mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu
 

10 Soruda Krizin Değerlendirmesi

MUSTAFA SÖNMEZ

BİA Haber Merkezi   

1 Mart 2001

1. Krizi anlamanın ana halkası nedir?

Yaşanan ekonomik kriz, birkaç palyatif önlemle geçiştirilecek gibi değil. Bu kez etkileri çok daha derin ve geçiştirilmesi daha zor bir krizle karşı karşıyayız . Krizimizi biz yaşayıp biz duymuyoruz. Son birkaç yıldır, Asya krizi, Rusya krizi, Arjantin, Brezilya krizi ve Meksika krizi ile sarsılan dünya, şimdi de Türkiye krizi ile karşı karşıya. Meksika krizine Tekila krizi diyen nüktedanlar, Türkiye'nin krizini ulusal içkimiz Rakı ile kodladılar. Şimdi dünya Rakı krizi ile çalkalanıyor. Peki nedir bu Asyayı, Latin Amerika'yı, Rusya'yı ortak paydada ve kriz paydasında birleştiren ? Hemen söyleyelim. Bu kriz yatağı ülkelerin hepsinin ortak noktası, yüksek borçlu ülkeler olmaları. Biraz dünyadaki yerimizi hatırlayarak önce durumumuzun vehametini anımsayalım. (Veriler Dünya Bankası Kalkınma Raporu'ndan.)

Dünyanın en borçlu ülkelerinin başında Brezilya var 232 milyar dolarlık dış borcu ile. İkinci sıradaki Rusya'nın dış borcu 183 milyar dolar. Meksika 160 milyar dolarlık dış borca sahip. Çin'in dış borcu 155 milyar dolar. Endonezya'nın dış borç toplamı 151 milyar dolar. Arjantin'in dış borcu 144 milyar dolar. G. Kore'ninki 140 milyar dolar ve Türkiye ilk 10' da dış borcu da 1998 için 103 milyar dolar, 2000'de de 110 milyar dolar dolayında. Bugün 110 milyar doları bulan dış borç stoku, çok değil , dört yıl önce bile 80 milyar dolardı.

Demek ki, dünyanın ilk 10 borçlu ülkesi arasındayız ve riskli borçluların da Endonezya ve Rusya'dan sonra üçüncüsüyüz . Ama bu mutlak borç rakamları tek başına sorunu anlatmamıza yetmiyor. Önemli olan borç stokları değil, borçların, her ülkenin milli gelirinin ne kadarına ulaştığı. Uluslararası standartlara göre, bir ülkenin dış borcu milli gelirinin yarısına yaklaşmış ya da geçmişse o ülke çok borçlu ve riskli ülke sayılıyor. En çok borçlu ülkelere bu kıstasla yaklaştığımızda, Endonezya'nın dış borç stokunun milli gelirinin yüzde 169'unu , Rusya'nın yüzde 62yi bulduğunu görüyoruz.

Türkiye, 1998'deki borç stoku ile milli gelirinin yüzde 49'u kadar borçlanmış bir ülkeydi. 2000 itibariyle bu oranın yüzde 55'e üstüne çıktığı ve bu ölçütlere göre, borç verenler açısından en riskli üçüncü ülke görünümünde olduğunu anımsamamız gerekiyor.

Son beş yıldır Çin'i bir tarafta tutarsak, bu borçla gelişen ülkeler kriz üstüne kriz yaşıyorlar. Birinin krizi, bir diğerini etkiliyor ve IMF, bu ülkelerin krizden kaynaklanan yangınlarını söndürmek, daha doğrusu alacaklı küresel sermayenin alacaklarını kurtarmak üzere mekik dokuyor, model üstüne model deniyor. Demek ki, krizi anlamaya çalışırken hatırda tutmamız gereken ana önerme Türkiye'nin ağır borçlu bir ülke olduğu ve yaşadığı sıkıntının temelinde bu borç yükünün "çevrilme"si, yani borcu borçla kapatmada manevra alanının daralmış olduğudur.

