Kapitalizmin
Kaleleri-II
WTO
- World Trade Organization
DTÖ
- Dünya Ticaret Örgütü
GAYE YILMAZ
Ekonomist Araştırmacı
Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma
Grubu
İstanbul, Ekim 2001
Bu Kitap TMMOB Mimarlar Odası’nın
katkıları ile basılmıştır.
Teşekkürlerimizle...
Bu kitabı okumadan önce bu “teşekkürü” görenler, hele Mimarlar Odası’nın 1998’den bu yana yoğunlaşan MAI sürecindeki “sürekli muhalif” tutumunun da gerekçelerini tam kavramamış olanlardan iseler, konunun “mimarlıkla ilişkisini” yine yadırgayabilirler...
Aynı merak içerisinde olanların, kitabı okuduktan sonra ise sadece mimarlığın değil, bir ülkenin kalkınması ve bir toplumun gelişmesi için gerekli ve pay sahibi hemen “tüm uzmanlık alanlarının” bu süreşle yakın ve hatta “doğrudan” ilişki içerisinde olduklarını daha bir açıkla göreceklerinden eminim...
Bu nedenle diğer alanlarla ilgili “sorumlulukların anımsanmasını” kitabın zengin bilgi ve gözlem birikimi ile aynı zenginlikteki değerlendirmelerinin yol gösterici aydınlığına bırakarak, bu ilk sayfalarda kendime düşeni, mimar olarak ve mimarlık adına “teşekkürlerimin” nedenlerini özetlemek istiyorum... Ve aslında bu teşekkürün,mimarlık hizmetlerinin bugunkü ve gelecek kuşaklara ait “yaşam çevreleriyle” olan yakın ve belirleyici etkilerini bilenler için, aynı zamanda insancıl, uygar, kimlikli ve tarihsel, kültürel çevre değerlerini yitirmemiş bir ülkede ve kentlerde “yurttaş” ve “kentli” olarak geleceğe umutla yelken aşma “özlemi” içindeki “herkes” adına da geçerli olduğunu biliyorum...
Evet... Biz mimarlar için bu konuyu neden böylesine bir “mesleki sorun” yaptığımızın yanıtı, “Kapitalizmin Kalelerini” tanıdıkça daha bir gün ışığına çıkan; “yatırımlardaki yer ve tür seçimi” kararlarındaki mimarlığın topluma ve insanlığa karşı “tarihsel yükümlülükleriyle çelişen” politikalarda yatıyor... Çünkü bu gibi ulusal ya da uluslararası kararlara dayalı “süpekülatif yer seçimleriyle” gerçekleşen yatırımların gerçekleşebilmesi için olmazsa olmaz koşul olan her türlü “mimarlık hizmetleri” (yani arazinin yapılaşmaya açılmasına yönelik planlamasından bina ve çevre düzeni tasarımlarına kadar) sonuçta ne mimarlığın, ne de ülkenin ve toplumun gelişmesine hizmet ediyor... Çoğunlukla yasal ve ekonomik dayatmalarla verilmek “zorunda kalınan” bu hizmet, yaşamın ve ilerlemenin temel kaynaklarını da yok eden bir arazi kullanımı ve tahrip edici bir yapılaşmaya yaradığı gibi, yine ülkenin ve toplumun tam tersine daha da geri kalmasına neden olan bir “iç ve dış sömürgeciliğin” de teknik ve hatta “sanatsal”(!) alt yapısını oluşturmaktan başka bir anlam taşımıyor...
MAI süreciyle birlikte, (üstelik şu artık ipliği iyice pazara çıkmış olan ünlü “tahkim” kapanının uluslararası hukuk düzenlemeleri bile beklenmeden) Türkiye’de devreye sokulan ve hemen tümü yatırımlardaki yer seçiminde; “yatırımcı tercihleri önündeki ülke ve toplum yararını gözeten kısıtlamaları tümüyle ortadan kaldırmayı” hedefleyen yeni yasalara ve yasa taslaklarına baktığımızda, işte bu kaygılarımızın haklılığı bir yana, yaklaşan (hatta “başlayan”) tehlikenin sadece mimarlığımız açısından değil, hemen tüm alanlarda “onurkırıcı” bir “yağma ve talan özgürlüğü” anlamına geldiğini de açıkça görebiliriz.
Ve yine Kapitalizmin Kaleleri’nde örgütlenip, Türkiye gibi bu kalelerin yeryüzündeki bir tür “hisarları” (yayılmayı ve ele geçirmeyi güvenceye alacak “üs”lenmeler) yapılmak istene ülkelerde “uluslararası bir talan serbestliğini” yaratmak için devreye sokulan aynı yasaların ne gibi “sonuçlar” yaratabileceğini de İznik Gölü kıyısındaki Cargill örneğinden, İzmit Körfezi kıyısndaki Ford’dan, Bergama’da yazılan toplumsal destana rağmen bugüne dek görülmemiş bir siyasal destekle ulusal hukuka karşı şımarık tutumunu doruğa çıkartan “siyanürle altın” dayatmasından ve diğerlerinden “şimdiden” izleyebilirsiniz...
Biz mimarlar ve Mimarlar Odası, işte bu büyük ve tarihin en kalıcı tahribatlarını yaratmaya aday, ayrıca ülkemizin ve halkımızın esenliğe ve geleceğini de karartacak olan böylesi bir “suçun” tasarımcıları olmak istemiyoruz... “İşverenlerimiz’de yine mimarlığın ulusal ve evrensel sorumluluklarına bağlı ve koşut olarak, öncelikle “yurt ve toplum değerlerini gözeten” bir yatırım anlayışı ve buna dayalı yer seçimi politikalarıyla kapımızı çalmalarının kavgasını veriyoruz...
Bu “tahrihsel yükümlülük” kavgamızda, aynı işverenlerin neden bu erdemden “hızla uzaklaştıkları” ve başlamış olan uluslararası “yokedici dayatmalardan” nasıl kurtulmamız gerektiği konusunda, ufkumuzu açmaya gerçekleri daha bir net görmemize ve karşımızdaki gücün ne olduğunu, ne gibi bir ilişkiler ağı içerisinde yürüdüğünü bizlere en zengin gözlem ve duyarlı değerlendirmelerle anlatan ve açıklayan “Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu”na teşekkür etmeyelim de kime edelim?..
Oktay Ekinci – Yük.Mimar
TMMOB Mimarlar Odası
Genel Başkanı
adı kapitalizm
O Fransa kralıydı.
Günlüğüne “Bugün ilginç bir şey olmadı.” diye yazdığında
takvim 14.Temmuz.1789’u gösteriyordu.
Oysa, kendi sonunu hazırlayan devrim çoktan başlamıştı.
