mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


BÖLGESELLEŞME: Küreselleşme Karşısında bir Alternatif mi?

                                   Yoksa Küreselleşmeyi Besleyen Bir Gelişme mi?

Selim Yılmaz - 4 Temmuz 2002

http://www.ir.metu.edu.tr/conference/papers.html

Not: Bu Tebliğ, ODTÜ(Ortadoğu Teknik Üniversite) Uluslararsı İlişkiler Bölümünün 3-5 Temmuz 2002 tarihlerinde düzenlediği Uluslararası Konferansta sunulmuştur.

 


Küreselleşme; kapitalist üretim biçiminin gerçek anlamıyla bir dünya sistemi haline gelmesi için atılan adımların bütününe kapitalistlerce verilen isimdir. Küreselleşme tek bir kavram olarak sunulsa da olgusal ve ideolojik olarak iki ayrı boyutta değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Olgusal olarak küreselleşme; son yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler sonucunda üretici güçlerin gösterdiği büyük gelişme, işbölümünün, tekelleşmenin, sermayenin ve finans kapitalin akışkanlığının dünya ölçeğindeki düzeyi, ulus ötesi tekellerin yatırım, üretim, finans alanlarında ulaştığı hacim ile bilgi iletişim teknolojilerindeki gelişmenin bütünü olarak açıklanabilir.

Kavramın ideolojik boyutu ise; Kapitalist Sistem teorisyenlerinin savları arasında, küreselleşme sürecinde ideolojik ve toplumsal sınıfların ortadan kalktığı, önceki dönem kapitalizminin yükselen değerleri olan egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramların bugün geçerliğini kaybettiği ve bu kavramların yerini karşılıklı bağımlılık (Interdependence) ilişkisinin aldığı biçimindeki söylemlerin ardında gizlidir. Ancak sistem teorisyenleri bu sürecin en belirgin özelliklerinden olan işçi sınıfının hacimsel genişlemesinden bahsetmemekte, sürecin emperyalizm olduğunu ve ondan bağımsız ya da onu aşan bir süreç olmadığını söylememektedirler. Kapitalizmin kendisine değil yalnızca küreselleşmesine karşı olanların karşıtlığı ise, söz konusu bu değerlerin sınıfsal perspektiften bağımsız olarak savunulmasına dayanmaktadır. Sürecin belirleyici yönelimlerinin başında emeği kuralsızlaştırma ve esnekleştirme ile kamusal hizmetler ve varlıkların sermaye sınıfına devredilmesi gelmektedir.

 

Sermayeler arasında yaşanan birebir rekabet, makro ölçekte yaşanan işbirliğini ve ittifakları gizlemektedir. Şirket birleşmeleri ve el değiştirmeler nasıl kıyasıya rekabetin görünen sonuçlarıysa, makro düzeydeki çıkarları garanti altına alan Bölgesel Anlaşmalar da sermayeler arası ittifakların görünen sonuçlarıdır. Bölgeselleşme ve Küreselleşme arasındaki ilişkinin tanımlanmasında başta AB, NAFTA, APEC, COTONOU olmak üzere tüm Bölgesel Anlaşmaların içeriğinin irdelenmesi ve varılan sonuçların, küreselleşmenin en kapsamlı kurumu olan Dünya Ticaret Örgütünün gündemleri ile karşılaştırılması yeterli olacaktır.

 

Sermayenin 20.yüzyılda oluşturduğu küresel boyuttaki önemli yapılanmaları arasında ICC- International Chamber of Commers (Uluslararası Ticaret Odası) Merkezi Paris 1918, 1945 sonrası IMF-İnternational Monetary Found (Uluslar arası Para Fonu) , WB-World Bank (Dünya Bankası), BM-GATT- The General Agreement on Tariffs And Trade (Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması), OECD-Organisation for Economic Co-operation and Development (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı) Merkezi Paris 1960, 1970’lerde WEF-World Economic Forum (Dünya Ekonomik Formu), 1994’te WTO-World Trade Organisation (Dünya Ticaret Örgütü) TABD – Transatlantic Business Dialog (Atlantik ötesi Sermaye Diyaloğu)1995 TAFTA – Transatlantic Free Trade Agreement/ NTM – New Transatlantic Marketplace (Atlantik Ötesi Serbest Ticaret Anlaşması) TEP – Transatlantic Economic Partnership (Atlantik Ötesi Ekonomik Ortaklık) 1998  bulunmaktadır. 

Yukarıda ismen aktardığımız küresel oluşumlar ile aşağıda kısa bilgilerini aktaracağımız bölgesel oluşumları ve bloklaşmaları, çaresizlik duygusu uyandırmak için değil, karşı karşıya bulunduğumuz ve her an her, alanda iç içe olduğumuz sistemin yapılanmasını anlama ve emek gücünü satarak yaşayan kitleler açısından doğru örgütlenme zemininin oluşturulmasına  bir katkı olarak değerlendirileceğini umuyoruz.