2. Türkiye'nin dış borç yükü ne tür sorunlar yaratıyor?

Türkiye'nin resmen açıklanan dış borç tutarı 2000 için110 milyar dolardır . Bunun yaklaşık yüzde 30'u kısa sürelidir. Türkiye'nin dış borçlarına ilişkin tüm göstergeleri, tehlikeli biçimde kötüdür. Bu kadar nasıl borçlandık, bu borcu nerede kullandık tartışmasına geçmeden önce, şunu ifade etmekte yarar var. Türkiye yaklaşık üçte biri kısa vadeli olan bu dış borcunu acze düşmeden idare etmek, ödeyebilir görünmek zorunda. Bu borçlardan vadesi gelenleri, yeniden borçlanarak, özelleştirmelerden elde edeceği gelirlerle ve vergi gelirlerini kullanarak ödemek zorunda.

Taahhütlerini yerine getiremezse, yeni borçlar alamaz . Alamazsa ekonomisini döndüremez, yani yeniden üretemez, yani büyüyemez, Tersine küçülür, küçülme ise topyekün yoksullaşma, geriye düşmedir. Yatırımların durması, fabrikaların atıl kapasite ile çalışması, tarımda verimliliğin azalması, işsizliğin köpürmesi ve toplumsal hayatta istikrarsızlık, kaos ve anarşi demektir. Söylemesi ve yazması zor, ama Türkiye ekonomisi bu durumdadır. Borçlarını roll-over edememekte yani döndürememekte , "ödeyemiyorum, moratoryum" demenin eşiğindedir .

Türkiye ekonomisi, 1980'li ve 1990'lı yıllarda özellikle de 1989 sonrası uygulanan politikalar sonucu, kamu finansmanında tam bir çıkmaza girdi. Kamu kesimi borçlanma gereği (kkbg) yıldan yıla artarak kamu kesiminin finansal piyasalarda ana borçlanıcı durumuna düşmesine yol açtı. 1988'de kkbg/GSMH oranı yüzde 4'tü , 1999'da12'ye vardı . Kamu bankaları ve bazı diğer kamu kuruluşlarının açıkları da dikkate alınırsa, verilen açık yüzde 15'e yaklaşıyor.

Sürdürülemez bir nitelik taşıyan kamu finansmanı politikası sonucu, kamu kesimi iç borçları katlandı 2000 Ekiminde 33 katrilyon TL'yi ya da 50 milyar doları buldu. Bu, Türkiye milli gelirinin yüzde 20'sine tekabül eden bir iç borç stokudur ve ürkütücüdür. Dahası, bu borçları yeni borçlarla kapatmanın maliyeti ağırdır. Bu borçlara dolar cinsinden ödenen yıllık faizler yüzde 30'u buldu. Bu durum rantiye bir iklime yol açtı. Reel sektör, üretim faaliyetlerini arka plana alıp fonlarını devlete borç vererek, yüksek faiz geliri elde etme yönünde kullandı. Sonuçta da uzun vadede, sanayi teknolojik yenilenme ihmaline uğradı, bu da ihraç pazarlarını ve rekabet gücünü kaybetme sorununu getirdi. Devletin faiz ödemeleri sadece son 6 yılda milli gelirin yüzde 7.3'ünden yüzde 16.4'üne çıktı. 1996'da faiz olarak devletin rantiyelere ödediği; 12.6 milyar dolar iken, 2000 yılında yaklaşık 33 milyar dolara çıktı. Bu sadece 6 yılda faiz ödemelerinin yaklaşık üç kat artması demektir ve gelir eşitsizliğini uçurum boyutuna taşıyacak bir çarpıklıktır.
3. Kamu finansman ihtiyacını büyüten etkenler neler oldu?

1980'le beraber izlenen temel yaklaşımlardan biri, sermayenin vergi yükünü azaltmak ve bu sayede girişimcinin kullanımında kalacak sermayenin daha etkin kullanılacağı beklentisiydi. Böyle olunca, Hazine'nin vergi gelirleri azaldı. Ancak, bu arada amaçlandığı gibi devlet her alanda küçültülemedi. Artan nüfusun kamu hizmeti ihtiyaçları makul büyüklükte bir devlet istiyordu. KİT'ler tüm önlemlere rağmen, istenilen ölçüde küçültülemedi, özelleştirilemedi ve finansman açıkları ortada kaldı.

12 Eylül'ü izleyen parlamenter dönemde, ANAP iktidarından başlayarak tüm hükümetler, özellikle seçim arifelerinde seçim rüşveti olarak genişlemeci politikalar uyguladılar. Taban fiyatlarını artırdılar, kamu toplu sözleşmelerini yüksek bağladılar, yandaş belediyelere kaynak pompaladılar. Özal'ın Bütçe'ye paralel bir bütçe olarak kurduğu Fon'lar denetim dışında kaynak yutan-dağıtan bir kuyu olarak işlev gördü. Bu arada, yine Özal iktidarının icraatıyla cesaret bulan devlette rüşvet ve yozlaşma süreci tüm devlet kuruluşlarına egemen oldu.

