| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Mesut Mahmutoğulları - 4 Temmuz 2002 http://www.ir.metu.edu.tr/conference/papers.html Not: Bu Tebliğ, ODTÜ(Ortadoğu Teknik Üniversite) Uluslararsı İlişkiler Bölümünün 3-5 Temmuz 2002 tarihlerinde düzenlediği Uluslararası Konferansta sunulmuştur.
|
Bergamalı Direnişci Köylü Kadının Feryadı
1980’ li
yılların başında, emperyalist sermayeler arasında yaşanan çatışmalarda öne
çıkan bir eğilim ve buna uygun olarak oluşan yönelimin adı Yeni Dünya Düzeni
projesi olarak tanımlanmıştır. Özelikle Uruguay
Raundu sonrası süreçle birlikte eğilim egemen güç haline gelmiş, yönelim ise
yapısal inşaya dönüşmüştür. Bu dönem “KÜRESELLEŞME” diye
tanımlanmaktadır.
Yeni bir
yoğunlaşma ve merkezileşme süreci,
emperyalist egemenler arasında yeni bir yapılanma
ve dünyanın paylaşımında yeni bir
düzeni de zorunlu kılmaktaydı. Serbest bölgeler, ikili ve bölgesel yatırım
anlaşmaları, yatırımların, finans
piyasalarının, uluslararası ticaretin önündeki
kısıtlamaların kaldırılması, özelleştirmeler, teknolojide yaşanan gelişmeler,
üretim, çalışma ve istihdam koşullarında esnekleşme vb gelişmeler, eğilim olan
gücün egemen olan güç haline gelmesinde belirleyici faktörler olmuştur. Bu bağlamda
öncelikle küreselleşmeye yüklediğim içeriği belirlemek istiyorum. Küreselleşmeyi,
emperyalist-kapitalizmin yerine yeni bir toplumsal formasyonu tanımlamada ikame bir
kavram olarak kullanmıyorum. Küreselleşmeyi,
tek başına, kapitalizmin dünyaya yayılması sürecine de indirgemiyorum. Küreselleşmeyi,
yine, dünyanın durumunu gizleyen, gerçeklikleri çarpıtan salt ideolojik içerik
olarak da görmüyorum. Küreselleşmeyi
bir olgu olarak, emperyalizmin karşısına (ya da tersi) konularak oluşturulan zeminde tartışılmasının da sağlıklı
olmadığını düşünüyorum. Bu gün salt
sömürgeciliğe indirgenmiş bir emperyalizm tahlili, ya da onun yerine ikame edilen yeni
bir toplumsal formasyon olarak “küreselleşme” tanımı dünyayı anlamada ve
dönüştürmede, temel belirleyen olan sınıf mücadelesinin üzerini örtmüştür. Emperyalizm, salt
sömürgeciliğe ve blok olarak hareket eden homojen bir güce indirgenemez. Emperyalizm,
sermayeler arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin neden olduğu çatışmaların, dünya
bağlamında çözülmeye çalışıldığı ekonomik bir olgudur. O nun sömürgeci
karakterini belirleyen temel zeminde budur. Sermayeler arası çatışmaların hangi
araçlarla, hangi şiddette ve hangi güçlerle yürütüldüğü, emek sermaye temel
çelişkisinin hangi güçler ve dengeler üzerinde yaşandığı ile doğrudan
(belirleyen) bağlantılıdır. Mevcut tarihsel
uzlaşmaz çelişkiler, bu belirleyenler üzerinde oluşan güçlerin ekonomik, politik,
ideolojik, örgütsel düzeyleri ve etkinlikleri ile, dönemsel-özgün süreçler olarak
kendilerini ortaya koyarlar. Küreselleşmede, bu özgün
süreçlerden biridir Küreselleşmeyi
nasıl tanımladığımı belirledikten sonra, “Küreselleşme Karşıtı Hareketler”
i de bu bağlamda, emek cephesi içinden ama eleştirel bir yaklaşımla irdeleyeceğim. Küreselleşme Karşıtı
Hareketin Şekillenişi
30 Kasım 1999’
da Seattle’ da gerçekleştirilen büyük gösteri, “Küreselleşme Karşıtı
Eylemlilikler” diye gelenekselleşen özgün bir muhalefetin simgesel çıkışı oldu.
1990 yılların başından itibaren, uygulanan yeni liberal politikaların, ekonomik,
sosyal, siyasal sonuçları bir çok ülkede özgün muhalefetler yaratmış ve giderek
küresel bir tepkinin oluşmasını sağlayacak mücadeleye evirilmiştir. En genel
ifadeyle, dünya halklarının küresel barbarlığa karşı gösterdiği tepkilerin
kendiliğinden ortaklaşması bu olguyu
yaratmıştır. Zapatistaların (Ulusal Kurtuluş
Ordusu-EZLN)1994 yılbaşında, Chiapas eyaletini silahlı olarak işgal etmeleriyle
başlayan süreç, küreselleşme karşıtı eylemliliklerin oluşmasında ilk adımdır
diyebiliriz. Özellikle 1989’ da Berlin duvarının yıkılmasıyla sınıf
mücadelesinin iyice derinleşen bunalımının neden olduğu hayattan çekilmişlik,
emperyalist-kapitalizmi kendisini bağlayan tarihsel “zincirlerinden” kurtarmış ve
varlığı sonuçları açısından daha da vahşileşmiştir. Bu bozgun koşullarında, Meksikalı yerlilerin isyanı, yeni bir karşı çıkışın hala
olanaklı olduğunu göstermiştir. Zapatistalar, NAFTA anlaşmasının yürürlülüğe
gireceği gün başlattıkları isyanla, hem emperyalist-kapitalizmin saldırının
karakterini teşhir edebilmişler, hem de eylemliliklerini
enternasyonal bir zemine taşıma kararlılıkları ile bu saldırıya enternasyonal bir
mücadele ile karşı çıkılacağı perspektifini ortaya koymuşlardır. Nitekim 1996
yılında Zapatistaların dünyaya yaptığı çağrı karşılığını bulmuş,
dünyanın bir çok ülkesinden, işçi, köylü, anti nükleerci, radikal ekolojist,
anarşist, hareketler ve birçok siyasi parti bu toplantıya (6000 kişi) katılmış,
ortak bir örgütlenme ve eylemlilik kararı çıkmıştır. Bu karar doğrultusunda bir
yıl sonra İspanya’ da yapılan toplantı ardından, PGA-Halkların Küresel Hareketi
fikri düzeyde oluşturulmuş, 1998 Şubatında ise hareketin doğuşu gerçekleşmiş ve 71 ayrı ülkeden hareket bu yapı içine yer
almıştır. Ve hemen ardından dünya çapında eylemlilikler yaratılmaya
başlanmıştır. En önemlileri: **Diğer önemli