 

Kapitalizm, sömürüsünü 1980’lere kadar 300-400 yıllık tarihi boyunca perde arkasından yönettiği ulus devletler üzerinden gerçekleştirdi. Ancak son yirmi-yirmibeş yılda, ulus devletlere yüklediği emperyal misyonun üzerine ulusötesi şirketlerin egemenliğindeki kurumları yerleştirmeye başladı. İşte bu yüzden WTO kararları ve alt anlaşmaları ile ulus devlet yapıları, kapitalistlerin günümüzdeki ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmektedir. Bu yeniden yapılanma devletleri ortadan kaldırmamakta, ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel, hukuksal alanlarda artık aleni biçimde sermayenin kurumlarına tabi kılmaktadır. Bir başka anlatımla bu dönüşümü, tek tek her biri kendi ulus devletine egemen olan sermaye gruplarının, -kendi coğrafyalarındaki küçük sermaye karşı çıksa da ikna, tehdit ya da krizlerle- hegemonyalarını, ulus ötesi sermayeye entegrasyon süreçlerinin bir gereği olarak ve karlarını arttıracakları beklentisiyle, kapitalist sistemin egemenleri ile paylaşma olarak da tanımlayabiliriz.

 

ABD’nin bir önceki Başkanı Bill Clinton 2000 yılında CNN’e verdiği bir demecinde  “Küreselleşme gevşek sınırlar ister. Üniter Devlet yapıları küreselleşmeye uygun değildir” demiştir. Bu konuşmadaki gerçek özneyi küreselleşme değil sermaye olarak algılamak gerekir. Çünkü sermaye 100 yıldan uzun bir süredir ürünlerini dünyanın her yerine yaygınlaştırmayı büyük ölçüde başarmış, ancak hizmet ticareti ve finans sermayesi ile üretim birimleri, ulus devlet yapıları ve onlara egemen sermayenin sınırlama ve korumalarından dolayı yeterince yaygınlaştıramamıştır. İşte bu yüzden sermaye, hizmet ticareti ve finans üzerinden yeni kar alanları yaratarak kar oranlarını arttırmak ve meta üretimindeki kar oranları düşüşünü tersine çevirmek için engel oluşturan tüm sınırlama ve korumaları küreselleşme adını verdiği bilinen sömürü düzeni ile ortadan kaldırmak ve bunu tüm dünyaya yaygınlaştırmak çabasındadır. Amaç tüm metaların üretimi, sermayenin ve finans kapitalin dolaşımı önünde engel oluşturabilecek tüm sosyal düzenlemelerin ve sınırlamaların ortadan kaldırılmasıdır.

 

Bütün yapılanların ve yapılması planlananların arasında kuşkusuz burjuva demokrasisinin de yeniden tanımlanması ve sorgulaması yapılacaktır. Örneğin Türkiye’de son 3-4 yılda çıkarılan uyum yasalarının hemen hemen hepsinde “bağımsız” kurullar oluşturulması öngörülmüş ve bunların çoğu oluşturulmuştur. Bu “bağımsız” kurullar (Governance-Yönetişim: yönettiğini sanırken yönetilmek) siyasi otoriteden bağımsız, ancak sermayeye bağımlı, onun egemen olduğu yapılar olarak tasarlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. Bu yapıların ne kadar güçlü olduğunu Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, Haziran 2002’de başbakanın sağlığı ve genel seçim konusunda yaptığı açıklamadan net olarak anlaşılıyor. “Oluşturduğumuz Kurullar, özellikle ekonomi ile ilgili kurulların üyeleri dürüst çalışırsa yapılacak bir genel seçimin ekonomi üzerine etkisi olmaz ya da çok az olur”. Derviş bu ifadesi ile, halkın oylarının, seçmen iradesinin, seçimin seçilenlerin, partilerin ve hükümetlerin, temsil ettiği sınıf için artık önemsizliğini, özetle burjuva demokrasisinin gerçek yüzünü açıkça ortaya koymuştur.

Sermaye bir yandan da -1999 yılından beri- gündeme getirdiği Dünya Hükümeti tartışmasına, 2000 yılı Eylül ayında BM’lere düzenlettiği zirvenin de yardımı ile ciddiyet kazandırma çabası içindedir. Dünya hükümeti olma konusunda BM ve DTÖ arasında yaşanan sen-ben tartışması tam bir gösteri  niteliğindedir. Çünkü BM’in, kuruluşundan hemen sonra kendi çatısı altında yapılan ilk anlaşmalardan biri GATT-Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasıdır. Bu anlaşma 1994 yılında Dünya Ticaret Örgütü (WTO) DT֒ye dönüştürülmüş ve gelinen süreçte DTÖ, BM yapılanmasının  dışında ve yaptırım gücü en yüksek sermaye örgütü haline gelmiştir. BM siyasi bir yapılanma olarak hemen hemen tüm kararları tartışılan fakat uygulanmayan bir örgütken, DTÖ ekonomik bir yapılanma olarak dünyadaki ekonomik ve siyasal etkinliği her geçen gün artan, ekonomik yaptırımları mutlak olan bir yapıdır. Dünyada militarist unsurların tarihsel olarak güçlü olduğu ülkelerde (Türkiye gibi), DT֒nün ya da BM’in dünya hükümetliğine talip olması, bazı siyasal akımlarca da (sol da dahil) desteklenmektedir. Soruna yalnızca, devletlerin güçsüzleştirilmesi gereğinden yaklaşılmakta, yerine neyin konduğu fazla umursanmamaktadır.

