mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


SİZİN HİÇ ÜLKENİZ SATILDI MI?

(HEM DE ULUSAL PROGRAMLA)

M.Cengiz Faydalı - Enerji-Yapı Yol Sen Genel Başkanı

http://www.eyysen.org.tr

 

Günümüzde, milyarlarca insanın yaşam koşulları belirli merkezlerde belirleniyor. Mekan olarak ifade edecek olursak Washington’da belirleniyor.

Buradan yazılan ve insanlığa dayatılan alınyazılarını melekler değil, IMF, Dünya Bankası ve DTÖ kaleme alıyor. Ve milyarlarca insanın yaşam koşulları belirlenmiş oluyor. Birçok insan dünyaya bu programlarla gözlerini açıyor.

Bu durumu en güzel bir Afrikalı tarifliyor. Uluslararası bir kuruluşun toplantısında Afrikalı delege şunları söylüyor. “30 yıl önce genç bir öğrenciydim, açlık ve yoksulluk içerisindeydik. Bize dediler ki biraz sabredin, fedakarlık gösterin, IMF ve DB’sın hazırladığı “Kalkınma Programı” ile yabancı sermaye gelecek, refah düzeyiniz artacak ve yoksulluktan kurtulacaksınız. Aradan 15 yıl geçti hala yoksulduk. Bu kez yine sabretmemiz gerektiği, IMF’nin hazırladığı “yapısal uyum politikaları”nı uyguladığımızda zenginleşeceğimiz söylendi. Şu anda ülkemde yine IMF patentli “istikrar programı” uygulanmakta ve hala yabancı sermaye gelecek diye bekliyoruz. Artık yaşlandım ve çocukluk günlerimi özlüyorum”.

Afrikalı delegenin tanımladığı 30 yıl ülkemizde yaşananları ne kadar çok anımsatıyor.

Evet ülkemizde de son 30 yıla IMF damgasını vurmuştu. Onlarla, 17 kez stand-by anlaşması imzalamıştık. Sırf bu politikalar rahatlıkla uygulansın diye 2 kez de fiili, bir kez post-modern olmak üzere 3 darbe yaşamıştık.

Partilerimiz, sendikalarımız kapatılmıştı. Yüzbinlerce gencimiz yıllarca hapse mahkum edilmişti. Binlerce gencimiz kaybedilmiş ve binlercesi de işkenceden öldürülmüştü. Hiçbir ülkenin ödeyemeyeceği kadar ağır bedel ödemiştik bu anlaşmalar için.

Her yol denenmişti. 12 Mart 1971 darbesi arifesinde bir Dünya Bankası bürokratına ekonomi teslim edilmişti. DB’lı Bakan, sermaye gruplarının isteği üzerine, ücret artışlarının durdurulması, sendika, toplu sözleşme ve grev yasasının değiştirilmesi, üretimde büyük sanayiye öncelik verilmesi, küçük işletmelerin birleştirilmesi için bayağı çaba göstermişti.

Sermayenin her talebinin yerine getirilmesine, emekçilere yoğun baskı yapılmasına karşın sorun yine çözülememişti. 24 Ocak 1980’de yeni kararlara ihtiyaç duyulmuştu. Bu kararlar demokratik bir anayasayla uygulanamazdı. Darbe gerekli görülmüştü ve hemen Eylül ayında yapılmıştı. 12 Mart’ta yok edemedikleri demokrasi güçlerinin üzerinden silindir gibi geçilmişti. Bu kez Dünya Bankası kökenli bakan değil, tonton bir başbakanımız olmuştu. Ülkede liberalizmi hakim kılacaktı. Liberalizm’in “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” ilkesini “bırakınız soysunlar, bırakınız çalsınlar” diye anlamıştı. Ülkeyi yolsuzluğa, rüşvete, soyguna boğmuştu. Ülke ABD’den ithal edilen prenslere teslim edilmişti. Kendisi devletin en tepe noktasına sıçramıştı. Hükümeti çıraklarına bırakmıştı. Çıraklar ustaları kadar başarılı olamamışlardı. Ve artık hükümetler sık sık değişiyordu. Hiçbir hükümet uzun dönem ayakta kalamıyordu. Oluşturdukları çark hükümet öğütüyordu. Şansını denemeyen hiçbir parti kalmamıştı. Ülke öyle bir dış borç sarmalına dolaşmıştı ki, iş başına gelenin yaptığı tek şey, Washington’dan hazırlanan reçeteleri uygulamaktı.