Adlarının
önünde ne 16.Lui gibi Fransa’nın kralı, ne dev bir tröstün yönetim kurulu
üyesi, ne de banka sahibi ibaresi vardı. Beklemedikleri bir anda Dünyayı
savaşın eşiğine getirecek yazgının tanığı oluverdiler. Saldırıyı saldırıya
uğrayanlardan önce renkli camdan izleyip cep telefonlarıyla yaptıkları
uyarılarla bazılarının yazgısını bile değiştirdiler.
Takvimler
11.Eylül.2001’i gösteriyordu.
Onlar,
iletişim ve bilgi işlem teknolojisini kullanma erki ve özgürlüğüyle tarihin
akışına müdahale ettiklerini zannederken… Kapitalizm de tarihinin en uzun
çevirimli krizini çözecek fırsatı yakalamıştı. Bir çok doğal kaynağın marjinaline
gelindiği, stokların biriktiği, kısa vadeli sermaye hareketlerinin tıkandığı
noktada yakalanan bu fırsat sadece krizi çözücü değil sistemin
vazgeçilmezliğini de perçinleyen bir fırsattı!
Kısacası
11 Eylül, kapitalizmin kalelerinin gücünü yenileme tarihidir. Zira, o
güne kadar sistem sermayeyi özgürleştirerek, yani globalleşerek krizini aşmaya
çalışmış ama globalleşmeyi kurumlaştırmakta yeterince başarılı olamamıştı.
Bunda hükümetlerin siyasi gelecek kaygısıyla globalleşmenin kurumlarını
geciktirmeleri kadar globalleşmenin emek faktörünü de içeren evrensel bir olgu
olarak algılanmak istenmesinin de etkisi vardı. Oysa, sistemin etiketinde
kapitalizm, yani “kapital lehine düzen” yazmaktaydı!
Dahası
11 Eylül, sermayenin globalleşmesi amacıyla bilgi işlem ve iletişim
teknolojisinde yaratılan gelişmenin sisteme karşı kullanılabileceğini de
göstermişti. Bu, kapitalizm kendi yaratmış dahi olsa sistemi yok etmeyi
hedefleyen karşı çıkışlara izin vermeyeceğini ve sistemin gücünü göstermek için
iyi bir fırsattı. Sistem fırsatı anında yakaladı ve… Savaş seçeneğini
uygulamaya soktu.
Bu
savaştan sistemin nasıl çıkacağı büyük ölçüde kalelerin gücüne bağlı. Yani? Kapitalizmin
kaleleri, globalizmin kurumlaşması için tehditkar yaptırımcılığı nedenli
arttırır ve sistem içindeki uyumsuzlukları temizlemeyi nedenli çabuk becerirse
başta azgelişmişler olmak üzere sistemin ezdikleri üzerindeki vazgeçilmezliği
daha da perçinleşecektir. Bu da Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası
(IBRD) ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’dan oluşan üç temel kalenin daha etkin
görev yapmasına… Yani, ulus devletlerin ulusal çıkarlar bahanesiyle globalizmin
kurumlaşmasına lakayt kalmasına izin vermeyecek şekilde yeniden
yapılandırılmalarına bağlıdır.
Bilindiği
gibi Uruguay Roundu (1986-1994)’yla bu görev dağılımı kesinleştirilmiş :
Sermayenin geldiği ülkede üretimden pazarlamaya kadar mülkiyet edinme de dahil
olmak üzere hiçbir sınırlama ve denetimle karşılaşmaması için kuramsal ve
kurumsal düzenlemelerin yapılması GATT, GATS ve TRIPS
anlaşmalarıyla düzenlenmişti.
Ne var
ki, gerek mal ve hizmet ticaretini belirleyen GATT ve GATS, gerekse fikri
mülkiyet haklarını belirleyen TRIPS’lere kapitalizmin krizini aşmasını
sağlayacak hızda işlerlik kazandırılamamıştı. Mal ticareti alanında tarım,
hizmet ticareti alanında da bankacılık, telekomünikasyon, enerji, inşaat,
madencilik gibi kapitalist üretimin girdisini oluşturan sektörler kamunun
yönetim ve denetimine bağımlı yapısını korumaktadır. Finansal küreselleşmenin
en önemli taze kaynaklarından biri olan emeklilik fonları da ulusal devletin
kontrolündedir.
Oysa,
başta ABD olmak üzere gelişmiş ekonomilerdeki durgunluk genişledikçe sermaye
daha hızlı nemalanmasını sağlayacak mekanizmaların da devreye sokulmasını
istemektedir. Bu da WTO’nun hizmet faiz, kur ve borsa endeksinden anında ve
sürekli haberdar olması kadar üretimden reklama her alanda müşteri portföyünü
genişletmesine bağlıdır. İlk bakışta, savaş dönemlerinin müşteri portföyü
üzerinde daraltıcı etki yapacağı izlenimi veriyorsa da:
o
Erken emeklilik, emekli ikramiyelerinin ertelenmesi gibi
sosyal güvenlikle ilgili yaptırımlarla sosyal güvenlik sisteminin piyasa
ekonomisi doğrultusunda çalıştırılması,
savaş
neden olarak gösterilerek uygulamaya konur. Böylelikle sistem, kapitalizm
kalelerinin tehditkar yaptırımcılığını kullanarak globalizmi kurumlaştırma
amacına ulaşır.
Bu
noktada hizmet ticaretini piyasa ekonomisine göre biçimlendiren GATS
anlaşması reel üretimin düşük katma değerli mallardan oluştuğu ülkeler için
farklı bir öneme sahiptir. Zira GATS hükümlerine göre bankacılıktan
haberleşmeye, kanalizasyondan ulaşıma, inşaattan sağlığa tüm hizmet sektörleri
piyasa açılırken yerli ve yabancı hizmet ticareti yapanlar da eşittir.
Böylelikle, ulusal sermaye ve sermayedar devri de tarihe karışmaktadır.
Aynı
şekilde, devlet de GATS hükümleri doğrultusunda globalizmin piyasa yasalarına
göre yeniden yapılandırılmaktadır. Daha açık bir anlatımla, kapitalizm
özelleştirme, kamu satınalmaları, hükümet çalışmalarında şeffaflık başlıkları
altında devletini yeniden tanımlayarak biçimlendirmektedir.
Her ne
kadar WTO, Uruguay Roundu’nda biçimlendirilen şekliyle sistemin sorumluluğunu
taşıyorsa da IMF ve Dünya Bankası’nın da aynı sorumluluk ve görev dağılımı
içinde değerlendirilmesi gerekir. Özellikle de Türkiye gibi azgelişmişlere
GATT, GATS ve TRIPS’lerin içeriği stand-by anlaşmaları doğrultusunda hazırlanan
“paket programlar” ile şart koştukları hatırlanırsa!
Kalelerin
ardındakiler!
Gün
tabi ki 16.Lui’nin dönemindekinden farklı. Devran da 1930’ların 1945’lerin ki
gibi dönmüyor. Egemenlik ilişkilerinin ülkeler arasındaki ticaret
anlaşmalarıyla belirlendiği süreç yerini çok uluslu ve ulusötesi firmaların
egemenliğine çoktan bıraktı bile!
