mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


KRİZİN YILDÖNÜMÜ: ARTIK HERŞEY KONTROL ALTINDA MI?

OĞUZ OYAN      (ANKA için YORUM)

 

                                                 Yapısal Uyarlamada Son Bir Yılın Ezici Ağırlığı 

 

1.     Türkiye 1998 ortasında IMF ile imzaladığı "Yakın İzleme Anlaşması" sonrasında, yani tam 3.5 yıldır, "enflasyonla mücadele programı" görüntüsü altında, kapsamlı yapısal düzenlemelere zorlanmaktadır. "Acı ama zorunlu ilaç" gerekçesiyle yutulan "yapısal ilaçlar" henüz tüm sonuçlarını vermemiştir. Bu "yapısalların" önemli bir bölümü ise uygulanan istikrar programının başarısı açısından hiçbir etkiye sahip değildir; özellikle de bunların yaşanan ekonomik krizlerin aşılmasıyla bir ilgisi bulunmamaktadır; ancak Türkiye'nin geleceği açısından önemli olumsuzluklar içermektedir. Değerli çalışma arkadaşımız Ali Rıza Aydın'ın katkılarıyla hazırlanan yapısal düzenlemeler listesinin son iki yı1ı şöyle gruplandırılabilir:

 

a)     Uluslararası tahkimi de içeren 4.8.1999 tarihli Anayasa değişikliklerinden başlatır ve 8.9.1999 tarihli SSK yasasını da değiştiren İşsizlik Sigortası Kanunu ile sürdürürsek, Temmuz 2001 sonuna kadar son 2 yılda yürürlüğe giren "yapısal uyum düzenlemeleri" sayısı 1 Anayasa, 58 Kanun ve 1 Meclis İçtüzüğü değişiklik Kararı olmaktadır. (Ağustos-Ekim 2001 sürecinde Meclis'in tatilde olması ve Anayasa değişiklikleri ile Bütçe yasasının öne çıkması nedeniyle, elimizdeki listenin son tarihi Kasım 2001 sonuna kadar uzatılabilir. Son Anayasa değişikliği, yapısal uyumdan ziyade katılım ortaklığı belgesine uyum özelliği taşıdığı için listeye eklenmemiştir).

b)     Yapılan yapısal düzenlemelerin çok büyük bölümü Kasım 2000-Temmuz 2001 döneminde gerçekleştirilmiştir. 9 aylık bu kısa dönemde, "yapısal uyum" ile ilgili tam 40 yasa ve 1 Meclis İçtüzüğü çıkarılmıştır.

c)     Düzenlemelerin Şubat 2001 sonrasında daha da yoğunlaştırıldığı görülmektedir. Şubat 2001'de istikrar programı çöktüğü sırada, yapısal düzenlemelerin ara verilmeksizin sürdürülmesi yönündeki telkinler, istikrar programının değil, yapısal uyarlama programının öncelikli olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Şubat-Temmuz 2001 tarihleri arasındaki 6 aylık dönem dikkate alınırsa, bu dönemde 34 Kanun ve 1 Meclis İçtüzüğü değişiklik Kararı sözkonusu olmaktadır.

d)     15 Mayıs 2001 tarihinde açıklanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP), kısmen farklı istikrar politikası araçları gündeme getiriyor olsa da, yapısal uyarlama düzenlemelerinde önceki programdakinden hiçbir farklı araç veya anlayışa yer vermemektedir. Sadece, Mayıs 2001 Niyet Mektubuyla KİT'lerle ilgili özelleştirme süreçlerinde daha fazla ayrıntıya inilmiştir. Esasen "yapısalların" en yoğun dönemi, Mayıs-Temmuz 2001'i kapsayan GEGP'nın ilk 3 aylık döneminde yaşanmıştır. Bu sürede 25 yapısal uyum yasası çıkartılmıştır. Bunların arasında, 40 Kanun ve 2 KHK'de düzenleme yapacak kadar geniş bir alanı etkilediği için bir isim dahi verilemeyen 03.07.2001 tarih ve 4684 sayılı "Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" da bulunmaktadır.

e)     Sonuç olarak, iki yıllık sürede 60 düzenleme yapılmışken, Mayıs-Temmuz döneminde, TBMM ve kamuoyunun layıkıyla izlemesi dahi mümkün olmayan bir hızla,  25 düzenleme yapılmıştır; aylık yasal uyarlama ortalaması son iki yıl için 2,5 iken, Mayıs-Temmuz dönemi için 8'i aşmaktadır.