Ve programlar adeta kader gibi algılanıyordu. Ülke yoksullaşıyor, işsizlik artıyor, gelir dağılımı gittikçe bozuluyordu. Ama bu programlardan asla vazgeçilmiyordu. Artık krizler ülkesi olmuştuk. Her kriz arkasından yeni bir kararı getiriyordu. 24 Ocak’tan sonra 5 Nisan kararları alınmıştı. Bir günde %70-80 oranında yoksullaşmıştık. Her şey tükenmeye yüz tutmuştu ve herşey kirleniyordu. Kirlenmeden en çok siyaset nasibini alıyordu. Sistemi ayakta tutmak için her yol, herkes deneniyordu. Hatta bir zamanlar “sermaye düşmanı-işçi dostu” diye tanımladıklarını bile başbakan yapıyorlardı. Ve o da yüzlerini kara çıkarmıyordu. Onun için post-modern darbe bile yapmışlardı. Yaşlıydı, titrekti ama olsundu. Sistem nasıl krizlerle ayakta tutuluyorsa, o da iğnelerle ayakta tutuluyordu. Ondan istenen her şeyi yapıyordu. İlk ihanetini, bir zamanlar adını “umut” diye dağa-taşa yazan işçilere, memurlara, emekçilere yapmıştı. Adının onlarla anılmasına yasak koymuştu. Artık bir zamanlar kendisini iktidardan düşüren TUSİAD ve sermaye çevreleriyle barışıktı. Onlarla sık sık görüşür olmuştu. Alanlara çıkan milyonlarca emekçinin sesi ona bir vızıltı kadar etkisiz geliyordu. Herkes ona, o da IMF’ye tabi olmuştu. İnsanları şaşırtmasını severdi. Kendisinden daha çok bahsedilen bir arkadaş bulmuştu. IMF’nin Türkiye masası şefiydi, adı da “Cottarelli”ydi. Ülkeyi kendisinin mi arkadaşının mı yönettiği konusu oldukça tartışılır olmuştu. Arkadaşını hiç kırmadı, incitmedi, bir dediğini iki etmedi. Onunla yaptığı anlaşmalara harfiyen sadık kaldı. Ücretleri dondurmakmış, kamu kuruluşlarını haraç-mezat satmakmış, feda olsundu arkadaşı için. Hatta hangi yasanın hangi tarihte çıkacağını bile arkadaşı belirlerdi. Elektrik Piyasası Yasası Ocak ayında mı çıkacak, hemen meclis toplasındı. Tekel Yasası mı çıkacak, komisyonlar hemen iş başı yapsındı. Telekom ve THY satılacak mı, hemen ilan verilsindi. Çok mutluydu. Mükemmel gidiyordu program.

Bu programla 70 ülke batmış ama ülkemiz dimdik ayaktaydı. Ve övgüler, övgüler, övgüler. Medyanın ağzı açık kalmıştı. Mest olmuştu köşe yazarları. Döktürdükçe döktürüyorlardı. Hatta bazı işçi konfederasyon başkanları bile programa karşı hayranlıklarını gizleyememiş, işveren temsilcileriyle poz vererek, dünyaya “Türkiye Enflasyonu Yeniyor” müjdesini veriyorlardı. Uluslararası finans kuruluşlarından gelen övgü dolu açıklamalar, başbakanımızı mutlu etmeye yetiyordu. Varsın insanlar açlıktan, yoksulluktan ölsündü. Ne gam, onlar da kimdi?

Başbakanımızın bu güzel rüyası 14 ay sürmüştü. Gerçi rüyanın 10.ayında (22 Kasım’da) bir uyanma hali olmuştu. Ancak, birkaç kamu kuruluşu (ülke için son derece stratejik) feda edilerek ve 10 milyar dolar kredi sözü alınarak rüyaya devam edilmişti.

VE ARTIK BİR “DERVİŞİMİZ” VAR

Başbakanımız, rüyasından bir azar sesiyle uyanmıştı. Bu ses Cumhurbaşkanına aitti. Yolsuzlukları örtbas ettiği, yargıyı baskı altına aldığı yüzüne karşı söylenmişti. Yıkılmıştı! Gözleri dolmuş, hatta ağlamıştı. Duramazdı oralarda. Terketmişti! Medya aracılığıyla tüm dünyaya, azarlandığını şikayet ediyordu. Partisinin grup toplantısında herkesi kendisi gibi ağlatmayı başarmıştı. Onlar göz yaşı dökerken, dışarıda emeğiyle geçinenlerin, sabit ücretlilerin anası ağlıyordu. Mark-dolar fırlamıştı. Ve yine %40 yoksullaşmıştı sabit gelirliler. Ve asıl başbakanımızı derinden yaralıyan borsanın düşmesiydi. Buna dayanamazdı. Ülkede her şey olabilir ve hatta milyonlarca insan açlıktan ölebilirdi ama borsa düşmemeliydi.