Tel
dolaptan buzdolabına, leğenden çamaşır makinasına geçişin 40 sene öncesine
dayandığı… Her 5 kişiden birinin yoksulluk sınırında yaşadığı, politik karar
mekanizmalarının çetelerle yönlendirildiği toplumlarda egemenlik ilişkilerinin
devri çok önemsenmez. Özellikle de cep telefonları, internet, bilgisayarlar ve
bunlara sahip olmanın yolunu açan kredi kartlarına sahipseler!
Gerçekten
de yaş, cins, dil, din, renk farkı gözetmeden gelen bu yeni oyucaklarla beş
yıldızlı sarayların kapılarından geçemeseler de, oturdukları kentin dışına
çıkamasalar da cep telefonu, faks-modem, elektronik posta ile dünyayı gezmek
onlar için en büyük özgürlüktür. Dijital devrimin dünyayı bir köy haline
getirdiği savının gerisinde ve bu yeni biçimlenmeye verilen “globalleşme”
adının bu denli kabul görmesinin temelinde zaten eş anlı olarak yaratılan bu
kullanım eşitliği vardır.
Köydekilerin
çoğunluğu karların artış hızının eski günlerde olduğu hızda artmadığı
şeklindeki bir bilgiye sahip değil. Bu nedenle de onlar için globalleşmeyi
sağlayan iletişim ve bilgi işlem teknolojisindeki gelişme, ayrımcılık
sınırlarının kaldıran, eşitlikçi, hakça paylaşımı sağlayan bir büyü!. Büyünün
etkisini yitirmemesi için sürekli cep telefon modellerini, bilgisayarlarını
yeniliyor, internet sitelerine yenilerini ekliyorlar.
Ne var
ki… “Global Köy” masalının Mars’tançekilmiş fotografları epeyi farklı.! İki
yüzyıl öncesinin fotograflarına göre daha çok siyah derili beyaz deriliyle
evlenebilmekte, daha çok yoksul okuma-yazma olnağına sahip, daha çok kadın New
York borsasındaki hisselerin fiyatlarından haberdarsa da….
Sistemin
hamisi Sam Amca misket bombalarıyla aynı renkteki yardım paketleri atarak
insani hata yapıyor. Yüksek teknolojik donanımlarından dolayı kıskançlık
krizlerine düştüğümüz Hindistan’da kız çocukları doğar doğmaz ağzına tütün
tıkanarak öldürülüyor. Kraliçesinin zarafetiyle hayran kaldığımız Ürdün’de,
“Dost-kardeş Pakistan”da ve Türkiye’de aile namusunu lekelediği için öldürülen
kadınların sayıları iki elin parmalarıyla değil, yüzlü rakkamlarla
istatistiklere geçiyor.
Düşünmenin, sorgulamanın ve paylaşmanın bedelini cezaevlerinde günışığını
görmeden ödeyenlerin sayısı ise binlerce! Filistin askıları, coplar, geçen
yüzyılın buluşu elektrik düşünenlerin can düşmanı!
Kalenin
arka sokakları, açlık ve salgın hastalıklardan ölenlerin cesetleriyle
yükseliyor!
İlkçağları
anımsatan bu örnekler bir başka dünyada değil…21.Yüzyılın cep telefonları,
bilgisayarlar, internet kanallarıyla bir köy haline dönüştüğü söylenen global
dünyada gerçekleşti ve gerçekleşiyor. Çünkü globalleşme eşitliklerin değil,
sermayenin 60’ların ortasında girdiği krize eşitsizlik ve farklılaştırmalarla
beslenen parçalanma ve ayrıştırmalar üzerine kurulu bir model.
Sistem
üyelerinin herşey haberdar olduğunu varsaydığından: Sivillerin bile
bombalandığı savaşlara… Yağmur Ormanları’nın yokedilmesine… Kadın ve çocuk
emeğinin sömürülmesine… Sokak ortasında taranan köpek ve çocuk ölülerine…
Süresi geçmiş mamaların, aşıların köyün öte yanındaki açlara dağıtılmasına
suskunlukla yaklaşır.
Global
köyün sakinleri ise, evlerindeki renkli cam kutudan köyün öteki
köşesindekilerin de aynı marka ekmek içi köfteyle beslendiğini, aynı marka
pantalon-ayakkabı giydiklerini, aynı televizyon dizilerini izlediklerini, aynı
kredi kartlarını kullandıklarını gördükleri sürece güven içinde yaşamlarını
sürdürürler.
Cep
telefonları, internet kanalları neyi, nekadar, kaç saatte ürettin diye
sorarken, asla kimin için sorusunu sormadığından kendileri gibi olmayanları,
başka köylerin olup olmadığını merak bile etmezler.
Kapitalizmin
Kaleleri kimi koruyor?
Kapitalizmin
Kaleleri’nin kimi koruduğu sorusunun cevabını vermek için öncelikle kalelerin
kime ve neye karşı inşa edildiğini bulmak gerekmez mi?
Gaye
Yılmaz’ın “Kapitalizmin Kaleleri 1” ile başlattığı bu süreç “Kapitalizmin
Kaleleri 2”’nin hazırlandığı günlerde özellikle de 11 Eylül’le birlikte hem
daha hızlandı hem de daha alenileşti. Her iki çalışmada da görüldüğü gibi,
temel kurumları ve bu kurumları oluşturan anlaşmaları ile kapitalizm:
o
sermayenin verimliliğini ve karlılığını olumsuz
etkileyecek her türlü güce ve kişiye karşı;
bir
anlayışla kalelerini inşa etmiştir.
Kalelere
karşı duruş oluşturmak ise, öncelikle kapitalizmin sorunlarının doğru ölçekte
tahlil edilmesine ve sistemin bu soruları aşmakta kullandığı araçları bilmeye
bağlı. Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu üyelerinin “MAI-Çok
Taraflı Yatırım Anlaşması”yla 3,5 yıl önce başladıkları toplumu doğru ve
zamanında bilgilendirme ilkesi doğrultusundaki çalışmalarına “Kapitalizmin Kaleleri 2” kitabıyla bir
yenisini ekleyerek Kalelerin anahtarını sunuyorlar. Sistemin önündeki 15-20
yıllık sürecin bilinmez olmadığını ortaya koyması açısından başucu kitabı
niteliğindeki bu çalışmayı işlevselleştirmek ise okuyucunun becerisine kalmış!
“Biz yoksul insanlarız
Bir tek güneşimiz var
Ona bakıp bakıp
gülümsüyoruz..”
