| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Cevabına Eleştirel Bir Yaklaşım Gaye Yılmaz - 4 Temmuz 2002 http://www.ir.metu.edu.tr/conference/papers.html Not: Bu Tebliğ, ODTÜ(Ortadoğu Teknik Üniversite) Uluslararsı İlişkiler Bölümünün 3-5 Temmuz 2002 tarihlerinde düzenlediği Uluslararası Konferansta sunulmuştur. |
İşçi sınıfı
hareketinin siyasallaşması ve mutlaka bir parti ekseninde olgunlaşması yönündeki
tarihsel ve aynı zamanda bilimsel tespit hatırlandığında bu iki unsurun aynı
süreçlerde, benzer eğilimleri izliyor olması aslında şaşırtıcı değil; beklenen
bir durumdur. Fakat bu çalışmada izleyeceğimiz yöntem, işçi sınıfı hareketini
-kendi örgütleri düzleminde- ve siyasi partilerden soyutlayarak ele almak ve işçi
örgütlerinin yaşanan süreç karşısında ürettikleri yanıtlarını ve tepkilerini
analiz etmek biçiminde olacaktır. Aşağıda aktarılan sendikal
tavırların tümünün gerisinde aynı ön tespit yapılmakta ve bu tespite uygun
duruşlar geliştirilmektedir : “Sovyetler’in
dağılmasıyla birlikte Kapitalizm, dünya çapında galibiyetini ilan etmiş, sosyalist
argümanlar geçerliğini tamamen yitirmiştir. Bugün yapılması gereken, bir yandan
küreselleşme sürecinin hızlanmasına yardımcı olurken; diğer yandan da
küreselleşmeye sosyal ve insani boyutların dahil edilmesi için mücadele etmektir.
Ülkeler arasındaki ekonomik eşitsizliğin sebebi kapalı ekonomik sistemlerdir ve bu
nedenle ticaret önündeki ulusal kısıtlamalar kaldırılarak daha adil, daha eşit,
daha sosyal bir dünyaya ulaşmak mümkün olabilecektir” Bu tespitte
en fazla dikkat çeken boyut, kapitalist sisteme açıktan açığa yöneltilen övgü ve
hayranlık ile küreselleşmenin ideolojik, ekonomik ve politik tanımlamalarından
kaçış olarak öne çıkmaktadır. Örneğin, bir yandan küreselleşme sürecinin
hızlanmasına yardımcı olurken bir yandan da sürece sosyal ve insani boyutların dahil
edilmesi gibi iki hedef, aslında birbiriyle çatışan ve bir arada ulaşılması
mümkün olmayan hedeflerdir. Zira, küreselleşme de tam olarak sermayenin, her biri
birer maliyet unsuru olan sosyal, çevresel ve insani boyutları adım adım ortadan
kaldırarak kar oranlarını yükseltme girişiminden başka bir şey değildir. Kapitalist
hedeflerin bu denli netleşmesi ve resmi düzeyde deklare edilmesi ilk kez MAI
(Multilateral Agreement on Investment – Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) Anlaşması
taslağı üzerindeki tartışmalar sürecine denk düşmüştür. MAI taslağında,
“ulusal kısıtlamalar” şeklinde tanımlanarak Hükümetler tarafından
kaldırılacağı taahhüt edilen düzenlemelerin tamamında insani ve sosyal
maliyetlerden kaçıldığı, taslağın bazı bölümlerinde ise sermayeler arası pazar
paylaşım savaşlarında hegemonya alanının egemen güçler lehine genişletildiği
çok net bir şekilde görülebilmektedir. İşte tam da MAI tartışmalarının
yükseldiği dönemde, yılı Seaatle sürecinin (30 Kasım- 3 Aralık1999) hemen
öncesinde sendikal hareketin öncü örgütlerinin verdiği ilk tepki muhalif gruplar
arasında derin bir şok etkisi yaratmıştır. Eylül 1999’da Uluslar arası Hür
Sendikalar Konfederasyonu ICFTU, olağan yönetim kurulu toplantısını aynı tarihlerde
Seattle’da yapacağını duyururken, üye sendikalarını, küreselleşme
karşıtlarından uzak durma konusunda uyarmayı ihmal etmemiş ve “Bu protestolar içinde yer alacak üye sendikalarımız
partnerlerini seçerken dikkatli olmalıdır, çünkü karşıt hareketlerin önemli bir
bölümü maalesef radikal sol kanat mensuplarıdır” ifadesini kullanarak duruşunu
netleştirmiştir. İlerleyen
süreçte ve özellikle de Seattle eylemlerine sendikal düzeydeki katılımın beklenenin
çok üzerinde olmasıyla birlikte ICFTU’nun tavrında da belli düzeyde bir
değişiklik olmuş ve karşıt hareketlere şüpheyle yaklaşan örgüt, bizzat
karşıtlar tarafından düzenlenen strateji belirleme toplantılarına resmi düzeyde
katılmaya başlamıştır (6-10 Aralık 2001, Brüksel Leaken Zirvesi öncesinde yapılan
strateji toplantısı ve ardından Ocak 2002’de Porto Allegre Sosyal Forumu) Ancak bu
tavır değişikliğini niteliksel bir dönüşüm olarak değerlendirmek mümkün
değildir. Çünkü gerek strateji toplantılarındaki tavırları ve gerekse üye