f)      Halen, Tütün Kanunu tasarısı Meclis'te görüşülmekte ve yeniden geri dönmemesi için Cumhurbaşkanından geldiği şekilde çıkarılmaya çalışılmakta; İhale Kanunu ile Endüstri Bölgeleri Kanunu tasarıları ulus-aşırı tekellerin istemlerine yanıt verecek şekilde düzenlenmekte; Özelleştirme Kanunu yeterince esnek bulunmadığı ve özelleştirme gelirlerinin bütçe açıklarının (yani borçlanmanın) finansmanında kullanımında tahditler olduğu için bütün bunları aşan bir değişiklik tasarısı hazırlanmakta; Borçlanma Kanunu tasarısıyla IMF'nin Türkiye ofisi gibi çalıştırılmak istenen Hazine'ye yeni yetkiler verilmektedir.

 

2.     Yapısal uyarlama programının tarım ayağına biraz daha yakından bakılırsa, fiyat, kredi, prim ve girdi desteklerinin tümüyle ortadan kaldırıldığı, tüm bunların yerine üreticiye "doğrudan gelir desteği" (DGD) adıyla ne olduğu belirsiz ve en çok 5 yıl süreyle yürürlükte kalacak bir uygulamanın başlatıldığı görülmektedir. Genelleştirilmiş bir uygulamaya geçiş bakımından hazır olunmadığı konusunda uyarıcı dersler veren 2000 yılı pilot uygulaması sonuçlarına rağmen, tam bir Türk cesaretiyle 2001 yılında alelacele başlatılan DGD'ne, başvuru süresi bitimine kadar kaydolan üretici sayısı 1 milyon 400 binde kalmıştır. DİE verilerine göre 4 milyon 200 bin olması beklenen köylü ailelerinin üçte ikisinin DGD almak için başvurmamış olması, köylünün desteğe ihtiyacı bulunmadığını değil, mevcut büyük altüst oluşu dahi şimdilik algılamadığını, bir kısmının olaydan haberdar olmadığını ve diğer bir bölümünün ise devletin toprağını elinden almak için kendisini borçlandırmak istediği gibi yanlış enformasyona kapıldığını göstermektedir. Başvurmayanların esas olarak küçük köylüler katmanından oluşmuş bulunması, Hazine ve DB/IMF  çevrelerinin "mevcut destekleme modeli büyük/zengin çiftçi lehine çalışıyor; DGD sistemiyle desteklemenin yönü yoksul çiftçiye çevrilecektir" iddiasını  tamamen temelsiz kılmaktadır. Ek olarak, 1 milyon 400 bin başvurunun, zengin çiftçinin mükerrer başvuruları nedeniyle aslında çok daha az sayıda çiftçi ailesini temsil ettiği de dikkate alınmalıdır. DGD'nin 200 dönümlük arazi büyüklüğüne kadar veriliyor olması nedeniyle, çok sayıda zengin çiftçi ya toprak mülkiyetini aile bireyleri arasında bölüştürerek başvurmuş, ya da daha yaygın olarak, yakın çevresi veya  işçisi/ortakçısı ile kira sözleşmeleri yaparak tüm arazi genişliği için parasal destekten yararlanma imkanı elde etmiştir. Öte yandan, başvuranlar arasında, tıpkı Polatlı pilot uygulamasında görüldüğü gibi, çiftçilikle ilgisi olmayanların azımsanmayacak miktarda olduğu da anlaşılmaktadır. 2001 yılında başvurmayanların izleyen yıllarda başvuru hakları olup olmadığı belli olmadığı gibi, ilk taksidi 2001'de ödenecek dönüm başına 10 milyon TL'nin, 2002'de enflasyona endekslenmeyerek reel olarak geriletileceği izlenimi, 16 Kasım 2001'de Başbakanlıkça açıklanan "tasarruf önlemleri" paketinden anlaşılmaktadır.