Ricardo Moyano
Prof Dr.Türkel Minibaş
Şirketlerde üst düzey yönetici konumunda olan birine ya da insan hakları savunucularına, sendikal haklar için mücadele eden veya ekolojinin korunmasına çalışan birilerine Dünya Ticaret Örgütünden (DTÖ) söz ederseniz bu kişilerin çok güçlü fakat birbirinden oldukça farklı düşüncelerde olduğunu görürsünüz. Diğer gruplar ise muhtemelen bu örgütün adını ilk kez sizden duyuyor olacaklardır. Düz ve tanımlama amaçlı bir perspektiften bakıldığında, DTÖ ülkeler arasındaki serbest mal ve hizmet ticaretini teşvik eden ve denetleyen uluslararası bir organizasyondur. Halihazırda 142 üyesi (devletler) vardır ve tüm üyeler, kendi iç piyasalarını diğer ülkelerden yapılacak mal ve hizmet dolaşımına açmak ve serbest ticaret önündeki gümrük vergileri benzeri korumacı engelleri kaldırmak ya da azaltmak için bir dizi anlaşma imzalayarak taahhütte bulunmuşlardır. Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması -GATT-, Hizmet Ticareti Genel Anlaşması -GATS-, Fikri Mülkiyet Haklarıyla bağlantılı Ticarete ilişkin Anlaşma -TRIPS- ve Ticaretle bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması -TRIMS- bu anlaşmalar arasındadır. Bu anlaşmaları genişletmek, örgüte yeni devletlerin üye olarak katılımını sağlamak ve serbest ticareti dünya çapında uygulanabilen bir sistem haline getirmek için DTÖ içersinde düzenli toplantılar yapılır. Halen DTÖ toplantılarına gözlemci sıfatıyla katılabilen, fakat bir yandan da Örgüte tam üye olmak için bekleyen 25 civarında Devlet bulunmaktadır.
Geçen süreçte , DTÖ’nün önemi konusunda oldukça geniş bir mutabakat sağlanmıştır ve üzerinde ortaklaşılan görüşlere göre “DTÖ’nün varlığı; tamamen küreselleşmiş ekonomik bir düzenin yerleştirilmesi sürecinde bir çeşit havuz işlevi görmektedir, ve görünüşe bakılacak olursa DTÖ, insani meselelerle tarihte hiç bir yapının uğraşmadığı kadar üst düzeyde ilgilenecek ve bu konular üzerinde çok görünür bir etkisi olacaktır.” Ancak, “DTÖ’nün çalışmaları kimin/kimlerin yararınadır” sorusu sorulduğunda iş değişmekte görüşler de farklılaşmaktadır .
Kanadalılar Konseyi’nden Murray Dobbin bu konuda, “DTÖ’nün kolları, uzantıları ile ulaşabildiği alanlar Birleşmiş Milletler Genel Meclisi ve hatta BM-Güvenlik Konseyininkini bile çok geride bırakıyor.” demektedir.“Dünyayı Şirketler Yönettiğinde” isimli kitabın yazarı David Korten’e göre dünyanın en büyük şirketlerinin ihtiyaçları bugün DTÖ tarafından karşılanmaktadır. ABD’nden Public Citizen isimli Örgütün eski Başkanı ve son seçimlerde Yeşiller Partisinin adayı olan Ralph Nader’a göre, DTÖ yalnızca yaşam, sağlık ve çevre standartlarını geriletmekle ve dibe doğru yarışa hız kazandırmakla kalmamış, demokrasinin kendisini de tehdit eder bir konuma gelmiştir. Yine, Kanadalılar Konseyinden Maude Barlow ise dibe doğru yarışın nasıl hızlandırıldığını şöyle açıklıyor: “DTÖ’nün felsefesine göre emek, çevre ve sağlık standartları, küresel ticaret ve yatırımları desteklemeye dönük bir anlayışla yeniden dizayn edilmek zorundadır.[1]” Anlayış çok açıktır, sosyal standartlardan vaz geçilmesi hedeflenmekte ve Hükümetler de bu hedefe uygun düzenlemeleri yapmaya zorlanmaktadır. İsminden de anlaşılacağı gibi DTÖ yapısı içersinde toplumların hak ve kazanımlarını korumayı amaçlayan en alt düzeyde tek bir hüküm bile bulunmamaktadır.
DTÖ’nün amaç ve ilkeleri Örgütün üst düzey temsilcilerinin kendi ağızlarından dinlendiğinde, hedeflenenin son derece ulvi amaçlar olduğuna inanmak bile mümkün : “Üye devletlerin halklarının yaşam standartlarının yükseltilmesi, tam istihdamın sağlanması, reel gelirin ve buna bağlı olarak toplam talebin istikrarlı bir şekilde arttırılması, sürdürülebilir kalkınma hedefinden ayrılmadan ve ekolojik dengenin korunması sağlanarak, farklı kalkınma düzeyindeki üye devletlerin ihtiyaç ve sorunlarına cevap verecek bir anlayışla dünya kaynaklarının optimal kullanımının sağlanması”. DTÖ, saydığı tüm bu hedeflere uluslar arasındaki ticaret ve yatırımların serbestleştirilmesi sonucunda ulaşılabileceğini iddia ediyor ve böylesi bir sistemin tek alternatifinin ithalattan kaynaklanacak rekabete karşı korumacı ve sürekli olarak Hükümet desteklemelerine dayandırılmış kısıtlayıcı bir ticaret anlayışı olacağını savunuyor. Korumacı ve kapalı ekonomik sistemlerin tüketici ihtiyaçlarına cevap vermede yetersiz kalacağını, rekabetin olmadığı bir sistemde şirketlerin gelişmelerinin de mümkün olamayacağını ve şirketlerin önünde - sonunda iflas etmeye mahkum olduklarını, kısaca kapalı ekonomik sistemlerin kapitalizmin sonu anlamına geldiğini belirtiyor DTÖ teorisyenleri.
Bu açıklamalar DTÖ’nün varlık nedeni ve örgütü besleyen dinamiklerin de anlaşılmasını kolaylaştırıyor. Buna göre DTÖ’nün, kapitalist sistemin kendi varlığını sürdürmek amacıyla oluşturduğu ideolojik bir örgüt olduğunu öngörmek pek de yanlış olmayacaktır.
Diğer yandan, DTÖ’nün kendisi 1995 yılının başında kurulmuş olması bakımından oldukça genç bir Örgüt olup; Örgüt kapsamında imzalanmış en önemli anlaşma olan GATT , 50 yaşını aşmıştır. Bu nedenle DTÖ’nün anlaşılabilmesi, özellikle 50 yıllık GATT sürecinin analizi ile kolaylaşacaktır.
DTÖ’nün en önemli köşe taşlarından bir tanesi olan GATT, 1947 yılında başlıyan uzun ve ilginç yolculuğu boyunca uluslar arasındaki ticareti düzenleyen yegane çok-taraflı anlaşma olma özelliğini korudu. İmzalandığı dönemde anlaşmanın temel amacı, o tarihlerde oldukça yaygın bir sistem olan korumacılığın azaltılması ve uluslararasındaki ticaretin genişleyerek artmasıydı. Korumacılığı en genel anlamıyla ele alacak olursak; Devletlerin ithalatta yüksek gümrük vergisi uygulamalarına başvurması (Tariffs), bir ülkeye ithal edilebilecek ürünlerin miktarlarının sınırlandırılması yani Kota uygulaması (Quotas), yerli işletmeleri geliştirmek amacıyla Devletler tarafından yapılan parasal desteklemeler (Subsidies) ve belli malların ithalatına ya da belli ülkelerden yapılacak ithalata yasak getirmek (import bans) şeklinde özetlenebilir.
