mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

IMF sermayenin dizginlerini boşalttı

Doç.Dr. Mehmet TÜRKAY - Evrensel Gazetesi - 11 Mart 2002

 

11 Mart Türkiye’nin emperyalizmle süren 50 yıllık bağımlılık ilişkisinin başlangıç noktası olarak da nitelendirilen IMF’ye üye oluşunun yıldönümü. Marmara Üniversitesi Kalkınma İktisadı Kürsüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Türkay’la bu ilişkiyi, IMF’nin misyonunu ve geleceğini konuştuk.


- IMF’yi oluşturan koşullar ve nedenler nelerdir?
Genel olarak IMF’yi anlamak için kapitalizmin dünya genelindeki birikim eğilimleri ve bunlara belirli tarihsel aşamalarda verilen cevapları irdelemek gerekiyor. 1870’lerde başlayan kriz ve durgunlukla nitelenen  trend birinci ve takiben ikinci dünya savaşıyla sona ermiştir. İkinci Savaşın bitmesiyle beraber bir gerçek ortaya çıkar. Britanya’dan boşalan hegemonik pozisyon ABD dolduracak güce ulaşmıştır. Dolayısıyla böyle bir gücün ortaya çıkması sistemin yeniden kurgulanması için önemlidir. Bu süreçte sistemin hiyerarşisindeki boşluklar, kopmalar yeniden tanımlanır ve sistemi yeniden üretecek mekanizmalar oluşturulur. İşte bu oluşturulma aşamasında karşımıza IMF, DB ve GATT sözleşmesi gibi kurumlar çıkar. Bu üç kurum aslında kapitalizmin temel iç sermaye biçimine denk gelen yapılardır. Finans sermaye, üretici sermaye ve ticari sermaye... Kapitalizm zaten bu üç sermaye biçiminin kendi arasındaki ilişkileri tutarak kendini yeniden üreten bir sistemdir. Bunun için de uluslararası düzeyde sirkülasyonun önündeki engelleri ortadan kaldırması gerekti. Böyle baktığımız zaman IMF kapitalizmin uluslararası birikimi açısından para sermayenin önündeki engelleri kaldırmak üzere oluşturulan bir yapıdır. Asıl itibariyle,yani 45’li yıllara baktığımızda da nihai amacı budur. Bugün küreselleşme olarak tanımlanan şey de aslında sermayenin sirkülasyonu önündeki sağlamak için oluşturulmuştur. Bu hemen bugünden yarına olabilecek bir şey değil. Sermayenin uluslararası ilişkisine baktığımız zaman, özellikle 1945’ten 70’li yıllara kadar geçen dönem önemli bir zaman dilimini ifade etmektedir. Bu süreçte sermayenin kendi içindeki hiyerarşisine baktığımızda önde olan üretici sermayedir, yani doğrudan üretime yönelik olan sermayedir. Öncelikle bunun önündeki engellerin ortadan kalkması elzemdi. Bu anlamda baktığımızda üretimin uluslararasılaştığı bir dönem yaşanır. Bu azgelişmiş ülkelerin gelişmesiyle paralel giden bir şeydir. Yani birbirinden ayrı düşünmek çok mümkün değil. Bunu izleyen dönemde de yeni tıkanma noktaları ve bu tıkanma noktalarına dönük süreçler başlar. Bunun her biçimi bir sermaye biçimine denk düşer. Onun ihtiyaçları ön plana çıkmıştır, dolayısıyla bu sirkülasyon devam eder.
 -IMF’nin kurulmasının ardından kısa bir süre sonra Türkiye’nin IMF’ye üye olmasının nedenleri ve koşulları nedir?
IMF’nin kuruluş metnine baktığınız zaman çok kısıtlayıcı koşullar vardır. IMF’ye üye olmayan bir ülkenin olan ülkelerle ticari ilişkiye girmesini zorlaştıran, kısıtlayan maddeler vardır. Dolayısıyla dönemin Türkiye Başbakanı der ki; “Biz anlaşmayı imzalamasaydık dünya ticaret nizamından tecrit olacaktık”. Dünya ticaret nizamından kimse tecrit olmayı kabul etmez. Dolayısıyla bu bir entegrasyondur, kendi mantığına uygundur. Bu iyidir kötüdür tartışması başka bir şey. Türkiye IMF’ye üye olabilmek için ciddi bedeller ödemiştir. Önce bir devalüasyon yapması gerekmiştir, ama iktisadi hiçbir gerekçesi yoktur bu devalüasyonun. 