eylem, Küresel Eylem Günü olarak ilan edilen ve G8 zirvesinin yapıldığı tarih olan
18 Haziran 1999’ da 72 ayrı ülkede eş anlı olarak gerçekleştirilen kitlesel
protestolardır. Londra borsasının bir süre kapatılması bu eylemi popüler kıldı. ***Yine aynı
yılın mayıs ayında “Kıtalararası
Karavan Eylemi” başlatıldı. Asya, Avrupa, G. Amerika ve en son Seattle’ da sona
eren yürüyüşe, ağırlıklı olarak Hindistan, Bangladeş ve G. Amerika’dan köylü
hareketleri katıldı. Özellikle Avrupa’ da çeşitli sermaye örgütlerinin merkezleri
önünde kitlesel gösteriler düzenlendi. Aynı dönemlerde OECD içinde
gizlice görüşülen ve bölgesel bir anlaşma olan NAFTA’ nın daha ağır
hükümlerle genelleştirilmesini amaçlayan MAI (Çok Taraflı Yatırım
Anlaşması)’nın içeriğinin yaygın bir
şekilde teşhiri ardından, tüm dünya da, işçilerden, çevrecilere, köylülerden,
insan hakları savunucularına kadar geniş yelpazede bir muhalefet dinamiği ortaya
çıktı. Bu tepkinin ortaklaştırılması amacıyla “Dünya MAI Karşıtı
Koalisyonu” adı ile bir iletişim ve bilgilenme ağı oluşturuldu. Dünya
çapında 600’ ü aşkın, ağırlıklı olarak DKÖ’ leri bu oluşum içinde yer almıştır. Koalisyon
öncelikli olarak, ulusötesi şirketlerin küresel stratejilerinin denetiminde
gerçekleştirmek istedikleri uluslararası anlaşmaların bilgisini dünya emekçilerine aktarmayı amaç edindi. Bu
yapıda, Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu’ da yer almaktadır. Koalisyon elde edilen veriler ve
gelişmeler ışığında periyodu belli olmayan Strateji Belirleme Toplantıları
yaparak, bilgilendirme ve eylemlerin yoğunlaşması gereken konu ve alanların tespitini
yapmaktadır. Bir eylem grubu olmamasına rağmen, iki önemli eylem de
gerçekleştirmiştir. Birincisi; Mayıs
1998’ de Paris’ te yapılan MAI Karşıtı kitlesel bir yürüyüş ve Ekim 1998’ de
Uluslararası Ticaret Odası(ICC)’ nin genel merkezinin işgalidir. Bu oluşumun
içinde kapitalizm karşıtlığı zemininde; sosyalist, anarşist, ekolojist, feminist,
vb geniş bir yelpazeye içinde bir çok örgüt ve platformlar yer almaktadır. Tüm bu oluşumlar
ve eylemlilikler, WTO’nun 30 Kasım 1999’ da Seatlle’da toplanan 3. Bakanlar
Zirvesinin engellenmesine neden olan büyük bir gösterinin zemini olmuş ve bu güne
kadar süren bir eylemlilik geleneğini yaratmıştır. Bu eylemliliklerin önemli bir
boyutu da, Türkiye dahil 100’ ün üzerinde ülkede eş zamanlı kitlesel
eylemliliklerle birlikte yapılmaya çalışılmasıdır. Sermayenin tüm uluslararası
toplantıları takip edilmekte ve engellenmeye çalışılmaktadır. Washington, Melborne,
Okinova, Davos, Qubec, Prag, Nice, Götheborg ve en son ölümle sonuçlanan Cenova, ve
Barselona eylemleri bunlara örnektir. Küreselleşme
Karşıtı Hareket Bir Olgudur “Küreselleşme Karşıtı Hareketler” i bir
olgu haline getiren, iki özel tespiti özellikle öne çıkarmak gerekiyor. Birincisi;
kısa dönemde yarattığı sonuçlardır. İkincisi; küreselleşme karşıtlığı
şemsiyesi altında, yüzlerce çeşitlilikteki muhalefet
dinamiğinin bir aradalığı ve ortak hareketliliğidir. Birinci tespiti
yani bu eylemliliklerin yarattığı sonuçları özet olarak açarsak; bunlar: 2-1970’ li
yıllardan itibaren etkin ve dönem dönem sistemi sorgulayan ve zorlayan “yeni sosyal
hareketler” (kadın-çevre, etnik, cinsel kimlik vs.), anti-kapitalist muhalefet
zeminini işgal eden reel sosyalist ideolojik formasyonların öznel açmazları
yüzünden kapsanamamış, program önerilememiş ve kapitalizme karşı mücadelenin
eksenine çekilememiştir. Birbirinden kopuk, dağınık, dönemsel, kendiliğinden
tepkilerle kendini ortaya koyan bu dinamikler, özgün, bağımsız, sürekliliği olan
bir muhalefet olamamıştır. Özellikle 1990 yıllarla birlikte sermaye fonlamalarıyla
desteklen STK projeleri ile giderek sistemin ideolojik yeniden üretimi anlamında
ideolojik bozunmanın zeminleri haline gelmiş ve sosyal yanılsamanın araçları
olmuştur. Bu kuşatmanın dışında kalmaya çalışanlar ise giderek
marjinalleşmişlerdir. İçinde bulunulan
yeni süreç, hayatı tehdit eden küçük-sıradan-basit-gündelik vb. sorunlar için
bile gerçekleştirilen tartışma, arayış ve çabaların, sorunun öznelerini doğrudan
kapitalizmin varlığıyla karşı karşıya getirmektedir. Bu nesnellik sermayenin bu alandaki
kuşatmasını kendiliğinden çözmekte, özgün sosyal mücadele dinamiklerinin STK’
laştırılması operasyonu giderek işlevsiz kalmaktadır. Nitekim, son iki yıl içinde
yaşanan gelişmeler göstermektedir ki; şiddet, kapitalizm tarafından, eskisinden daha
yoğun, küresel bağlamda, biricik egemenlik aracı olarak yeniden tanımlanmakta,
örgütlenmekte, uygulanmaktadır.
Kapitalizmin karakteristiği olan “barbarlık” artık gizlenemez hale gelmiştir.
Gündelik hayatın yeniden üretimi, bağlamlarından kopartılmış “terörizme”
karşı mücadele adı altında, şiddetin yeniden üretimi haline gelmiştir. 3-Diğer önemli
sonuç ise, tanık olduğumuz küreselleşme karşıtı eylemliliklerin, tüm alanlarda
geleneksel örgütsel yapıların, mücadele anlayış ve tarzlarının aşılması eylemi
olarak da yaşanmasıdır. Bu eylemlilikler, kendiliğindende olsa, mevcut-geleneksel
siyasi partiler, sendikalar ve tüm kitle örgütlerinin etkinlik sınırlarını aşan
alanlardan ve onların örgüt sistematikleri dışından, özgün örgütlenme ve
pratikler üzerinden gerçekleşmiştir.