 

3.     Yapısal uyarlama düzenlemelerinin kısmen ortaya çıkan ve orta vadede çıkması beklenen sonuçları şöyle özetlenebilir: 

a)     Tarımsal desteklemenin tasfiyesine koşut olarak tarımsal üretim ve istihdamın hızlı bir biçimde marjinalleştirilmesi; bunun, gıda güvenliği, ödemeler dengesi ve kırsal göç açısından yeni sorunlar yaratacak olması;

b)     Kısa dönemde kamu bankacılığının, uzun dönemde ulusal bankacılığın tasfiyesi ve Meksika'da olduğu gibi ulus-aşırı mali sistemin denetimi altına girmesi;

c)     İletişim ve enerji gibi stratejik sektörlerde ulusal politika geliştirme kurum ve araçlarının aşındırılması; tarım, sanayi ve hizmetler sektörlerinin hemen tüm kritik alanlarında, kamunun ekonomiyi yönlendirme ve regülasyon yetkisinin özel çıkarların da temsil edildiği ve DB/IMF'nin dolaysız müdahalelerine daha açık olarak düzenlenen kurullara aktarılması;

d)     Tahkim yasası, ihale yasa tasarısı, endüstri bölgeleri yasa tasarısı, telekom yasası, şeker yasası, tütün yasası gibi düzenlemelerle ulus-aşırı tekellerin istemleri doğrultusunda iç ekonominin yapılandırılması;

e)     Sonuç olarak, Türkiye'nin gelişmiş ekonomilerle bağımlı bir eklemlenme modeli tamamlanmaktadır; bu modelde Türkiye'nin bağımsız sanayi, tarım, madencilik, enerji, telekomünikasyon politikaları geliştirmesi büyük ölçüde son bulmakta, uluslararası ekonomik entegrasyon ticaret-turizm eksenli bir yapıya oturtulmakta, ancak bu sektörlerde dahi ulus aşırı şirketlerin pazar hakimiyetine uygun koşullar hazırlanmaktadır. Bu anlamda, istikrar programında hangi sonuç elde edilirse edilsin, IMF/DB'nın temsil ettiği gelişmiş ülkeler bloğunun çıkarları açısından başarı sağlanmaktadır.

 

Kamuyu Küçültmek İsterken Ekonomiyi Küçültmek

 

4.     Yakın İzleme Anlaşması'nın yapıldığı 1998 yılı da dahil edildiğinde, Türkiye'nin son 4 yılının ekonomik büyüme ortalaması negatiftir. 1994 sonrasına bakıldığında, 8 yılın 4 yılı ekonomik daralma yılları olup, bunun 3 yılının dip noktası (yüksek oranlarda) negatiftir. IMF yönetimi altında ekonomi gerilemiş, büyüme perspektifini yitirmiştir. Kasım 2000 krizi sonrasındaki ekonomik küçülme ise, son yarım yüzyılın en kötü performansına işaret etmektedir. Bu koşullarda, 2002 için açıklanan yüzde 4'lük büyüme hedefi dahi kuşkuyla karşılanmalıdır, çünkü hem faiz dışı kamu harcamaları hâlâ önemli ölçüde kısılmak istenmekte, hem de özel talebin dahi kısılması yönünde kamu politikaları oluşturulmaktadır.

 

5.     Ekim 2001'de 2002'ye ilişkin olarak açıklanan ekonomik hedefler, Mayıs 2001'de açıklanan GEGP'nın hedeflerini şimdiden geçersiz kılmıştır. Yeni hedeflerin iç tutarlılığı da tartışmalıdır. Öte yandan, 2001 yılı fiyat enflasyonuna ilişkin dördüncü kez revize edilmiş hedeflerin dahi aşılacağı anlaşılmaktadır. Bu durumda, 2002 yılı enflasyon hedeflerinin tek amacı, emek ve tarım gelirleri üzerinde baskı oluşturmaktan ibaret olmaktadır. Bu, bildik bir senaryonun tekrarından başka bir anlama gelmemektedir. 2002 Yılı Programı (s.177-183), 2001 yılında ücretlerdeki erimeyi resmen doğrulamaktadır. Buna göre, reel net ele geçen ücret endeksi, 2000 yılına kıyasla ve TÜFE yıllık ortalama artış oranının yüzde 53.7 olacağı varsayımıyla, kamu işçisinde yüzde 11.1 azalmış, memurda yüzde 3.6 gerilemiş, asgari ücrette ise yüzde 13.5 erimiştir. Bu rakamların yıl sonu verileri tam olarak belli olduğunda daha çarpıcı bir gerilemeye işaret etmesi beklenebilir. Benzer varsayımlar altında, emekli aylıklarında da hem 2000 yılında hem de 2001 yılında önemli gerilemelerin ortaya çıktığı görülmektedir.