1947 devalüasyonu yüzde 105 oranındadır ve ilktir. Farklı alanlarda da değişiklikler yaşanır. Ama bu devalüasyon aslında Türkiye’deki dış ticaret bilançosunun yapısal olan açık verme özelliğinin de başlangıcı olmuştur. Çünkü 1938 hariç 1930’dan 1945’e kadar geçen süreçte sürekli dış ticaret fazlası veren bir bilanço söz konusudur. Bu anlaşmayla beraber Türkiye’de ilk defa ithalat fazlası patlar. İlk dönemlerde bu dikkat çekmez, çünkü o dönemde rezerv çoktur. Bu olay günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla IMF’ye üye olmak denildiği zaman bunun da bazı bedelleri vardır. Fakat bu entegrasyon sisteme içkin anlayışa uygun bir durumdur. Zaten baştan yapılan bir tercih vardır. Türkiye kapitalist ülkeyse bunun kurallarına uyacaktır. Dünyanın yeniden yapılandığı soğuk savaş ortamında Türkiye’nin bir taraf olmaması zaten tarihsel seçimleriyle de uymaz. 1920’lerde yaptığı bir seçim vardır. Bu seçim kapitalist bir ülke olmaktır. Dolayısıyla da kapitalist bloğun çıkarlarına ve mantığına uygun tavır almak zorundadır. Türkiye’nin ilk tıkanıklığı, 1958 yılında IMF ile yapılan bir stand-by anlaşmasıdır. Tabi bunlar bugünle karşılaştırıldığı zaman daha masum dururlar. Çünkü o dönem sermaye birikiminin temel ekseni üretime dönüktür. Hem uluslararası düzeyde hem de ülke ekonomilerinde sanayileşme ya da üretim denilen olgular öndedir. İlk yapısal uyumun tabii ki belli nedenleri olmuştur. Fakat, uzun vadeye baktığımız zaman bugünkü işlevini yerine getirmesi 1970’li yıllardaki krizle başlar. Krizle beraber artık 1945’ten 60’a kadar olan ve altın çağ denilen sürenin sonuna gelinmiştir ve bunun için aynı politikaların sürdürülmesini sağlayan koşullar ortadan kalkmıştır. Bir kâr sıkışması çıkmıştır ortaya yine.Kapitalizmin temel meselesi kârdır. Kârda bir sıkıntı olduğu zaman bu tüm alanlara yayılacaktır. Nitekim 70’li yıllarda başlayan kriz 1945 ile 60’ların sonuna kadar geçen süredeki yapının yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar. Diğer bir deyişle kapitalizmin yeniden üretiminin temel mekanizması olan eşitsiz ve bileşik gelişme yeni ilişki biçimleri aracılığıyla hayata geçecektir.
- Bugün açısından IMF’ye bakarsak...
Bugün açısından IMF’nin yerine getirdiği işlevlerin nasıl farklılaştığına baktığımızda; daha önceki süreçte IMF, yani 1945 ile 70 arasındaki süreçte IMF’nin düzenleyici bir rolü vardı. ABD’nin hegemonyasının sarsılmaya başlaması ve doların dünya parası olmaktan çıkmaya başlaması, uluslararası kurlarda da değişimin olmasına neden oldu. Sabit kurdan artık dalgalı kura geçiliyordu. Bu dönem itibariyle para sermayenin önü de açıldı. Bunun temel iki noktası var. Bunlar da kriz koşullarında yatırıma gitmesi gereken sermayenin risk nedeniyle gitmemesi ile bunun bir şekilde değerlenme zorunluluğudur. Krizin söz konusu olduğu bir dönemde üretime dönük bir çözüm zaten mantığa uygun değildir. Dünya ekonomisinin geldiği noktada, daha doğrusu uluslararası düzeyin geldiği noktada buna verilen cevaplar çok mantıksız ve birbirinden kopuk değildir. Bunlar bir mantık sisteminin içersinde birbiriyle bağlıdır. Dikkat ederseniz ne olmuştur, bu süreç ABD’de başlamıştır. Thatcher’la İngiltere’de devam eder, Özal’la Türkiye’ye gelir ve yayılır. Türkiye açısından baktığımızda Türkiye, 24 Ocak Kararları’yla devalüasyon yapılması konusunda şöyle bir tavır izlemiştir: IMF yüzde 40 ister Özal “Ben yüzde 70 veriyorum” der. 1980’li yıllar Türkiyesi’nde uluslararası düzeyin