 

Oysa sermaye, çıkarlarını pekiştirmek ve geliştirmek için atacağı adımları çok önceden  tekrar tekrar değerlendirmekte, tartıştırmakta ve çeşitli yeni seçenekler üretmektedir. Bir yandan ulus devletleri başkalaştırırken ve dünya hükümetini en üst kurumlarında tartıştırırken diğer yandan Şirket Vatandaşlığı Konseptini de tartışmaya açabilmektedir. 1999 yılı sonbaharında, aralarında Ünilever, Rio Tinto[1] BP-Amoco’nun sponsor olarak bulunduğu ve İngiliz Kraliyet Akademisinin düzenlediği, katılımcıların 1500-2000 İngiliz Pound ödeyerek katılabildiği konferansın konusu “Devletlerin sorumluluğu nerede biter, Şirketlerin sorumluluğu nerede başlar.”şeklinde belirlenmiştir. Bu konferansın düzenlenme gerekçesi ile, DT֒nde tartışılan Dünya Hükümetliği tartışması arasında ideolojik olarak hiçbir fark bulunmamaktadır. Diğer yandan  son 15-20 yıldır, mal ve hizmet üretiminde uygulanan ve Japonya’dan tüm dünyaya yaygınlaştırılan toplam kalite pratiği ile empoze edilmek istenen de benzer bir anlayıştır. Post-Fordizm uygulamalarında önemli bir yer tutan bu üretim biçiminin doğum yeri Japonya olmakla birlikte, son 20 yıldır başta kuzey Amerika olmak üzere AB ve dünyanın diğer bölge ve ülkelerinde de uygulanmaktadır. Bu uygulamanın temeli, kurum kültürünün tüm çalışanlara verilmesine dayanmaktadır. Kalite anlayışının uygulandığı şirketlerin işçileri kendilerini “X ailesinin(Şirketinin) şu kadar yıllık ferdiyim ya da üyesiyim” biçiminde tanıtabilmektedirler. İşçinin, sınıfsal kimliğini zaman içinde tamamen terk etmesinin hedeflendiği bu üretim yönteminde en temel amaç, işçi örgütlerinin devre dışı bırakılması ya da yalnızca içi boş bir tabelaya indirgenmesinin yanı sıra çalışanların, birincil kimliklerinin de şirket aidiyeti olarak belirlenmesidir.  Bir yandan ulus devlet vatandaşlığı, dünya vatandaşlığı, bölgesel oluşumlar vatandaşlığı (AB Vatandaşlığı gibi) derken bir yandan da şirket vatandaşlığı...

 

Bu süreçte sermayenin yönelimlerinin nasıl biçimlendiğine gelince; değişik çevrelerin, 11 Eylül tarihini dünya ekonomi-politik sahnesinde bir milat olarak tanımlamasına karşın, aslında dünya ekonomik sistemindeki temel dönüşüm 1997 yılında Asya’da başlayan ve hızla Latin Amerika’yı sarıp; Rusya’ya kadar uzanan küresel ölçekteki durgunlukla (kriz?) birlikte başlamıştır. Asya krizi sonrasında o dönemde “en emin liman”olarak gördüğü ABD’ne akın eden finans kapital, bu uğraktaki konaklamasının çok kısa süreceğini öngörerek hareket etmiştir. Ancak unutulmaması gereken bir husus da, Sovyetler’deki uygulamanın çöküşüyle birlikte kapitalizmin hesaplarının da biraz bozulduğu ve 90’lı yıllar boyunca özellikle egemen burjuvazinin, sürekli farklı deneme ve yanılmalar üzerinden kendi çıkış yolunu bulmaya çalıştığıdır. Bir yanda stratejik ortaklıklar, bir yanda şirket birleşmeleri ve tümden devirler diğer yanda ademi merkeziyetçi eğilimler ve üretimin merkezden çevreye yayılması (taşeronlaşma) fakat aynı zamanda merkeziyetçi yönetim uygulamalarının da aynı anda deneniyor olması bu deneme-yanılmaların önemli örneklerini oluşturmaktadır. Küresel ölçekteki atıl kapasite fazlası, karlar içindeki sabit sermaye payının yükselmesine yol açmakta, bu durum ise şirketleri yeni yatırım yapmaktan caydırmakta ya da mevcut yatırımlarını daraltmaya zorlamaktadır. Bu kısır döngü, atıl kapasite olgusunu daha da şiddetlendirmektedir. Öngörülenden çok daha uzun süren bir yükseliş dönemi sonrasında 2000 yılının sonbaharında ekonomik durgunluk kervanına dahil olan ABD ekonomisindeki olumsuz gelişmeler çok kısa sürede Batı Avrupa’ya sirayet etmiş ve her iki bloğun Merkez Bankalarının 2001 yılında birlikte başlattığı faiz indirimi uzun bir süre adeta bir yarış biçiminde devam etmiştir. Bu yarışın sonunda ve 2002 yılının başından itibaren, ABD Doları Euro karşısında değer kaybetmeye başlamış olup; bugün için her iki taraf da halinden memnun bir görüntü vermektedir: ABD sermayesi, değer kaybeden dolar sayesinde dış satımını arttıracağı planlarını yaparken; Batı Avrupa sermayesi ise Euro’nun nihayet rekabet edebilir bir para durumuna gelmesinin mutluluğunu yaşamaktadır.      