Bu bir kahırdı. Arkadaşının programı tuzla buz olmuştu. Yılların eskitemediği kurt bir politikacıydı. İstifa gibi onurlu şeylere bulaşmamak gerekiyordu. Mutlaka bir yol bulunurdu. Dünya Bankasından bir bakan ithal etme zamanı gelmişti. Nitekim edildi. Soyadı “Derviş”ti. Bulsa bir o para bulurdu DB ve IMF’den. Kendisinin istemeye yüzü kalmamıştı. Bu kötü dönemde onu sevindiren şeyler de olmuştu. Irak’ı bombalamak için Türkiye’ye haber verme gereği bile duymadan İncirlik Üssünü kullanan George W.Bush telefonla aramış ve arkandayım demişti. Hiçbir insan bir telefonla bu kadar mutlu olamamıştır. O zaman her şey yolundaydı. Derviş oralara gidip, kucak dolusu parayla dönmeliydi. Derviş kara kaşı, kara gözü için bakan yapılmamıştı. Ancak kimsenin hatırı için de oralarda para verilmeyeceği bir an için unutulmuştu. Washington’da Derviş’e hatırlatmışlardı. Hoş geldin ama “programını göster” demişlerdi. Derviş’in düştüğü durum şu fıkradaki yolunu kaybeden şehirliye ne kadar benziyor: “Şehir yaşantısında bunalan bir kişi kendisini ormana-çayıra vurmuş. Epeyce dolaştıktan sonra yolunu kaybettiğini farketmiş. Büyük bir telaşa kapılmış. Birkaç saat sonra uzaktan bir köylü görmüş. Ve can havliyle köylünün yanına varıp “şehirlerarası yola yürümem ne kadar zaman alır” diye sormuş. Köylü yüzüne bakmadan “yürüüü” diye bağırmış. Soru tekrar edilmesine rağmen köylünün yanıtı değişmemiş. “Yürüüü”. Hayal kırıklığına uğrayan şehirli, köylüyü döveceğine gözü kesmediğinden kaderine küsüp yürümeye devam etmiş. Köylü arkasından bağırmış “20 dakika, 20 dakika”. Şehirli sinirlenerek, “niye daha önceden ısrarlarıma rağmen söylemedin de arkamdan bağırıyorsun” diye sorunca, köylü sakin bir şekilde, “yürüyüşüne baktım, bu yürüyüşle 20 dakikada varırsın” demiş.

Uluslararası kuruluşlardan borç talebinde bulunan Derviş’e “yürüüü” denmemiş ama aynı anlama gelen “programını göster” denmiştir.

Evet, göster programını demişler, adını her ne kadar “ulusal program” olarak koysanız da programınızda;

    • Telekomun %51’nin satışı var mı? (ilk anlaşmada %20 olan bu oran, 22 Kasım krizinden sonra %33,5 çıkarılmıştı)
    • Kamu Bankalarının, Elektrik Santral ve dağıtım bölgelerinin, Tekel’in, sosyal güvenliğin özelleştirilmesi var mı?
    • Ücretlerin dondurulması var mı?
    • Hazine arazilerinin satışı var mı?

Eğer IMF, Dünya Bankası Derviş’in “ulusal programı”nda bunları görürlerse, “10 milyar ya da yaklaşık bir rakamı Derviş’in arkasından bağıracaktır. Ve bu Başbakanımızı mutlu etmeye yeter de artar bile. Bu para karşılığında ülke mi satılmış, olsun. Alınyazımıza bunu yazmışsa Washington, çekeceğiz. Gerçi yeni umudu Derviş ABD’de kaynak peşindeyken, Başbakan hiç beklenmedik bir açıklama yaparak arkadaşını üzmüştü. “IMF çağdışı”dır sözcüğü ağzından fırlayıvermişti. Medya birkaç gün bu açıklama ile oyalanmıştı. Hepimiz biliyoruz ki bunun için yüz kere özür dilenecekti ama olsun ağızdan çıkmıştı bir kere. Üstelik, dediği de doğruydu. IMF çağdışıydı. Yalnız, IMF’ye tamamen tabi ve teslim olanların ne olduğu açıklanmamıştı. Bu tartışmalar yapılırken bir taraftan da harıl harıl “çağdışı” IMF’yle 18.anlaşmanın metnine çalışılıyordu.

Bütün bunları bir kenara bırakıp, ülkenin satışı anlamına gelen programı “Türkiye Enflasyonu Yeniyor” diye dünyaya müjdeleyen işçi konfederasyonlarının Genel Başkanlarına soruyorum. Bize yeni müjdeniz var mı?

M. Cengiz FAYDALI (Enerji-Yapı Yol Sen Genel Başkanı)


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]