eğilimlerine uygun olarak yapılan kritik şey de sanayileşme perspektifinden çıkılmış olmasıdır. Türkiye artık 70’li yıllardaki perspektife sahip değildir. Bunun toplumsal yapıya yönelik ciddi sonuçları vardır, bugünlerde yeni alınan kararlarla da bu çok daha somut hale gelir. Dolayısıyla IMF’nin buradaki rolü yani 70’li yıllarda başlayan para sermayenin önplana çıktığı ve artık bu borç ilişkisi içinde ülkelerin borçlarının faizlerini ödeyebilmek üzere stratejilere endekslendiği yeni bir ilişki biçimi ortaya çıkmıştır. Zaten bütün her şey öncelikle borcun kendisini değil faizini ödeyebilmek içindir. Bu ayakta kalmak olarak tanımlanır. Yani borcun ana parasını ödemek değil, borcun faizini ödeyebiliyorsanız siz başarılısınız diyor IMF. 90’lı yılların sonunda az gelişmiş ülkelerin ödedikleri faiz toplamı ana paranın 35 katını geçmişti. Dolayısıyla burada ciddi bir başka ilişki var. Bu ilişkinin yönlendirilmesi önemli, yani bunu birisi yönlendirecek ve yönetecek. Bunu yönlendirecek olan da yine uluslararası düzeyde birikimin mantığına uygun olarak geldiği noktada öne çıkan sermayenin mantığına uygun belirli yapılar olacak.
- Birçok ülkede IMF’ye yönelik eleştiriler yoğunlaştı. Bu eleştiriler IMF’nin geleceğini nasıl etkiler?
Bana göre bu eleştiriler karşısında çok da IMF’yi gözden geçirmek gibi bir dertleri yok. Mesela ne değişiyor, Dünya Ticaret Örgütü yeniden yapılandırılıyor. Önümüzdeki dönemler için çok daha önemli sonuçlar ortaya çıkacaktır. IMF’nin de orasından burasında konuşulmaya başlandı. Fakat sonuç olarak değişen bir şey yok. IMF’yi kapatmayı düşünseler bile bu kurumun yerini dolduracak başka bir kurum oluşturulur. Böyle bir yapı boluk kaldırmaz. IMF bir işlevi yerine getiriyor, 80’li yılların sonu ve 90’lı yıllar itibariyle dünyadaki finansal sirkülasyonun kritik noktasında duruyor. Fakat şunu akılda tutmak gerekiyor; IMF uluslararası finansı düzenleyen bir işleve sahip ancak, uluslararası para akışlarının düzenlenmesi denildiği zaman bu kendi içersinde kapalı bir ilişki değil. Çünkü IMF’nin aldırdığı her karar, diğer taraftan başka bir mekanizmanın tetikleyicisi olarak da karşımıza çıkıyor. Tüm süreçlerde IMF’nin denetlediği yapısal uyum politikalarıyla lokal krizler ortaya çıktı. Nasıl savaşlar lokalleştiyse krizler de lokalleşti. Sermayenin genel bir değersizleşmesini önleyecek sigorta işlevi gördüler. Seksenli yıllardan bu yana, Meksika, Kore, Arjantin, Türkiye diye gidiyor. IMF hem borç ilişkisini garantiye alacak bir yapı oluşturuyor, hem de kapitalizmin esas eğilimi olan sermayenin yoğunlaşması/merkezileşmesi dediğimiz süreci hızlandırıyor. Sözkonusu krizlerin hemen hepsinde sermayenin el değiştirmesi denilen süreç yaşanıyor. Kore krizi sırasında Davos toplantılarına katılan bir ÇUŞ yöneticisinin krize dair yaptığı tespit şöyleydi; " Kriz onların krizi, bu bizim için bir fırsattır. Biraz daha değersizleşmelerini bekliyoruz"
- Peki bu noktada, artan eleştiriler ve muhalefet doğrultusunda ulusal hükümetlerin veya özel olarak Türkiye’nin IMF karşısındaki tutumu ilişkiyi kesme noktasında olabilir mi? Örneğin geçtiğimiz yıl Rusya, son olarak da önceki hafta Nijerya IMF’yle olan ilişkilerini kesmişti.
Şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye ne Rusya gibi güçlü bir ülkededir, ne de Nijerya sistemin gözden çıkardığı bir kıtada yer alan bir  ülke. Türkiye emperyalizmin vazgeçemeyeceği bir konumdadır. Dolayısıyla Türkiye’deki hükümetlerin böyle bir şansı yoktur.