 

Spekülatif Sermaye hareketleri(Sıcak Para) küreselleşme sürecine damgasını vurmuş ve belirleyicisi konumuna gelmiştir. Örneğin 70’li yıllarda günlük Spekülatif Sermaye hareketleri 1 milyar US Dolarının altındayken günümüzde 2 trilyon US Dolarının üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bütün bu gelişmeleri, finans ile sanayi sermayesini iki ayrı olgu ya da güç olarak değerlendirme yanlışına düşmemek ve finansın temelinin sanayiide yaratılan artı değer olduğunu unutmamak gerekir. Bu tarihsel tespiti doğrulayan pek çok veri bulunmaktadır. Örneğin, bütün bankaların sermaye-ortaklık yapıları incelendiğinde geri planda dev sanayi işletmelerinin olduğu görülmekte; bütün dev işletmelerin bilançoları analiz edildiğinde karların önemli bölünün faaliyet dışı, yani sanayi üretimi dışından, yani finans sektöründen geldiği fark edilmektedir.

 

Sürecin en belirgin özelliklerinden biri de sistemin, geliştirdiği iletişim teknolojileri ile yarattığı illuzyon ve medya üzerinden yaydığı dezenformasyon ile toplumlara kapitalist ideolojiye uygun bir biçim vermektir. Burjuvazi,bu yöndeki yoğun faaliyetlerini yazılı, sesli ve özellikle görsel yayın organları üzerinden yürütmekte ve insanların beyinlerini boşaltmakta ya da satın almaktadır. Tam da ünlü İtalyan düşünür ve yazar Gramschi’nin dediği gibi “İnsanların beyinlerini satın alırsanız elleri ve ayakları arkadan gelir”

 

Küreselleşme süreci konusundaki söyleyeceklerimizi işin duayenlerinden ve AB Ticaret Komisyonerlerinden Pascal Lamy’e 2001 Nisan’ında Brüksel’de sorulan “Küreselleşme bir tehdit mi? Yoksa bir fırsat mı?” sorusuna verdiği yanıtla tamamlayalım: “Hangi coğrafyada bulunduğunuza ve hangi sosyal sınıfa mensup olduğunuza bağlı” . Lamy, coğrafya söylemi ile bir illuzyon yaratmayı amaçlamaktadır. Böylece sorun sınıfsal olmaktan çıkacak ve Batı Avrupa, Kuzey Amerika gibi gelişmiş coğrafyalarda yaşayan halkların küreselleşmeden memnun olduğu gibi bir imaj yaratılacaktır. Eğer böyle olsaydı bir bölgesel oluşum olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) hükümlerinden ABD halkı, emekçileri ve doğası muaf olur; AB ülkelerinde yapılan her zirve sırasında yüz binlerce AB yurttaşının protestolarını açıklamak mümkün olmazdı. Lamy’nin sosyal sınıf mensubiyeti ile ilgili sözleri ise gerçeğin ta kendisidir.

 

Kapitalizmin en gelişmiş bölgesel oluşumlarından olan AB’nin önemli yürütücülerinin başında gelen Pascal Lamy, süreci açıkça sınıfsal olarak tanımlayabiliyor. Kaldı ki aşağıda aktarmaya çalışacağımız bölgesel oluşumların her birinin de kapitalizmin küreselleşme sürecine payanda oluşturması amacıyla kuruldukları ve sermaye sınıfının örgütleri olduğu unutulmamalıdır. Bölgeselleşme ve küreselleşme arasındaki birebir ilişkiyi en çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bölgesel anlaşmalardan biri  COTONOU Anlaşmasıdır. Bu anlaşma 1975 yılında AB ile Afrika, Karayip ve Pasifik(ACP) ülkeleri arasında imzalanan ve esas olarak kalkınma ve işbirliğine yoğunlaşan bir ortaklık sözleşmesi olan LOME Konvensiyonu’nun  Haziran 2000’de Cotonou adını alarak, içerik ve yapısal değişikliğe uğradığı şeklidir. COTONOU anlaşması 2001 yılı başından itibaren yürürlüğe girmiş olup; 15 AB ile 77 ACP ülkesini kapsamaktadır. Bu anlaşma çerçevesinde AB, ACP ülkelerinden ihraç edilecek ürünler için sınırlarını açmayı kabul ederken, ACP ülkeleri de kapılarını AB sermayesine, hem de tüm korumacı düzenlemelerinden vaz geçerek açmayı kabul ettiler. Yeni ACP-EU (Cotonou)Anlaşması, çerçevesinde AB’nin 77 ACP ülkesine vereceği destek alanları anlaşmada şu 3 ana başlıkta belirlenmiştir:

-         Bu işbirliği, özel yatırımın lehinde bir ortamı oluşturmayı ve dinamik, rekabetçi bir özel sektörün gelişmesini hedef alan ulusal ve/veya bölgesel düzeydeki tüm, gerekli ekonomik ve kurumsal reformları ve politikaları destekleyecektir.

-         İşbirliğinin bu alandaki stratejik yaklaşımı, özel sektörün gelişmesini amaçlayan siyası ve hukuki reformların yanı sıra, ticaret rejimini özgürleştiren, emek piyasaları ile finansal piyasaları liberalize eden makro ekonomik ve/veya sektörel reformları desteklemek olacaktır. COTONOU Anlaşması, ekonomik kalkınmanın temeli olarak, ACP ülkelerinde özel yatırımları koruma ve geliştirmenin gerekliliğini bir kez daha vurgular.

-         DTÖ nezdinde yapılmış taahhütler, bu ticari işbirliğinin arka planını oluşturur. Amaç AB-ACP ticari işbirliğinin DTÖ kurallarına uygun olmasıdır.[2]

 

NAFTA(Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanmış ve 1994 yılı başında yürürlüğe girmiştir. NAFTA Anlaşması, üç ülkenin sermayeleri için tam bir serbest ticaret ve yatırım anlaşması olarak dizayn edilmiştir. Anlaşma ile Dünya Bankasının Tahkim mekanizması olan ICSID – International Centre for Settlement of Investment Disputes: (Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü için Uluslar arası Merkez) uyuşmazlıkların çözüm merkezi olarak kabul edildi. Küresel bir oluşum olan ve kapitalizmin gelişmesi için ülkelerdeki özel sektör yatırımlarına kredi desteği sağlayan bir kuruluşun uyuşmazlık çözüm mekanizması olarak kabul edilmesi, küreselleşmenin bölgeselleşmeden beslendiğini ortaya koyan bir diğer gelişmedir. NAFTA Anlaşmasının yıkıcı sonuçları 1997’den sonra ortaya çıkmaya başlamiştır ve bu kapsamda yüzlerce dava açılmıştır. Davaların çoğu, çevre ve insan sağlığını tehdit eden üretim faaliyetlerinin devletler tarafından durdurulması üzerine şirketler tarafından açılmıştır. Faaliyetleri durdurulan şirketler devletler aleyhine ICSID’da açtıkları tazminat davalarını kazanmış ve kazanmaya da devam etmektedirler. Şirketlerin Tahkimde dava kazanmaları ve iç hukukun geçersizliği özellikle ABD’de hukukçular arasında yoğun tartışmalara neden olmaktadır. Bu tartışmaların odağında ise NAFTA Anlaşmasının Amerikan Kongresindeki oylamasının yanlış yapıldığı, anlaşmanın kapsamı ve sonuçları itibariyle bir Anlaşma (Agreement) değil, bir Antlaşma (Treaty) olduğu bu yüzden geçersiz olduğu savunulmaktadır. İtirazların nedeni, ABD Anayasasına göre bir Anlaşmanın (Agrement) kabulü için salt çoğunluk yeterli iken, bir Andlaşmanın (Treaty) kabul edilmesi için üçte iki çoğunluk gerekiyor olmasıdır. NAFTA Anlaşması şirketlerin tek taraflı olarak devletleri dava etme hakkını elde ettikleri ilk anlaşmadır. Türkiye’de 1999 yılı Ağustos’unda yapılan değişiklikle anayasal hüküm haline getirilen uluslar arası tahkim uygulaması da bu kapsamdadır.

 

APEC – Asia Pacific Economic Cooperation: Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Forumu. 1989 yılında ABD ve Kanada’nın da aralarında bulunduğu 21 ülke arasında kurulan APEC, serbest piyasa ekonomisinin bölgede yerleşmesini ve gelişmesini amaçlamaktadır. APEC, hükümetler arası bir forum olup, dünyanın en büyük pazarında serbest piyasa kapitalizmini sorunsuz bir şekilde işler hale getirmeyi hedefler. Bu anlamda, APEC’in kuruluşundan beri bölge ülkelerinin yasal düzenlemelerinde yer alan ticari engeller aşama aşama kaldırılmış ve özellikle Uruguay Raundu sırasında 100’ü aşkın GATT üyesinin Uruguay’ın ağır koşullu anlaşmalarını kabul etmelerinde bu bölgesel forum çok önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, bu süreçte anlaşmaların bazılarına itiraz eden ülkelere örnek olarak APEC gösterilmiş ve Uruguay Raundu başarısızlıkla sonuçlanacak olursa bundan en karlı çıkacak olan ülkelerin, benzer uygulamaları daha önce başlatmış olan APEC ülkeleri olacağı tehdidi kullanılmıştır. 1989 yılından itibaren APEC çerçevesinde uygulanan politikalar sonucunda sanayi ve hizmet şirketlerinin yanısıra ülkelerin ticaret ve yatırım politikalarında da yeniden yapılanmaya gidilmiş, böylece Asya-Pasifik Bölgesi yabancı yatırımcılar için cazip hale getirilmiştir[3].