İkinci Dünya Savaşının hemen arkasından 1946 ile 1948 yılları arasında yaklaşık 50 ülkenin yöneticileri, aralarında çeşitli müzakerelerde bulunarak uluslararası bir ticaret örgütünün (ITO) kurulması ve böylece Bretton Woods’un eksik kalan üçüncü ayağının tamamlanması için uğraştılar. Mart 1948’de Birleşmiş Milletler’in Küba-Havana’da düzenlediği Ticaret ve İstihdam konulu uluslararası konferansta, 50 ülkenin müzakerelerdeki temsilcileri planladıkları ITO’nun nasıl işleyeceğini Havana konferansının sonunda ortaya çıkan Şart’ı imzaladılar. Yalnızca uluslararası ticareti değil, yanı sıra istihdam, sermayeler arası ilişkiler, sermayeleri kısıtlayıcı uygulamaların azaltılması ve uluslararası yatırımları da kapsayan Havana Şartı , delegelerin ülkelerine dönmesinden başlayarak tam bir hayal kırıklığı yarattı. Hükümetler kendi iç yasal düzenlemelerini Şart’a uygun bir şekilde değiştirmeyi (ratification) reddediyorlardı ve bunun da en temel nedeni Amerikan Kongresinin Şartın uygulanmasını reddetmiş olmasıydı. İşte bu nedenle, sermayenin ITO projesi hayata geçirilemedi. [2]
Kongrenin o dönemde almış olduğu karar, neredeyse 50 yıl boyunca başta sosyal demokratlar olmak üzere farklı politik görüşlerin tartışmalarında önemli bir ekseni oluşturdu. Kongrenin Amerikan halkının çıkarlarını korumak için Şart’ı reddettiğini ve Amerika’nın böylece egemenliğini koruduğunu savlayanların yanısıra, kapitalsit sistemde egemenliğin her zaman sermaye sınıfında olduğunu, dolayısıyla Kongrenin bu kararının gerçekte Amerikan sermayesinin kararı olduğu ve onun çıkarlarını temsil ettiğini savunanlar da oldu.
Bugün Kongre’nin 50 yıl önceki kararının
sağlıklı bir analizini yapmak eskiye oranla daha kolay görünüyor. Özellikle,
yeni dünya düzeninde eski, güçlü konumunu kaybeden ulus devlet, egemenlik,
bağımsızlık gibi kavramların tartışılmaya başlanması ve son 20 yıldır yaşanan
kapitalist gelişim süreci bu analizi kolaylaştıran etkenler oldu.
Bu bağlamda, belki de öncelikle anlamakta ve bir yerlere oturtmakta güçlük yaşadığımız yeni terimlerden bir kaçını irdeleyerek başlamakta fayda var. “Yönetişim” (Governance): son bir kaç yıldır sıkça duyuduğumuz bu kelime, yönetme ve yönetilme fiillerini aynı anda barındıran bir kavram. Bu kelime genellikle başına “küresel”(Global) sözcüğü eklenerek kullanılıyor. Verilmek istenen mesaj, “Hükümet bile olsanız yönetme ergi size ait değildir”. Yönetişim terimi günümüzde şirket yönetimlerinde de (corporate governance) sıkça kullanılıyor ve profesyonel yönetici kadrolara da aslında yönetmeyip, yönetildikleri sıkça hatırlatılıyor. Yeni Dünya Düzeni terminolojisinde çokça kullanılan bir diğer tanımlama da “Karşılıklı Bağımlılık” (Inter dependence) ve bu kavramla yönetişim kavramı arasında son derece sıkı bir ilişki var. Küresel bazda ekonomik entegrasyonun yaşanıyor olması dolayısıyla Devletlerin ekonomik açıdan birbirlerine karşılıklı olarak bağımlı hale geldikleri, bu yüzden zaman zaman kendilerini kısıtlayıcı ama bütün tarafların yararına kararlar almalarının doğal olduğu, bu yaşananların egemenlik hakkından vaz geçmek şeklinde anlaşılmaması gerektiğine ilişkin söylemler (Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Mike Moore’dan) son dönemde dünyada en fazla duyulan ve tartışılan konular haline geldi. Gerçekten de bu iki kavramla, ulus, egemenlik, bağımsızlık, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı v.b 20. yüzyıla damgasını vurmuş temel kavramlar arasındaki ilişki küreselleşme sürecinde çok daha önemli hale geliyor.
Küresel ekonominin neo-liberal teorisyenlerinden biri olan Strobe Talbott’un (U.S deputy secratary of state) Foreign Policy dergisinin 2000/Bahar sayısına verdiği bir makalede ise yeni karşılıklı bağımlılık sürecinin farklı boyutlarına dikkat çekiliyor ve egemenliğin kaybolacak olmasından rahatsızlık duyanların yüreğine su serpiliyor. “Karşılıklı bağımlı bir dünyada kendi kaderini tayin etmek” başlıklı makalede, Çeçenya, Kosova, Doğu Timor, Abazya, Nagorno-Karabag örnekleri verilerek kendi yerellikleri özelinde çoğunluğu temsil eden bu toplumların büyük Devlet ölçütünde azınlık konumuna düştükleri, fakat bağımsızlıkları için savaşmaya devam ettikleri , bu bölgesel çatışmaların her birinin er veya geç birer Amerikan Dış Politikası sorunu haline geleceği , oysa Amerikan Devlet Bakanlığının raflarında bu senaryolara uygun yanıtı içeren tek tip bir reçetenin bulunmadığı ; ancak Amerika’nın ayrılıkçı çatışmalara bulacağı çözümlerle ilgili olarak tek bir değişmeyen hedefin olduğu ve bu hedefin de dünyadaki değişimden türediği belirtiliyor. “Bağımsızlık, yeni devletlerin yaratılması bakımından hala güçlü ve önemli bir dürtü, özellikle merkezi Hükümetler tarafından yok sayılan ya da baskı altına alınan toplumlar için. Fakat yaşanan pek çok olayda eyaletler arasında artan bağımsızlık yanlısı eğilimler Devlet içi çatışmalarda ana devletten ayrılmaktan daha iyi bir çıkar yol sunmaktadır: Merkezi Hükümete yardım edilerek, bağımsızlık talep eden toplumun Merkezi Hükümetin parçası olarak kalmasının sağlanması karşılığında demokrasinin ve sınır ötesi ekonomik kalkınma ve siyasi işbirliğinin geliştirilmesi .”[3]diyerek devam ediyor S.Talbott. Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi, kapitalist sistemin; bir yandan egemenlik, bağımsızlık gibi kavramların modasının geçtiği ve dönemle uyuşmadığı savlarını ileri sürmek, diğer yandan ise ulusların iç çelişkileri ve etnik farklılıklarının -demode olduğu ileri sürülen kavramlar kullanılarak- kışkırtılmasıyla her bir üniter devlet yapısından çok sayıda yeni küçük devletçikler yaratmak ve yaratılan yeni devletçikler ya da ekonomik ve siyasi işbirliği (gerçekte bağımlılık) karşılığında Merkez Devlete, bağımsızlıkçı grubun ayrılmaması garantisinin verilmesi gibi birbiriyle taban tabana çelişen iki seçenek arasına sıkıştığı görülüyor. Yaşananlar, Bill Clinton’ın Bosna savaşı ertesinde ülkeyi ziyareti sırasında yaptığı konuşmadaki temel saptamaları da doğruluyor : “Küreselleşme gevşek sınırlar ister ve üniter devlet yapıları bu sürece uygun değildir” . Yani küreselleşme ile hedeflenen alında sınırsız bir dünya filan değildir. Bu sınırlar olacaktır, fakat devletler üniter yapılarından arındırılacağı için, sınırlar tam da Clinton’ın öngördüğü gibi “gevşek” hale getirilmiş olacaktır.