Yolsuzluk virüsü bütün devlet bünyesine yayıldı. Özellikle Ziraat, Halk, Emlak gibi büyük devlet bankalarından, siyasilerin direktifleriyle parti yandaşlarına, medya patronlarına geri dönmeyen krediler açıldı. Bu durumda sözkonusu kamu bankalarının aktif riski yükseldi ve 2000 sonunda 20 milyar doları aşan görev zararları Hazine tarafından yerine konulmadığı için, bu bankalar Türkiye'nin ödeme sistemini kilitleyerek yaşanan son krizin pimini çeken aktörler oldular.

Bir yandan, küçülmek bilmeyen " beş kara delik" -bütçe açıkları, tarım satış kooperatiflerinin açıkları, KİT'lerin açıkları, Fonlar ve yerel yönetim açıkları- bir yandan tüm kurum ve kuruluşları saran yolsuzluk virüsüne, tabii ki kaynak yetiştirmek mümkün olmadı. Bütün bunlara bir de Güneydoğu'da yaşanan iç savaşın denetlenmez harcamaları ve bu alanda Susurluk, Yüksekova benzeri çeteleşmelerin yolsuzluk yükleri eklendi.

Bu devasa kamu açıkları için borcu borçla kapatma çabaları, döviz kurunu sabite yakın tutup yüksek faizle dış kaynakları ülkeye çekme şeklinde uygulana geldi. Ancak bu döngü, beraberinde yüzde 60'larda kemikleşen bir enflasyonu da getirdi . AB üyeliğini amaçlayan ama bunun için tek haneli enflasyona inmesi gereken Türkiye'de, ayrıca biriken borçları döndürülebilir hale getirmek gerekiyordu. Hızla sürüklenen rantçı iklim ülkenin üretici karakterini sürekli aşındırıyor, dışarıdan borç buldukça büyüyebilen , bulamayınca küçülen sağlıksız bir ekonomik yapı ile yaşamak giderek güçsüzleşiyordu.

4. Bu yapıyı dönüştürmek üzere ne yapıldı?

IMF ile 1998'de yakın izleme anlaşması adıyla sürdürülen gevşek ilişki, 9 Aralık 1999'da çeşitli reformları içeren bir "anti-enflasyon programı"na dönüştürüldü. Üç yıllık bu istikrar programını IMF hazırladı ve Merkez Bankası ve Hazine Müsteşarı ile birlikte hükümetin önüne koydu, Program'a destek istedi. Hükümet de desteğini verdi ve programın arkasında olduğunu belirtti. Hazırlanan reformlar:Bankacılık ve finans/ Özelleştirme/ Vergi ve Maliye/ Kamu bankalarını yeniden yapılandırma/Tarım reformu / Sosyal güvenlik başlıklarını taşıyor.

Ancak bu reformlardan, son ikisinde belli mesafeler alınırken diğerlerinde pek başarılı olunamadı Programın temel esprisi döviz kurunu çıpa olarak kullanmaktı. Böyle yapılarak enflasyon, döviz sepetindeki yüzde değişime yaklaştırılmak istendi. Tüketici fiyatları için 2000'den başlayarak yüzde 25, yüzde 12 ve yüzde 5'lik hedefler konuldu. Ama olmadı. Döviz yüzde 20 artarken 2000'de TÜFE yüzde 39, TEFE yüzde 32 arttı. Bu durum güven sarstı. Aşırı TL değerlemesi, ithalatı patlattı ve yıl sonunda dış açık 25 milyar doları bulurken turizm ve diğer gelirlerle açık kapatılamadı ve cari açık , 12 milyar doları buldu. Bu, 1994'teki krize göre, cari açığın iki katına çıkması demekti.

5.Cari açık krize nasıl bir zemin hazırladı ?

Ekonomiyi bu kadar kırılgan, buluttan nem kapacak kadar hassas hale getiren etkenlerden biri Türkiye'nin 2000 yılında tarihinin en büyük cari işlemler açığını vermiş olmasıdır. Resmi açıklamaya göre 2000 yılının ilk 11 ayında cari açık 9.322 milyon dolar; net hata noksan rakamının da eksi 2.869 milyon $ olduğu dikkate alındığında, gerçek açığın 12 milyar doların üstünde olduğu görülüyor.