 

6.     Kamu kesiminin yüksek bir faiz dışı fazla vermeye zorlanması, 2000 yılında olduğu gibi 2001 yılında da hükmünü sürdürmüş, 2002 yılı için de aynı senaryoya bağlı kalınmıştır. Sonuçta kamunun hizmet üretimi sürekli olarak aşındırılırken, kamunun faiz ödemelerindeki çarpıcı sıçrama nedeniyle, faiz dahil kamu harcamalarının göreli öneminin artışına engel olunamamıştır. 2001 yılında bütçe harcamalarının GSMH içindeki payının, tarihi bir rekor kıracağı belli olmuştur. 2002 Programının gerçekleşme tahminine göre, 2001 yılı sonunda bütçe harcamalarının GSMH'ya oranla büyüklüğü yüzde 42.2 olacaktır. Bu pay, 1998'de yüzde 29.2, 1999'da yüzde 35.9, 2000'de ise yüzde 37.3 düzeyinde bulunuyordu. Bununla birlikte, 1999 ve 2001 sıçramalarında GSMH'daki gerilemelerin etkisini dikkate almak gerekir. Şu tespitler yapılabilir:

a)     Daha ilginç olan sonuç, faiz harcamalarının GSMH içindeki payının 2000 yılında yüzde 16.2 iken, 2001'de yüzde 22 oranına ulaşarak kırdığı Cumhuriyet tarihi rekorudur. Gerçekten, yüzde 42.2'lik faiz dahil bütçe büyüklüğü AB ülkelerinin yüzde 47.5'luk ortalamasının hâlâ altında kalırken, yüzde 22'lik faiz/GSMH oranı, uluslararası ölçekte dahi iddialı bir derecedir!

b)     Yeni olan bir başka durum, ilk kez 2001 yılında kamu faiz harcamalarının, faiz dışı kamu harcamalarının göreli önemini aşmış bulunmasıdır. 2001 yılı bütçesinde faiz dışı harcamalar yüzde 20.2 oranıyla faiz harcamalarının (yüzde 22) altında kalmıştır; bir başka açıdan, bütçenin ilk kez yarıdan fazlası faiz harcamalarına ayrılmıştır. Oysa, 2001 yılı bütçesi hazırlanırken, faiz harcamalarının bütçe içindeki payının 2000 yılındaki yüzde 43.5 oranından yüzde 35'e çekilmesi öngörülmüştü! Gerçekleşmesi belki fazla iyimser olan bu öngörüyü tamamen çökerten iki yeni gelişme, 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleriyle nominal (ve reel) faiz oranlarının aşırı yükselmesi, öte yandan kamu ve fon bankalarının getirdiği ilave yüklerin iç borç stoğunu hesapsız bir biçimde tırmandırması olmuştur.

 

Bütçe Harcama Büyüklüklerindeki Değişim

                            (GSMH’ya Oranla))

                                                                                                          %

 

1977-1980

1981-93

1994-98

1999-2000      2001         2002

Bütçe harcamaları

20.7

18.3

25.6

     36.6            42.2          35.0

 

 

Faiz dışı bütçe harcamaları

20.1

15.5

16.8

     21.6            20.2          19.7

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Maliye Bakanlığı, Bütçe Gerekçeleri ve Yıllık Ekonomik Raporlardan

yararlanılarak düzenlenmiştir.

NOT: 2001 için gerçekleşme tahmini; 2002 için bütçe ve program hedefleri alınmıştır.