 

MERCOSUR – 6 Latin Amerika ülkesi arasında oluşturulan bir Serbest Ticaret Bloğudur (26 Mart 1991). Üye ülkeler: Arjantin, Paraguay, Brezilya, Uruguay, Bolivya ve Şili. MERCOSUR ülkeleri, bu yeni bloğun oluşumundan itibaren yatırım ve ticaret rejimlerinde önemli değişiklikler yapmış ve kendi aralarındaki ticarete uygulanmakta olan sınırlayıcı kuralları kaldırmışlardır. Avrupa Birliği ile MERCOSUR bloğu arasında ticaret ve yatırımlar konularını kapsayan bir anlaşma mevcuttur.

 

FTAA- Free Trade Area of Americas: Amerikalar arası Serbest Ticaret Bölgesi. FTAA’nın ilk toplantısı 1994 yılında Miami’de yapıldı. Bu bölgesel serbest ticaret anlaşması kapsamında Küba hariç tüm Kuzey, Güney Amerika ve Karayip ülkeleri de dahil olmak üzere toplam 34 ülke var. 2001 yılında yapılan toplantıda anlaşmanın müzakere sürecinin 2005 yılında tamamlanması hedefleniyor. NAFTA Anlaşması örnek alınarak hazırlanan taslak anlaşma metni, MAI anlaşmasının da hemen hemen bütün hükümlerini kapsıyor.   

 

Balkan İstikrar Paktı; 1990 sonrası Balkanlarda oluşturulan yeni düzenin tam olarak yerleştirilmesi ve bölgenin kapitalist sisteme entegrasyonunun sağlanması için tüm Balkan ülkelerini kapsayan bir oluşumdur. Balkan İstikrar Paktı ile 1950’lerde ABD’nin Avrupa’ya uyguladığı Marshall Planı benzeri bir uygulamanın günümüzde AB tarafından yapılması ve bölgede Serbest Piyasa Ekonomisinin (Kapitalizmin) tüm  kurum ve yapılarının oluşturulması hedeflenmiştir. Türkiye’nin de içinde yer aldığı bu oluşumu AB’nin arka bahçe yaratma politikasının sonucu olarak görmek yanlış olmaz.

 

Avrupa Birliği (EU-European Union): Avrupa Birliği 1957 yılında yapılan Roma Anlaşması ile AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu adıyla kuruldu. Bugün 15 Avrupa ülkesinin üye olduğu, 12 ülkenin ve Türkiye’nin de girmeye aday olduğu, bölgesel bloklar içinde en eski ve gerek siyasi gerekse ekonomik açıdan en fazla gelişmiş olanıdır. AB’nin resmi organları Avrupa Birliği Konseyi (Hükümet), Avrupa Birliği Komisyonu (Yürütme) ve Avrupa Parlamentosudur. Türkiye ile AB arasındaki ilişki 1963 yılında imzalanan Ankara anlaşması ile başlamış ve uzun bir görüşmeler ve kesintiler süreci yaşanmış onlarca anlaşma ve protokol imzalanmış, 1995 yılında yapılan anlaşmayla Avrupa Gümrük Birliğine girilmiş ve Aralık 2000’de Helsinki Zirvesinde “aday” ülke statüsü verilmiştir. 

 

AB, Türkiye’de yıllardır tartışılmakta ancak son yıllarda ve özellikle son aylarda her gün, her saat çeşitli kurum, kuruluş ve toplantılarında, siyasi yapılarda, yazılı, işitsel ve görsel medyadaki programlarda, bilim çevrelerinde, sokaktaki insanlar arasında zenginlik, insan hakları, egemenlik, medeniyet gibi kavramlar üzerinden yoğun olarak tartışılmaktadır.Yapılan tartışmaların odağını oluşturan Kopenhag Kriterlerinin siyasi boyutları tartışılırken, ekonomik boyutu ile Maastricht ve Amsterdam anlaşmaları, Nice, Leaken, Barselona ve Sevilla zirvelerinin kararlarının tartışılmıyor olması dikkate değer bir durumdur. Bu yüzden yapılan AB tartışmalarının doğru zeminde ve doğru bilgilerle yapılmadığını düşünüyoruz. AB’nin varlık nedeni, nasıl bir yapı olduğu, sınıfsal özellikleri ve bu oluşuma duyulan ihtiyacın nereden kaynaklandığı gibi temel konular tartışılmadıkça AB’nin anlaşılması ve hakkında doğru bir kanıya varılması mümkün değildir.

