11 Mart
Türkiye’nin emperyalizmle süren 50 yıllık bağımlılık ilişkisinin başlangıç
noktası olarak da nitelendirilen IMF’ye üye oluşunun yıldönümü. Marmara
Üniversitesi Kalkınma İktisadı Kürsüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet
Türkay’la bu ilişkiyi, IMF’nin misyonunu ve geleceğini konuştuk.
- IMF’yi oluşturan koşullar ve nedenler
nelerdir?
Genel olarak IMF’yi anlamak için kapitalizmin dünya genelindeki birikim eğilimleri ve
bunlara belirli tarihsel aşamalarda verilen cevapları irdelemek gerekiyor. 1870’lerde
başlayan kriz ve durgunlukla nitelenen trend
birinci ve takiben ikinci dünya savaşıyla sona ermiştir. İkinci Savaşın bitmesiyle
beraber bir gerçek ortaya çıkar. Britanya’dan boşalan hegemonik pozisyon ABD
dolduracak güce ulaşmıştır. Dolayısıyla böyle bir gücün ortaya çıkması
sistemin yeniden kurgulanması için önemlidir. Bu süreçte sistemin hiyerarşisindeki
boşluklar, kopmalar yeniden tanımlanır ve sistemi yeniden üretecek mekanizmalar
oluşturulur. İşte bu oluşturulma aşamasında karşımıza IMF, DB ve GATT
sözleşmesi gibi kurumlar çıkar. Bu üç kurum aslında kapitalizmin temel iç sermaye
biçimine denk gelen yapılardır. Finans sermaye, üretici sermaye ve ticari sermaye...
Kapitalizm zaten bu üç sermaye biçiminin kendi arasındaki ilişkileri tutarak kendini
yeniden üreten bir sistemdir. Bunun için de uluslararası düzeyde sirkülasyonun
önündeki engelleri ortadan kaldırması gerekti. Böyle baktığımız zaman IMF
kapitalizmin uluslararası birikimi açısından para sermayenin önündeki engelleri
kaldırmak üzere oluşturulan bir yapıdır. Asıl itibariyle,yani 45’li yıllara
baktığımızda da nihai amacı budur. Bugün küreselleşme olarak tanımlanan şey de
aslında sermayenin sirkülasyonu önündeki sağlamak için oluşturulmuştur. Bu hemen
bugünden yarına olabilecek bir şey değil. Sermayenin uluslararası ilişkisine
baktığımız zaman, özellikle 1945’ten 70’li yıllara kadar geçen dönem önemli
bir zaman dilimini ifade etmektedir. Bu süreçte sermayenin kendi içindeki
hiyerarşisine baktığımızda önde olan üretici sermayedir, yani doğrudan üretime
yönelik olan sermayedir. Öncelikle bunun önündeki engellerin ortadan kalkması
elzemdi. Bu anlamda baktığımızda üretimin uluslararasılaştığı bir dönem
yaşanır. Bu azgelişmiş ülkelerin gelişmesiyle paralel giden bir şeydir. Yani
birbirinden ayrı düşünmek çok mümkün değil. Bunu izleyen dönemde de yeni tıkanma
noktaları ve bu tıkanma noktalarına dönük süreçler başlar. Bunun her biçimi bir
sermaye biçimine denk düşer. Onun ihtiyaçları ön plana çıkmıştır, dolayısıyla
bu sirkülasyon devam eder.
-IMF’nin
kurulmasının ardından kısa bir süre sonra Türkiye’nin IMF’ye üye olmasının
nedenleri ve koşulları nedir?
IMF’nin kuruluş metnine baktığınız zaman çok kısıtlayıcı koşullar vardır.
IMF’ye üye olmayan bir ülkenin olan ülkelerle ticari ilişkiye girmesini
zorlaştıran, kısıtlayan maddeler vardır. Dolayısıyla dönemin Türkiye Başbakanı
der ki; “Biz anlaşmayı imzalamasaydık dünya ticaret nizamından tecrit
olacaktık”. Dünya ticaret nizamından kimse tecrit olmayı kabul etmez. Dolayısıyla
bu bir entegrasyondur, kendi mantığına uygundur. Bu iyidir kötüdür tartışması
başka bir şey. Türkiye IMF’ye üye olabilmek için ciddi bedeller ödemiştir. Önce
bir devalüasyon yapması gerekmiştir, ama iktisadi hiçbir gerekçesi yoktur bu
devalüasyonun. 1947 devalüasyonu yüzde 105 oranındadır ve ilktir. Farklı alanlarda
da değişiklikler yaşanır. Ama bu devalüasyon aslında Türkiye’deki dış ticaret
bilançosunun yapısal olan açık verme özelliğinin de başlangıcı olmuştur.