 

c)     Kamunun boyutlarına ilişkin en önemli saptama ise, uzun dönemli bir karşılaştırmadan elde edilmektedir: 2001 yılında gerçekleşmesi beklenen faiz dışı bütçe/GSMH oranı, yüzde 20.2'lik boyutuyla tıpatıp 1977-80 dönemi bütçe ortalamasına (yüzde 20.1) denk düşmektedir. (Aslında, 1999-2001 ortalaması da (yüzde 21) bundan uzak değildir). Oysa, 1977-80 döneminde faiz dahil bütçe yüzde 20.7 olurken, 2001'de yüzde 42.2'dir! Yani, kamunun aynı oranda gerçek hizmet üretebilmek için gereksindiği toplam bütçe harcaması miktarı, kaynakları borçlanmadan sağlamaya yöneldiği için, inanılmaz derecede yükselmiştir. Bu arada vergi yükü de artmış olmakla birlikte (bütçe vergi gelirlerinin GSMH'ya oranı 1977-79 yıllık ortalama yüzde 15'ten, 1998-2000'de yüzde 19'a çıkabilmiştir), kamu gelirleri asıl net borçlanma artışı yönünden desteklenir olmuştur. Arada kalan dönem ise, kamunun hem harcama hem de gelir yönünden küçültüldüğü dönem olmuştur: 1981-1997 arasında faiz dışı bütçe harcamaları yüzde 16'lık boyutuyla 1980     öncesinin altında kalmıştır. Bütün bunlardan çıkan sonuç ise,

i)                faiz dışı kamu harcamalarının büyük olmadığı ve buradan tasarruf yapmaya yönelen politikaların kamu hizmet alanını tahrip ettiği;

ii)              kamu maliyesi krizine yüksek kamu harcamalarının neden olduğu iddiasının,  kanıtlanmayı bekleyen bir söylence olduğudur. Türkiye'deki demografik yapı değişimi daha fazla kamu hizmeti talebi yaratırken onyıllık bir süreçte kamu hizmetlerinin sınırlandırılması, buna karşılık hizmeti yararlanana ödetme uygulamasının yaygınlaştırılmaya başlanması, gelir dağılımını daha da bozucu, yoksulluğu tırmandırıcı ve devlete olan güveni sarsıcı etkilerini 2001 yılında daha göze çarpar bir noktaya taşımıştır. 2002 yılının hedefleri, negatif bölüşüm etkilerinin pekiştirilmesi beklentisini güçlendirmektedir.

 

Borçları Yeniden Yapılandırmanın Yolları Tıkanıyor mu?

 

7.     Son altı yıldır yaratılan faiz dışı bütçe ve kamu fazlasına rağmen kamu maliyesinin iç borçların ipoteğinden kurtarılamadığı tam tersine borç stoğundaki artışın sürdüğü görülmektedir. Kasım ve Şubat krizlerinden sonra iç borç stoğunun,

i)                kamu ve fon bankalarından gelen yükler,

ii)              kriz nedeniyle borçlanmanın reel faiz maliyetlerinin yükselmesi,

iii)            ayakta kalan bankaların ellerindeki düşük faizli tahvillerden doğan zararlarını ve döviz pozizyonu açıklarını kapatmak için Haziran 2001’de yapılan iç borç konversiyonu (takası)

nedeniyle bir yıllık kısa bir dönem içinde 3.5 katına (Kasım 2000’de 32 katrilyondan Ekim 2001’de 110 katrilyon liraya) çıkmış olması, bu yolun iyice tıkandığını göstermektedir. Bununla birlikte, kamunun sadece faiz dış fazla yaratarak bu ipotekten tedricen kurtulunabileceği illüzyonundan vazgeçilmemektedir.

 

8.     Bunun arkasındaki bir varsayım da, kamunun piyasadan yaptığı iç borçlanmanın eski sınırlarını çok aşmadığı, asıl ağırlığı oluşturan yaklaşık 60 katrilyon liralık nakit dışı kamu iç borçlanmasının ise, kamu içinde kalması ve nakit dışı olması nedeniyle daha kolay çevrilebileceği yönündedir. Örtük olarak verilmek istenen mesaj şudur:

i)                İç borç stoğunun yarıdan fazlası kamunun içinde kalan borçlanmadan oluştuğu için, piyasaya dönük bir konsolidasyonun sorun çözücü niteliği zayıflamıştır;

ii)              Kamu içinde kalan nakit dışı devlet tahvillerinin konsolide edilmesi ise mali piyasaları ürkütmeden yapılabilir durumdadır; nitekim Kasım başında  kamu ve fon bankalarının elindeki 18.8 katrilyon TL’lik (15.8 katrilyon anapara ve 3.0 katrilyon faizi) nakit dışı devlet tahvilinin (yıldabir faiz ödenmesi koşuluyla) 2006-2010 vadeli tahvillerle değiştirilmesi buna örnek gösterilebilir.