İkinci
tespitimizin bağlamını kapitalizmin küreselleşme olarak tanımlanan süreçte,
merkez, çevre ülke ayrımı gözetmeksizin yürüttüğü ekonomik politikaların
açığa çıkardığı muhalefet zeminleri ve dinamiklerinin zorunlu yakınlaşması
oluşturuyor demiştik. Şöyle ki: *Merkez ve çevre
ülkelerde uygulanan yeni liberal politikalarla, işçilerin ve emekçilerin ekonomik
durumlarının katlanılmaz boyutlarda kötüleşmesi ve mevcut hakların ellerinden
alınmasına karşı oluşan muhalefet. *Yine aynı
politikaların en önemli araçlarından biri olan özelleştirmelerin, sağlık, eğitim,
sosyal güvenlik ve tüm hizmet alanlarında ortaya çıkardığı sonuçlara karşı
muhalefet. *İşsizliğin
artışı ve çalışma standartlarının ve koşullarının kötüleşmesine karşı
oluşan muhalefet. *Kadın ve çocuk
emeğinin yoğun sömürüsünün ve aşırı çalışmanın ölümlere yol açan
sınırlara dayanmasına karşı oluşan muhalefet. *Özellikle
bağımlı ülkelerde yeni liberal politikaların sonucu mülksüzleşmenin artışı ve
mülksüzleşen bu yığınların kentlerin varoşlarında yoksulluk içinde
yaşamalarından doğan hoşnutsuzluk.
Açlık, işsizlik, sağlık, eğitim, konut sorunu ve en önemlisi de kimliksizlik bu
yığınları önemli bir muhalefet odağı haline getirmiştir. *Yine özellikle bağımlı
ülkelerde yaşanan, dini, etnik ve ulusal parçalanmaların ortaya çıkardığı
baskılara karşı muhalefet. Söz konusu ülkelerde yaşanan etnik, dini vb. iç savaşların ortaya çıkardığı barış
istemli muhalefet. Bu bağlamda Avrupa metropollerinde göçmen ve yabancı
düşmanlığına karşı oluşan muhalefette önemlidir. *Yeni liberal politikaların
bağımlı ülkelerde yarattığı en önemli sonuçlarından biri de demokrasi ve insan
hakları sorununun yakıcı bir sorun olarak
yaşanmasıdır. Özellikle çeşitli sınıf ve kesimlerden aydın, yazar, bilim insanı,
sanatçı, siyasetçi, örgütlü ve örgütsüz yapıların etkinliğinde gelişen
demokrasi ve insan hakları mücadelesi önemli bir muhalefet zeminidir. *Kadın emeği
üzerindeki aşırı sömürünün ve kadın olmaktan kaynaklanan sorunların giderek
ağırlaşması ile oluşan, etkin ve geniş kesimleri içine alan bir kadın muhalefeti. *Yine kapitalizmin
küreselleşme ile artan saldırısının, eko-sistem üzerinde yarattığı tehlikelerin karşısında oluşan kitlesel ve yaygın bir
çevreci muhalefet. *Özellikle
bağımlı ülkelerde uygulanan liberal politikalarla, tarımın yıkıma sürüklenmesi
ile açığa çıkan topraksızlaşan
köylülüğün muhalefeti. *Yoksulluğun ve
açlığın artık dünya nüfusunun neredeyse yarısının yaşamı haline gelmesi
karşısında, özellikle merkez ülke odaklı oluşan yoksulluk karşıtı sosyal
muhalefetler. *Ayrıca eğitim
sisteminin, yeni liberal politikalardan direkt etkilenmesinin tüm olumsuz sonuçlarına
karşı, ciddi ve yaygın bir öğrenci-gençlik muhalefeti. Daha da
ayrıntılandırılabilecek bu muhalefet zeminleri, aynı ülke, bölge ve çeşitli
ülkelerindeki muhalefet dinamiklerini, hiçbir merkezi organizasyona bağlı olmadan,
benzer tarz ve mücadele yöntemleriyle yaratılan kendilğinden eylemliliklerle ortak bir
pratik hatta birleştirebildi. Bu ortak pratik
hat, içindeki zengin çeşitlilikteki örgütlerin varlığı düşünüldüğünde
önemli ve değerlidir. Bu öznellik,
bileşenlerin perspektifleri, küreselleşme olgusuna yaklaşımları, ifade ettikleri
muhalefet zemininin dinamikleri açısından ciddi belirsizlikleri de içermektedir. Bu
yüzden küreselleşme karşıtı hareketin rotası henüz belli değildir, hatta yoktur
diyebiliriz. Rota, bileşenlerin sürecin iradesi olma yönündeki kendi iç netleşme,
ayrışama ve mücadeleleri ile doğrudan bağlantılıdır. Küreselleşme
karşıtı hareket içindeki başlıca örgütsel organizasyonlar şunlardır: Merkez ve çevre
ülkeler işçi sınıflarının kısmi ve dar haklarının korunmasına kilitlenmiş,
yeni liberal politikaların üretim süreçlerinde yaratmış olduğu yeni yapılanmalarla
örgütlenme zeminlerini kaybeden, hantal, bürokratik yapılarıyla bu sendikal yapılar
bu gün ne yazık ki, küreselleşme karşıtı hareketliliğin en uzağındaki
bileşendir. Gaye Yılmaz’ arkadaşımızın tebliğinde bu yapıların küreselleşme
karşıtlığı içindeki yeri ayrıntılı bir biçimde irdelenmektir. “Sosyal adaletin
küreselleşmesi” politikaları, yeni liberal süreçte, giderek azalan sayıda
örgütlü işçi kitlesinin ayrıcalıklı çıkarlarının savunusu üzerinden,
bürokratik varlıklarının sürdürülebilmesine indirgenmiş talepleri ifade
etmektedir. Dünya ve Avrupa işçi sınıfı üzerinde hala etkin olan bu yapıların
küreselleşme karşıtı mücadele içindeki yerini belirleyende bu taleplerin faydacı,
parçalayıcı ve uzlaşmacı içerikleri olmaktadır. İkinci eksende
ise, yukarda tanımladığımız geleneksel yapılara bir tepki olarak doğmuş,
oluştuğu ülkenin, tüm muhalefet dinamiklerini kapsayabilen, toplumsal muhalefetin
özgün örgütsel formları olabilen, yeni sendikal örgütlenme deneyimleri
bulunmaktadır. Bu örgütsel deneyimler,
küreselleşme karşıtlığı diye tanımladığımız özgün sürecin öncesinden, 1980
yılların ikinci yarısından sonra ortaya çıkan deneyimler olmasına rağmen,
küreselleşme karşıtı hareketin oluşmasında ve gelişmesinde önemli katkılar
sunmuştur.