S.Talbott’un makalesi, Amerika’nın 1900’lü yıllar boyunca inatla iki alanda şampiyonluğa oynadığı, bu alanların bir tanesinin ulusal çıkarlarını en iyi koruyan devlet olmak; diğerinin ise ulusal değerlerini koruyan bir toplum olmak şeklinde belirlendiği, oysa bu iki hedefin birbiriyle çatıştığı saptamalarıyla devam ediyor. Ve bu son cümle ulusal çıkarların korunmasıyla gerçekte neyin kast edildiğini açık bir dille ortaya koyuyor: Ulusal burjuvazinin çıkarlarının korunması ve bu nedenledir ki aynı anda -genellikle toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları anlatan- ulusal değerlerin de korunması mümkün olamıyor. S.Talbott, “Bu nedenle biz ABD olarak parçalanmayı(disintegration) değil, bütünleşmeyi(integration) sağlayacak bir” kendi kaderini tayin etme hakkının”(self-determination)yeniden tanımlanması ve uygulanmasının yollarını bulmaya çalışıyoruz” diyerek yaşanan çelişkinin altını bir kez daha çiziyor. [4]Bu tanımlamadan federe devlet yapılarının özendirileceği, başkanlık sisteminin küresel siyaset sistemine adapte edileceği v.b. siyasi çıkarsamalar yapılabilir. Ama bu süreçte aslolan, hem bağımsızlık talep eden toplumların hem de bağımsızlık yanlısı toplumlarca kendisine savaş açılan merkezi yapıların “ekonomik entegrasyon”, “demokrasi” gibi kavramlar kullanılarak, ekonomik ve mali açıdan sermayeye bağımlı hale getirilmesidir.
Ayrılıkçılığa karşı Federalizmin kullanılması daha çok Batı’nın başvurduğu bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Kanada’daki Quebec halkına, kendi eyaletleri ile Kanada’nın geriye kalan tüm eyaletleri arasındaki ilişki tartıştırılıyor. Bu noktada, ABD konuya Kanada’nın bir iç meselesiymiş gibi yaklaştığı görüntüsünü vermeye büyük bir özen gösteriyor ve bu sorunun Kanada yasaları, anayasa ve siyasi sistem üzerinden çözülebileceğini söylüyor. Benzer bir durum Avrupa’nın Belçika’sında da yaşanıyor ve bu küçücük ülkede Fransızların yaşadığı bölgeyle Flamanların yaşadığı bölge arasındaki sınırlar her geçen gün daha fazla belirginleşiyor. Fakat tüm bu gelişmeler yalnızca göründüğü gibi, yani sanki sadece politik birer meseleymiş gibi ele alınırsa gerçekliklerin önemli bir bölümü gözden kaçırılmış olur. Örneğin, Belçika’daki sorun da tıpkı diğer bölgelerdeki gibi yine üretim ilişkileriyle ilgilidir. Savaş sonrası dönemde önemli maden yataklarının bulunduğu güney bölgesinde yoğunlaşan ağır sanayii; 70’li yılların sonlarından itibaren Avrupa Birliği çapındaki üretim yoğunluğunun farklılaşması, ağır ve kirli sanayii sektörlerinin Doğu Bloku ülkelerine aktarılmaya başlanmasıyla birlikte işsizleşme ve yoksullaşma olgularını birarada yaşamaya başladı. Kuzey’de Flaman’larin yaşadığı bölge ise AB’nin başkenti konumunda olan Brüksel kentini çevreleme avantajını da kullanarak bu süreçte daha çok ticarete ve hizmet sektörlerine yoğunlaştı. Kuzey – Güney arasındaki ekonomik dengelerin değişmesi Belçika’da etnik ve milliyete dayalı farklılıkların daha görünür hale gelmesine yol açtı. İtalya’da Po ovasının çevresine sıralanan zengin sanayi kentlerinde yaşayan nüfusa da benzer bir sorgulama yaptırılıyor: “Yoksul Güneyi biz mi besleyeceğiz, Padenia’ya özgürlük !”
İkinci dünya savaşı sonrasında değişen siyasi haritanın da getirdiği zorlamayla önem kazan(dırıl)an bağımsızlık hareketleri, bir önceki yüzyılın belirleyici yönelimi olan sömürgeciliğin son bulmasını kolaylaştırırken; başka devletlerin boyunduruğundan kurtulan halklar “bağımsızlık, fakat kimden (ne?)den bağımsızlık ?” sorusunu pek fazla sormadılar. Bu sorgulama gerektiği gibi yapılmadığı içindir ki bugün gelinen, artık herşeyin netleştiği ve kesinleştiği noktada muazzam bir kavram kargaşası yaşanıyor. Emperyalizm olgusu, çoğu kez ulus devletlerin yayılmacılığı olarak algılandı (Amerikan emperyalizmi, İngiliz emperyalizmi v.b) ve emperyalist tanımlaması yapılan devletlerin ekonomik gelişmişliği gerçeğin perdelenmesini kolaylaştırdı. Bu kavramların da yardımıyla milliyetçi duyguları bileylenen toplumların,-bağımsızlık hareketleri sonrasında- yapabilecekleri muhtemel “hatalar”ın önüne geçilmiş oldu. Yine bu kavramların yardımıyla tek tek ülkeler ölçeğinde burjuvazinin -eşitsiz de olsa- gelişip, serpilmesi ve kapitalist sistemin bir dünya sistemi olarak güç kazanması sağlandı. Yüksek gümrük duvarlarıyla korunan ulusal sermaye grupları , güçlü kamu KİT’lerinden sağladıkları düşük maliyetli alt yapı ürünleri (elektrik, su, yol v.b. hizmetler, kömür gibi) ve Dünya Bankasının 1950’den başlayarak tüm ülkelerin özel sektörlerini geliştirme amacıyla aktardığı çoğu zaman kur garantili ve düşük faizli kredilerin de yardımıyla kendi birikim süreçlerini hızlandırdılar.