 

Gerçekten, piyasaya dönük bir konsolidasyonun sorun çözücü etkisi son bir yılda zayıflamış olabilir; ancak, ulusal gelirin yarısına tırmanmış bir kamu iç borç stokunun Türkiye’nin geleceğini inşa etmesinin önündeki en önemli engel olmaya devam etmektedir. Öte yandan, fon bankalarının getirdiği yük ile kamu bankalarının görev zararlarının hiçbir zaman tam bir saydamlıkla kamuoyuna ve yükü taşıyacak olan vergi mükelleflerine açıklanmadığını unutmamak gerekiyor. Ziraat Bankası’nın sözde pamuk pirimi desteğinden kaldığı söylenen büyük görev zararı skandalının gerçek kaynağının ne olduğu, (pamuk primi alacağının inandırıcı olamayacağının  Sayıştay'ca dahi açıklanmış olmasına karşın), belirsiz kalmaya devam etmektedir. Nihayet, kamu dış borcunun da yüksek bir düzeyde kalmaya devam ettiğini  ve iç borçlarla birlikte kamu borcunun ulusal gelire oranının yüzde 90’ı aştığını; yani yüzde 60 olan Maastricht ölçütünün çok üzerinde kaldığını unutmamak gerekiyor. 1996 sonrasında, 2000 yılı hariç ama 2001 yılı dahil olmak üzere, dış borç servislerinin kısmen iç borçlanmaya başvurularak ödenebiliyor olması da, durumun kritik önemini gösteriyor.

 

9.     Türkiye’nin 2001’de olduğu gibi 2002’de de dış finansmanını esas olarak IMF/DB üzerinden sağlamak zorunda kalacağı düşünülürse, tek kaynağa bağımlılığının giderek tırmandığı ve böylece yeni bağımlılık ilişkilerine itildiği görülecektir. Şu günlerde, vadesi 2004’de bitecek yeni bir stand-by anlaşması üzerinde çalışılması bunun yeni bir kanıtıdır. Uluslararası finans kuruluşlarının son bir yılda Türkiye’ye sağladığı kaynak önemsiz olmamakla birlikte, bunun, krizin yol açtığı maliyetlerden salt rezerv kayıplarını bile karşılamakta yetersiz kaldığı görülmektedir. Kasım ve Şubat mali krizleri sonucunda Türkiye son bir yılda toplam 16.7 milyar dolarlık döviz rezervi kaybıyla karşı karşıya kalırken, Kasım-Kasım döneminde IMF’den stand-by ve rezerv kolaylığı gibi kredilerle sağlanan fiili destek 11.1 milyar dolar düzeyinde kaldı. Resmi rezervlerde ortaya çıkan bu azalış, büyük ölçüde portföy yatırımı (hisse senedi ve devlet iç borç senetlerine –DİBS- yatırım) yapan sermayenin çıkışı (brüt 14.3 milyar dolarlık, net 9.4 milyar dolarlık çıkış)  ile kısa vadeli sermaye çıkışında (7.4 milyar dolar) yaşandı. Bu krizlerin üst üste Türkiye’ye verdiği ders, kısa vadeli spekülatif sermaye giriş ve çıkışları denetimsiz olduğu sürece, sanal büyüme ve kriz döngüsünden kurtulmanın mümkün olamayacağı şeklindedir.

 

10.  Kara Çarşamba sonrasında yaşanan bir yılın bir başka önemli gelişmesi, Haziran 2001’de yapılan iç borç konversiyonu ve bunu izleyen aylarda da Hazine’nin döviz cinsinden borçlanmaya giderek daha fazla başvurması oldu. Haziran’daki 9.3 katrilyon TL’lik toplam borç konversiyonu işleminin üçte ikisi TL cinsi tahvillerin dövize endeksli tahvillerle takas edilmesi ve bunlara (dünya ortalamasının yaklaşık 3 katı düzeyinde) yüzde 15’e yakın faiz geliri sağlanmasıyla sonuçlanırken, üçte biri ise düşük faizli ve 2001 vadeli TL cinsi tahvillerin çok daha yüksek faizli  ve 2002 vadeli TL cinsi tahvillerle takas edilmesiyle sonuçlandı. Mali piyasalar ise, kendi lehine çalışan bu tür bir vade uzatmalı konversiyon işlemine, beklenebileceği gibi, olumlu tepki verdi. Ancak, Hazine’nin bu işlem dolayısıyla uğradığı zarar yada yüklendiği maliyet konusunda ise vergi mükelleflerine açıklama yapılmadı. İç borç stokuna eklenen kur farkları dolayısıyla Hazine'nin büyük bir kur riski altına sokulması sanki sorun değilmiş gibi küçümsendi. Döviz cinsinden borçlanmaların kur farklarının bütçede gösterilmemesi nedeniyle 2002 Bütçesinde faiz ödemelerinin ve bütçe açığının azaldığı yönünde sahte bir görüntü yaratılmış oldu. 