Tüm bu özgün
örgütsel deneyimler, salt işçi ve emekçilerin örgütlenmesini amaçlayan değil,
ülkenin özgün sorunları çevresinde doğan tüm muhalefet dinamiklerini içinde
taşıyan, daha esnek, örgüt içi demokrasinin görece daha doğrudan yaşanabildiği,
söz konusu ülkelerin yasal sınırları içinde meşruiyet aramayan, eylem ve
etkinlikleri ile fiili bir meşruiyet kazanan hareketlerdir. Örneğin KCTU
“yasadışı” bir örgüt olarak, işyerlerinde, yaşam alanlarında, beyaz
yakalı-mavi yakalı ayrımını fiilen ortadan kaldırarak, önemli bir muhalefet dinamiği olan öğrenci gençlik
muhalefetiyle organik ilişki oluşturarak yürüttüğü mücadelelerle, Güney Kore’
de demokrasi mücadelesinin önderliğini
yapabilmiştir. G. Afrika’ da
COSATU, ırkçı rejime karşı verilen mücadele ile, işçi-emekçi muhalefetinin
ortaklaştırılmasında ve ırkçı rejimin çökertilmesinde önemli işlevler
yüklenmiştir. Brezilya’ da ise
CUT, bürokratik geleneksel sendikal egemenlikleri aşarak, işçi sınıfını tüm
bileşenlerini ortak bir örgütsel yapı içinde bir araya getirerek, yoksul mahallelerin
örgütlenmesini sağlayarak, topraksız köylü hareketi ile organik ilişkiyi kurarak,
toplumsal muhalefetin en büyük gücü haline gelmiştir. Nitekim Brezilya İşçi
partisi bu örgütlenme içinden çıkmış ve bu gün iktidara gelmeyi hedefleyen siyasi
bir güç haline gelmiştir. Dünya Sosyal Forumu’nun oluşturulmasında etkin olarak
yer almış, bu deneyimin enternasyonal bir eylemliliğe ulaştırılmaya
çalışmıştır. Benzer özgünlükteki diğer deneyim de Filipinler’ de 1 Mayıs
Hareketidir. Hindistan’ da,
a-tipik üretim örgütlenmesi ile, sosyal güvenlikten yoksun, sınırsız çalışma
saatleri ve çok düşük ücret koşulları, en önemlisi de çocuk ve kadın emeğinin
yoğun sömürüsü üzerine dayanan ev işçiliğinin sonuçlarına karşı oluşan muhalefetin örgütlenme deneyimi
bir başka örnek. Bu örgütlenme modeli tüm bölgede yaygınlaştırılmaya
çalışılmaktadır. Ayrıca bölgedeki güçlü kadın hareketinin önemli bir dinamiği
olmuştur. Özellikle yaz
aylarında patlayan krizle gündeme giren Arjantin’de özgün bir örgütlenme deneyimi
yaşanmaktadır. İşsizlerin örgütlenmesi. Bu örgütlenme, salt işsizlerin değil,
sanayi ve hizmet işçilerinin, yoksul mahallelerin, tarım işçilerinin, topraksız
köylülerin muhalefetleriyle ortaklaşabilen bir deneyimdir. Arjantin’ de yürütülen
muhalefetin dinamiğini oluşturmaktadır. Türkiye’ de de
benzer örgütlenme deneyimine tanık olduk. Özellikle 1989 Bahar Eylemlilikleri ile ivme
kazanan kamu çalışanlarının sendikal hak mücadelesi, 1996 yılına kadar
Türkiye’de ki toplumsal muhalefetin temsiliyetini üstlendi. Gerek örgütlenme ve
gerekse mücadele tarzları, geleneksel örgütlenme araç ve işleyişlerin dışında,
“fiili ve meşru mücadele” perspektifiyle 12 Eylül sonrası yürütülen demokrasi
mücadelesinde bir düzey sıçraması yaşatmıştır.. Türkiye örneği
aslında, bu özgün hareketlerin karşı karşıya kaldıkları tehlikenin de
belirlenmesinde önemli bir örnek. Militan, meşru ve fiili mücadelelerle, geniş
kesimleri kapsayan örgütsel formlarıyla bu özgün deneyimler, ne yazık ki,
kendilerini var eden koşulların değişmesiyle, bürokratik bir kastlaşmaya uğramakta,
özellikle yasallaştırma programlarıyla fiili ve meşru militan hattan
uzaklaştırılmaktadır. Güney Kore’ de
1997 yılında yaşanan krizde, artık yasal hale gelmiş KCTU yıkım politikalarını
engelleyememiştir. G.Afrika’ da ırkçı rejime karşı işçi sınıfının
mücadelesini etkin olarak kullanan COSATU, ırkçı olmayan yönetimin, liberal
politikalarıyla yıkıma sürüklenen daha da yoksullaşan işçi sınıfının
muhalefetini bu yeni sürece taşıyamamıştır. Nitekim son üç
yıl içinde, Türkiye’ de yaşanan, işçi ve emekçi kesimlerin ciddi hak
kayıplarına ve yoksullaşmalarına neden olan sürecin karşısında başta kamu
çalışanları hareketi olmak üzere, tüm emek örgütleri direnemediler. Hatta
uygulanan yapılanma programının sosyal kurumları işlevini görür hale geldiler. Arjantin’ de
yaşanan kriz, yine kriz sinyalleri verilen Brezilya’ da yaşanan ve yaşanacak süreç
bu bağlamda, bu ülkelerdeki örgütsel deneyimlerin geleceğini de belirleyecektir. Fakat verili
düzeyin tüm olumsuzluklarına rağmen, bu örgütler küreselleşme karşıtı
mücadeleye önemli katkılar sunmaktadır. 2-Topraksız
köylü hareketleri: Küreselleşme
karşıtı hareket içinde, en etkin, en kitlesel muhalefeti topraksız köylü
hareketleri oluşturmaktadır. Özellikle Zapatistaların isyanı, PGA oluşumu güçlü
ve etkin bir muhalefeti oluşturdu. En ilkel düzeyde dahi yaşamın artık
sürdürülemez hale gelmesinin neden olduğu kontrol edilemez öfke bu muhalefetin nesnel
zeminini oluşturmuştur. Küreselleşme
olarak tanımlanan yeni sürecin en ayırd edici yanı, tarım, orman ve ekolojik
değerler üzerinde onarılamaz, ağır tahribatıdır. Maden, enerji, askeri-sınai
yatırımlar, nükleer ve diğer kirli sanayi yatırımları ve en önemlisi yeni tarım
yöntem ve politikaları ile, dünya tarım topraklarının neredeyse yarısından
fazlası kirletilmiş, kullanılamaz hale gelmiştir. Ayrıca tarımda yeni liberal
politikalarla tarım toprakları üzerindeki mülkiyet ulus ötesi şirketlerin elinde
yoğunlaşmış, mülksüzleşme-topraksızlaşma yoğunlaşmıştır. Önemli sayıda
nüfusu barından kırsal hayatın yıkımı, önemli bir yaşam sorununu ortaya
çıkarmıştır. Bu gün açlık, beslenme ve sağlık sorunları, temiz su
kaynaklarının yetersizliği, çevre kirliliği, göç
vb sorunların ulaştığı boyutlar, dünyanın fiziki varlığının ciddi bir
tehdit altında olduğunu göstermektedir. Özellikle Latin
Amerika ülkelerinde, adil toprak reformu talepleri üzerinden bazı yerelliklerde sonuç
alıcı, bazı yerelliklerde toprak işgalleriyle fiili çözümlere ulaşan, yine bazı
yerelliklerde liberal politikaların terk edilmesini sağlayan güçlü köylü
hareketlerine tanık olmaktayız. Meksika’ da Zapatistalar ve Kolombiya’ da FARC gibi
gerilla hareketleri bölgesel denetimler
sağlayarak, kendi tarım programlarını uygular hale gelmişlerdir. Bu hareketlerin en
özgün yanlarından biri, kendi muhalefet sınırları kalmaksızın, ülkenin diğer
muhalefet odaklarıyla ortak mücadele araçlarını yaratmayı başarabilmeleridir.