Çünkü 1938 hariç 1930’dan 1945’e kadar geçen süreçte sürekli dış ticaret
fazlası veren bir bilanço söz konusudur. Bu anlaşmayla beraber Türkiye’de ilk defa
ithalat fazlası patlar. İlk dönemlerde bu dikkat çekmez, çünkü o dönemde rezerv
çoktur. Bu olay günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla IMF’ye üye olmak
denildiği zaman bunun da bazı bedelleri vardır. Fakat bu entegrasyon sisteme içkin
anlayışa uygun bir durumdur. Zaten baştan yapılan bir tercih vardır. Türkiye
kapitalist ülkeyse bunun kurallarına uyacaktır. Dünyanın yeniden yapılandığı
soğuk savaş ortamında Türkiye’nin bir taraf olmaması zaten tarihsel seçimleriyle
de uymaz. 1920’lerde yaptığı bir seçim vardır. Bu seçim kapitalist bir ülke
olmaktır. Dolayısıyla da kapitalist bloğun çıkarlarına ve mantığına uygun tavır
almak zorundadır. Türkiye’nin ilk tıkanıklığı, 1958 yılında IMF ile yapılan
bir stand-by anlaşmasıdır. Tabi bunlar bugünle karşılaştırıldığı zaman daha
masum dururlar. Çünkü o dönem sermaye birikiminin temel ekseni üretime dönüktür.
Hem uluslararası düzeyde hem de ülke ekonomilerinde sanayileşme ya da üretim denilen
olgular öndedir. İlk yapısal uyumun tabii ki belli nedenleri olmuştur. Fakat, uzun
vadeye baktığımız zaman bugünkü işlevini yerine getirmesi 1970’li yıllardaki
krizle başlar. Krizle beraber artık 1945’ten 60’a kadar olan ve altın çağ denilen
sürenin sonuna gelinmiştir ve bunun için aynı politikaların sürdürülmesini
sağlayan koşullar ortadan kalkmıştır. Bir kâr sıkışması çıkmıştır ortaya
yine.Kapitalizmin temel meselesi kârdır. Kârda bir sıkıntı olduğu zaman bu tüm
alanlara yayılacaktır. Nitekim 70’li yıllarda başlayan kriz 1945 ile 60’ların
sonuna kadar geçen süredeki yapının yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar.
Diğer bir deyişle kapitalizmin yeniden üretiminin temel mekanizması olan eşitsiz ve
bileşik gelişme yeni ilişki biçimleri aracılığıyla hayata geçecektir.
- Bugün açısından IMF’ye bakarsak...
Bugün açısından IMF’nin yerine getirdiği işlevlerin nasıl farklılaştığına
baktığımızda; daha önceki süreçte IMF, yani 1945 ile 70 arasındaki süreçte
IMF’nin düzenleyici bir rolü vardı. ABD’nin hegemonyasının sarsılmaya
başlaması ve doların dünya parası olmaktan çıkmaya başlaması, uluslararası
kurlarda da değişimin olmasına neden oldu. Sabit kurdan artık dalgalı kura
geçiliyordu. Bu dönem itibariyle para sermayenin önü de açıldı. Bunun temel iki
noktası var. Bunlar da kriz koşullarında yatırıma gitmesi gereken sermayenin risk
nedeniyle gitmemesi ile bunun bir şekilde değerlenme zorunluluğudur. Krizin söz konusu
olduğu bir dönemde üretime dönük bir çözüm zaten mantığa uygun değildir. Dünya
ekonomisinin geldiği noktada, daha doğrusu uluslararası düzeyin geldiği noktada buna
verilen cevaplar çok mantıksız ve birbirinden kopuk değildir. Bunlar bir mantık
sisteminin içersinde birbiriyle bağlıdır. Dikkat ederseniz ne olmuştur, bu süreç
ABD’de başlamıştır. Thatcher’la İngiltere’de devam eder, Özal’la
Türkiye’ye gelir ve yayılır. Türkiye açısından baktığımızda Türkiye, 24 Ocak
Kararları’yla devalüasyon yapılması konusunda şöyle bir tavır izlemiştir: IMF
yüzde 40 ister Özal “Ben yüzde 70 veriyorum” der. 1980’li yıllar
Türkiyesi’nde uluslararası düzeyin eğilimlerine uygun olarak yapılan kritik şey de
sanayileşme perspektifinden çıkılmış olmasıdır. Türkiye artık 70’li
yıllardaki perspektife sahip değildir. Bunun toplumsal yapıya yönelik ciddi
sonuçları vardır, bugünlerde yeni alınan kararlarla da bu çok daha somut hale gelir.