Üretici güçlerin -farklı düzeylerde de olsa-gelişme sürecine girdiği bu yıllarda bütün ülkeler için ulusal değerler, üniter devlet yapıları ve toprak bütünlüğü gibi kavramlar birer, yapıştırıcı, zamk görevi görmekte; ekonomik çıkar çatışmaları dışında kalan dış tehditler karşısında tüm halk kesimleri kolayca biraraya gelebilmekteydi ki zaten sistem için de gerekli olan buydu. İşte bu süreçte ülkelerin ekonomik kararlarını bağımsız bir şekilde aldığı gibi bir yanılgıya düşüldü. Ve bu yanılgı, bugün bazı grupların ulus devletlerin egemenlik ve bağımsızlıklarının tehdit altında imiş gibi görünmesinin tek nedenini küreselleşme olarak görmelerine, küreselleşme öncesi dönemde bu kavramların var olduğuna inanmalarına neden oldu.
Bu süreçte hatırlanması ve yeniden irdelenmesi gereken kavramlardan biri de Devlet’dir. Sınıflı toplumlarda egemen sınıfın çıkarları temelinde yapılanan Devlet mekanizmasının özünü; üzerinde kurulu olduğu toprak parçasının genişliği, nüfusunun bileşimi ya da azlığı-çokluğu değil, onun sınıfsal yapısı belirler. Ayrıca Devlet, tek tek kişilerin kısa vadeli çıkarlarını gözetmek yerine, bir sınıfın uzun vadeli çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi -tarihsel ve zorunlu bir görev olarak- yüklenmiş bulunduğundan, bazı kararlarda sınıflar-üstü bir nitelikteymiş gibi görünebilir. [5]Olay, yalnızca bu tanım kapsamında ele alındığında tek tek bütün ulus devletlerin, sadece kendi sınırları içindeki egemen sınıfın (kapital) çıkarlarını korumak zorunda olduğu; yoksa tüm dünya sermayesinin çıkarlarını korumak gibi bir misyonunun bulunmadığı sonucuna varılabilir. Ancak, bugün dünyanın tek bir toprak parçası gibi kabul edilerek bütün devletlerin kapılarını dünya sermayesine açmak için birbirleriyle yarış eder konuma gelmesinin temelinde de zaten bu “tek tek ulusal sermaye gruplarının çıkarlarının korunması” hedefi yatar. Ulus Devletler hem içeriden hem dışarıdan fakat hep aynı kaynaktan (kapital) gelen baskıların artması sonucunda, önce kapalı ekonomik sistemlerden vaz geç(iril)miş şimdilerde de “Ulus olma”, “Egemen olma” gibi -aslında burjuva kültüründe bir Devleti Devlet yapan- temel özelliklerden arın(dırıl)maktadır. Gerçekte ise Köleci, Feodal ve Burjuva Devletler var olalıberi egemenlik; yalnızca azınlık iktidarının, çoğunluğu oluşturan kitleler üzerinde kurduğu hegemonyayı temsil etmiştir. Bugün vaz geçilen ise bu hegemonik sömürü mekanizması değildir. Aslında bu bağlamda, egemenliğin bittiğinden değil de kapsamının dünya çapında genişlediğinden söz etmek daha doğru olacaktır. Başka bir deyişle bugüne kadar yalnızca kendi coğrafyasındaki çoğunluk üzerinde hegemonya oluşturmuş olan tek tek ulusal burjuvaziler de(gelişmiş dünyanın sermaye grupları dışında kalanlar) dünya ticaret döngüsüne dahil edilmek suretiyle sömürü ve hegemonya alanlarını genişletme çabasına girmişlerdir küreselleşme sürecinde. Daveti çıkaran egemen dünya sermayesinin hedefi bu değildir, kuşkusuz. Hedef, kapitalist sermaye birikim sürecini hızlandırmak amacıyla koruma altına alınan ulusal sistemlere sorunsuz ve engelsiz bir şekilde girebilmektir.
Bugün gelinen noktada özellikle yabancı doğrudan yatırımların bölge ve ülkeler arasındaki dağılımını gösteren yatırım haritaları, kapitalistleşme sürecinin yavaş da olsa yukarıdaki saptamalar doğrultusunda ilerlediğini doğruluyor. Birleşmiş Milletler’in Ticaret ve Yatırım Konferansı -UNCTAD- isimli kuruluşunun düzenli olarak yaptığı Dünya Yatırım Raporu çalışmasının 2001 versiyonundan yaptığımız aşağıdaki alıntılara göre :
Yabancı Doğrudan Yatırımlar (FDI) 2000 yılında dünya üretimi, sermaye formasyonu ve ticaret gibi diğer toplam ekonomik verilerden hızlı olarak % 18 oranında büyümüş ve 1.3 milyar USD gibi bir rekora ulaşmıştır. Halbuki 2001 yılında FDI akımlarının düşmesi beklenmekteydi.
Kapitalist genişlemenin yatırım akımları 60,000 den fazla
ulusötesi şirket ile bu şirketlerin 800,000 i aşkın alt-üyesi tarafından yürütülmektedir.Gelişmiş ülkeler,
FDI’ların % 75 inden fazlasının hedef ülkesi olma konumlarını sürdürmüşlerdir.
