesi olarak getirilen düzenleme, emeğin sadece bu yasa taslağı ile ortadan kaldırılan haklarını karşılamaya yetmemektedir. Tarım ve orman işçilerinin bu yasa kapsamına alınması bile, neredeyse kuralsızlığın yasallaştırılması anlamına gelen bu düzenin yaygınlaştırılmasına yarayacaktır. Bu yasa taslağı ile yeni liberal politikaların gereksinimi olan bir çalışma yaşamının kurallarının alt sınırları belirlenmekte; işçinin düşünsel ve bedensel emeği alınır-satılır mala dönüştürülmekte, iş yasası ile işçinin korunması ilkesi ve bu doğrultuda işverenin sözleşme özgürlüğünün sınırlarını daraltan emredici kural koyma ilkesi terkedilmektedir. Çalışma yaşamına, işveren bakış açısı, işveren hakları ve işletme koşullarının gerektirdiği bir anlayışın egemen olduğu çalışma ilişkileri yerleştirilmek istenmektedir. Böyle bir sistem içinde parçalanmış olan emeğin, işverenin sözleşme yapma özgürlüğünü sınırlandıracak bir başka araca, toplu iş sözleşmelerine ulaşması da söz konusu olamayacaktır. Bu koşullarda çalışanların sendikalarda örgütlenmesi, sendikaların da bu denli parçalı bir yapıyı örgütlemesi olanaksızlaştırılmaktadır. Madde gerekçelerinde, taslak metinle getirilmek istenen düzenlemelerin, AB normlarına uygunluk gözetilerek gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Bu görüş karşısında, geçtiğimiz aylarda İtalya’da yaşanan olayları anımsamakta yarar vardır. İtalyan Çalışma Yasasının “iş güvencesi” ile ilgili 18. Maddesi, 158 sayılı ILO Sözleşmesi ölçülerine uygun olan ve haksız işten çıkarmalarda yargı yoluyla işe geri dönmeyi de kapsayan bir düzenlemedir. Maddenin, işe geri dönmeyi belirleyen hükmünün kaldırılması; yani bugün ülkemizde işçi konfederasyonlarına kabul etmeleri için dayatılan biçime dönüştürülmesi amacıyla başlatılan bir girişim, İtalyan sendikaları tarafından genel greve dek giden ve şiddet de içeren büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Bugün, üçlü yapının eşit olmayan taraflarının, eşitsiz koşullarda sürdürdüğü bir görüşme ve değerlendirme sürecinde, işveren kesimi, hazırlanan bu taslakta kimi düzenlemeleri yetersiz bularak karşı çıkarken; işçi konfederasyonları; konuya güncel ve yaşamsal öncelikleri açısından bir savunma çizgisi çekerek, yaklaşmaktadırlar. Ancak, taslakla öngörülen iş güvencesi yasallaşsa bile, geçerli kılınmak istenen sistem, sendikal hareket açısından yeterli güvence içermeyecek, sendikaların varlığı için güçlü ve kendini yeniden üreten bir tehdit olmayı sürdürecektir. Bu sessizce ilerleyen, tehlikeli süreçte, işçi sendikalarının ve konfederasyonlarının yalnız bırakılmaması, toplumun ilgili tüm kesimleri tarafından desteklenerek, güçlendirilmesi gerekmektedir. Tehlikenin boyutu ve kapsamı, sendikaların gücünü de aşan bir nitelik taşımaktadır. Gerçekte, çalışma ilişkileri sisteminde öngörülen bu sistem değişikliği salt sendikaların da sorunu değildir. Bugün çalışmakta olan, yarın çalışması gereken, bedensel ve düşünsel emeği ile geçinen herkesin, “güçlünün korunduğu” bu çalışma ilişkileri sistemine karşı çıkması, emeğin metalaştırıldığı bu anlayışa tarihin ve bilimin öncülüğünde direnmesi, kaçınılmaz bir zorunluluktur. |