Cari açığı bu boyuta ulaşan Türkiye'nin dış kaynak ihtiyacı da büyüktü. Prof. Korkut Boratav'ın belirlemelerine göre, 1 dolarlık cari işlem açığı, yabancılardan kaynaklanan 3.85 dolarlık sermaye girişi gerektiriyor veya 3.47 dolarlık dış borç artışına yol açıyor.

Bu durumda 12 milyar dolara ulaşan cari açık; 50-60 milyar dolarlık bir sermaye girişi gerektiriyor. Peki bu giriş, güvenin bu kadar azaldığı, kredi notunun düşürüldüğü bir noktada nasıl gerçekleşecek? Tabii ki gerçekleşemeyecek, bütün ABD ve IMF desteğine rağmen, Türkiye dış borç servislerini yerine getirmekte zorlanacak.

6. Sıcak para biçimindeki sermaye girişi ile büyüme arasında nasıl bağımlılık ilişkisi oluştu?

Kamunun son yirmi yıldır aşırı borçlanması nedeniyle 2000 yılında iç ve dış borç faiz ödemeleri, toplam vergi gelirlerinin yüzde 80' ini emmiştir. 2001 için yüzde 55 olacağı umulan bu ödemelerin son krizle birlikte en iyi ihtimalle- yüzde 80'leri bulması kaçınılmaz görünüyor.

Kamunun borçlanması kısa süreli ve yüksek faizli . Sık aralıklarla yenilenmek zorunda. Kamudaki sağlıksız yapılanmada 12 Eylül ve ANAP iktidarlarının büyük vebali var. Liberalleşme adına kamu kuruluşlarında rasyonalizasyonu ve verimliliği bir yana atan bu liberal zihniyet, yanlışa, vergileri azaltarak başladı ve kamunun ihtiyacı olan kaynaklar için ise borçlanmayı tercih etti.

Borç tiryakiliği 1989'da sermaye hareketlerinin libere edilmesi ile birlikte zincirinden boşandı ve 1989'dan beri ekonominin genişleme-daralma sarkacı büyük ölçüde dışarıdan gelen ve adına sıcak para da denilen sermaye girişlerine bağımlı hale geldi. 1990-1993 dönemine ait genişleme aralığında giren sermaye, milli gelirin yüzde 3.8' ine ulaşırken büyüme hızı da yıllık yüzde 6'yı buldu. İkinci genişleme dönemi olan 1995-1997 aralığında da sermaye girişinin mili gelire oranı yüzde 4.8'i buldu, ortalama büyüme de yüzde 7.8'e ulaştı.

Buna karşılık sıcak paranın kaçtığı 1994'te çıkan sermaye milli gelirin yüzde 4.51 boyutunu bulurken o yıl ekonomi yüzde 6 küçülmüştü. 1998'de de giriş, milli gelirin yüzde 1.8'ine inerken büyüme de yüzde 3.9'da kaldı. 2000 yılının ilk dokuz ayında, yabancı kökenli sermaye girişlerinin toplamı 14.3 milyar doları buldu.

1999'da kamu borçlanmasının ortalama reel faiz oranı yüzde 34 iken 2000 yılının ilk 11 ayında yüzde 0'a düştü. Bu durum, hızlı bir tüketim konjonktürüne alan açtı. Reel faizin sıfırlanması, bankaları da tüketici kredilerine yönelmeye zorladı. Konut, otomobil gibi mal satışları hızlandı. Sadece otomobil satışlarında ithalatın payının yüzde 55'e çıktığını hatırlatmakla yetinelim.

Reel faizdeki düşüş, ekonomiye güçlü bir genişleme ivmesi getirdi. İlk 9 ayda milli gelir yüzde 5.4 büyüdü. Çıpaya bağlanan döviz, TL'nin reel değerlenmesine yol açtı. 2000 boyunca, döviz sepeti yüzde 20 artarken TEFE yüzde 33 arttı. Türkiye'nin ticaret partnerlerinde enflasyonun yıllık yüzde 2.5 arttığı varsayılırsa, döviz sepetinin reel olarak yüzde 7.3 değer yitirdiği, TL'nin ise yüzde 7.9 değer kazandığı görülür. Böylece 1989 sonrası zincir şöyle oluştu: Sermaye girişiyle büyüme yaşanıyor, büyüme ithalatı artırıyor ve cari açığın büyümesine yol açıyor. Cari açık, yeni borç bulunursa aşılıyor ve yeni sermaye girişi ile tekrar büyüme yaşanıyor....