sendikalarına düzenli olarak sirküle ettiği dokümanlardaki eğilimleri ile ICFTU ve
ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) bugün, üye sendikaları üzerinden kapitalizmin
ulusal ölçekteki yapılanması için toplumsal bir konsensusun oluşturulması yönünde
çalışmalar yürütmektedir. Bu tavır,
gizliden gizliye örülen bir tavır olmadığı gibi, sistem içi gerekçelerle de
beslenmektedir. SOSYAL DİYALOG, ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİ, TOPLUMSAL BARIŞ VE AVRUPA SENDİKALARININ ESNEKLİĞE YANITI Avrupa’da, -kıtasal ölçekte olası bir savaş ve çatışma riskini bertaraf etme gerekçesiyle- 1950 sonrası gündeme getirilen “diyalog” konsepti, ilk kez 1951 yılında kurulan Kömür ve Çelik Topluluğu – ECSC – anlaşmasıyla resmiyet kazandı. Dönemin sosyo-politik özellikleri dolayısıyla bazı sosyal hakların da yer aldığı anlaşmanın bitiş tarihi ise daha kurulduğu sırada 2002 yılı olarak belirlenmişti. Geçen 50 yıllık sürede Avrupa sendikalarını kapitalist konseptlere ısındırmak ve hatta tamamen bağlı kılmak hiç de zor olmadı. Çünkü, 1957 yılında Roma Anlaşmasıyla kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu 1980’li yılların sonuna kadar Avrupa işçi sınıfının mücadelelerle kendi coğrafyalarında elde ettikleri hak ve kazanımları geriletme yönünde hiçbir adım atmamış ve sendikalara mali desteğin yanı sıra karar mekanizmalarında belli düzeyde söz hakkı da tanımıştı. İlk kez 1992 yılında, Avrupa’da Parasal Birliğe geçişin ilk adımı olarak imzalanan Maastricht Anlaşmasıyla birlikte bir şeylerin değişmeye başladığının ilk sinyalleri alındığında, Sendikal hareket, karar mekanizmalarındaki söz hakkının devamı karşılığında bazı tavizler verebileceğine ve mali politikaların Birlik düzeyinde koordinasyonu ve konsolidasyonu için toplumsal fedakarlık yapılması gerektiğine ikna oldu. ETUC, bu süreçte açılacak yaraların “sosyal diyalog” üzerinden sarılabileceğine inanırken; Avrupa’da hiç kimse büyük bir geriye gidişin başladığına inanmıyordu. Oysa
Maastricht Anlaşması koşulları son derece açıktı ve mali konsolidasyon, bütçe
açıklarının azaltılması, enflasyon ve faiz oranlarının düşürülmesi
gerekçeleriyle KİT’lerin özelleştirileceği, sosyal harcamaların kısıtlanacağı
ve işsizliğin hızla artacağı gün gibi ortadaydı ve böyle de oldu. Başta Avrupa
Birliği Komisyonu olmak üzere, AB kurumları ve işveren örgütleri sendikalarla sosyal
diyalogdan kaçmıyorlar, hatta AB-Konseyi Zirve sonuç deklarasyonlarının hepsinde
sendikaların kaygılarına geniş yer ayırıyorlardı. Görünürdeki bu “toplumsal
mutabakat”, sendikaların sosyal diyalog müessesesine inançlarını daha da
pekiştiriyor ve bu kurumu sendikalar açısından kaçınılmaz hale getiriyordu. Avrupa
sermayesi bu zaafiyetin öylesine farkındaydı ki, bazı konsey zirvelerinin
başlıkları bile tamamen sendikal taleplerden oluşmaya başladı : Lizbon İstihdam
Zirvesi, AB- Büyüme ve İstihdam Zirvesi ... gibi. Ancak,
giderek Avrupa sermayesinin işsizliğe önerdiği çözümlerin (esneklik) Avrupa
sendikalarıyla pek de örtüşmediği ortaya çıkmaya başladı. 1992 yılından
itibaren yükselen işsizliğin, esnek üretim organizasyonlarıyla aşılabileceğine
inanan ETUC üyesi sendikalar başlangıçta “toplumsal barışın tesis edilmesi için,
çalışanların işlerini, işsizlerle paylaşmak zorunda olduğuna ve bunun bir tür
dayanışma olarak düşünülmesi gerektiğine” inanırken, özellikle son dönemde
esneklik uygulamalarının yaygın ve genel çalışma biçimini almış olmasına rağmen
işsizlikte beklenen gerilemenin yaşanmadığına ilişkin istatistikler üzerine
eğilmeye başladılar. Diğer yandan, mevcut iş olanaklarının işsizlerle
paylaşılması bir taraftan işçi sınıfı dayanışmasının örnek davranışını
oluştursa da, üretim araçlarını elinde bulunduran bir azınlığın çoğunluk
tarafından yapılan üretime sahip çıktığı ve iş olanaklarını kapitalistin
karlılığı doğrultusunda biçimlendirerek sermayenin tekelinde tuttuğu bir sistemde
işçi sınıfı içinde yaşanacak her tür paylaşımın artı değerden sermaye
sınıfına yeni kaynaklar aktarmak şeklinde yaşanacağı ve asıl sorunun üretim,
mülkiyet ve paylaşım ilişkilerinde olduğu bu süreçte tamamen göz ardı edildi.