 

Bu bağlamda AB’nin ne olup ne olmadığının kısa bir sorgulamasını yapmakta yarar görüyoruz.

AB, bazı görüşlere göre, ECSC-Avrupa Kömür Çelik Birliğinin 1951 yılında kurulması ile bazı görüşlere göre ise, ABD ve Avrupa Sermayesinin 1954 yılında oluşturduğu BİLDERBERG gizli komisyonunun kararı doğrultusunda 1957 yılında Roma Anlaşması ile oluşturulmuştur. Bu görüşlerden hangisi doğru olursa olsun AB’nin oluşturulmasına karar verenin sermaye olduğu ortadadır. Her ne kadar kapitalistler tarafından çeşitli konularda (AB konusu da dahil) zaman zaman hepimiz aynı gemideyiz söylemi yapılsa da bu gerçek değildir. Çünkü kapitalist sistemin egemeni olan sermaye sınıfı, geminin kumanda güvertesindeyken emekçiler ambarında seyahat ederler. Geminin hangi yöne gideceğine karar verenler, gemiyi tehlikeli sulara sürenler ve tehlike anında filikalara binerek kaçacak olanlar da onlardır. Bu yüzden AB’nin iki sınıfın da yararına olduğuna ilişkin görüşlerin tümü manipule etme amaçlı ve kasıtlıdır. AB’nin varlık nedeni, sermayenin çıkarlarının Avrupa coğrafyasında da en üst seviyede korunması ve geliştirilmesidir. Kuşkusuz, bu tespitten, AB devletlerinin tek tek kendi içlerine kapanmalarının emekçilerin yararına olacağı gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır.

 

AB’nin tüm üye ülkelerinden seçilmiş üyelerden oluşan Parlamentosu, devlet ya da hükümet başkanlarının oluşturduğu Konseyi ve atama yolu ile oluşturulan ve yürütmeden sorumlu bir Komisyonu mevcuttur. Ancak temel ekonomik kararlar çoğu zaman sermaye ittifakları (ERT-Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası, UNICE-Avrupa İşveren Sendikaları Konfederasyonu, TEP-Atlantik Ötesi Ekonomik Ortaklık  ve TABD-Atlantik ötesi Sermaye Diyaloğu üyeleri gibi) tarafından ve bu sermaye gruplarının ortak çıkarları doğrultusunda belirlenmektedir. AB emekçileri için milat kabul edilen Maastricht ve Amsterdam gibi temel ekonomik anlaşmalar ile AB’nin genişleme süreci ile ilgili politikalar bu sermaye oluşumları tarafından belirlenmekte ve taleplerini hazırladıkları raporlar üzerinden gerçekleştirmektedirler. AB’nin karar mekanizmalarında emekçilerin gerçekte hiçbir etkisi yoktur. AB halklarının “özgür iradeleri”ile yaptıkları seçimlerle oluşturdukları Avrupa Parlamentosunun yetkileri,  NİCE 2000 Zirvesinde  sınırlandırılmıştır. Ancak AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonunun yetkileri aynı zirvede genişletilmiş ve Nice Zirvesi, Avrupa’da burjuva demokrasisinde ilk geri adım olarak tarihe geçmiştir . Örneğin bu yetki genişletilmesi ile Komisyon, AB’yi tek başına ve Fast Track yetkisi ile DT֒de temsil etme hakkını elde etmiş ve bu yetkisini ticaret komisyoneri Pascal Lamy üzerinden DTÖ 4.Bakanlar Konferansında (KATAR-DOHA) kullanmıştır.

 

AB halklarını yakından ilgilendiren ve ABD ile 2000 yılında yaşanan Hormonlu Et davasındaki gelişmeleri de kısaca hatırlamakta yarar var. AB şirketleri tarafından ABD’den ithal edilen ve üretiminde hormon kullanıldığı için insan sağlığına zararlı olduğu bilimsel araştırmalar sonucunda tespit edilen etlerle ilgili olarak yerel mahkemelerde AB vatandaşları tarafından açılan davalar kazanılınca AB, ABD’den yapılan et ithalatını durdurdu. ABD et üreticisi şirketlerinin talebi üzerine AB aleyhine DTÖ tahkimine dava açtı. ABD, “AB’nin serbest ticarete  engel oluşturduğunu ve et üreticisi şirketlerini zarara uğrattığı” yönünde bir savunma yaptı. DTÖ Tahkimi davayı görüştü ve “AB’nin et ithalatını durdurma kararının serbest piyasa önünde engel oluşturduğuna karar vererek, ABD şirketlerinin AB’ne ihraç ettiği etin tutarının 10 katı büyüklüğünde ve geniş bir ürün yelpazesinde olmak üzere ABD’nin ekonomik-ticari ambargo uygulamasına karar verdi. Bu karar üzerine ABD, başta kozmetik, peynir gibi ürünler olmak üzere onlarca ürünün AB’den ithal edilmesine yasak koydu. Bu ağır karar üzerine tepki sırası AB burjuvazisine geçti ve AB kurumları, gıda tüzüklerinde değişiklik yaparak bir anlamda “hormonlu etin zararsız” olduğunu ilan ettiler ve sorunu çözdüler.