Demokratik, etnik, kültürel, ekonomik, siyasal tüm taleplerin elde edilmesine dönük
mücadeleyi, kendi talepleriyle ilişkilendirebilmektedir. Küreselleşme karşıtı
hareketin içinde etkin olarak yer alarak, özellikle Amerika, Afrika, Asya ve Avrupa’
yı da içine alan bir mücadele hattı ve ortak örgütlenme yaratma çabalarını
yoğunlaştırmaktadırlar. Başlıca güçlü
ulusal köylü hareketleri şunlardır: Meksika
Zapatistalar olarak bilinen köylü gerilla (EZLN) hareketi, Kolombiya’ da köylü
gerilla(FARC) hareketi, Brezilya’ da “Topraksız İşçiler Hareket”(MST),
Ekvator’da Köylü ve Yerli ortak hareketi(FENOC), Peru’ da bağımsız “Peru
Köylü Konfederasyonu”(CCP), ve yine Avrupa’ dan Jose Bove önderliğindeki Köylü
Konfederasyonu. 3-Yoksulluk
Karşıtı Hareketler: Merkezi Londra’da
bulunan ve dünyanın çeşitli ülkelerinde varolan örgütlenmeleri bünyesinde
barındıran Oxfam en önde gelen örneklerdendir. "Yoksulluğa ve adaletsizliğe
karşı çıkmak için hükümet dışı örgütlerin oluşturduğu uluslararası bir
konfederasyon" olarak yapılanmıştır. Uluslararası yardım
örgütü gibi çalışmaktadır. Oxfam
küreselleşmenin kendisine karşı değildir. Küreselleşmenin mevcut biçimine karşı
çıkmakta, yoksullukla mücadele stratejisini yeni liberal ideolojinin eleştirisine
dayandırmaktadır. Bu bağlamda küreselleşme karşıtı hareket içinde özgün bir
yere sahiptir. Faaliyetlerini, sağlık-ilaç, savaş karşıtlığı, borçların iptali,
eğitim ve G8 ülkelerinin yoksul ülkelere yatırım yapmaları doğrultusunda
kampanyalar biçiminde yürütmektedir.
Oxfam’ın mevcut
örgütlülüğü "Kuzey" ülkeleri ile sınırlıdır. 2004’e kadar üye
tabanını genişletmeyi ve Japonya, Hindistan, Brezilya, Meksika, Güney Afrika ve Fransa
gibi stratejik ülkelerde örgütlenmeyi hedeflemektedir.
Üçüncü Dünya
Ağı (Third Word Network), finansal sermayenin denetlenmesi ve yoksul ülkelerin
borçlarının iptali talepleri üzerinden, bir eylemlilik hareketinden çok,
iletişim-bilgilenme ağı biçiminde örgütlenmiştir. Faaliyetleri, bu alanda etkinlik
gösteren örgütler arasında uluslararası dayanışma ve işbirliğini oluşturmak,
araştırmalar, raporlar hazırlamak, alternatif politikalar oluşturmak, oluşturulan
politikaların politik platformlarda tartışma gündemlerine sokmak şeklinde
özetlenebilir. Bir başka
oluşumda, borçların iptali talebi ile oluşturulan Jubile 2000 kampanyasının kurucu
örgütlerinden olan Dünya Kalkınma Hareketi –The Word Development Movement- dir.
Fakat borçların iptali üzerinden yürütülen kampanyanın, görece gerçekliği
olmayan ya da G8 ülkelerinin maniple ettiği bir talep haline gelmesi ile birlikte(ki bu
talep son iki G8 zirvesinin gerçek gündemlerini gizlemede araç olabilmiştir) bu
oluşum bu gün etkinliğini yitirmiştir. 4-Çevre, kadın,
etnik, cins ayrımcılığı sorunları üzerinden yürüyen muhalefetler: Küreselleşme
karşıtı hareket içinde, en militan, en renkli ve en kitlesel bileşeni
oluşturmaktadır. Özellikle 1970’ li
yılların ikinci yarısında ortaya çıkan, 1980 li yıllarla birlikte gelişen,
çeşitlenen ve kitleselleşen, “Yeni
Sosyal Hareketler” küreselleşme karşıtlığının gerçekleşmesinde maya işlevini
görmüştür diyebiliriz. Genellikle, “küçük”,
“elit”, “azınlık” hareketi olarak tanımlan ve küçümsenen, kadın, çevre,
cins ayrımcılığına karşı yürütülen muhalefet, bu gün çok geniş kitleleri bir
araya getirebilmekte, seferber edebilmektedir. Bu muhalefet içinde, anarşist, otonom,
sosyalist, feminist, ekolojist, köylü vb. çok çeşitli oluşumlar yer alabilmekte,
ortaklaşa bilmektedir. Küreselleşme karşıtı hareket içine taşıdığı sorunlar,
kattığı özgünlükler, yarattığı ilişkilerle, deneyimlerle bu muhalefet, sürecin
en zengin dinamiğini oluşturmaktadır. Tüm bu
muhalefetlerin dışında son iki yılda yeni bir deneyime tanık oluyoruz; Dünya Sosyal
Forumu.Tüm küreselleşme karşıtlarının katıldığı ve Davos’ a alternatif,
Brezilya-Porto Allegre’ de toplanan Dünya Sosyal Forumu Küreselleşme
Karşıtlığına yeni ve güçlü bir özgün deneyim olarak eklenmiştir. Ulusal
ayakları oluşturularak düzenlenmek istenen Avrupa Sosyal Forumu da 2002 sonbaharında düzenlenecektir. DSF küreselleşme karşıtı
hareketliliğin, özellikle 11 Eylül saldırısı arkasından gelişen yeni sürecin
dengeleri, ilişkileri, sorunları üzerinden, niteliksel bir sıçramanın ve rota
ihtiyacının karşılanmasına dönük çabalardan biri olarak da görülmelidir. Küreselleşme
Karşıtı Hareketlerde Yeni Dönem ve Gelecekteki Rotası 1999 Seattle eylemliliği
sonrasında gerçekleşen Prag 2000, Nice
2001 ve Cenova eylemliliklerinin sonuçları, küreselleşme karşıtlığının bileşimi
ve yönelimi ile ilgili önemli sorunların tartışılması ihtiyacını ortaya
çıkardı. Küreselleşme karşıtı
eylemliliğin, kapitalizme karşı enternasyonal bir mücadelenin dinamiği haline
getirilmesine dönük eğilimler ve küreselleşmenin “insanileştirilmesi” talebi
üzerinden sistem içi muhalif eğilimler bu tartışmanın taraflarını
oluşturmaktadır. Tartışma Küreselleşme Karşıtı Hareketlerin pratiğinin de
gerilimli, giderek daha parçalı-kopuk yaşanmasına dolayısıyla etkisinin azalmasına
neden olmakta. Hareketin geleceği bu
sorunların tartışılması ve aşılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu sorunları
kabaca belirtmek gerekirse: -Küreselleşme
karşıtlığının kendiliğinden, anlık ve sermayenin pratik gündemlerine sıkışan
muhalefet zemini aşılamamış, kendiliğindenci harekete tapınma, sürecin karakteri
olmuştur. -Küresel
eylemlerin, küreselleşmenin ulusal zeminlerde ortaya çıkardığı sorunlar üzerinden
örgütlenmesi savsaklanmış ve merkezi eylemlere endeksli kampanyalar yerel
eylemliliğin içini boşaltmıştır. -Her eylem
koordinasyonu belirli grupların denetim yarışına zemin olmakta. Bu ise hazırlıklarda
ve alanlarda fiili bölünmelere neden
olmaktadır. -Küreselleşme
karşıtı ilk eylemlerde göstericilere yönelik şiddetin karşılanması ve şiddetin
teşhiri zemininde ortaya çıkan karşı koyuş, özellikle son eylemlerde bu meşru
zemini ortadan kaldıran hedefi belirsiz, kör bir şiddetin kutsanmasına yönelmiş,
eylem fetişizmi öne çıkmıştır. -Nice ve Cenova’
da sendikal bürokrasiye terk edilen organizasyonlarda, özellikle polisin saldırması
muhtemel örgüt ve gruplar alanlarda korunamamış ve kapsanamamıştır. Sermayenin
şiddet yaratan provokasyonuna zemin hazırlanmış ve tüm kitle bu şiddete maruz
kalmıştır.