Özellikle son 10 yıldır “ideolojik bir sapkınlık” denerek dışlanmaya
çalışılan bu tespitimiz bazı sol çevrelerce bile “gülünç” bulunurken,
kapitalist teorisyenlerin esneklik uygulamalarını aktardıkları çalışmalarda tekrar
tekrar doğrulanmaktadır :
“Yüzeysel olarak bakıldığında
Nucor’un vizyonu kulağa sıcak ve okşayıcı gelebilir. Ama yakından
baktığınızda, bunun aslında üretken olmayan işgörenlere hiç şans
tanımadığını görürsünüz. Nucor, öylesine yoğun bir üretkenlik kültürü
yaratmıştır ki, beş işçi diğer çelik şirketlerinde on işçinin yaptığı işi
yapar ve onların sekizinin aldığı kadar bir ücret alır. Bu vizyona hayat veren bir
dizi güçlü katalitik mekanizmadır. Ön cephedeki işçilere uygulanan ücret
politikası buna bir örnektir: -
Taban saat ücreti sektör
ortalamasının yüzde 25 ila 33 altındadır. -
İnsanlar 20 ila 40 kişiden oluşan
ekipler halinde çalışır; her ekibin üretkenlik sıralamasında kaçıncı olduğu her
gün ilan edilir. -
Üretkenlik hedeflerini tutturan veya geçen bütün
ekiplere ekip üretkenliği temelinde, taban ücretin yüzde 80 ila 200’ü kadar
haftalık ikramiye ödenir. -
İşe beş dakika geç kalsanız, o
günkü ikramiyenizi alamazsınız. -
Geç kaldığınız süre 30 dakikayı bulursa, o
haftalık ikramiyenizi de kaybedersiniz. -
Eğer makinalardan biri bozulur ve
üretim kesintiye uğrarsa, ikramiye hesaplamasında bu atıl süre dikkate alınmaz -
Eğer bir ürün kalite düşüklüğü nedeniyle iade
edilirse, ikramiye ödemesi de buna göre azalır (Sayfa 46, 47) Katalitik
mekanizma virüsleri bünye dışına atar. Muhteşem kuruluşlar şöyle bir
şeyin farkına vardılar: “En önemli varlığınız insanlardır” biçimindeki eski
deyiş yanlıştır; en önemli varlığınız “doğru” insanlardır. Doğru insanlar,
kontrol ve teşvik sistemleri ne olursa olsun, kendilerinden beklenen davranışları,
karakter ve davranışlarının doğal bir uzantısı olarak kendiliğinden gösteren
kimselerdir. Mesele, bütün insanları kendi temel değerlerinizi paylaşan insanlar
olarak eğitmeniz meselesi değildir. Gerçek mesele, sizin temel değerlerinizi zaten
paylaşan insanları bulmak ve o değerleri, onları paylaşmayanların ya işe
alınmalarına asla fırsat vermeyecek veya alınsalar bile kendi kendilerini tasfiye
etmelerini sağlayacak derecede güçlü bir biçimde dayatan katalitik mekanizmalar
yaratmaktır. Üretken olmayan işçileri işten
çıkaran genellikle yönetim değil, işçilerin kendileri olur. Bir seferinde ekip
üyeleri, tembellik yapan bir çalışma arkadaşlarını fabrikanın dışına kadar
kovaladılar. Nucor hakkında haber yapan bir muhabir de, vardiyaya zamanında gelmesine
rağmen geç kaldığını sanan bir işçiyi anlatıyordu: işçinin geç kaldığını
sanmasının nedeni, bütün işçilerin 30 dakikadan beri orada hazır bulunup, alet ve
edavatlarını düzenleyerek, ilk hatta saat tam 7:00 de yol verme hazırlığı yapıyor
olmalarıydı.” (Sayfa 48, 49)[1] Sosyal
diyalog ve endüstri ilişkileri müzakerelerinde sürekli yeni tavizler veren bir konuma
itilen Avrupa sendikaları bugün gelinen noktada örgütlenme faaliyetlerini tamamen
nicel bir düzleme indirgemişlerdir. Aslında bu eğilim, dünya sendikal hareketi için
de geçerli olan bir eğilimdir. Militan, öncü kadrolar yetiştirme ve sayısal tabanı
genişletmenin yanı sıra üyelerin sınıfsal bir kimlikle örgütlerine
bağlanmalarını sağlama gibi ilkeler artık neredeyse yalnızca sendika tarihi
ansiklopedilerinin yaprakları arasında kalmış gibidir. Bu bağlamda, sayısal olarak
örgütlülük düzeyleri -hala- Türkiye gibi ülkelerle mukayese edilemeyecek kadar iyi
düzeyde olan ülkelerin sendikaları bile, gerileme süreçlerini terse çevirmek için
garip buluşlar ve yenilikler üretme çabası içine girmişlerdir ve sendikalar arası