 

Uluslar arası Tahkimle ilgili olarak bir örnek te Türkiye’den. Türkiye, AB ile arasında 1.01.1996 tarihinde yürürlüğe giren Gümrük Birliği anlaşmasına dayalı olarak Hindistan’ın da içinde yer aldığı 4-5 Asya ülkesinden yapılan tekstil ürünleri ithalatına kota koydu. Kota uygulanan ülkelerin Türkiye ile yaptıkları görüşmelerden sonuç alınamayınca Hindistan, DTÖ tahkimine başvurdu. DTÖ tahkimi 1999 mayıs ayında Türkiye’nin kota koyamayacağına karar verdi. Türkiye karara itiraz etti ve “AB Gümrük Birliği üyeliğinden doğan hakkını kullandığını ve davanın Türkiye’ye değil AB’ye açılması gerektiği” savunmasını yaptı. DTÖ tahkimi Türkiye’nin itirazını görüştü ve “Fiili işleyen AB değil, Türkiye’dir. Bu yüzden AB’nin dava ile bir ilgisi yoktur.” şeklinde karar aldı.   Bu dava bir bölgesel oluşum olarak AB’nin, WTO gibi bir küresel oluşum karşısındaki durumunu açıklamaktadır.

 

Bölgesel oluşumların küreselleşmeye bir alternatif olmadığı ve küreselleşmeyi besleyen yapılar olduğu konusunu kısa bir iki bilgi ile sunuşu tamamlayabiliriz. AB-Genişleme süreci ülkelerinden DT֒ne üye olanlar, DTÖ anlaşmalarını daha çabuk ve kolay kabul etmektedirler. Çünkü, AB’ne üyelik kriterleri de DTÖ anlaşmaları ile birebir aynıdır. Yine AB’nin her yıl yayınladığı Türkiye izleme raporlarında IMF programlarına yapılan övgü ve referanslara bakınca AB’nin neyi ve kimi temsil ettiği ortaya çıkmaktadır. Türkiye’den serbest piyasa ekonomisi önündeki tüm engelleri kaldırmasını, kamusal alanlarını sermaye devretmesini, reel yatırımlar yerine spekülatif sermaye hareketlerinin güvenceye alınmasını öneren ve her bir kredi dilimi için, küreselleşme sürecinin uyum yasalarından bir bölümünü daha çıkarmasını dayatan IMF’in talepleri ile AB ve DT֒nün talepleri aynıdır. Türkiye’yi yönetenlerce IMF, AB ve DT֒nün özünde ortak olan talepleri karşılanırken ortaya çıkan, içgöç, işsizlik, yoksulluk, enflasyon, gibi toplumu derinden etkileyen gelişmelere AB kurumları müdahale etmemektedirler. 

 

Küresel ve Bölgesel oluşumlar sermaye sınıfının var edilmesi, karlarının arttırılması, güvenceye alınması ve kapitalist sistemin devamını sağlamak için oluşturulmuşlardır. Emekçilerin bu oluşumlardan kendileri için bir beklenti içine girmeleri ya da beklenti içine sokulmaları tarihi bir yanılgı olacaktır. Kapitalist Türkiye’nin kendinden daha gelişmiş bir kapitalist blok olan AB’ye dahil olması emekçiler açısından bir şeyi değiştiremez. Sorun sistem sorunudur ve emekçiler, AB dahil tüm Bölgesel ve Küresel oluşumları sınıfsal bir perspektifle değerlendirmek zorundadır.

 

Selim Yılmaz – Ekonomist ve SMMM

MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu


[1] RTZ ülkemizde pek bilinmeyen  dünyanın en büyük 4-5 Madencilik tekelinden biri. Türkiye’de başta Altın ve Gümüş üretimi için olmak üzere sahip olduğu ruhsatlarının toplam alanı, Türkiye yüzölçümünün %3’dür. Türkiye’deki ruhsatlara sahip şirketinin adı AMDL’dir (Anatolia Mineral Devolopment Ltd.) Dünya Bor pazarını Borax isimli şirketi ile elinde bulunduran tekelin ortakları arasında İngiliz Kraliyet Ailesi de bulunmaktadır. Türkiye de değiştirilmeye çalışılan Maden Yasasına Bor ve bor tuzlarını dahil edilmesinin altında olduğundan kuşku duymuyoruz.

[2] COTONOU Agrement/Trade Union Report  By ETUC, ICFTU, WCL – Page 12 / 10.09.2000

[3] Anti-MAI web sitesi, bültenler