 

11.  Son bir yılda, hatta daha GEGP’nın yürürlükte olduğu son 6 ayda, iç borçların giderek artan bir bölümünün döviz cinsinden veya dövize endeksli borçlanmaya çevrilmesi, öte yandan sabit faizli tahviller yerine enflasyona göre değişken faizli tahvillerin ikame edilmesi yoluyla, iç borçların yapısı köklü bir dönüşüme uğratılmış oldu. Yapıdaki dönüşüm ve bunun bazı sonuçları şöyle sıralanabilir:

 

i)                Aralık 2000’de iç borç stokunun yüzde 8’i dövize endeksli veya döviz cinsi borçlanmadan oluşurken, bu oran Eylül 2001’de yüzde 32’ye fırladı yani tam 4 katına çıktı.

ii)              Aralık 2000’de iç borç stoku içinde sabit faizli tahvillerin payı yüzde 56 iken Eylül 2001’de yüzde 16’ya düştü; buna karşılık, değişken faizli tahvillerin payı, aynı tarihler arasında, yüzde 36’dan yüzde 52’ye çıktı.

iii)            Böylece iç borç yapısı, monetizasyon gibi bazı olağanüstü borç yönetimi önlemlerinin önünü tıkayacak bir şekilde dönüştürülmüş oldu. Bunun, Hazine’nin borçlanmanın önünü açmak için piyasalara güven verme kaygısının bir sonucu olduğu düşünülebilir; ancak herhalde mali piyasaların Hazine’yi istedikleri yönde yönlendirebildiklerinin bir göstergesi olarak değerlendirilmesi daha isabetli olacaktır. Şunu da eklemek gerekir ki, bu kadar kısa vadede borç verenler lehine dönüştürülen bir yapının, aynı kolaylıkla borç alan lehine döndürülebilmesinin yöntemi  de oluşmuş olmamakta mıdır?

 

12.  Sonuç olarak, Kasım 2000’de Türkiye’nin elinde “başarıyla” uygulandığı söylenen bir istikrar programı varken, Kasımda bu program büyük bir yara almış, Şubat 2001’de ise çökmüştür. Programın çökmesinin asıl sorumluluğu, krize yatkın olduğu ülke deneyimleriyle kanıtlanmış  bir program pazarlayan IMF’de olmakla birlikte, bu defa dıştan takviyeli ekonomiden sorumlu devlet bakanıyla ve gene IMF desteğiyle Mayıs 2001’deki Güçlü Ekonomiye Geçiş Programına geçilmiştir. Temel yapı taşları eksik olan bu programın tamamen geçersiz kalması için yeni bir büyük mali kriz gerekli olmamıştır. Bugün, Kasım 2001’de Türkiye’nin bir istikrar programına sahip olduğunu iddia etmek zordur. Hedefler her ay yeniden revize edilmek durumunda kalınmaktadır.

Mevcut koşullarda, Türkiye’nin, dümensiz ve motorsuz Varyag gibi kendi istemi dışında bir yerlere sürüklendiği görülmektedir. Pusulasız (plansız), dümensiz (programsız) ve motorsuz (sınai ve tarımsal gelişme perspektifini yitirmiş) bir biçimde, IMF ve DB römorkları tarafından çekilen bir ülkenin, hava koşulları biraz iyileştiğinde (döviz, faiz ve borsadan yüzeysel iyi sinyaller alındığında), aşırı iyimserlik sendromu içine girmesi, galiba ilk tedavi edilmesi gereken hastalığımız olmaktadır. Sonrası, dümensiz ve motorsuz olduğumuzu farketmemize bağlıdır.