Sınır ötesi şirket evlilikleri ve devirler FDI akışlarının gerisindeki ana
dinamiklerdir ve bunlar hala gelişmiş
ülkelerde yoğunlaşmış durumdadır. Sonuç olarak gelişmiş ülkelere olan FDI akımı
% 21 oranında artmış ve 1 trilyon USD’ ın üstüne çıkmıştır.Ancak gelişmekte
olan ülkelere olan FDI akımları da artarak
240 milyar USD’a ulaşmştır.Fakat gelişmekte olan ülkelerin dünya FDI akımları içindeki payları % 19 a (geçen
yılın ardından ikinci kez) düşmüş fakat bu oranın 1994 yılında % 41 olan zirvenin
bir hayli altında.olması dikkat çekicidir. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, 27
milyar USD’ lık FDI akışları (giriş) ile
toplam içindeki % 2 lik paylarını devam ettirdiler. En az gelişmiş 49
ülkenin yabancı yatırımlar açısından cazibesi %0 , 3 ile 2000 yılı dünya FDI
akışları içinde marjinal kalmaya devam etti.Gelişmiş dünya (TRİAD) içerisinde
AB, ABD ve Japonya, dünyaya ihrac ettikleri FDI da % 82, dünyadan kendi
ülkelerine akan FDI da ise % 71 oranlarına ulaştılar.TRİAD içinde AB hem önemli
FDI alıcısı ve hemde önemli FDI vericisi konumuna geldi.Bölgesel
entegrasyondaki gelişme AB ye olan FDI akışlarını 617 milyar USD lık rekor
düzeye taşıdı, ABD ve diğer Batı Avrupa ülkeleri bölge dışındaki ana partner
ülkeler olmaya devam etti. MANNESMAN’ ın VodafoneAir Touch şirketi tarafından
satın alınmasıyla gerçekleşen en büyük sınır ötesi şirket evliliği anlaşması
sonucunda Almanya ilk kez Avrupadaki en büyük FDI alıcısı konumuna
geldi.İngiltere bu yıl ikinci kez dünyadaki kaynak ülkelerin en başındaki konumunu
korudu. ABD 281 milyar $’lık FDI girişyle dünyadaki FDI’lardan en büyük payı
alan ülke olarak kalmaya devam etti.ABD’ nin FDI ihtiyacı % 2 düşerek 139
milyar $ düzeyinde gerçekleşti.Japonya
kısmen ülke ekonomisindeki yavaşlamadan dolayı 2000 yılında FDI
girişinde % 36’lık bir gerileme yaşadı ve toplam FDI girişi 8 milyar $’ da
kaldı.Fakat tersine Japonya’da FDI
çıkışları son on yılın en yüksek düzeyine ulaşarak 33 milyar $ olarak
gerçekleşti.Latin Amerika ve Karayiplere yapılan FDI’lar 90’lı yılların ikinci
yarısında 3’e katladıktan sonra 2000 yılında % 22 düşerek 86 milyar $’a indi.Bu
düşüşün asıl sebebi 99 yılında başlayan bir düzeltme hareketi idi.(Latin
Amerika firmaları arasında çok önemli ölçekteki 3 büyük şirket evliliği bölgeye
gelen FDI akışlarını büyük ölçüde etkilemişti, özelleştirme 2000 yılında
yavaşladı fakat FDI girişi için önemli bir faktör olarak kalmaya devam
ediyor.Güney Amerikaya FDI girişleri sektörler açısından ele alındığında
hizmetler sektörü ile doğal kaynakların öncelikli alanlar olduğu görülüyor,
diğer yandan Meksika’da ise FDI girişlerinin en önemli bölümü imalat sanayi ve
bankacılık sektörlerine gidiyor.)
Asya’nın gelişmekte
olan ülkelerindeki FDI girişleri 2000 yılında 143 milyar $ gibi rekor bir
düzeye ulaştı. Bu rekorda en büyük pay Doğu Asya ve HongKong (Çin) oldu.Doğu Asya ve Çin, 64 milyar
$’la Asya’daki en fazla FDI kabul eden bölge konumuna geldi. Bu hızlı çıkışı
besleyen çeşitli nedenler var.İlk olarak bölgenin, yakın dönemdeki ekonomik
çöküşten çıkarak toparlanma dönemine girmesi, ikinci olarak ulusötesi
şirketlerinÇin’in DTÖ’ye tam üyeliğinin kabul edilmesinin hemen sonrasında
Çin’e yatırım yapma planlarının HonKong’u bir dinlenen fonlar cennetine
çevirmesi, üçüncü olarak yine bu ülkenin
toplam FDI girişinin nerdeyse 1/3’ne yakın olan telekomünikasyon
sektöründeki büyük bir sınır ötesi şirket evliliğinin etkileridir. Çin’e FDI akışları 41 milyar $ la
istikrarlı çıkışını sürdürdü. Çin, DTÖ’ye tam üyelik yolundaki müzakereler
dolayısıyla FDI politikalarını önemli ölçüde değiştirdi. Bugün çok uluslu
şirketler Çin ekonomisinde çok önemli bir yere sahip.(ülkenin 2000 yılı toplam
kurumlar vergisi gelirlerinde ÇUŞ’ların payı %18). 2000 ve 1985 yıllarındaki
dünya FDI giriş ve çıkış haritalarının mukayyesesi FDI’ların pek çok ülkede
geçmişe oranla büyük artış gösterdiğini ortaya koyuyor. 24’ü gelişmekte olan
ülke olmak üzere 50’ yi aşkın ülke 10 milyar $’ın üstünde FDI stoğuna sahip. Bu
rakam 7’si gelişmekte olan ülke olmak üzere yalnızca 17 ülke ile sınırlıydı.
FDI çıkışarının tablosu da buna yakın. 10 milyar $ dan fazla FDI çıkışı bulunan
ülke sayısı 15 yıl önce yalnızca 10 iken bugün, 12 tanesi gelişmekte olan
ülkelerden olmak üzere 33’e yükselmiş
durumda.
|
Şirket |
Ülke |
Faaliyet konusu |
Ülke dışındaki Varlık (Mlyr.$) |
Toplam Varlık |
Ülke dışına satış |
Toplam satış |
Ülke dışında istihdam |
Toplam istihdam |
|
General Elektrik |
ABD |
Elektronik |
141.1 |
405.2 |
32.7 |
111.6 |
143.000 |
310.000 |
|
ExxonMobil |
ABD |
Petrol |
99.4 |
144.5 |
115.5 |
160.9 |
68.000 |
107.000 |
|
Royal/Dutch/Shell Grup |
Hollanda ve İngiltere |
Petrol |
68.7 |
113.9 |
53.5 |
105.4 |
57.367 |
99.310 |
|
General Motors |
ABD |
Motorlu Araçlar |
68.5 |
274.7 |
46.5 |
176.6 |
162.300 |
398.000 |
|
Ford Motor CO. |
ABD |
Motorlu Araçlar |
... |
273.4 |
50.1 |
162.6 |
191.486 |
364.550 |
|
Toyota |
Japonya |
Motorlu Araçlar |
56.3 |
154.9 |
60.0 |
119.7 |
13.500 |
214.631 |
|
Daimler-Chrysler |
Almanya |
Motorlu Araçlar |
55.7 |
175.9 |
122.4 |
151 |
225.705 |
466.938 |
|
TOTAL/Fına Sa |
Fransa |
Petrol |
... |
77.6 |
31.6 |
39.6 |
50.538 |
74.437 |
|
IBM |
ABD |
Bilgisayar |
44.7 |
87.5 |
50.4 |
87.6 |
161.612 |
307.401 |
|
BP |
İngiltere |
Petrol |
39.3 |
52.6 |
57.7 |
83.5 |
62.150 |
80.400 |
|
Nestle –S.A |
İsviçre |
Yiyecek-İçecek |
33.1 |
36.8 |
45.9 |
46.7 |
224.554 |
230.929 |
|
Volkswagen Grup |
Almanya |
Motorlu Araçlar |
... |
64.3 |
47.8 |
70.6 |
147.959 |
306.275 |
|
NIPPON-Mitsubishi |
Japonya |
Petrol |
31.5 |
35.5 |
28.4 |
33.9 |
11.900 |
15.964 |
| < |