Bu sorunlar yaşanırken, sorunların aşılmasına dönük arayışlarda
sürdürülmekte. Nitekim, Dünya Sosyal Forumu, propagandif içeriğinden
arındırılarak, tüm muhalefet dinamiklerini kapsamaya çalışan, enternasyonal bir
hareketin yaratılmasına dönük bir irade olarak yeniden örgütlenmeye
çalışılmakta. Ulusal ayaklar üzerinde yükselen, Bölgesel Forumlar oluşturulma
çalışmaları yürütülmektedir. Bu
forumun, mevcut sorunlarında tartışılacağı bir boyuta sahip kılınması, küreselleşme karşıtı hareket için artık bir zorunluluk haline gelmiş düzey
sıçramasını sağlayacak olanakları açığa çıkaracaktır. Merkez ve Çevre
Ülkelerde Küreselleşme Karşıtlarının Politik Yapılanmaları Yine bu yüzden
merkez ülkelerde yükselen küreselleşme karşıtı muhalefetin temel talebi, çevre,
yoksulluk, göçmen ve yabancı işçi düşmanlığına karşıtlık zemininde,
küreselleşmenin insanileştirilmesi ile sınırlı kalmıştır. Muhalefet bu sınırı
aşacak dinamikleri kapsayamamıştır. Anarşist ve otonom örgütlerin soyut
anti-iktidar, anti-kapitalist anlayışı üzerinden yükselttikleri muhalefet bu
etkinliğin kırılmasında dinamik olamamıştır. Özellikle son eylemliliklerde
yaşanan şiddet bu oluşumların küreselleşme
karşıtları içindeki yerlerinin de tartışılmasına neden olmuştur. Çok önemli bir
gelişmeyi vurgulamak gerekli. Küresel saldırının özellikle Avrupa ülkelerinde
ortaya çıkardığı işsizlik, esnek çalışma ve esnek üretim uygulamaları, ücret
ve sosyal haklarda yaşanan gerileme, işçi sınıfının geleneksel tüm ilişkilerini
alt-üst etmiştir. Sendikal yapıların aşınması ve siyasal önderlik krizinin
derinleşmesi, Avrupa ülkelerinde son yıllarda yaşanan milliyetçi siyasal yükselişin
işçi sınıfı içinden de kitle tabanı bulabilmesine zemin olmuştur. İşçi
sınıfının çok büyük bir kesimi kendi ülkelerindeki küreselleşme karşıtı
hareketlere yukarda anlattığımız nedenlerden ötürü hep uzak kalmışlardır. Bu
oluşumlara katılmadığı gibi yer yer karşı
bir tutum içinde olmuştur. Özellikle ICFTU ve ETUC’un son bir yıl içinde,
küreselleşme politikalarına karşı, dar-kısmi emek haklarının korunmasına dönük,
sınıfsal temeli iğdiş edilmiş taleplerle
geliştirdikleri politikalar bu tutumu desteklemiştir. Bürokratik sendikal
varlıklarını koruma kaygısıyla, sermayenin politikalarına uyumlanan bu örgütler, denetimi altında
tuttukları işçi kitlesini, mevcut konumlarının kaybedileceği tehdidini kullanarak bu
politikaları için yönlendirebilmektedir. Böylece, merkez ülkeler işçi sınıfının
bu küresel saldırıyla, çevre ülkeler işçi sınıfı ile aynı sonu paylaşacağı
gerçeğinin görülmesini dönemsel olarak engelleyebilmektedir. Sonuç olarak,
“Avrupa Merkezci” küreselleşme karşıtlığı içinde, işçi sınıfını
örgütlü bir kitlesellikle görememekteyiz. “Küreselleşme Karşıtlığı” ile
“Alternatif Küreselleşme” tartışması, küreselleşme
karşıtı muhalefet içinde politik zeminde yeni bir parçalanmaya neden olmaktadır. Bu
liberal müdahale, sınıfsal ilişkilerin
muğlaklaştığı, “küreselleşme”, Güney-Kuzey ayrımı ve çatışması
argümanları ile yürütülmektedir. Bu tartışmada
marksist sınıf mücadelesi perspektifinin bütünlüklü, örgütlü müdahalesinden ne
yazık ki söz edemiyoruz. Bu ise küreselleşme karşıtı muhalefeti, kapitalizme
karşı enternasyonal mücadelenin dinamikleri olarak dönüştürecek iradenin de
yaratılmasını ertelemektedir. Çevre ülkelerde
ortaya çıkan küreselleşme karşıtlarının bileşimi: Çevre ülkelerde
ise, küreselleşme karşıtlığı ve yandaşlığı
özgün bir yapılanış sergilemektedir. Küreselleşme yandaşları;
küreselleşmenin, demokrasi, insan hakları ve refah açısından uluslara özellikle
“gelişmekte olan” uluslara geniş olanaklar sunacağı propagandası ile etkindirler. Bu güçlü liberal
etkinlik, sermayenin küreselleşme ile içine girdiği yeni yapılanma ve sömürgecilik
ilişkileri ile , ulus devletlerin yeniden
yapılanmasının sonuçlarından kaynaklanmaktadır. Yeni yapılanma, eski, ekonomik,
sosyal ve siyasal ilişkilerin tasfiyesini zorunlu kılmaktadır. Küreselleşme
yandaşlarının demokrasici söylemleri, eski siyasal ve
ekonomik ilişkilerin altında ezilen yığınları yedekleyebilmekte büyük
olanaklar sağlamaktadır. Özellikle daralan siyasal alanda kendine alan açamayan sol,
politika yapma adına liberalize olarak bu yönlendirmenin en önemli taşeronu olmuştur.