7. Eğer iktisat politikası IMF düzleminde değil, ulusal düzlemde belirlenseydi çevrim nasıl olurdu?

O zaman, sermaye girişinden bağımsız olarak sağlıklı bir büyüme çizgisi belirlenir, rasyonel boyutta ve içerikte ithalat yapılır ve buradan doğacak açıktan kaynaklanan cari açık için akılcı borçlanmaya gidilir ve o yolla sermaye girişi gerçekleştirilirdi.

IMF'e gitmek yerine, TL 'deki aşırı değerlenmeyi önleyecek bir kur politikası belirlenirdi. İthalattan uzak kalacak bir iç talep dizaynı yapılırdı. Sermaye kaçışlarına ve girişlerine kontrol getirilirdi. Yüzde 5' lik bir büyüme 2 milyar dolarlık bir açık yaratırdı ve 3 milyar dolarlık bir sermaye girişi Türkiye'nin dış finansman sorunlarını çözerdi, dış borçlanmadaki artışlar makul düzeylerde kalırdı, IMF ile Stand-By'a gerek kalmazdı. Makul sınırlar içinde kaldığı için cari açık rakamları güven sarsıcı boyutlara ulaşmazdı.

Kısacası, Türkiye, 1989 sonrası maliye, para ve kur politikalarından sadece birini izlemeye mahkum edildi ve ekonominin gelişim doğrultusu çok kısa dönemli ve sıcak para giriş ve çıkışlarına bağımlı kılındı. 2000 yılının IMF patentli programı nominal kur hedeflenmesine angaje, bu nedenle de maliye politikasını devre dışı bırakıyor. Yüksek tempolu sermaye girişleri karşısında para arzı endojenleşti, ekonomi, kontrolsüz bir genişleme patikasına girdi, talep genişlemesinin kur politikası ve serbest dış ticaret rejimi ile beslenmesi sonunda dış açıklar hızla arttı. Sıcak para hareketlerini ellerinde tutanlar, dış dengenin sürdürülemez olduğunu anladıkları anda da sermayelerini çektiler ve bu kaçışlarla birlikte , yaşanan panik döviz çıpasına hücumla sonuçlandı, kriz patlak verdi.

8. Krizin ortaya çıkmasında bankacılık sektörünün rolü ne?

Bankacılık kesimi belki de ekonominin en sağlıksız sektörünü oluşturuyor. Öztin Akgüç'ün belirttiği gibi, bankaların likidite riski yüksek, öz kaynakları yetersiz, donuk kredileri tehlikeli boyutta, dövizde açık pozisyonları taşınamayacak düzeyde. Daha da kötüsü, yönetim riskleri çok yüksek. Teknik bilgisi yetersiz, makyajcı yöneticiler tarafından yönetiliyorlar.

Türkiye gibi ülkelerdeki bankalar, makro ekonomik ve finansal değişkenler açısından volatilitenin , dolayısıyla belirsizliğin yüksek olduğu bir ortamda faaliyet gösteriyor.

Türkiye gibi ülkelerdeki bankacılık krizlerinin ikinci nedeni bu ülkelerdeki bankalara siyasi müdahaleler ve eş-dost kapitalizmi olarak çevrilebilecek "crony capitalism" olgusudur. Krediler konusunda bankalar çok yüksek risk almış, banka aktif kalitesi düşmüş. Öncelikle kamu bankalarının zararları vahim. Ziraat ve Halk bankalarının görev zararları toplamı 2000 yılı sonu itibariyle 20.2 milyar dolar. Zararlar Hazine'ce ödenmiyor, erteleniyor, bankalar zor duruma düşüyor, kriz anında ödeme sisteminin kilitlenmesine yol açıyorlar.

Örneğin Ziraat Bankası'nın görev zararı 8 katrilyon TL, bankaya Hazine'den ödenen 1,5 katrilyon TL. Halk Bankası'nın görev zararı ise 6 katrilyon TL ve bankaya Hazine'nin ödeyebildiği 1 katrilyon TL bile değil. Türkiye gibi ülkelerde bankacılık , kırılganlığı yüksek bir sektör. Aktif yapılarının güçlendirilmesi gerekiyor.