Dolayısıyla IMF’nin buradaki rolü yani 70’li yıllarda başlayan para sermayenin
önplana çıktığı ve artık bu borç ilişkisi içinde ülkelerin borçlarının
faizlerini ödeyebilmek üzere stratejilere endekslendiği yeni bir ilişki biçimi ortaya
çıkmıştır. Zaten bütün her şey öncelikle borcun kendisini değil faizini
ödeyebilmek içindir. Bu ayakta kalmak olarak tanımlanır. Yani borcun ana parasını
ödemek değil, borcun faizini ödeyebiliyorsanız siz başarılısınız diyor IMF.
90’lı yılların sonunda az gelişmiş ülkelerin ödedikleri faiz toplamı ana
paranın 35 katını geçmişti. Dolayısıyla burada ciddi bir başka ilişki var. Bu
ilişkinin yönlendirilmesi önemli, yani bunu birisi yönlendirecek ve yönetecek. Bunu
yönlendirecek olan da yine uluslararası düzeyde birikimin mantığına uygun olarak
geldiği noktada öne çıkan sermayenin mantığına uygun belirli yapılar olacak.
- Birçok ülkede IMF’ye yönelik eleştiriler
yoğunlaştı. Bu eleştiriler IMF’nin geleceğini nasıl etkiler?
Bana göre bu eleştiriler karşısında çok da IMF’yi gözden geçirmek gibi bir
dertleri yok. Mesela ne değişiyor, Dünya Ticaret Örgütü yeniden
yapılandırılıyor. Önümüzdeki dönemler için çok daha önemli sonuçlar ortaya
çıkacaktır. IMF’nin de orasından burasında konuşulmaya başlandı. Fakat sonuç
olarak değişen bir şey yok. IMF’yi kapatmayı düşünseler bile bu kurumun yerini
dolduracak başka bir kurum oluşturulur. Böyle bir yapı boluk kaldırmaz. IMF bir
işlevi yerine getiriyor, 80’li yılların sonu ve 90’lı yıllar itibariyle
dünyadaki finansal sirkülasyonun kritik noktasında duruyor. Fakat şunu akılda tutmak
gerekiyor; IMF uluslararası finansı düzenleyen bir işleve sahip ancak, uluslararası
para akışlarının düzenlenmesi denildiği zaman bu kendi içersinde kapalı bir
ilişki değil. Çünkü IMF’nin aldırdığı her karar, diğer taraftan başka bir
mekanizmanın tetikleyicisi olarak da karşımıza çıkıyor. Tüm süreçlerde IMF’nin
denetlediği yapısal uyum politikalarıyla lokal krizler ortaya çıktı. Nasıl
savaşlar lokalleştiyse krizler de lokalleşti. Sermayenin genel bir değersizleşmesini
önleyecek sigorta işlevi gördüler. Seksenli yıllardan bu yana, Meksika, Kore,
Arjantin, Türkiye diye gidiyor. IMF hem borç ilişkisini garantiye alacak bir yapı
oluşturuyor, hem de kapitalizmin esas eğilimi olan sermayenin
yoğunlaşması/merkezileşmesi dediğimiz süreci hızlandırıyor. Sözkonusu krizlerin
hemen hepsinde sermayenin el değiştirmesi denilen süreç yaşanıyor. Kore krizi
sırasında Davos toplantılarına katılan bir ÇUŞ yöneticisinin krize dair yaptığı
tespit şöyleydi; " Kriz onların krizi, bu bizim için bir fırsattır. Biraz daha
değersizleşmelerini bekliyoruz"
- Peki bu noktada, artan eleştiriler ve muhalefet
doğrultusunda ulusal hükümetlerin veya özel olarak Türkiye’nin IMF karşısındaki
tutumu ilişkiyi kesme noktasında olabilir mi? Örneğin geçtiğimiz yıl Rusya, son
olarak da önceki hafta Nijerya IMF’yle olan ilişkilerini kesmişti.
Şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye ne Rusya gibi güçlü bir ülkededir, ne de Nijerya
sistemin gözden çıkardığı bir kıtada yer alan bir
ülke. Türkiye emperyalizmin vazgeçemeyeceği bir konumdadır. Dolayısıyla
Türkiye’deki hükümetlerin böyle bir şansı yoktur.
|