birleşmeler süreci de bu çabalar içersindedir. Sendikal birleşmelerin gerekçesini
oluşturan anlayış, aynı zamanda var olan bilinç bulanıklığına da ışık
tutmakta; işçiler sendikayı kendi örgütsel yapıları olarak görmek yerine,
kendilerinden bağımsız, yalnızca ekonomik çıkar sağlamakla görevli ve adeta üyesi
oldukları bir klüp gibi algılamaktadırlar. Bugün Avrupa’da genç işçileri sendika
üyesi yapma amaçlı çabalar arasında müzik festivalleri düzenlemek ve konser
sponsorluğu yapmanın yanı sıra futbol klüplerinin sponsorluğunu üstlenmek; TV
kanallarına reklam vermek; yeni üye kazandıran üyelere CD-çalar ya da transistorlu
radyo dağıtmak; kredi kartları ve sigorta danışmanlığı gibi finansal hizmetler
sunmak gibi, sendika ile üye işçi arasındaki ilişkinin değişerek kolektif
endüstriyel çıkarlardan çok, bireysel tüketici çıkarların öne çıktığı
çırpınışlar bulunmaktadır.[2] Avrupa’da halihazırda sendikalar tarafından en
fazla önem verilen sosyal diyalog mekanizması, 1994 yılında AB hukuk sistemine dahil
edilmiş olan ve daha önceki “İşçi Konseyleri” isimli özgün örgütlenme
modeline “diyalog” adı altında işverenlerin eklemlenmesiyle “İş Konseyleri”
(EWCs, European Work Councils) adını alan
sistemdir. Mekanizma, işverenlerin temel ekonomik ve yapısal değişiklik kararları
konusunda çalışanlarına bilgi vermesi ve görüşlerini alması (Information and
Consultation Rights)esasına dayanır. İşçi temsilcileri ve Şirket yönetimlerinin
yılda bir kez yapılan toplantılarda bir araya geldikleri bu sistem başlangıçta
Avrupa sendikaları tarafından büyük bir destek görmüş olsa da, bugün çeşitli
sorunların yaşanmasıyla birlikte, şikayetler yükselmektedir. Bu tepkilerin başında,
Avrupa hukukunda yazılı bilgilendirme ve görüş alış verişi hükümlerinin çok
uluslu şirketler tarafından gerektiği gibi uygulanmadığı ve işçilerin haklarının
ihlal edildiği gelmektedir. Bu bağlamda örneğin, bir şirketin Avrupa çapında
binlerce işçi çıkarmaya karar verdiği ya da bir başka ÇUŞ ile birleşme
anlaşması imzaladığı veya bazı üretim birimlerini kapatma kararı aldığı
durumlarda şirket çalışanları bu haberleri borsa basınından alabilmekte; yani
sendikalar duruma müdahale şansını tamamen kaybettikten sonra durumdan haberdar
olabilmektedir. Şirketlerin bu tepkiye verdikleri yanıt, sosyal diyaloğun
sınırlarının da kalın çizgilerle belirlendiğini ve kar oranları söz konusu
olduğunda bu diyaloğun işletilmesinin imkansız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır
: “Şirket birleşmesi, üretim birimlerinin
kapatılması kararı ya da işçi azaltma operasyonları şirketlerin stratejik
nitelikteki kararlarıdır. Avrupa İş Konseyleri, yalnızca çok uluslu şirketler
bünyesinde kurulduğu ve bu şirketlerin tümü
de doğal olarak Avrupa borsalarına kayıtlı şirketler olduğu için, bu tip bilgilerin
borsadan önce çalışanlara iletilmesi mümkün değildir, akdi taktirde şirket
hisselerinin borsa değerleri üzerinde spekülasyonlara neden olunabilir”[3]
Avrupa İş
Konseylerinin işleyiş mekanizmasını ortaya koyan bir örnek de 2001 yılı Eylül
ayında yaşanmıştır. Amerikan otomobil devi General Motors, Avrupa çapında
işgücünü yüzde 20 azaltacağını açıkladığında GM-Avrupa İş Konseyi derhal
olağanüstü bir toplantı yapmış ve sendikalar tarafından getirilen bir “çözüm
önerisi” şirket yönetimi tarafından kabul görmüştür. Öneriye
göre, GM şirketi Avrupa’da bir veya iki üretim birimini kapatarak işgücünü
azaltmak yerine, her GM üretim biriminde çalışan işçi sayısı yüzde 20 azaltılmak
suretiyle işyerlerinin tamamı korunmuş olacaktır. Bu çözümde GM açısından sonuç
değişmeyecek ve işgücü maliyetleri Avrupa çapında %20 azaltılmış olacaktır.
Zaten bu nedenle şirket yönetimi sendikaların önerisini kabul etmiştir. Fakat Avrupa
sendikaları bu olayı, sendikal hareketin ve sosyal diyaloğun başarısı olarak lanse
ederek, işsiz kalanları görmezden gelmekte ve adeta “giden gider, kalan sağlar
bizimdir” demektedir. İşçi
sınıfını bir bütün olarak görmek ve çıkarların korunması noktasında da bu
perspektiften yola çıkmak gibi ilkelerden ne kadar uzaklaşıldığını gösteren bir
diğer örnek olay da Çelik Krizi meselesidir. ABD’nin çelik sektöründe -genel
ekonomik durgunluğun da etkisiyle- genel bir sıkışma yaşanmaya başlayıp; küçük
ölçekli işletmelerin bir bir kapanması gündeme gelince ABD çelik burjuvazisi -tarih
boyunca hep yaşandığı gibi- üyelerini kaybeden çelik sendikalarını öncü kuvvet
olarak kullanmış ve Bush yönetimini, Avrupa Birliği’nden ithal edilen görece ucuz
çelik ürünlerine kota ve gümrük uygulaması başlatılması yönünde yasa
çıkarmaya ikna etmiştir. Serbest piyasa sisteminin duayeni konumunda olan ABD
yönetiminin böylesi korumacı bir adımı atması dünya çapında tartışmalara neden
olurken, Avrupa sendikaları hemen kolları sıvamış ve AB-Komisyonu ile lobi
faaliyetine girişerek, ABD’nin derhal Dünya Ticaret Örgütü (WTO) uluslar arası
tahkim kuruluna şikayet edilmesi için talebini iletmiştir. Avrupa Metal İşçileri
Federasyonu EMF’ye göre bütün dünya ülkeleri WTO’nun hukukuna ve serbest piyasa
kurallarına uymalıdır ve adil bir ticaret rejiminin tesis edilebilmesi ancak kamusal
müdahalelerden bağımsız bir serbest piyasa ekonomisinin tam olarak uygulanmasıyla
mümkündür. Oysa,
korumacı ekonomik sistemlerde “koruma”nın yalnızca ulusal burjuvazi için geçerli
olduğu ve emek gücünü kiralayarak yaşayanlar açısından bu sistemlerde de yoğun
bir sömürü ilişkisinin yaşandığı ne kadar gerçek ve doğruysa; piyasa
ekonomisinin gerçek hedeflerinin başında sosyal düzenlemelerin tamamen
kaldırılmasının geldiği de o denli gerçek ve doğrudur. Çelik sorununu EMF
tarafından önerilen çözümle (WTO-Tahkim’ine şikayet) değerlendirdiğimizde
karşımıza şöyle bir tablo çıkar: 1- Takimin alacağı karar, kesinlikle ABD’nin
kota ve gümrük uygulamasından vaz geçmesi yönünde olacaktır, çünkü benzer
nitelikte onlarca davada Tahkim, aynı kararı almıştır. Böyle bir durumda, eğer ABD
çelik burjuvazisi ABD’ndeki diğer sektör burjuvazilerinden daha güçlü bir
konumdaysa Temsilciler Meclisine etki edecek ve korumacı uygulamanın devamı yönünde
karar alınmasını sağlayacaktır. Bu durumda, Tahkim AB’ne dönerek, ABD’ne çok
daha yüksek düzeyde bir ekonomik ve ticari ambargo uygulayabileceğini bildirecektir ki
bu da, daha önce AB’ne ihracat yapan pek çok ABD şirketinin önemli bir pazarı
kaybetmesi, başka bir deyişle ABD’nde bu kez diğer sektörlerin ciddi bir krize
girmesi ve bu sektörlerin çalışanlarının işsizleşmesi anlamına gelecektir. Diğer
yandan, ABD’nin çelik kota ve gümrüklerini sürdürmesinin AB çelik şirketlerindeki
üretimi daraltması ve işçi çıkarmaların artması yönündeki eğilimi
güçlendireceği de açıktır. Sorun, pazarların ve toplam talebin sınırlı olması
dünya üretim hacminin ise talep düzeyinin çok üzerinde olmasıyla bağlantılıdır
ve üretim, kar için yapıldığı sürece tüm dünya işçileri ve işsizlerinin zarar
görmeyeceği bir çözüm bulunmamaktadır. Bu krize gerek ABD gerekse AB sendikalarınca
verilen yanıtın da bu gerçeklikler ışığında üretilmesi, işçi sınıfının bir
bütün olarak tüm dünyada çıkarlarının ortak olduğu ve işçilerin, sermayeler
arası savaşa alet olmak yerine ortak tepkisini ortaya koyacağı, örneğin ABD’nde
iflaslar ve işten çıkarmalar başladığında tüm dünya sendikalarının koordineli
bir eylemle dayanışma grevine gideceğini, şalter indireceğini duyurması gerekir.
Kuşkusuz böylesi bir çıkış, güçle ve kararlılıkla bağlantılıdır, ama
çalışanlar açısından ulaşmanın da tek yoludur. Diğer
yandan, son dönemde başta İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi AB ülkelerindeki işçi
sendikaları olmak üzere Hindistan, G.Kore ve daha pek çok ülkede sendikalar tepkisel
çıkışlar yapmakta, gösteri yürüyüşleri ve kitlesel eylemler düzenlemektedirler.
Bu muhalefetin gerekçesi hemen hemen her yerde aynı özellikleri taşımakta ve özetle
kuralsızlaştıma, esnekleştirme, özelleştirme, sosyal güvenlik sistemlerinin reform
adı altında bireysel sistemlere dönüştürülmesi gibi neo-liberal girişimleri hedef
almaktadır. Bu anlamda, dünyada esen
serbest piyasa rüzgarları İtalya’daki toplu iş müzakerelerinin de sınırlarını
ve temasını belirleyici özelliktedir. Avrupa Komisyonunun direktifleri, emek
piyasalarının çok daha fazla esnekleşmesi hedefine kilitlenmiş durumdadır. İtalya’da
Berlusconi’nin aldığı tavır, - siyasi kimliği yelpazenin hangi tarafından olursa
olsun- kıtanın diğer başkentlerinde de farklı Hükümetler tarafından alınan
tavırla birebir aynıdır. Mart ayında Barselona’da yapılan ve
BAB-Blair-Aznar-Berlusconi Zirvesi adı verilen AB Zirvesi, Avrupa kamu oyuna, bugün
verimlilik mukayeselerinde ABD’nin oldukça gerisinde olan ve ciddi bir işsizlik
yaşayan Birlik içindeki “Sosyal Avrupa” çağrılarına karşı emek piyasalarında
esnekleşmenin destanı olarak sunuldu. Daha çok Jospin tarafından dillendirilen,
Schroeder’in pek içten olmayan desteğini alan Sosyal Avrupa söyleminden zaten önemli oranda geri adım atılmıştı. 2005
yılı için planlanan Avrupa Borsalarının entegrasyonu projesi, 2003’ten başlayarak
Borsa dışındaki Finans piyasalarının Avrupa çapında bütünleştirilecek olması ve
2005 yılından itibaren de emeklilik sistemlerinin birleştirilmesi ile birlikte AB
entegrasyon sürecinin çok daha büyük etkilerinin olacağı artık net olarak
görülebilen bir saptama. Amerikan GPS’ine karşı onaylanan GALILEO Uydu Planı,
Avrupa’nın “yumuşak güç” maskesi gerisindeki ikili oyununu ortaya koyan ve
azımsanmayacak ölçüde verimli ticari ve askeri sonuçları getiren bir proje olmaya
adaydır. Barselona
Zirvesine çağrılan üye devletlerden emek piyasalarının esnekleşmesi ve yatırım,
üretim ve ticaret rejimlerinde daha yüksek düzeyde liberalizasyon süreçlerini
hızlandırmak için ortak eylemlerde bulunmaları istendi ve bu talebi destekleme
amacıyla kullanılan argümanların başında AB verimlilik düzeylerinin ABD’nden geri
olması geliyordu. Zirvede, Hükümetlerden, istihdam sözleşmelerine esas olan
hükümleri revize etmeleri ve eğer gerekirse maliyet konusunu yani toplu sözleşme
sistemleri ve ücretleri bir kez daha tartışmaya açmaları istendi. Emeklilik yaşı
açısından mevcut yaş sınırına yavaş yavaş 5 yıl daha eklenmesi talep edildi.
Tüm bunlar yakın gelecekte yaşanacak çok ciddi sorunlar anlamına geliyordu. Bu
bağlamda, İtalyan basınına ve kamu oyuna egemen olan 18 no.lu iş yasası üzerindeki
tartışma, Avrupa Birliği düzeyinde seferberliği zorunlu kılan ve bir kez daha geç
kalmış olan kapsamlı bir sınıf yüzleşmesinin hızını kesmek için kullanılan bir
frenden başka bir şey değildir Son
haftalarda İtalyan solunun çeşitli blokları tarafından düzenlenen protestolar
-geçen yılki seçim, sol adına yenilgiyle sonuçlandığı için- karşılıklı
aşağılamalara sahne olmuştur. Farklı grupların ortaklaştığı noktalar; yalnızca
Hükümetin başı konumunda olan Berlusconi’ye yönelik kişisel saldırılar;
Berlusconi’yi Avrupa’da bir anomali gibi gösterme çabaları ve Parlamentodaki
çoğunluğuna rağmen onu istifaya zorlamak biçiminde kendini gösteriyor. Tabii
bunların hiç biri başarılamadı ve Berlusconi Avrupa’dan izole edilemedi ve bu
yüzdendir ki yaşanan hayal kırıklığı oldukça yüksek oranda ve genelleşmiş
durumda. Ne yazıktır ki sol sendikalar içindeki bazı gruplar da kapitalizmin kişisel
ilişkiler içersinde değil, toplumsal ilişkiler içersinde olduğunu unutarak bu
politik mücadelenin kişiselleştirilmesi sözcülüğünü yürütmekteler. Kapitalizm,
sınır tanımayan ve halkları her şekilde kötüye kullanan muazzam bir çıkarlar
ağıdır. .[4]
20 Haziran
günü İspanya’da gerçekleştirilen ve 10 milyonu aşkın işçinin katıldığı
genel grevin gerekçeleri de İtalya’daki ya da diğer ülkelerdeki gerekçelerden
farklı değildir. 5-6 Haziran 2002
tarihlerinde Brüksel’de toplanan ETUC Yönetim kurulu tarafından onaylanan ve
aşağıda aktarılan AVRUPA’DA SOSYAL DURUM başlıklı Bildirinin detayları,
küreselleşme sürecinin Avrupa’daki yansımalarından başka bir şey değildir:
“Avrupa’daki
sosyal ilişkiler hızla kötüye gitmektedir. Diğer Avrupa üyesi ülkelerin yanı
sıra, Birliğe üye ülkelerdeki çeşitli Hükümetler, mevcut yasalar ve mevcut sosyal
korumayı tek taraflı olarak revize etmek ve geriletmek suretiyle işçi haklarına
saldırmaktadırlar. Aynı zamanda, işverenler de toplu pazarlık sistemini tahrip etmek
için lobi faaliyetlerine devam etmektedirler. Böylesi
bir tabloyla karşı karşıya bulunan ETUC, çeşitli ülkelerde birbiri ardına devam
eden bir dizi işçi eylemi, gösteriler ve protestoları desteklediğini ve 20 Haziran
günü İspanya’da yapılacak olan genel grev de dahil olmak üzere tüm bu eylemleri
düzenleyen işçi örgütleriyle dayanışma içinde olduğunu açıklamak ister. ETUC,
Madrid Hükümetince alınan bu kararların AB-İspanya Dönem Başkanlığı sürecine
denk gelmiş olmasından büyük bir endişe duymaktadır. Bu saldırıların artık
genelleşmiş bulunan karakteri, işçi haklarını ve kamu hizmetlerini de kapsayacak bir
Avrupa Sosyal Modelini savunmayı hedef alan bir kampanya üzerinden Avrupa çapında
koordine edilmiş bir yanıtı hak etmektedir. Ve ETUC önümüzdeki birkaç ay içersinde
bu kampanyayı başlatacaktır. 1- Hükümetler ve İşverenler sürekli
olarak AB’nin gereksinimlerini ileri sürerek eylemlerini meşrulaştırmaya
çalışmaktadırlar. ETUC, bu argümanları reddeder ve , ekonomik dinamikler arasında
bir denge, daha yüksek istihdam ve sosyal bütünleşmeye dayanan Lizbon stratejisinin
belirlendiği Barselona Zirvesi akşamında alınan kararı hatırlatır. Avrupa
ekonomisinin, sosyal korumayı ve garantileri azaltarak daha rekabetçi bir konuma
gelebileceği savı aldatıcıdır. Rekabetçilik, öncelikle ve her zaman, büyüme ve
istihdamı teşvik eden, yeniliklere, bilgiye ve yaşam boyu eğitime yapılan
yatırımların arttırıldığı ve uzun zamandan beridir gerçekleştirilmeyen aktif bir
ekonomi politikasına bağlıdır. 2- Ayrıca ETUC, daima uzun erimli
ekonomik ve sosyal değişimlere işaret etmiş olup;
halihazırdaki bu süreçte işçiler ve sendikalarının süreci yakından
izlemeleri ve müdahale etmelerine duyulan ihtiyacın her zamankinden daha fazla olduğunu düşünmektedir. Çalışma
koşullarını etkileyebilecek bütün reformlar toplu sözleşme ve sosyal uyumun meyvesi
olmak zorundadır. ETUC,
Avrupa Komisyonunun önümüzdeki süreçte yapacağı Avrupa’da endüstriyel ilişkiler
konulu görüşmelerinde, bu ilişkilerin her düzeyde güçlendirilmesi gerektiğini
netleştirmelidir. Aynı perspektifte, Komisyon için, Avrupa İşçi Konseyleri
Yönetmeliğinin uygulamanın kapsamını genişletme ve hükümlerinin daha etkin
uygulanmasını sağlama amacıyla revize edilmesi gibi acil bir ihtiyaç da
bulunmaktadır. ETUC,
Avrupa makamlarına bu alandaki sorumluluklarından vaz geçemeyeceklerini
hatırlatırken; UNICE ve CEEP’e de endüstriyel yeniden yapılanma faaliyetlerinde
gerekli sosyal çerçeveyi sağlayacak önlemler üzerinde görüşmelerde bulunmayı
amaçlayan ETUC önerisini bir kez daha tekrar eder. 3- Bu sosyal endişelere ek olarak,
politik kaygılar da bulunmaktadır. ETUC,
özellikle aşrı sağcı, populist, ırkçı, yabancı düşmanı, demokratik ilkeleri ve
sendikal hareketin varlık nedeni olan değerleri inkar eden siyasi partilerin yükselişi
konusunda alarma geçmiştir. Bu partilerin demagojik ve kolaycı platformları,
halkların korkuları, kafa karışıklıkları ve karmaşık nüfus yapıları üzerinden
siyasi rant elde etmenin peşindedir. Bu partiler, Avrupa Birliği’nin genişleme
sürecini sorgulama riskini bile üstlenmektedir. Avrupa bu
gerçekliklere tepki göstermek zorundadır. Ortak bir göç ve azınlık politikasının
geliştirilmesi hem gerekli hem de acildir. Ancak, Sevilla’da yapılacak AB Konseyi
Zirvesi, konuyu tamamen bir güvenlik meselesine indirgemek suretiyle akılcılıktan
uzaklaşmış olacaktır. Kaçak
insanların sömürülmesi ve insan kaçakçılığı üzerinden sürdürülen ticaret
sonlandırılmak zorundadır. Göç olgusu yönetilerek, kültürel farklılıklara saygı
gösteren, toleranslı bir eşitlik anlayışı, eşit haklar ve eşit muameleye dayanan
etkin bir sosyal bütünleşme sağlanmak zorundadır. Sendikal
Hareket, ırkçılığın her çeşidine, yabancı düşmanlığına, anti-semitizme ve
gerek toplumda gerekse işyerlerindeki her çeşit ayrımcılığa karşı çıkmaya devam
edecektir. Halihazırdaki
değişikliklerle marjinalleştirildiğini hisseden halklara ve geleceği açısından
güvensiz bir ortamda yaşayan halklara umut vermek, işsizliğe karşı, sosyal adalet
için savaşmayı, ulusal ve Avrupa Birliği düzeylerinde yeni iş alanları yaratacak,
sosyal bütünleşmeye yardımcı olacak politikaları hızlandırmayı gerekli
kılmaktadır. 4- Bu, Avrupa tarihinde önemli bir
andır. Avrupa Birliğinin genişlemesini izleyen kıtanın yeniden bütünleşmesinin
arifesinde Avrupa’nın dayandığı temel değerlerin somut bir dille savunulmasının
zamanı gelmiştir. Avrupa Konvensiyonu, sosyal modelimiz ve yurttaşlık haklarımızın
tam olarak kabul edilmesiyle Avrupa Projesine taze bir ivme kazandırabilecek güçte
olmak zorundadır. Sadece, daha sosyal, demokratik ve yurttaşlar Avrupa’sı, geçmişe dönüşü savunan güçleri defedebilecek ve sendikalara iş dünyası ve gelecek nesiller için gerekli meşruiyetlerinin devamını sağlayacaktır.” ETUC’nin
Sevilla Zirvesi öncesinde yayınladığı bu bildiri, Örgütün küreselleşme
konusundaki çelişkili tutumunu birebir yansıtmaktadır. AB hükümetlerince uygulamaya
konmak istenen liberal ekonomi politikaları, tek tek hükümetlerin iradesinden
bağımsız ve AB Zirveleri sırasında alınan kararların ülkelere adaptasyonundan
başka bir şey değildir. Bu adımlar ile küreselleşmenin belirleyicisi konumunda olan
girişimlerin (kuralsızlaştırma, sosyal güvenlik sistemlerinin emek aleyhine revize
edilmesi ve daha rekabetçi duruma gelebilmek için sosyal korumaların geriletilmesi)
birbiriyle örtüştüğü dikkate alındığında para, mal ve hizmetlerin serbest
dolaşımı önündeki engellerin kaldırılmasını, serbest piyasa ekonomisini bir
çözüm gibi savunan ETUC anlayışının, yukarıdaki bildiride kendi kendisiyle ne
denli çatıştığı da görülecektir. Ayrıca, bildiride sıkça tekrarlanan Avrupa
vurgusu ister istemez “Acaba ETUC’nin serbest piyasa savunusu, yalnızca AB
dışındaki dünya için mi geçerli ?” sorusunu akıllara
getirmektedir. Benzer
şekilde, Amerikan sendikalarının Orta ve Latin Amerika ülkelerinde insan ve sendika
haklarının gelişmesi yönünde giriştikleri çabaların geri planında ya da Burma,
Kolombiya gibi insan hakkı ihlalleri yaşanan ülkelere ekonomik ambargo uygulanması
yönündeki baskılara sendikaların da destek vermesinin arkasında “yakın çevrede
emek maliyetlerinin yükselmesi halinde sermayenin merkez ülkelere geri dönmesi
sağlanabilir” hedefinin yatmadığı söylenebilir mi? Kapitalizmin
farklılıklar üzerinden kendini yeniden ve yeniden ürettiği, işçi sınıfının ise
rakip kamplara bölünerek, farklı coğrafyalarda kendi çıkarlarına kilitlenerek,
kurtuluşunu kendi burjuvazisine bağlı gördüğü bu süreçte, sendikal hareketin bu
günkü yapısı ve anlayışı ile yanıt üretemeyeceği ortadadır. Uluslar arası
sendikal konfederasyon ve federasyonlar düzeyinden başlayan ve ulusal ölçekte tek tek
sendikalara kadar inen topyekun bir yeniden örgütlenme hedeflenmesi artık kaçınılmaz
bir zorunluluk haline gelmiştir. Sendikaların, işçilerin örgütü haline
getirilmesine uzanacak bu yolda uluslar arası dayanışma gerçek anlamı ile yaşama
geçirilmeli ve sistemle uzlaşmaya dayanan bugünkü yöntemler terk edilmelidir.
Gaye Yılmaz
– Ekonomist DİSK/Birleşik
Metal İş Sendikası - Uluslar arası İlişkiler Uzmanı MAI ve
Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
[2] Avrupa Ülkelerinde Sendikalar, Dünya Sendikal Hareket Dosyası -4 - Petrol-İş Yayınları , Mayıs 2002 [3] European Conference on Mergers and Acqusitions / European Metalworkers’ Federation, November 2001 [4] Free-Trade cycle and political and union struggle in Italy, May 2002, Instituto di Studi sul Capitalismo, By Massimo Cassinelli/Social Affairs Department |