9. Borçlar ve sermaye hareketleri konusunda ne yapılabilir ?

Tekrar hatırlatalım ki, 12 milyar dolara ulaşan mevcut cari açık; 50-60 milyar dolarlık bir sermaye girişi gerektiriyor. Bu giriş, güvenin bu kadar azaldığı bir konjonktürde nasıl gerçekleşecek? Bütün ABD ve IMF desteğine rağmen, Türkiye dış borç servislerini yerine getirmekte zorlanacak. Tam da bu nedenle borçları konsolide etmek yani uzun vadeye yaymak, ama aynı zamanda sermaye hareketlerine de makul bir kontrol getirmek gerekiyor.

Borç stokunun mali sisteme ve giderek tüm reel ekonomiye olan yükünü azaltmak için Hazine, Merkez Bankası ve bankacılık kesimi arasında, borcun vadesini uzun döneme yayan ve bu borcun reel faiz yükünü düşüren bir düzenlemeye (konsolidasyona) gitmenin yolları mutlaka araştırılmalı. İç borcun konsolidasyonu, ancak sermaye hareketleri üzerine getirilen kontroller ile birlikte ele alınabilir. Bu seçenek dışında 2001'i orta-uzun dönemde yeniden istikrarlı bir büyüme politikasına dönüştürecek başka bir çıkışın olmadığı bilinmeli.

Sermaye kontrolüne gelince... Öncelikle, kısa vadeli yabancı sermaye giriş ve çıkışlarına makul bir denetim getirilmeli. Dünyada benzer krizleri yaşamış ülkelerde, özellikle de Asya'da denenmiş ve etkisi ölçülmüş araçlarla sermaye hareketleri kontrol altına alınmalı. Yatırım öncelikleri, uluslararası kısa vadeli sermayenin spekülatif giriş-çıkışlarına dayalı konjonktürel ve yapay büyüme-kriz sarmalına terk edilemez. Reel olarak yüzde 30'lara ulaşan spekülatif faizler engellenmeli . Merkez Bankası, tasarrufların arttırılması ve yatırımların stratejik önceliklere göre yönlendirilmesi işlevinde bağımsız döviz kuru ve faiz politikası izleme olanağı bulmalı.

10- Diğer ivedi önlemler neler olmalı ?

İşten çıkarmalar, krizin en can alıcı sorunu. Özellikle servis sektöründe-bankacılık-medya vb sektörlerde nitelikli personel tensikatı ürkütücü boyutlarda. Sanayide de kriz karşısında başvurulan önlemlerin başında tensikatlar geliyor. Toplu işten çıkarmalar birbirini izliyor. İşyerleri, kriz karşısında insan kaynaklarından bu kadar kolay vazgeçmemeli , kriz dönemini dayanışma ile geçirmenin imkanlarını sonuna kadar kullanmalı, karşılıklı özverilerle istihdamı korumanın yolları sonuna kadar zorlanmalı. Kötü niyetli, fırsatçı tensikatlar konusunda da çalışanlar Çalışma Bölge Müdürlüklerini göreve çağırmalı.

Maliye ile ilgili önlemler de önemli. İvedilikle sermaye gelirleriyle vergi tabanı genişletilmeli. Türkiye'de en zengin hanelerin yüzde 1'inin ülke hanelerinin yüzde 45'i nin gelirine denk bir gelire elkoyduğu gerçeği anımsanarak en varlıklı kesime -özellikle de İstanbul'un en zengin yüzde 1'ine dönük özel bir vergi getirilmeli. Vergi denetimleri hakkıyla yapılmalı, özellikle serbest meslek kesiminin vergi kaçaklarının önüne geçilmeli.

Maliye politikaları krize karşı etkin biçimde kullanılmalı. Bunun için, krizle birlikte çöken 2001 yılı bütçesi yerine, yeni ve gerçekçi bir bütçe yapılmalı . 1999'u yüzde 6 reel daralmayla geçirmiş olan ekonominin, 14 ay sonra yeniden 2001 bütçesinin öngördüğü ölçekte daraltılmasına ve reel faiz yükü ile sıkıştırılmasına toplumun tahammülü yoktur.

Kamu yatırımları ile özel sektör yatırımları birbirlerini tamamlar. Türkiye'nin bu gerçeği göz ardı edilmeden kamunun yatırımcı işlevinden , özellikle azgelişmiş bölgeler için vazgeçilmemeli. (NU)

eşme karşıtı çalışma grubu