Bu kuşatılmışlığın dışında kalmak ancak ciddi ağır bedelleri göze alınarak
başarılabilmektedir. Bu ise marjinalliğin nesnel koşullarını oluşturmaktadır. Küreselleşme
karşıtları içinde ise, üç eğilimi tespit edebiliriz. Birincisi, yeni
yapılanma süreci ile tasfiye olan sermaye kesimlerinin direnişi üzerinden oluşan
karşıtlık. Bu kesim hala içinde yer alabildikleri siyasal zemin, araç ve olanakları
provakatif amaçla kullanarak bir karşıtlık sergileyebilmektedirler. İkincisi, ulusal
bağımsızlık üzerinden yükselen bir karşıtlıktır. “Ulusal Bağımsızlık”
zemininde, belirsizleşen sınıf perspektifi ve anti-kaptalizm bu eğilimin en büyük
açmazıdır. Özellikle, ülkemizde özgün bir karakter ve yere sahip asker-sivil
bürokrasisinin geleneksel ilişkilerinin yeni sürecin zorunlu kıldığı tasfiyesiyle
oluşan muhalefet, ayrıca birinci eğilim içindeki muhalefet bu karşıtlığın
bileşenlerindendir. Ayrıca kaba pragmatizmi siyasal manivela olarak kullanan,
geleneksel-resmi siyasi, ideolojik argümanları, “ulusal bağımsızlıkçı
söylemlerle birleştirerek siyasal bir alan açmak isteyen, sol milliyetçilik(sağ
milliyetçilik inandırıcılığını bu gün için yitirmiştir) bu eğilimin sesi
olmaktadır. Söz konusu küreselleşme
karşıtı eğilim, şövenizmin rotasına girmiş durumdadır. Üçüncüsü
eğilim ise, anti-kapitalist zeminde yükselen karşıtlıktır. Bu eğilim, gerek ulusal
ve gerekse uluslararası alanda siyasal, örgütsel bütünlükten yoksundur. Güçlü,
belirleyici, uluslararası ilişkileri oluşturamayan ve bu yüzden de diğer muhalefet
kesimlerini de kapsayan bir programa sahip olamamalarından dolayı küreselleşme
karşıtlığı içinde etkin değildir. Bu yüzden, ülkemizden hareketle, liberal
politikaların olumsuz sonuçları üzerinden yaşanan muhalefetlerin kendi
özgüllüklerini aşarak birleşik bir mücadeleye dönüştürebilmede, müdahale
görevlerini yerine getirememektedirler. Nitekim, liberal politikalar ve siyasal
oluşumların kuşatması kırılamamakta ve toplum umudunu liberalizme bağlar hale
gelmiştir.
Küreselleşme
Karşıtı Hareketler ve Şiddet Son eylemliliklerde yaşanan şiddet, farklı
gerekçelerle yoğun olarak tartışma gündemimize girdi. Son eylemliliklerde yaşanan
şiddet, ciddi ayrışmalara yol açabilecek, karşılıklı
suçlamalarla yürütülen kısır tartışmalara neden olmuştur. Gelinen süreç
küreselleşme karşıtlığı ile şiddet olgusu arasındaki ilişkinin tanımlanmasını
çok önemli hale getiriyor. İşçi sınıfı mücadelesinin tarihsel deneyimleriyle
oluşmuş şu ilkesel tespitler, sağlıklı
ve sonuç alıcı bir tartışmanın yapılabilmesinde ve doğru tanımlamaya
ulaşabilmede belirleyici önemdedir: -Sınıf
mücadelesi şiddet içermek zorundadır. Bu zorunluluk, kapitalizmin varlığından
kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin doğasında bulunan iktisadi zor, onun yeniden üretimi
için siyasi zoru da zorunlu kılar. Bu açıdan kapitalizm aynı zamanda şiddet
organizasyonudur. -Şiddet egemenlik ilişkilerinin
en önemli dayanaklarındandır. Bu yüzden kapitalizme karşı mücadele şiddet
aygıtına karşı mücadeledir. -İşçi sınıfının şiddeti
kör bir şiddet değildir, kapitalizmin şiddet içeren yanını teşhir etmeye dönük
kararlı tavrı içerir. Kapitalizmin şiddetine, aygıtlarına ve yöntemlerine karşı
mücadeleyi, benzer şiddet, benzer aygıtlarla ve şiddet yöntemleriyle vermeyi reddeder. Bunun kendi mücadelesini
bozguna uğratacağını bilir. Kapitalizm tüm şiddet aygıtlarına ve hayatı terörize
eden tüm provakatif araç ve yöntemlerine de egemendir. Bu yüzden işçi sınıfı, mücadelesinin hiçbir aşamasında ve koşulunda,
aparata karşı aparat durumuna düşmemelidir. Bu zeminde bir karşı duruş sınıf
mücadelesinin hedefinin yitirilmesine neden olacaktır. Tüm bu
tespitler, eylemliliklerde yaşanan şiddetin gerçek sorumlusunun kapitalizm olduğunu
göstermektedir. Fakat, küreselleşme karşıtları içinde sermayenin şiddetine,
sistemin istediği zeminde ve aparatlarla karşı şiddet örgütlemede ısrar eden
gruplar var ve bundan sonra da olacaktır. Bu eğilimler mücadelenin şiddetle
boğulmasına neden olacak sonuçları da yaratabilir. Bu yüzden şiddet sorununu
tartışırken, çarpışma anındaki refleksleri değil, onun oluşumuna neden olan
anlayışı tartışmak gereklidir. Bu tartışmanın gerçekleştirilmesinde öne
çıkarılacak argümanlar şunlar olmalıdır: -Şiddet sınıf mücadelesinin
kendiliğindenci seyri içinde ürer. Ona iradi olarak müdahale etmek isteyenler, iradi
olarak bu aracı kullanamazlar. Kullandıklarında, müdahaleci özne olma işlevini
yitirir, kendiliğindenci mücadelenin, dolayısıyla egemen olanın sorunu kendi
istediği şekilde çözmesinin bir unsuru olurlar. -Şiddet egemenlik ilişkilerine
karşı diz çökmemek için gündeme gelebilir, zaman kazandırır. Bu zaman içinde,
şiddetsiz varoluşun imkanları yaratılmalı ve hiçbir şekilde şiddetin propagandası
yapılmamalıdır. -Bir varoluş düzeyinden kopmak
için şiddet bir araç olamaz. Bu anlamda bir araç olarak kullanıldığında, varoluş,
ancak egemenlik ilişkileri içinde mümkündür, yani düzen içidir. Şiddeti öne
çıkaran eğilimleri sürecin dışına atmak ve alanlarda yalnız bırakmak çözüm
değildir. Yapılması gereken, bu eğilimlerin, yukarda belirtilen ilkesel zeminlerde bir
ilişki ile kapsanması, mücadelenin dinamikleri haline getirilmesidir.
11 Eylül 2001 Sonrası ve Küreselleşme Karşıtı Hareketler En son Cenova
gösterilerinde iki ölümle (birisi alanda kurşunlama, diğeri göz altında işkence ile) birlikte,
bu eylemlilik geleneği özellikle
şiddet zemininde bir tartışma ve sorgulama ile karşı karşıya kaldı. Bu
tartışmalar sürerken 11 Eylül günü, Kapitalizmin iki simgesine uçak bombalarla
saldırıda bulunuldu. Ardından “terörizme”
karşı “Sonsuz Özgürlük Hareketi”
adı ile Afganistan’ a saldırı başlatıldı. Son bir yılda,
özellikle de Cenova sonrası ve 11 eylül öncesi “Küreselleşme” ve
“Küreselleşme Karşıtlığı” üzerine yapılan tartışmalar, “Yeni”
denilebilecek bir sürecin başladığına yönelik tespitler ve bu tespitleri açığa
çıkaran birden çok ve çatışmalı eğilimlerin anlaşılması çabasında
yoğunlaşmıştı. 1990’lı yıllarla birlikte demokrasi, barış, refah vb.
söylemlerle propagandası yürütülen “Yeni Dünya Düzeni” nin, artık pratikte
yalanlanan bu ideolojik argümanlarla yürümediği ortaydı. Özellikle 90’ lı
yılların ikinci yarısından sonra oluşan yeni güç dengelerinin ihtiyaçları
doğrultusunda, askeri, ekonomik ve politik zeminlerde gerçekleşen pratiklerin, yöntem,
araç ve kısmi uygulamaları, yeni bir
sürecin inşasının ipuçlarıydı. Önce Bosna, sonra Kosova, en son
Makedonya ve 11 Eylül sonrası, Afganistan operasyonları, sırasını bekleyen Irak,
askeri alanda akla ilk gelen uygulamalar. Bu operasyonlar, Yeni NATO Konsepti ve Avrupa
Ordusu oluşumlarının operasyonal örnekleri olarak nitelenebilir. Ekonomik zeminde,
MAI, GATS gibi anlaşmalar ve bölgesel oluşumlar,
politik alanda ise, WTO’ nun çatısı altında oluşturulmaya çalışılan “Küresel
Hükümete” bağlı, kabuk ulus devlet yapılanmalarının hızla yeniden inşası, söz
konusu pratiğin diğer karşılıklarıdır. Önce Balkanların, Afganistan
üzerinden Asya’ nın ve Gürcistan, Çeçenistan, Rusya üçgeni üzerinden Kafkasya’
nın ve bir ibret tarzında yürütülen operasyonla Ortadoğu’nun yeni güç
dengelerine ve ihtiyaçlarına göre yapılandırılması geleceğin nasıl
yaşanacağına dair somut örneklerdir. Tüm bu operasyonlarda kullanılan iki argüman
var; “demokrasi” ve “terörizme karşı mücadele”
Emek safları
açısından sürecin en önemli yanı budur. Ve sermayenin tüm kesimlerinden
bağımsızlaşmak, bunun anlayışını, teorisini, felsefesini, örgütlenmelerini,
araçlarını yaratmak zorundadır. Küreselleşme
Karşıtı Hareketin Rotası: Emek Sermaye Saflaşmasının Yeniden Yaratılması
Küreselleşme
karşıtı hareket içinde ki emek güçleri açısından durum, sermayenin çeşitli
kesimlerine yedeklenmiş olmasına rağmen, umutsuz değildir. Emek saflarını dünya
ölçeğinde ele aldığımızda, olgunlaşmış, önemli birikimleri edinmiş, ayakta
durabilen ve/veya her defasında ayağa kalkmayı beceren kesimleri içerdiğini görmek
mümkündür. Emek safları sınıfsal kimliğini unutmaksızın, ancak, sınıfsal
kimliğini aşmayı becererek, emek-sermaye saflaşmasını, gündemin ön planına taşıyabilir ve bu saflaşmanın, tüm bir insanlıkla, bir avuç egemen arasında
saflaşma olarak yaşandığını gösterebilir. Bu ise, sermayenin, her şeyiyle yeniden
tanımlamayı becerdiği dünyada, emek saflarının da, dünyadaki tüm olgu ve
ilişkileri yeniden, değişmiş haliyle ve daha derinlikli tanımlamasını zorunlu
kılıyor. Bu ise, soyut politik hedeflerle değil, tüm tarihsel, insansal, kültürel ve
ekolojik değerlerin savunusu, yaşanma ısrarı ve sahiplenmesi üzerinden bir mücadele
hattının yaratılmasıyla olanaklıdır. Değerler cephesinden baktığımızda, dünya
ve insanlık artık yok oluşun sınırlarında dolaşıyor tespitini yapabiliriz. Küreselleşme
karşıtı hareketler, tüm zaaf, eksik ve yanlışlarına rağmen, sözü edilen
değerlerin savunulması, sahiplenilmesi ve yaşanması isteğinin ifadesidir. Hayatın
tüm zenginliğini, çeşitliliğini ve muhalif dinamiğini taşıyan küreselleşme
karşıtı hareket, bu saflaşmanın yaratılmasında en gerçekçi zeminidir. Kabul edilmelidir
ki bu gün, dünyayı anlamada, açıklamada kendi konumunu belirlemede emek safları
ciddi kafa karışıklığı içindedir. Tüm bu oluşumlar ve örgütlenmeler, çeşitli
saflaşmaların, çatışmaların, çelişik birleşikliklerin varlığına işaret
etmektedir. Bunların ekonomik, politik,
ideolojik düzlemlerde hangi gelişmelere denk düştüğünü açıklamak gerekmektedir.
Bunun zengin olanakları bu geçek içinden bulunacaktır. Küreselleşme
olgusu, emek-sermaye saflaşmasının yeniden örülmesini engelleyen ciddi bir
kuşatılmışlığı yaratmıştır. Küreselleşme, bir yandan işçi ve emekçilere
siyasal araçların uzağında, sınıfsal aidiyetini kaybetmiş, yoksul ve düşkün bir
hayatı dayatırken, diğer yandan refah, özgürlük, demokrasi, insan hakları vb.
demagojik safsatalar üzerinde siyasal alanı kendince belirlemektedir. Düşkünlüğü
siyaset olarak tanımlayan, yaşayan ve
yeniden üreten sağ-sol liberalizm, siyasal hayatın daraltılmasında işlev
görmektedir. Sağ-sol liberalizmin kuşattığı politik zeminin dışı ise, küresel
olarak örgütlenmiş şiddetle boğulmaktadır. Tüm sınıfsal
dengeler, ideolojik, politik ve örgütsel yapılanışlar sermayenin belirlediği zeminde
tanımlanmaya zorlanmaktadır. Küreselleşme
karşıtı hareketlilik bu tanımlanmayı, zoraki ezberi bozmakta, en azından
zorlaştırmaktadır. Bu yüzden, çok
önemli ve değerli bir deneyimdir. Başka bir dünya
mümkün inancını, çok güçlü bir şekilde, tekrar dillendirdi. Bu mümkün
dünyanın nasıl yaratılacağına dönük yanıtların, görevlerin ve araçların
yaratması sancılı, zorlu bir süreç olacaktır. Bu güne kadar
yinelenen inanç, kararlılık ve süreklilik geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor. Üretilecek
yanıtın inandırıcılığı ve yaratacağı seferberlikler, dünyayı barbarlığın
esaretinden kurtaracaktır. Mesut
MAHMUTOĞULLARI Eğitimsen İst.2
Nolu Şube MAI ve
Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu |