Kapitalizmin
Kaleleri-II
WTO - World Trade
Organization
DTÖ - Dünya
Ticaret Örgütü
Hatırlanacağı gibi en fazla sayıda ve kapsamlı anlaşmanın Uruguay Raundunda imzalandığını belirtmiştik. Bu anlaşmalar yalnızca mal ticaretiyle sınırlı değildi ve hizmet ticareti, fikri mülkiyet hakları gibi alanları da kapsıyordu. DTÖ’nün en önemli anlaşmaları DTÖ-Kuruluş Sözleşmesi’nin eklerinde yer almaktadır :
1- DTÖ Kuruluş Anlaşması
2- Ek. 1 A: Çok Taraflı Mal Ticareti Anlaşması:
(i) Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması 1994 (GATT)
(ii) Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması 1947 (GATT)
(iii) GATT’daki belli hükümleri açıklayıcı metinler
(iv) GATT’ın VI ve VII. Maddelerinin uygulanmasına yönelik anlaşmalar
(v) GATT’a ekli Marakesh Protokolu
(vi) Devlet Desteklemeleri Anlaşması
(vii)Tarım Anlaşması (AoA)
(viii) Sağlık-Temizlik uygulamalarına ilişkin Anlaşma (SPS)
(ix) Tekstil ve Hazır Giyim Anlaşması (ATC)
(x) Ticaret önündeki Teknik Engeller Anlaşması (TBT)
(xi) Ticaretle bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMS)
(xii)Gemi Yükleme denetimi Anlaşması
(xiii) Menşe kuralları Anlaşması
(xiv) İthalat Lisans prosedürleri Anlaşması
(xv) Koruyucu hükümler Anlaşması
3- Ek. 1 B : Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS)
4- Ek. 1C : Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPS)
5- Ek. 2 : Uyuşmazlıkların çözümü ile ilgili kural ve prosedülerin anlaşılması
6- Ek. 3 : Ticaret Politikası İnceleme Mekanizması (TPRM)
7- Ek. 4 : Ekseri Çoğunluklu Ticaret Anlaşmaları :
(i) Sivil Havacılık Ticareti Anlaşması
(ii) Hükümet Satın Almaları Anlaşması
8- Kararlar ve Deklarasyonlar :
(i) En az gelişmiş ülkelerin lehine hükümlerle ilgili karar
(ii) DTÖ’nün IMF ile ilişkisini anlatan deklarasyon,
(iii) Hizmet Ticareti ve Çevreye ilişkin karar
(iv) Finansal Hizmetlere ilişkin karar.
Örgütün kapsamının anlatıldığı; işleyiş
içersinde kullanılacak olan ve tüm çok taraflı DTÖ anlaşmalarının , bütün
üyeler açısından bağlayıcı olduğu anlamına gelen [Çok Taraflı Anlaşmaların bu
özelliğinin aksine, Ekseri Çoğunluklu
Anlaşmalar (Plurilateral Agreement) yalnızca anlaşmaya imza koyan devletler
açısından bağlayıcıdır] “Tek Girişim Yaklaşımı” nın açıklandığı; DTÖ’yü
oluşturan anlaşma metnidir. Anlaşma metni içinde, örgütün ileride yapılacak
müzakereler için nasıl forum oluşturduğundan, uyuşmazlıkların çözümünün
anlaşılmasına yönelik idari prosedür ve küresel ekonomi politikası kararlarına
daha büyük bir tutarlılıkla ulaşabilmek için IMF ve Dünya Bankasıyla DTÖ
arasındaki ilişkilere kadar tüm işleyişi detaylı olarak anlatılıyor. Kuruluş
anlaşması gereği, DTÖ her iki yılda en az bir kez Bakanlar Konferansını
toplamak zorunda. Bakanlar Konferansı, Örgüt içersindeki en üst organ
konumunda. Ardından, DTÖ-Genel Konseyi geliyor ve bu yapı da tıpkı Bakanlar
Konferansı gibi tüm üye devletlerin temsilcilerinden oluşuyor. Genel Konsey
örgütte ihtiyaç duyuldukça toplanan bir yapı ve görevlerinden biri de üyeler
arasında bir ticari uyuşmazlık yaşandığında ve konu DTÖ’ne aksettiğinde,
uyuşmazlık çözümünde karar mercii konumundaki panelleri kurma yetkisine sahip
olan Uyuşmazlıkların Çözümü Kurulunu (DSB-Dispute Settlement Body) toplantıya
çağırmak. G.Konseyin bir diğer görevi, Ticaret Politikası İnceleme Kurulu
-TPRB- (Trade Policy Review Body)nin, üye ülkelerin ticaret politikalarının
ilgili yönetmelikte (TPRM) tanımlanan şekilde uygulanıp; uygulanmadığını
denetlemesi için bir araya gelmesini sağlamaktır. Örgütün hiyerarşik
yapısındaki üçüncü katmanda 3 ayrı Konsey faaliyet gösteriyor : Mal Ticareti
Konseyi, Hizmet Ticareti Konseyi ve
Fikri Mülkiyet Hakları Ticareti Konseyi. Sayılan Konseylerin her biri
kendi konu başlığındaki anlaşmaların işleyişini denetlemekten sorumlu ve yine
üye devletlerin temsilcilerinden oluşuyorlar. Bunların dışında dünya ticaret
sistemindeki belli bazı konuların ele alınması ve bu konularda tavsiyelerin
üretilmesi amaçlanmış çeşitli komiteler de var. Ticaret ve Kalkınma Komitesi;
Ticaret ve Çevre Komitesi (CTE); Bölgesel Ticaret Anlaşmaları Komitesi (NAFTA
ve AB gibi bölgesel ticaret blokları arasında veya blokların kendi içindeki
ticaret ve uyuşmazlıklardan sorumlu) bunlardan bir kaçı. Ve son olarak,
Konseyler tarafından yönlendirilen ve spesifik meseleleri inceleyen çok sayıda
çalışma grubu bulunuyor Örgüt bünyesinde. Yukarıda sayılan komitelerden bir
tanesi örgütün bilinen yapısıyla çelişki içindeymiş gibi görünüyor: Ticaret ve
Çevre Komitesi . Bu komite ilk önerildiğinde örgüt içersinde “ciddi”
tartışmalar yaşanmış ve örneğin o dönemde ABD’nde Başkan Yardımcısı
pozisyonunda bulunan Al Gore, bu komitenin ekolojiyi koruma amaçlı çalışmalar
yapması gerektiğini savunmuş. Fakat, sonuçta Örgütün temel mentalitesine göre
çevre koruma tedbirleri almanın DTÖ’nün işi olmadığına karar verilmiş. Peki bu
Komite ne yapıyor? Evet, Komite’nin
görevi dünya ticaretinin serbestçe işleyişine engel olabilecek çevre
anlaşmalarını ve ilgili hükümleri tespit edip; bu hükümlerde gerekli
değişikliklerin yapılması için öneriler geliştirmek.
DTÖ’nün gerisindeki sermaye grupları; Ozon tabakasının korunmasına ilişkin Montreal Protokolü ve Yeryüzündeki vahşi bitki ve hayvan yaşamını tehlikeye atan ticaretle ilgili Sözleşme -CITES- in de içinde yer aldığı Çok Taraflı Çevre Anlaşması (MEA) nın pek çok durumda örgüt hukukunu ihlal ettiği görüşündeler. Dünya Ticaret Örgütü’ne getirilen uluslararası tahkim davalarının da önemli bir çoğunluğu MEA hükümlerinin farklı taraflarca farklı yorumlanıyor olmasından kaynaklanıyor. DTÖ tahkim panelleri de gecikmeden devreye girerek “en uygun” çözüme acilen ulaşıyor. Bu tip DTÖ-tahkim davalarının sonuçlarına bakıldığında tek tek ülkelerin ulusal ölçekte uygulamakta olduğu çevre hukukunun neredeyse tümüyle DTÖ yasalarının ihlaline yol açtığı ve bu nedenle de Hükümetlere baskı yapılarak yasalarını değiştirmeye zorlandıkları görülüyor.
Örgüt içersinde emek haklarıyla ilgili hiç bir komite ya da çalışma grubunun bulunmayışı dikkat çekici. Hatta DTÖ’nün kendi yazılı literatüründe “Bu alanda bir çalışmamız bulunmamaktadır ve böyle bir konunun Örgüt tarafından ele alınması da zaten doğru olmayacaktır” açıklaması yer alıyor. 1996 yılında Singapur’da yapılan Bakanlar Konferansında emek ve çevre başta olmak üzere tüm sosyal meseleler marjinalleştiriliyor ve örneğin emek ile ilgili sorunların hiç bir etkisi ve gücü olmayan ILO-Uluslararası Çalışma Örgütü’ne bırakılmasının doğru olacağında anlaşma sağlanıyordu. Çevre ve emekle ilgili konuların örgüt gündemine alınmasına direnen yalnızca gelişmiş ülkeler değildi kuşkusuz. Gelişmekte olan ülkeler de böylesi bir girişimin haksız rekabete yol açacağını ve batı ülkelerinin ekonomik hegemonyasını daha da güçlendireceğini savunuyorlar ve bu nedenle sosyal meselelerin Örgüt içinde ele alınmasına direniyorlardı.
60’lı yıllardan itibaren çokça tartışılan “Zengin Kuzey, yoksul Güney’i sömürüyor” tartışması , bugün de küreselleşme karşıtları içersinde -belli düzeyde de olsa- taraftar bulabilen bir sav. Eşitsizliğin, coğrafi farklılıklardan kaynaklandığı yönündeki tartışmalar sermayenin ekmeğine yağ sürüyor kuşkusuz.
Öyle ki liberal, küreselleşmeci görüşün savunucuları tarafından kullanılan argümanlar da pek farklı değil bu noktada. Genellikle “küreselleşme nedir?” sorusuna verilen yanıtları aynı paydada ortaklaştırmak mümkün olabiliyor : “Almanya’da yaşayan birinin Nepal’de üretilen ceketi gümrük ve kota engeline takılmadan satın alabilmesi özgürlüğüdür küreselleşme” ya da “Türkiye’nin Gümrük Birliğine girmesi sonucunda Türkiye halkı, hurda otomobil satın almaktan kurtuldu” ve benzer, tek boyutlu perspektiflerin örnekleri çoğaltılabilir. AB-Komisyonu Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy, Nisan 2001’de Brüksel’de yapılan bir toplantıda benzer bir soruya “Küreselleşme bir tehdit mi, yoksa bir fırsat mı?” sorusuna şu yanıtı veriyor “Hangi coğrafyada yaşadığınıza ve hangi sosyal sınıfa mensup olduğunuza bağlı” . Coğrafyanın bu süreçte belirleyici bir rolünün olmadığı, Gümrük Birliği ile ilgili olarak yapılan tespitten zaten anlaşılıyor. Avrupa Birliğinde gümrüklerin sıfırlanması sonucunda üretim maliyetleri biraz daha fazla önem kazanmış , emeğin görece ucuz olduğu AB ülkelerine yapılan yatırımlar artarken, sosyal standartların yüksek olduğu ülkelerde işsizlik olgusu artmış ve şirketler arasındaki rekabet hızlanmıştır. Bu süreç Avrupa’da emek maliyetlerinin kısıtlanmasını kolaylaştırıken, Türkiye’de de bedel ödeyen aynı kesim, işçiler olmuştur ve kapanan ya da daralmak zorunda kalan otomobil fabrikalarında binlerce kişi işsizler ordusuna katılmıştır. Yukarıdaki savlarda da Nepal’de ceketi üreten, Avrupa’da da otomobili üreten işçilerin bu süreçteki konumu hiç tartışılmıyor ve yalnızca tüketici konumda olanların küreselleşme sürecinde özgürleştiği belirtiliyor. Ancak sözü edilen özgürlüğün sınırları da kalın hatlarla çizilmiş durumda : özgürlük, sahip olunan parasal varlığın bittiği yerde son buluyor. Kısaca bu tespitlerde küreselleşmenin (kapitalizmin) en temel öznesi olan “emek” yok sayılıyor.
Dünya Ticaret Örgütü içindeki Kuzey-Güney tartışmalarına gelince. Sermayenin, sınıflar arasındaki temel çelişkiyi coğrafi bölgelere hapsetmek istemesinin gerekçesini anlamak zor değil: Böylelikle bir yandan emek-sermaye, sömüren-sömürülen gibi kavramlar tarihe gömülürken bir yandan da kapitalist hegemonya gizlenmiş ve fatura, sermayeden tamamen bağımsız bir şekilde ülkelerin gelişmiş ya da gelişmemiş konumlarına çıkarılmış oluyor. Örneğin, emek ve çevre standartlarının tüm dünyada Batı düzeyine getirilmesi gibi bir önerinin karşısında, az gelişmiş ekonomilerin direnç göstermeleri ve bunun tek taraflı olarak gelişmiş batı sermayesinin yararına olacağını savunmalarına hangi politik görüşten olursa olsun hiç kimse itiraz edemiyor. Çünkü böylesi bir konumda gelişmiş batı ülkelerinin sermayesinin yoksul ülkelerde yatırım yapmasının bir anlamı kalmayacak ve elbette -teknolojik alt yapı dolayısıyla-verimlilik oranının çok yüksek olduğu batı ülkelerine geri döneceklerdir. Bilgi ve teknolojiyi hem de çok yüksek bedellerle alınıp-satılan birer ticari meta haline getiren kapitalist sistem, -sosyal standartların da eşitlenmesi halinde- az gelişmiş ülke sermayelerinin batıyı yakalamasını imkansız hale getirecek ve bu durum belki de kapitalist sistemin sonunu getirecek kadar büyük bir tehdit oluşturabilecek. İşte bu nedenle egemen dünya sermayesi bu tezin tam da tersini savunuyor ve diyor ki : Haksız rekabeti ortadan kaldırmanın bir yolu da, Batı’daki yüksek standartların aşağıya çekilmesi suretiyle eşitliğin sağlanmasıdır. Yani, az gelişmiş ülkelerin rekabet gücüne zarar vermeden standartları birbirine yaklaştırmak mümkündür diyor dünya sermayesi.
Hatırlanacağı gibi egemen sermaye, az gelişmiş ülkelerin rekabet gücüne zarar vermeden standartları birbirine yaklaştırmak mümkündür diyordu. Kuşkusuz sadece demekle kalmıyor, Dünya Ticaret Örgütü mekanizması üzerinden bu hedefi adım adım hayata geçirmekte de gecikmiyor. DTÖ-Kuruluş Anlaşmasının alt-komitelerinden biri olan Ticaret ve Çevre Komitesinin işlevi de bu zaten: Dünya Ticaretine engel olan çevresel anlaşmaların değiştirilmesi. Batı’nın sahip olmakla övündüğü standartları oluşturan da bu tip küresel-sosyal anlaşmalar. Aslında bu anlaşmalar tüm taraflar için geçerli olduğu halde, az gelişmiş ülkeler anlaşmayı ihlal ederken, gelişmiş ülkelerde bu ihlaller görece daha alt bir düzeyde yaşanıyor, buna da Batı’nın yüksek standartları deniyor. Şimdi, DTÖ eliyle bu anlaşmaların düzeyi geriletildiğinde , Batı ülkeleri eskisi gibi anlaşma hükümlerine sadık kalmaya devam bile etse, sadık kalacağı hükümler geriletildiği için, normlarda da topyekun bir gerileme yaşanacağı kesin.
DTÖ-Kuruluş Anlaşmasının bir sonraki maddesi, Karar Mekanizmasının işleyişini anlatıyor ve GATT-1947 metnindeki cümle hiç bir değişikliğe uğratılmaksızın aynen DTÖ’ne aktarılıyor: “Kararlar, konsensus (fikir ve oy birliği) yönetmiyle alınmaya devam edecektir” Buna göre, Bakanlar Konseyi ve Genel Konsey toplantılarında her üye devlet bir oy hakkına sahip. Konsensusa varılmasına gerek olmayan belli üyelere belli taahhütlerini ihlal etme izninin verildiği (toplantı çoğunluğunun dörtte üç oyuyla) özel durumlar da söz konusu olabiliyor. Yeni bir üyenin DTÖ’ne kabul edilmesi sürecinde de , önce söz konusu ülke üzerine çalışma yapmak üzere bir grup oluşturuluyor ve grup çalışmasını tamamladıktan sonra ülkenin örgüte kabul edilip; edilmeyeceğini belirleme amacıyla bir oylama yapılıyor. Hazır bulunanların üçte iki oyuyla ilgili karar alınıyor. Kararlar sırasında Avrupa Birliği örgüt içersinde tek bir sesten temsil ediliyor ve oylama sırasında da AB içindeki tam üye devlet sayısına eşit sayıda oy kullandırılıyor. Bir başka deyişle, ABD’nin nüfusu ve dünya ticaret hacmindeki payı AB’ninkine eşit ve hatta farklı kriterlere bakıldığında AB’nden üstün olduğu halde; DTÖ toplantılarında AB’nin oyu 15 sayılırken, ABD’nin oyu yalnızca 1 sayılıyor. Ve ne gariptir ki bu durum ABD’ni hiç rahatsız etmiyor. Hatta, örgüt içinde, dünya ticaretindeki payı yok denecek kadar az olan küçük ve en yoksul ülkelerin bile oy hakkı ABD’nin oy hakkına eşit. İşte, bu görüntü sayesinde, DTÖ yönetimi demokrasi konusunda tam not almayı bekliyor ve yer yüzünde daha demokratik bir yapının olmadığını iddia ediyor.
Peki, ya kararlar AB, ABD, Kanada, Japonya gibi en gelişmiş ülkelerin aralarında yaptıkları gizli (green room meetings) toplantılarda alınıyor ve resmi toplantılarda bu emrivakilere karşı çıkan az gelişmiş ülkelere aba altından sopa gösteriliyorsa (IMF ve Dünya Bankası kredileri ile şantaj ?), o zaman yukarıda sayılan oylama yöntemleri ve oy sayılarının bir önemi kalır mı?
DTÖ Kuruluş Anlaşmasının son bölümünde, anlaşmadan çekilmenin koşulları anlatılıyor ve şöyle deniyor : “Her bir üye, bu anlaşmadan çekilme hakkına sahiptir. Bu anlaşmadan çekilmek, imzalanmış bütün çok taraflı ticaret anlaşmalarından da çekilmek anlamına gelecek ve çekilme kararı, kararın yazılı olarak DTÖ Genel Başkanına bildirildiği tarihten başlayarak altı ay sonra geçerlik kazanacaktır.”
Sivil Toplum Kuruluşları tarafından DTÖ’ne en fazla yöneltilen eleştirilerin başında örgütün gizli ve dolayısıyla anti-demokratik işleyişi geliyor. Özellikle 1998 yılından beri Örgüt Sekreteryası tarafından bu imajı yok etme amacıyla yoğun bir çaba harcandığı görülüyor; ancak gizliliğin sebebi masum olmadığı için, çabalar imajı kurtarmaya dönük olmaktan öte gidemiyor. Financial Times’ın Nisan-1998 sayısında “DTÖ, Hükümetlerin yerli çıkar gruplarının baskılarına karşı gizli dolaplar çevirebildikleri bir platformdur” tanımlaması yapılıyordu. Peki kimdir bu yerli baskı grupları ? Ya da DTÖ tarafından alınan kararlar hangi grupların çıkalarını yok etmeye, hangilerinin çıkarlarını pekiştirmeye yönelik ? Hükümetlerin kendi ülkelerinin bir bölüm burjuvazisinin de aleyhine kararlar aldığına şüphe yok. Fakat, alınan kararların tümden burjuvazinin aleyhine olduğunu söylemek mümkün mü? Eğer bu doğru olsaydı, tek tek ülkeler DTÖ kararlarına bu kadar kolay bir şekilde vize verebilirlermiydi?
Benzer bir süreç Türkiye’de de Uluslararası Tahkimle ilgili anayasa değişikliğinin gündeme getirildiği dönemde yaşandı. Bu süreçte, bazı işveren örgütleri ulusal kaygıları dile getirerek yasa tasarısına şiddetle karşı çıkarken; Türkiye’deki egemen burjuvaziyi temsil eden, önemli ölçüde ulusötesileşmiş sermaye lobileri yasanın geçirilmesi için her türlü baskı mekanizmasını kullandılar. Fakat, burjuvazinin kendi iç çatışmaları sırasında, çatışma taraflarından birinin taleplerinin işçi sınıfının çıkarlarına uygun düşmesinin, tarih boyunca sıkça yaşanmış bir olgu olduğu unutulmamalı ve bu olgunun, emekçilerin -asıl mücadelesi olan- sermayeye karşı mücadelesini kesintiye uğratmasına izin verilmemelidir. Bu tip dönemlerde sermaye, sınıf hareketi önüne belli bir kaç seçenek koyarak tartışma zeminlerinin de bu seçeneklere göre şekillenmesini ister. Tahkim sürecini örnek olarak alırsak; bu dönemde iki seçenek belirlenmiştir : Tahkim’e karşı olmak ve Tahkim’den yana olmak. Emek hareketinin kendisinin aleyhine bir girişime destek vermesi düşünülemeyeceğine göre , hareketin alacağı pozisyon otomatik olarak karşı olmaktır. Karşı olma tercihini kullananlar arasına küçük ve ortak ölçekli sermaye grupları da eklemlendiğinde olayın sınıfsal boyutunu görmek zorlaşacak, ulusal motifler öne çıkacaktır. Ve tam da böyle olmuştur. Böylesi karşıtlıklara sermayenin hiç itirazı olmayacağı gibi, belli ölçüde destek vermesi bile mümkün olabilir. Peki böyle durumlarda işçi sınıfının tavrı ne olmalıdır? Emekçiler bir yandan, örneğin uluslararası tahkim adımının kapitalist gelişim süreciyle ilişkilendirilmesi işlevini yüklenmeli, bir yandan da olayın sınıfsal boyutunu ortaya koyarak kapitalist bir girişimin tek başına engellenmesinin bir anlamı olmayacağını ve sorunun bir sistem meselesi olduğunu diyalektik bir perspektifle, olgusal örneklemelerle tartışmalı, tartıştırmalıdır.
Türkiye’nin DTÖ anlaşmaları doğrultusunda yaptığı düzenlemeler kuşkusuz Uluslararası Tahkim ile ilgili yasayla sınırlı değil. Bunlardan bir tanesi de 1991 yılında yürürlükten kaldırılan Kaynak Kullanımı Destekleme Primi adı verilen teşvik uygulaması. Türkiye yasalarında yatırım ve ticaretin liberalizasyonu adına yapılan değişiklikler konusunda Prof. Dr. Oktar Türel şöyle diyor: “Uluslararası anlaşmaların ülkemize getirdiği üç önemli kısıttan iki tanesi Dünya Ticaret Örgütüne vücut veren anlaşmalar uyarınca taraf olduğumuz Sübvansiyonlar ve Telafi edici önlemler Anlaşmasıyla, Ticaretle ilgili Yatırım Tedbirleri anlaşmasıdır (TRIMS). Üçüncü bağlayıcı anlaşma da , Avrupa Briliğiyle Mart-1995’de varılan 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı. Bu kararlar, ihracat performansına dayalı destek ve sektörel bazlı seçici tedbirleri uygulanamaz hale getiriyor. 1995 sonrasında , Türkiye sadece kendi tercihi dolayısıyla değil, uluslararası taahhütleri dolayısıyla da sanayi politikası teşviklerini ve bu meyanda yatırım politikası teşviklerini alana özgü, selektif olmayan ve şartsız teşvikler ya da politkalar alanına inhisar ettiriyor. Şartsız olma; yani yatırımcıdan performans ölçütü olarak bir şey talep etmeme konusundaki kısıt, TRIMS Anlaşmasından, bir alana özgürlük ise hem AB, hem de DTÖ ile ilgili anlaşmalardan kaynaklanıyor. Alana özgü teşvikler ön plana çıktığında, bu teşvikleri uluslararası anlaşmaların cevaz verdiği alanlara yöneltme durumunda kalıyoruz. Bu alanlar da , çevre korumayla, bölgesel teşviklerle ve AR-GE (araştırma ve Geliştirme) teşvikleriyle ilgilidir. Doğal olarak bu tür kısıtlamalar, bir başka sorunu da beraberinde getiriyor. Özellikle uluslararası yatırımcılara, yatırımlarıyla ilgili şart koymama yükümlülüğü önünde bu tür şartların ulusal yatırımcılara uygulanması anlamsız ve anakronik (tarihsel yanlış) hale geliyor. Çünkü o zaman, ulusal yatırımcıyı aleyhte bir ayrımcılığa tabi tutmuş oluyorsunuz. Dolayısıyla uluslararası yatırımcı performans ölçütlerine tabi tutulmayacaksa, aynı tutumun simetrik olarak ulusal yatırımcıya da uygulanması gayet doğal. Esasen, DTÖ anlaşmalarının ruhu, yabancı veya ulusal, bütün yatırımcıların aynı “ulusal” muameleye tabi olma ilkesini beraberinde getiriyor” [1]
Değerli Hocamız Sayın Oktar Türel’in yabancı yatırımcılar ve teşvikler konusundaki bu değerlendirmesinin son bölümünde de daha önce vurgu yaptığımız tespitin doğruluğu ortaya çıkıyor. Dünya Ticaret Örgütü, uluslararası yatırım ve ticaret kurallarını belirlerken milliyete ya da coğrafi kriterlere dayalı bir ayırım yapmamaya özen gösteriyor. Fakat, DTÖ’nün perspektifinin sınıfsal olmadığını söylemek mümkün değil, çünkü tüm anlaşma ve hükümlerin geri planında yalnızca sermaye sınıfının bir bütün olarak ve kapitalizmin bir sistem olarak korunup, geliştirilmesi ilkesinin varlığı hissediliyor.
Yukarıda GATT’ın tarihsel gelişim sürecini aktarmıştık. Bu bölümde ise anlaşmanın teknik boyutlarına değineceğiz. Orijinal GATT anlaşması halihazırda GATT-1947 olarak ifade ediliyor ve ilk metin hemen hemen hiç değiştirilmeksizin DTÖ’ne aktarılmış durumda. Metne yapılmış ve anlaşma içindeki bazı hükümleri açıklayıcı 6 ek hüküm var. Ek’ler arasında GATT-1994’e eklenen ve yeni gümrük indirimlerinin nasıl yapılacağının açıklanmasının yanı sıra bazı husulara açıklık getiren Marakesh Protokolu da bulunuyor. GATT-1994 üç ana bölümden oluşuyor : 1) Temel hükümler veya anlaşma maddeleri 2) Tarım Anlaşması ya da Hijyen Anlaşması gibi konular veya belli sektörler için yapılmış ilave anlaşmalar 3) Her bir üye ülke tarafından gümrük tarifelerinde indirime gitmek ya da tarife dışı engelleri kaldırmak amacıyla yapılan taahhütlerin listeleri. Daha önce de belirtildiği gibi, GATT ve DTÖ anlaşmalarının pek çoğunda yer alan iki temel konsept, “en çok kayrılan ülke-MFN-” ve “ulusal muamele-NT-” prensipleri. Bir ülke kendisine yakın gördüğü ya da karşılıklı işbirliği kapsamında çıkarı olduğunu düşündüğü bir ülkeye ticari ayrıcalık veya ayrıcalıklar tanıdığı zaman GATT’daki MFN hükmü uyarınca tüm GATT üyesi ülkelere de aynı ayrıcalıkları tanımak zorunda. Prensibin adı oldukça eskiye dayanıyor ve bir klübe üye olan az sayıdaki ülkelerin , kendilerini klüp dışındakilere karşı ayrıcalıklarla donatması, beslemesini ifade etme amacıyla kullanılmış bir isim bu.
İkinci konsept
olan “ulusal muamele” prensibi ise, yabancı bir ürünün üye ülke sınırlarından
içeri girmesiyle birlikte işletilmeye başlar. Bu yabancı ürünlere en azından
ülke içinde üretilen ürünlere yapılan muameleye eş bir muamele yapılmak
zorundadır GATT’a göre. Bu hükme getirilen istisnalar da Hükümet Satın Almaları
ve Devlet Desteklemeleriyle sınırlıdır ve halihazırda her iki istisnai işlem de
ayrı iki anlaşma haline getirilmiştir. Bunun anlamı da, önümüzdeki süreçte
sayılan bu istisnaların istisnai özelliklerinin kaldırılmasının talep edilecek
olması. Çünkü DTÖ anlayışına göre, ülke yerelliklerinde tarım ya da küçük
sanayi işletmelerine yapılan desteklemeler ve Hükümet Satın Almalarının asgari
koşullarının belirlendiği Devlet İhale Yasaları, başlıbaşına serbest piyasa
ekonomisi önünde engel teşkil ediyorlar. Başka bir deyişle, bugün DTÖ içersinde
yoğun olarak devam eden liberalizasyon müzakereleri, hazırlığı yapılan yeni
raundların gündem maddelerini oluşturan yeni anlaşmaların tümü, zamanında GATT
içersine alınması unutulmuş, ya da ihmal edilmiş veya istisnai hüküm olarak dip
notlarda yerini bulmuş sosyal meseleler. Şimdi sıra , bu istisnaların (geriye
kalan son toplumsal hükümlerin) kaldırılmasına geldi.
GATT’ın III.
Maddesinde ulusal vergi düzenlemelerinde uygulanacak “ulusal muamele” ilkesi
anlatılıyor. Bu maddeye göre; ulusal vergi, resim, harç v.b. düzenlemelerin,
ithal edilmiş ürünlerin yereldeki pazarlama faaliyeti, satışı, dağıtımı, bir
yerden başka bir yere ulaştırılması ya da bu ürünlerin kullanımını etkileyecek
bir biçimde uygulanması ve yerli ürünlere de ulusal üretimi korumak amacıyla
aynı araçlar üzerinden sağlanacak avantajlar yasaklanıyor. Kısaca, yerli ve
yabancı ürün arasında -kullanım da dahil olmak koşuluyla- her türlü ayrımcılık,
ulusal muamele ilkesi üzerinden engellenmiş oluyor. Aynı maddede, yabancı
(ithal) ürünlere uygulanacak vergilerin yerli benzerlerine uygulanan oranlardan
daha fazla olamayacağını, bu hükmün -daha sonra ticari satışa konu olmamak ya
da ticari satış için yapılan bir üretimde kullanılmamak koşuluyla- Hükümet
tarafından yapılacak satın almalarda uygulanmayacağı da belirtiliyor.
GATT’ın VI.
Maddesinde ise, Anti-damping yasası anlatılıyor. Devlet desteklemeleri
Anlaşması olarak ta bilinen Anti-Damping Anlaşmasıyla doğrudan veya dolaylı bir
şekilde yereldeki ürün üretiminde kullanılan devlet yardımları engelleniyor.
Hatta, hükmü anlatan cümlede, başka bir GATT üyesinin karşı üye devletin
uyguladığı destekleme politikaları yüzünden kendi ekonomisinin zarar gördüğünü
ispatlaması halinde her türlü devlet destekleme programı yasak kapsamına
alınabiliyor. Eğer, engellenen devlet desteklemeleri üye ülke tarafından hala
kullanılmaya devam ediyorsa; o zaman da karşı tarafa söz konusu desteklemenin
etkilerini yok edebilecek düzeyde karşı bir gümrük tarifesi uygulama hakkı
tanınıyor. Desteğe konu olan ürünün başka bir üye devlet tarafından ithal
ediliyor olması halinde, ithalat sırasında extra vergi uygulamaları devreye
sokulabiliyor.
Anti-Damping
Anlaşması, uluslararası piyasalarda işlem gören ürünlerin, üretildiği
ülkelerdeki maliyetlerinden daha düşük fiyatlarla satışı halinde uygulanacak
yaptırımları da belirliyor. Tarım gibi önemli ve büyük bir sektör bu anlaşmaya
verilebilecek en iyi örnek. Bazı ülkeler tarımsal üretimlerini arttırmak
amacıyla tarım alanında çok büyük devlet desteği sağlıyorlar. Üretimin
öngörülenden daha fazla artması sonucunda bu ülkeler, tarım ürünlerini diğer
ülkelere, maliyetinin altında satmak zorunda kalıyorlar. Bu tip bir durum
DTÖ-Anti-Damping Anlaşmasının konusu haline geliyor ve benzer fiyat
indirimlerinin etkisini yok etme amacıyla da , bu ürünlerin başka üye ülkelerce
ithalatı sırasında extra gümrük vergileri uygulamalarına başvurulabiliyor.
Anlaşmanın, karşı tarafı da koruma amacıyla getirdiği tek şart ise, extra vergi
uygulamalarını yapacak ülkelerin bunun
nasıl, hangi koşullarda ve hangi oranlarda uygulanacağını net bir
şekilde tanımlamış olması.
Devlet
Desteklemeleri (subsidies) ve damping konuları arasındaki fark ve DTÖ’nün her
iki konuya yaklaşımı; örgüte sıkça yöneltilen “DTÖ, tamamen sermayenin örgütlü
yapısıdır” suçlamasının ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Garak GATT (1947 ve 1994 metinleri) anlaşmaları gerekse DTÖ içinde imzalanmış
tüm diğer anlaşmalarda halkların hakları Hükümetler üzerinden ipotek altına
alınırken, şirketlerin hakları giderek sonsuzlaştırılıyor. DTÖ ise bu konuda
şöyle bir açıklama getiriyor : “DTÖ şirketlerle uğraşmaz ve damping benzeri
şirket faaliyetlerini düzenleme yetkisine sahip değildir. Bu nedenle
anti-damping yasası yalnızca damping’e karşı uygulamalarda bulunan Hükümetlerin
faaliyetleriyle ilgilidir. Devlet Desteklemeleri anlaşmaları da doğrudan
devletlerin faaliyetleriyle ilgilidir ve bu anlaşma hem desteklemeleri hem de
karşıt eylemleri disipline etmeyi amaçlar”
GATT içersinde
üye ülkelerin GATT hükümlerini ihlal etmelerine izin verilebileceği belirtilen
istisnai durumların da tanımlamaları yer almaktadır. Madde XX-Genel İstisnalar
başlıklı bölüm, gerekli hallerde kamu ahlakını korumak ; insan, hayvan ve bitki
yaşamı ile sağlığını korumak; hükümlüler tarafından üretilen ürünlerle ilgili
olarak; ulusların sanatsal, tarihi varlıklarıyla arkeolojik değerlerini
korumak; ulusların tüketilebilir
kaynaklarını korumak amacıyla GATT hükümlerine istisnaların getirilebileceğini
belirtiyor. Bu hüküm, DTÖ savunucularının karşıtlara yanıt olarak başvurduğu
argümanların başında geliyor ve “gördünüz mü, DTÖ, sanıldığı gibi çevreye ve
insana düşman bir örgüt değil” diyerek tartışmadan sıyrılmalarına olanak
tanıyor. Ancak, daha sonraki bölümlerde ele alacağımız DTÖ-Tahkim panelleri, bu
hükmü en dar anlamıyla yorumladıkları daha doğrusu DTÖ mekanizmaları böylesi
yorumlara açık tutulduğu için, hüküm işlevini tümüyle kaybediyor ve öncelik
daima uluslararası ticarete veriliyor. Aslında, hükmün yazılı hale
getirilişinde de DTÖ Tahkim Panellerinin işini kolaylaştıran yöntemler
izlendiği; özellikle çevre ve insan sağlığı ile ilgili bu hükmün en başında yer
alan “gerekli hallerde” tümcesinden kolayca görülebiliyor. Bu tip muğlak
ifadeler, gelmiş geçmiş bütün çok taraflı anlaşmalarda ve yalnızca bu
anlaşmaların halkları etkileyecek kısımlarında son derece bilinçli olarak
kullanılmaya devam ediyor. “Gerekli hallerde” tümcesi sayesinde GATT anlaşması
Hükümetleri, sosyal düzenlemeler içersinde serbest ticarete en az zarar vereni
, ya da başka bir deyişle aslında, toplumu ve doğayı en az koruyan uygulamayı
seçmeye zorlayabiliyor.
DTÖ’nün dışında
da belli ülkeler arasında serbest ticaret anlaşmaları yapılabiliyor. Avrupa
Birliği içersindeki Gümrük Birliği uygulaması bu tip anlaşmalara örnek olarak
gösterilebilir. Gümrük Birliği Anlaşmasına dayalı olarak tüm AB ülkeleri Birlik
dışı ülkelerden ithal edilen ürünlere aynı gümrüğü uygulamak zorundalar. Ve bu
nedenledir ki, Avrupa Briliği DTÖ toplantılarında tek bir ses tarafından temsil
ediliyor. DTÖ dışı ticaret anlaşmalarına bir başka örnek de 1994 yılında ABD,
Kanada ve Meksika arasında imzalanmış olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret
Anlaşması – NAFTA. NAFTA’ya göre , adı geçen üç ülke birbirlerinden yaptıkları
ithalata (0) gümrük uyguladıkları halde, NAFTA dışı ülkelerden yaptıkları
ithalatlarda birbirlerinden bağımsız ve farklı gümrük vergi uygulamalarını benimseyebiliyorlar.
Belli sayıda ülke arasında ve yalnızca bu ülkelerin lehine kurallarla dizayn
edilmiş bölgesel ticaret anlaşmaları GATT içersindeki “en fazla kayrılan ülke”
prensibinin ihlal edilmesi olarak yorumlanıyor ve bu nedenle de bu tip anlaşmalarla
ilgili yeni istisna hükümlerinin düzenlenmesini gerektiriyor. Madde XXIV’teki
Bölgesel Uygulamalar, Sınır Trafiği, Gümrük Birlikleri ve Serbest Ticaret
Bölgeleri ile ilgili hüküm, bu tip ticari bloklaşmalara - en azından belli
kriterler karşılandığı sürece- arka
çıkmak amacıyla kullanılıyor. Sözü edilen belli kriterlerden bir tanesi şöyle :
MFN hükmünün ihlaline yol açan bölgesel anlaşma, ticari sektörlerin
çoğunluğunda ticarete engel teşkil eden unsurları azaltılmasını sağlamalı ve
bu, yallnızca belli sektörler (örneğin sadece tarım alanında) için değil,
olabildiğince fazla sayıda sektör için geçerli olmalı. Ayrıca bu bölgesel
paktın üyesi olmayan DTÖ üyeleri, Pakt oluşumu sonrasında, karşılarında
öncekine oranla daha kısıtlayıcı bir ticaret ortamı bulmamalı. Yani, bölgesel
ticaret ve yatırım anlaşmaları öyle bir şekilde dizayn edilmeli ki, daha sonra
imzalanacak çok taraflı DTÖ anlaşmaları için uygun ortam hazırlanmış olmalı.
Başka bir deyişle standartlar, bölgesel anlaşmalarla, DTÖ anlaşmalarında yer
alan hükümlerden daha alt düzeye çekilmeli.
Tarım Ticareti,
Hükümetlerin kendi yerli tarım üreticilerine sağladıkları destek ve
sübvansiyonlar sonucunda tarım ve gıda
tekellerinin muazzam büyüklüklerde “haksız” kazanç elde ettikleri ve bu
nedenle en şiddetli çatışmaların yaşandığı alanların başında geliyor. DTÖ’nün
bu konudaki iddialarına göre “Zengin ülkelerin Hükümetleri ve tüketicileri
tarım sektörünü desteklemek için yılda 350 milyar $ ödüyor ve bu para ile ard
arda dizildiklerinde dünyanın çevresini 1.5 kez turlayabilecek, tam 41 milyon
tane birinci sınıf damızlık ineğin beslenmesi mümkün” . DTÖ’nün kendi deyimiyle
dünya tarımı, gerek fiyatlar gerekse üretim nicelikleri açısından son derece
parçalanmış bir yapıda ve bu yapı özellikleri itibarıyla rekabetçi bir piyasa
olmaya henüz çok uzak.. Özellikle son 8-10 yıldan beri dünyanın her tarafından
neo-liberal feryatlar yükselmeye başladı : Boşa giden tarım üretimi yapılmasın,
tarıma verilen desteklemeler yüzünden Devlet bütçeleri iflasa doğru gidiyor, ve
benzerleri. Yeni Tarım Anlaşması (AoA) tarıma sağlanan destek ve koruma
düzeylerini önemli oranda aşağıya çekecek bir sürecin çok önemli bir parçası ve
bu yüzden daha önce yarım kalan görüşmelere, 2000 yılı Ocak ayından bu yana
kalındığı yerden başlandı.
AoA’na göre,
tarımda ithalat bundan sonra sadece gümrük vergisine konu olabiliyor ve vergi
dışındaki sınırlamaların hepsi ya vergiye dönüştürülmek zorunda (tarrification)
ya da verginin belli bir miktara kadar uygulanması esasına dayalı olan
tarife+kota sistemi getirilmek zorunda. Diğer yandan ithalatta alınacak gümrük
vergilerinde oldukça önemli düşüşleri öngörüyor AoA. Bu alandaki taahhütler
şöyle : gelişmiş ülkeler için 6 yıla yayılacak %36’lık bir vergi indirimi;
gelişmekte olan ülkeler için ise 10 yıla yayılacak %24’lük bir vergi indirimi.
Bu arada desteklemelerdeki azalma da oranlara ve belli bir takvime bağlanmış
durumda ve vergi indirimlerinde uygulanacak oran ve takvimlerin aynen
desteklemeler için de geçerli olması öngörülüyor. Doğrudan yerli üretimi teşvik
amacıyla uygulanan diğer ulusal ölçekli desteklemelerde de ciddi bir indirim
planlanıyor. Diğer desteklemelerde gelişmiş ülkeler 6 yıla yayılacak %20’lik
bir indirim yaparken; gelişmekte olan ülkeler 10 yıla yayacakları %13’lük bir
indirim yapacaklar. Diğer yandan, tarım ticareti üzerindeki etkileri minimal
olur görüşünden hareketle araştırma, alt yapı ve hastalık denetimiyle ilgili
harcamalar AoA kapsamının dışında tutuldu. Bu anlaşmada yer alan istisnai bir
hüküm de fiyatların hızla düşmesinden dolayı yereldeki çiftçilerin çok büyük
sıkıntılar yaşaması halinde veya ithalatın umulandan da fazla ve hızlı bir
şekilde artması halinde Hükümetlere gerekli önlemleri almaları için -son derece
sınırlı da olsa- izin verilmesi.
Tarım alanında
yaşanan küreselleşme ve bu eğilimin çok taraflı anlaşmalar üzerinden güvenceye
alınması, kuşkusuz tarım alanının da hızla kapitalistleşmesine , geleneksel,
kollektif tarım kültürünün, yerini kapitalist üretim ve paylaşım ilişkilerine
terk etmesini beraberinde getirecek. Tarımda yaşanacaklar farklı boyutlarıyla
ele alındığında, yalnızca tarım emekçileri ve köylüleri ilgilendiren bir konu
olmanın çok ötesinde , toplumun bütün bileşenlerini doğrudan etkileyeceği görülüyor.
-
Geçiminin
önemli kısmını tarımsal ihracattan sağlayan ülkelerde doğal olarak halkın büyük
bir bölümü tarım kesiminde (ücretli veya ücretsiz ama bu sektörden alt düzeyde
de olsa geçinebiliyor) çalışıyor. Gerek gümrük vergilerinin aşamalı olarak azaltılması
ve gerekse devlet desteklemelerinin hızla en alt düzeye çekilmesi sonucunda
tarımdan geçinemez hale gelecek köylü nüfus geçimini sağlayabilmek için hızla
büyük kentlere göç edecek. Hızlı göç olgusu, şimdiye kadar olduğu gibi bundan
sonra da çarpık kentleşmeye ve yeni varoşların kentler etrafındaki çemberlere
eklemlenmesine, kentlerin giderek bu artan nüfusu taşıyamamasına yol açacak.
Kentlerde istihdamını bir şekilde koruyabilmiş işçiler, yeni ve ek işsizlik
karşısında ya daha fazla taviz vermeye ve örneğin örgütünden vazgeçmeye, daha
düşük ücret karşılığında ve olabildiğince esnek ve kuralsız çalışmaya
zorlanacak ya da diğerleri gibi işsizleşecek.
-
Gümrük
düzenlemelerinin gevşetilmesi, sınırlardaki denetimlerin azaltılması ve gümrük
kapılarının sayısının da indirilmesini gerektiren DTÖ hükümleri sonucunda ithal
tarım ve özellikle tarımsal gıda ürünlerinde gıda güvenliği ciddi bir tehdit
altına girecek. Avrupa Birliği gibi gelişmiş tüketici, hijyen ve çevre
mevzuatına sahip bir coğrafyada bile daha şimdiden baş gösteren deli dana , şap
hastalığı v.b. salgın tehkikeleri insanlığa yönelik tehditler arasındaki yerini
alacak ve muhtemelen sermayenin kendi içindeki çatışmalarında da etkili bir
silah olarak kullanılmaya başlanacak..
-
DTÖ sistemi
içersinde tarımla bağlantılı olarak ele alınan ve geliştirilmeye çalışılan
genetik değişikliğe uğratılmış ürünler (GMO) dünya gıda pazarlarına hızla
yayılacak ve yalnızca bu gelişmeden ötürü bile milyonlarca insanın yaşamı ve
bundan sonraki nesillerin genlerinin sağlıklı olarak gelişimi giderek risk
altına girecek.
-
Geleneksel
tarımın kendine özgü kollektivist üretim tarzı tarihe karışacak ve tarım nüfusu
da tıpkı sanayi nüfusu gibi bireyselleştirilecek, yardımlaşma, işbirliği ve
dayanışma tamamen kaybolacak.
DTÖ, giderek
kuralsızlaştırılan dünya tahıl ve gıda ticaretiyle bağlantılı güvenlik sorusunu
bakın nasıl getiriyor : “Ülkenizdeki tüketicilerin kendilerine sunulan
yiyecekleri, güvenli olduğundan emin olarak tüketmesini ve aynı zamanda sağlık
ve güvenlik alanlarında getirilen katı uygulamaların yerli üreticileri koruma
amacıyla kullanılmamasını nasıl sağlayabilirsiniz?” İşte DTÖ tarafından bu soruya verilen yanıt çok basit : SPS
Anlaşması. SPS’in tek yaptığı, üye ülkelere anlaşmanın ekler bölümünde adları
verilen uluslararası gıda güvenliği ve sağlık örgütlerince belirlenmiş
uluslararası standartlara -olabildiğince- uymalarını önermek. Adı önerilen
örgütler arasında Dünya Gıda Örgütü-FAO’nun bir alt organizasyonu olan Codex
Alimentarius Commission -CAC- Gıda
Kod’ları Komisyonu ve Dünya Sağlık Örgütü - WHO ve bunların yanısıra binlerce zehirli
kimyasalın sıralandığı listeler bulunuyor. CAC, aslında Hükümetlerarası bir
kuruluş olmasına rağmen , komisyonun toplantılarına dünya tohum ve tahıl
ticaretinde söz sahibi dev ulusötesi şirketler de katılıyor ve sayılan
standartlar bu şirketlerin icazeti altında, daha da önemlisi yine kapalı
kapılar ardında belirleniyor. SPS altında yer alan diğer standartlar arasında
Hayvan Sağlığını koruma amaçlı uluslararası Ofis -IOE ve Uluslararası Bitki
Koruma Konvensiyonunun FAO Sekreteryası bulunuyor. SPS anlaşmasında her bir DTÖ
üyesinin -DTÖ’nin ekonomik ve ticari hükümleriyle çelişmemek koşuluyla- bu
anlaşmada yer alan standartların daha üzerinde düzenlemeler getirebileceği,
ancak bu tip daha üst düzeyde standartların uygulanabilmesi için haklı bilimsel
gerekçelerin sunulması gerektiği ve daha da önemlisi bu yeni standartların
aşağıda aktaracağımız “risk değerlendirmesi”ne tabi olması gerektiği
belirtiliyor.
Risk
Değerlendirme çalışmaları, halihazırda mevcut bilimsel tespitler doğrultusunda
risklerin önceden öngörülmesi şeklinde yürütülüyor. Bu nedenle çalışmalarda bir
erken uyarı ilkesi işletilmiyor ve gerekçe olarak ta “yalnızca tam bilimsel
gerçekliğe henüz ulaşamadık diye koruyucu önlemlerin uygulanmasından vaz
geçemeyiz, özellikle de söz konusu tehlike potansiyeli gerçekten büyük ve geri
dönülemezlerden biriyse.” Risk değerlendirme sistemi mevcut haliyle, bir
Hükümet ya da sivil bir yapı örneğin bir ilacın insan sağlığına zararlı
olduğunu ispat etmediği sürece, sadece üreticinin aksini ispat etmesiyle
yetiniyor.
1974’ten 1994
yılına kadar tekstil ticareti İplik Anlaşmaları (MFA) üzerinden yönetildi. MFA,
belli ülkelerin ithalat kotalarını kendi aralarında belirleme suretiyle
yaptıkları ikili anlaşmaların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir anlaşma. DTÖ’nün
yeni geliştirdiği Tekstil ve Giyim Anlaşması -ATC- tekstil sektörünün GATT
yapısına tam olarak nasıl uyarlanacağının koşullarını belirliyor. Eski anlaşma
MFA’nın 2005 yılına kadar uzatılmasını da karara bağlayan yeni tekstil
anlaşması ATC, tekstil ticareti liberalizasyonunu adım adım belirlerken ;
çeşitli çevrelerin görüşlerine göre DTÖ içersinde az gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelerin kazanımları göz önüne alınarak hazırlanan tek anlaşma olarak
değerlendiriliyor. Bu arada anlaşmanın eski fakat 2005 yılına kadar
uzatılmasına karar verilen şekli MFA’ya da gönderme yapılarak , az gelişmiş ve
tekstil ihracatçısı konumundaki ülkelerin MFA’dan ciddi zarar gördükleri,
ATC’nin ise bu zararları minimize edecek biçimde dizayn edildiği belirtiliyor.
Dünya Ticaret
Örgütünün kendi deyişiyle, bu anlaşmanın amacı; yasal düzenlemeler, standartlar
ve kontrol sistemlerinin, ticaret önünde gereksiz engeller oluşturmamasının
sağlanması. Anlaşma, farklılıkları en aza indirebilmek için, ülkeleri
olabildiğince kurallara uymaya teşvik ediyor , fakat şimdilik ulusal hukuki
düzenlemelerin anlaşmaya uygun hale getirilmesini bir şart olarak koşmuyor. Ülkelerin
kendi iç üretimlerine adil olmayan bir avantaj sağlayabilecek uygulamaları caydırmayı amaçlıyor. Anlaşma, ülkeleri birbirlerinin test prosedürlerini
uygulamaları yönünde de teşvik ediyor.
Bilindiği gibi,
Ulus ötesi şirketler, yani kapitalist sisteme egemen sermaye grupları yıllardan
beri MAI benzeri çok taraflı bir kuralsızlaştırma anlaşmasını uygulama çabası
içersindeler. TRIMS Anlaşmasıyla
hedeflenen de, ulusötesi sermayenin hükümranlık alanını biraz daha genişletmesi
amacından hareketle; şirketlere istediği ülkeye, sorgusuz sualsiz giriş yaparak
ülkenin arzu ettiği bir bölgesinde işletme ya da fabrikasını kurmasına, şube ve
temsilcilikler açmasına ve kendisi için ulusal muamele talebinde
bulunabilmesine izin verilecek ortamı hazırlamak. Şirketlerin bu anlaşma
üzerinden planladıkları bir sonraki adım da, karı elde ettiği ülkelerde emeği alabildiğine sömürüp; doğal, kültürel
varlıklar ve teknoloji adına da hiç bir şey bırakmaksızın elde ettikleri
karları başka ülkelere transfer etmek olacaktır. Kısaca belirtmek gerekirse,
TRIMS Anlaşması aslında MAI’nin bir prototipidir. TRIMS ile MAI arasında
öylesine güçlü benzerlikler var ki, örneğin bu anlaşma şirketlere yatırım
yaptıkları ülke Hükümetlerini, olası zararlar karşısında tek taraflı olarak
dava etme hakkını tanıyor. Neyseki ülkeler (tek tek ülkelerin sermaye grupları
arasındaki çıkar çatışmaları) arasında yaşanan görüş ayrılıkları ve güçlü,
kitlesel tepkiler sayesinde Anlaşma, 1998 yılından başlayarak kesintiye uğramış
bulunuyor. Türkiye’de de yoğun olarak hazırlıkları yapılan ve zaman zaman
gündeme getirilen “Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı” ,aslında TRIMS
anlaşmasının ülkemiz yasalarına adapte edilmek istenmesinden başka bir şey
değildir.
Diğer yandan, DTÖ
içersinde sermayeye bu denli geniş hak ve özgürlükler tanıyan ve emek hakları
ile halkların hak, kazanım, standart ve güvenliğini bu denli ipotek altına alan
başka bir anlaşma henüz yok. Anlaşma uyarınca, Hükümetler GATT Anlaşmasının
“Ulusal Muamele ile ilgili III. Maddesi ile “Miktar kısıtlamalarının (kota
uygulamaları) kaldırılması” ile ilgili XI. Maddesiyle bağdaşmayan uygulamaları
sürdürmekten men ediliyor . Bununla birlikte TRIMS Anlaşması ekinde oldukça
uzun bir yasaklar listesi bulunuyor. Bu yasaklar arasında örneğin; Hükümetlerin
hiç bir şart ve konumda yerli bir şirket tarafından üretilen bir ürünü
kullanmak ya da satın almak ihtiyacında olamayacağı, böylesi bir ihtiyacın,
anlaşma gereğince kabul edilemeyeceği
gibi (MAI Anlaşmasındaki “Performans Gerekleri” hükmünde de olduğu gibi);
aslında hedefi son derece net olan ve ulsuötesileşmiş sermaye gruplarının yerel
sermaye gruplarıyla girdiği çatışmayı ortaya koyan hükümler de bulunuyor. Bazı
ekonomistlerin görüşüne göre, TRIMS anlaşması, az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkelerin yabancı sermayeden yararlanmasını da engelleme potansiyeline sahip ve
daha da ötesi önümüzdeki yıllarda MAI’deki kalan diğer hükümleri de kapsayacak
biçimde genişletilme tehdidini barıdıruyor.
Bu görüşlerle ilgili olarak; öncelikle kapitalist sistemde sermayenin,
zaten hiç bir zaman ülkeleri ve halkları yararlandırmak ya da daha açık ifade
edilirse kazançlara ortak etmek gibi bir hedefi olmamıştır, olamaz da. Sermaye
bu davranış eğilimini, yalnızca ihtiyaç duyduğu, mecbur olduğu dönemde ve
yalnızca gelişmiş ekonomilerde göstermiştir.
GATS Anlaşması,
Uruguay Raundu bitiminde imzalanan ve hizmet sektöründeki ilk çok taraflı
anlaşma olma özelliğine sahip olan bir Anlaşma. GATS’ın 1994 yılındaki ilk
metninde Hizmetler 4 geniş grupta ele alınıp; tanımlanıyor :
1-
Hizmet
sunumunun sınır ötesinde gerçekleşmesi: Bu birinci grupta hizmet çeşidinin bir
ülke tarafından diğer ülkede satışa sunulması söz konusu; telekomünikasyon ve
uluslararası telefon görüşmeleri bu kapsamda değerlendiriliyor.
2-
Hizmetin yurt
dışında tüketilmesi: Bu ikinci gruba örnek olarak ta Turizm gösteriliyor.
3-
Ticari varlık
gerektiren hizmetler : Bir şirketin başka bir ülkede hizmet üretimi ve satışı
yapmak amacıyla şube veya acenta açması olarak açıklanan bu üçüncü gruba örnek
olarak Bankacılık, eğitim ve sağlık-bakım hizmetleri gösteriliyor.
4-
Gerçek
kişilerin serbest dolaşımını gerektiren hizmetler olarak tanımlanan bu sonuncu
grupta, ülkelerinden başka ülkelere hizmetlerini satmak üzere seyahat eden
işgücü ele alınıyor. Danışmanlar ve benzer şekilde hizmet sunumu yapanlar bu
grupta yer alıyor. GATT’da olduğu gibi , GATS da 3 ana gruptan oluşuyor. 1-Temel hükümler, 2-Belli sektörlerle
ilgili ek hükümler ve 3-Üye ülkelerin her birinin hangi hizmet alanlarını hangi
tarihlerde yabancı hizmet sağlayacak şirketlerin emrine amade hale getireceğine
ilişkin taahhütlerin yer aldığı geniş ve detaylı tablolar. Tine tıpkı GATT’da
olduğu gibi, GATS’da da hazırlanan bu geniş tablolar üzerinden hizmet
sektöründe kuralsızlaştırma müzakerelerinin ucu açık bir şekilde devam
ettirilmesi amaçlanıyor. Nitekim, 1994 yılında anlaşmanın hazırlandığı süreçte
ülkelerin taahhüt takvimleri dikkate alınarak, yeni liberalizasyon
görüşmelerinin 2000 yılında başlatılması kararlaştırılıyor ve geçtiğimiz yılın
Ocak ayında bu görüşmelere başlanıyor . 2000 yılı görüşmeleri ortalama ayda iki
kez olmak üzere halen devam ediyor.
Tartışmaların yönelimine ve kesinleşen değişikliklere ileriki bölümlerde
değineceğiz.
GATS anlaşmasının
temel hükümleri arasında, her zaman olduğu gibi “en çok kayrılan ülke -MFN- ”
ve “ulusal muamele -NT-” maddeleri unutulmamış. Fakat, GATS görece genç bir
anlaşma olduğu için, ülkelere, olağanüstü koşullarda ve geçici sürelerle
anlaşmanın MFN hükmünden ayrılma izni verilmiş. Ancak, burada unutmadan şunu
bir kez daha yineliyelim ki sözünü ettiğimiz 1994 yılında imzalanan GATS
anlaşmasıdır. Yani, yeni müzakereler sonrasında anlaşmada hangi toleranslar
kalmaya devam edecektir, ya da acaba geride her hangi bir tolerans, istisna ya
da muafiyet kalacakmıdır bunlar henüz bilinmiyor. Aslında bilinmemesine rağmen,
anlaşmanın yeniden ele alınmasının esas gerekçeleri ve 50 yıllık GATT tarihinde
izlenen yöntemler (Ayrıcalık ve istisnalar önce anlaşmaların dip notlarına
yerleştiriliyor, fakat tüm anlaşmalar ucu açık bir şekilde yapıldığı için
ileriki süreçte yeniden müzakerelere başlandığında amaç, bu, daha önce tanınan
istisnai uygulamaları kaldırmak oluyor) hatırlanacak olduğunda; örneğin
yukarıda belirtilen ve ülkelere olağanüstü koşullarda ve geçici sürelerle MFN
hükmünden ayrılma hakkı tanıyan istisnai hükmün GATS’ın yeni metninde yer
almayacağını öngörmek yanlış olmaz. Zaten, MFN hükmü ile bazı ülkelere tercihli
muamele uygulanması konusunda anlaşmada tanınan esneklikler için verilen süre
de 10 yıl ile sınırlı tutulmuştur. Ayrıca mevcut GATS (1994)anlaşmasında
“ulusal muamele” (NT) hükmü, yalnızca, bir üye ülkenin yabancı hizmet
yatırımcılarına belli bir piyasaya serbestçe giriş hakkı tanıdığına dair
taahhütte bulunması halinde uygulanmakta ve üye devlete bu taahhüt sırasında
belli sınırlamalar koyma izni de verilmektedir. Örneğin üye devletlerden biri
veya bazıları, kendi Bankacılık sektörlerini serbset piyasa ekonomisine açma ve
yabancı bankaları kendi piyasalarına alma taahhüdünde bulundukları halde,
ülkelerine gelecek yabancı bankaların, yerli bankalara eş-sayıda şube açmasına izin
vermeyebilir. GATS Madde V. İle, üye devletlere NAFTA, AB ve benzeri ekonomik
bloklara dahil olma izni verilmekte ; Madde XIV’te ise genel istisnalar başlığı
altında ülkelere, insan, hayvan ve bitki yaşamını korumak amacıyla ve gerekli
olduğunda GATS hükümlerinden ayrılma hakkı tanınmaktadır. Bu insani değerlerin
korunduğu imajı verilen hükümlerde dikkat çeken nokta ise, tüm ikili ve
ekseriyetli anlaşmalarda özenle seçilip, uygun yerlere serpiştirilen
“gereklilik” şartıdır. Aralarında GATS’ın da bulunduğu bu anlaşmalarda bu
“gerekliliği” belirleyen kriterler hiç bir şekilde açıklanmaz. Böylece, günü
geldiğinde Tahkim Panelleri bu kriteri şirketlerin çıkarları doğrultusunda
yorumlayabilir ve tehlikenin öznesi insan hayatı bile olsa, Tahkim Paneli henüz
gereklilik şartının yerine gelmediğine hükmedebilir ve Panelin neden böylesi
bir yargıya vardığını sorgulamak mümkün değildir, çünkü anlaşmada esas alınan
gerekli olmak kavramı muğlak, görece ve kişiden kişiye değişebilecek
özelliklerdedir.
GATS’ın belli hizmet
sektörlerine özel ve anlaşmaya ek olarak yapılan düzenlemelerine, Dünya Ticaret
Örgütünün kuruluşundan beri yeni yeni pek çok anlaşma eklendi. Mesela Şubat
1997’de 69 Hükümet biraraya gelerek telekomünikasyon hizmetlerinde geniş çaplı
liberalizasyona gitme konusunda; aynı yıl Aralık ayında bu kez 70 Hükümet bir
araya gelerek bankacılık, sigortacılık, menkul kıymetler ve finansal
enformasyon ve bilgi hizmetlerinin %95’inden fazlasını kapsayacak bir finans
hizmetleri liberalizasyonu anlaşmasında mutabakat sağladılar ve anlaşma
imzaladılar.
GATS’da, gerçek
kişilerin anlaşmaya bağlı olarak dolaşımı konusu detaylı olarak ele alınıyor ve
bir bireyin belli bir hizmeti ifa etmek için başka bir üye ülkenin topraklarına
geçici olarak nasıl gireceği ve o hizmeti nasıl gerçekleştireceği anlatılıyor.
Anlaşmanın Hava Ulaşım Hizmetleriyle ilgili ekler bölümünde hava trafiği
haklarının GATS kapsamına girmediği belirtiliyor fakat ardından; uçak tamir ve
bakım hizmetleri, hava ulaşım hizmetlerinin pazarlaması ve satışı, bilgisayarlı
rezervasyon hizmetleri sisteminin GATS kapsamında olduğu dikkati çekiyor.
Finansal Hizmetlerle ilgili ekler bölümünde; tüm sigortacılık ve bununla
bağlantılı hizmetler ile tüm bankacılık ve diğer finansal hizmetlerin GATS
kapsamında olduğu belirtiliyor. Bu bölümde üye ülke Hükümetlerine belli
durumlarda belli “istisnai” haklar bahşediliyor ve Hükümetlere, yatırımcıların,
mevduat sahiplerinin , siyasi karar alma mekanizmasında bulunan kişilerin ya da
kıymetlerin saklanmasından (emanet işlemleri, takas merkezleri v.b.) sorumlu
kişilerin ve finans piyasalarında istikrarın korunması amacıyla gerekli
önlemleri almaları için belli haklar tanınacağı belirtiliyor. GATS anlaşmasının
özellikle finansal hizmetlerle ilgili olan bu bölümü ciddi eleştiriler alıyor
ve karşıt görüşler, anlaşmanın bu bölümünün MAI’deki finans hizmetleri
bölümüyle tıpatıp aynı olduğu, ülke ekonomilerinin bundan sonraki süreçlerde
GATS anlaşmasına bağlı olarak krizlere çok daha fazla muhatap olacağı ve
yoksulluğun giderek artacağını belirtiyorlar.
Telekomünikasyon
sektörüne ilişkin anlaşma eklerinde bu sektörü piyasa ekonomisine açma
taahhüdünde bulanan Hükümetlerden, yabancı telekomünikasyon yatırımcılarına,
yerlilere tanınandan daha az avantaj (yatırım teşvikleri, vergi kolaylıkları,
daha ucuz enerji kullanımı v.b.) sağlamamaları isteniyor. Telekomünikasyon
alanında yeni uzlaşmaya varılan liberalizasyon konusunda Far Eastern Economic
Review dergisince yapılan yorumda; “yeni
ekonomi çağında da kazanan yine bu oyun alanında tam zamanında pozisyon alan
Amerikan şirketleri olacaktır” görüşüne yer veriliyor. Noam Chomsky ise ,
Amerikan yeni ekonomi şirketleri bulundukları yere nasıl geldiler sorusunu
şöyle cevaplıyor :“Modern teknolojiye
asıl katkı, 1970’lerden beri kamu fonlarının transferi üzerinden kendisini gelişmiş endüstriyel sektörlerin
ihtiyaçlarını karşılamak için sağlamak zorunda olduğu piyasa disiplininden
bağımsızlaştıran ve sektöre, Hükümet üzerine ambago uygulayacak kadar egemen
olan tekellerden gelmiştir. Öte yandan iletişim bir hizmet olarak gerçek halk
demokrasisinin kalbidir ve bu sektörün kar amaçlı sermaye gruplarının eline
geçmesi, halk demokrasisine ulaşma süreçlerini kesintiye uğratacak kadar ciddi
bir sorundur.”
Daha önce de
belirttiğimiz gibi GATS Anlaşmasının ikinci etap müzakereleri 2000 yılının Ocak
ayında DTÖ’nünCenevre’deki Merkez binasında başlatıldı. Ortalama olarak her ay
iki kez toplanan Hizmetler Çalışma Grubu, bugüne kadar çeşitli alanlarda
kararlara varmak suretiyle anlaşmanın kapsamını genişletmeye dönük adımlar
attılar ve belirlenen tarihe göre bu çalışmanın 2002 yılı sonunda bitmesi
bekleniyor. Yeni GATS olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni kapsama ilişkin
eldeki veriler oldukça sınırlı durumda. Son gelişmelerle ilgili olarak 25 Eylül
2001 tarihinde AB kurumları (AB-Komisyonu Ticaret Komisyonerleri ile
AB-Ekonomik ve Sosyal Konseyi), bazı STK’lar(Avrupa Yayın Emekçileri Sendikası,
İngiliz Ulusal Tüketici Konseyi, Wemos Vakfı, FOEE, SOMO) ve çok uluslu hizmet
şirketleri örgütlerinin (ESF-Avrupa Hizmetler Forumu, UNICE-Avrupa İşveren
Örgütleri Konfederasyonu, EUROCOMMERCE-AB Ticaret Odası ) katıldığı bir
bilgilendirme toplantısında aktarılan bilgilere göre şimdiye kadar belirlenmiş
olan temel hedefler :
1-
Hiç bir hizmet
ve bağlantılı sektörün anlaşma kapsamı dışında bırakılmaması
2-
Önceki GATS
Anlaşmasıyla taahhüt edilmiş konuların eksiksiz olarak yerine getirilmesinin
sağlanması
3-
Klasik
taleplerin geliştirilmesi ve prosedür önermelerinde bulunulması
4-
Müzakere
prosedürlerinin şeffaf bir şekilde devam etmesinin sağlanması
Aktarılan
bilgilere göre, AB içersinde uygulanacak iç politikalar özelinde, AB, eğitim,
Kültür ve Sağlık alanlarında içe dönük yapacağı düzenlemelerde bağımsız olmaya
devam edebilecek. Çünkü Yeni GATS’ın Mart 2001’de tamamlanan müzakere ilkelerinde
esneklik yaklaşımı belirlendi ve ülkeler hangi sektörlerini GATS anlaşması
kapsamına dahil edip, hangilerini dahil etmeyeceklerini belirleme konusunda
serbest bırakıldı. Ancak bu öyle garip bir serbestiyet ki bir ülke GATS’a dahil
etmeme kararı aldığı bir sektörde, kendi sermaye gruplarının da başka ülkelerde
yapacağı yatırımların GATS kapsamı dışında tutulmasına yol açmış oluyor ve buna
da “karşılıklılık” prensibi adı veriliyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, AB
eğer “ben, eğitim-kültür ve sağlık alanlarını GATS’a dahil etmeyeceğim”
diyorsa, bu aynı zamanda şu anlama geliyor “AB’de eğitim, kültür ve sağlık
alanında hizmet veren şirketler ya da bireysel yatırımcıların diğer DTÖ üyesi
ülkelerde yapacakları yatırımlarının GATS nimetlerinden yararlandırılmamasını
kabul ediyorum” . Kuşkusuz her Devletin bu ve benzer kararları alma hakkı var
-burjuvazisi icazet verdiği sürece- . Diğer yandan eskisi ya da yenisi GATS
anlaşmasının bir “Built in” anlaşma olduğu, yani sürekli yapılandırılan ucu
açık (open- ended) bir anlaşma olduğu hatırlanacak olursa, AB’nin bugün
yeterince gelişip güçlenmemiş olduğu için henüz baskı mekanizmalarına nüfuz
edemeyen eğitim-kültür ve sağlık şirketleri, gelecekte palazlandıklarında bu
alanlardaki korumaların kaldırılmasını talep edebilecekler ve muhtemelen
anlaşma bir kez daha değiştirilecek. Kaldı ki bugüne bile baktığımızda
Avrupa’lı eğitim ve sağlık şirketlerinin hiç te azımsanmaması gereken ekonomik
büyüklüklere ulaştığını ve hızlanan şirket birleşmeleri ve şirket devirleri
sürecinin bu şirketleri kısa süre içinde yarışın içine dahil edeceğini öngörmek
mümkün. Bu durumda, AB yetkililerince Sivil Topluma karşı yapılan
“bilgilendirme” toplantılarının asıl amacının, karşıt grupları öncelikle GATS’ın meşruiyetini kabul etmeye zorlamak
olduğu geliyor akıllara. Üzerinde pazarlığa giriştiğiniz bir şeyi “yok” sayamaz
ve karşısında mücadele edemezsiniz. Sivil Toplum’a “korkmayın eğitimle sağlığı
GATS içine almayacağız” dediklerinde, karşı tarafa da pek ala “iyi o zaman,
demek ki endişelenecek bir şey yok” dedirtebilirsiniz. Böylece GATS adı altında
devasa bir saldırı anlaşmasını kamu oyu nezdinde meşrulaştırmış daha da ötesi,
vize bile almış olursunuz. Üstelik Avrupa Birliği içinde eğitim, sağlık gibi
alanlar da dahil olmak üzere kamu hizmetlerinin gecikmeksizin liberalizasyon
kapsamına alınacağının güçlü sinyalleri, yalnızca STK’larla yapılan
toplatılarda alınmıyor. Örneğin, 27-28 Kasım 2001 tarihlerinde AB-Belçika Dönem
Başkanlığının öncülüğünde Brüksel’de düzenlenecek olan “Şirketlerin Sosyal
Sorumluluğu” başlıklı konferansın tanıtım kitapçığında anlatılan başlıklarından
bir tanesi aynen şunları söylemekte :
“Genel
Ekonomik Çıkar elde etmeye açık hizmetlere ulaşımın sağlanması: Son yıllarda
önemli sayıda bireyin yaşamlarını normal standartlarda sürdürebilmeleri için
gerekli olan, fakat aynı zamanda ekonomik çıkar elde edilmesi de mümkün olan
kamu hizmetlerine ulaşımda güçlükler yaşanmaya ve endişeler yükselmeye
başlamıştır. Amsterdam Anlaşması, topluluk ve üye devletlerin bu sayılan
özelliklerdeki hizmetlerin tam olarak yerine getirilebilmesi için gerekli koşul
ve ilkelere uygun davranacaklarını belirtmektedir. Ancak bazı bölgelerde bu tip
hizmetlere ulaşım her kesim için kolay ve mümkün olamamakta ve AB’nin tüm
ülkelerinde tüketici hakları yasalarla garanti altına alınmamış olduğu için
kamu hizmeti alan bireylerin bazen hak ihlallerine uğradıklarına tanık
olunabilmektedir. Oysa, bazı Şirketler
, kendilerine düşen sosyal sorumluluğun bir parçası olarak tüm temel
kamu hizmetlerine ulaşımın herkes için mümkün hale gelmesi yolunda çaba
göstermeye, daha da ötesi bu kamusal hizmetleri sağlamaya hazır ve isteklidir.”[2]
Yukarıdaki
paragrafın ilk cümlesindeki “ekonomik çıkar elde etmeye açık hizmetler”
ibaresi, önemlidir. Çünkü, bu gözlükle bakıldığında eğitim ve sağlık alanları
için ekonomik çıkarın söz konusu olamayacağı söylenemez, bu saptamayı
doğrulayan çok fazla sayıda örnek vardır dünyada. Başka bir deyişle Avrupa
Birliği bir yandan kendi toplumlarını yatıştırmak amacıyla bu alanları piyasa
ekonomisine açmayacağını söylerken, bir yandan da“tüketici haklarını korumak
adına” ikna konferansları düzenlemekte ve Avrupa halklarını “Bütün çocuklarımız
daha kaliteli eğitim hizmeti alma hakkına sahiptir. Gelin geleceğimiz olan
çocuklarımızı en doğal insan hakkı olan eğitim alma hakkından mahrum etmeyelim
ve eğitimi özel şirketlere bırakalım” gibi söylemlerle GATS anlaşmasına sahip
çıkmaya çağırmakta. Oysa, kapitalizm ile pazarlık edilemeyeceği bugün geçmişe
oranla çok daha netleşen, kesinleşen bir olgu. Değerli hocamız Prof. Dr.
İzzettin Önder’in , Haziran 2001 tarihinde İstanbul-Petrol-İş Konferans
salonunda düzenlenen Uluslar arası GATS Sempozyumu sonrasında , Cumhuriyet
Gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazısında da benzer vurgu ve uyarılara
rastlıyoruz:
“Sermaye sınıfı; politikacısı, medyası, vakıf yüksekokulları, sermayeden
beslenen sermaye yanlı öğretim elemanları ve tüm toplumsal kurumları ve böylece
oluşturduğu kuralları ile, emeğe ve tüm insanlığa saldırmaktadır. MAI ve
Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu, büyük bir çaba ve özveri ile sermayenin bir
kanser dokusu gibi yerküreyi sarmasına ve insanlığı yoksulluğa ve felakete
sürüklemesine karşı çıkmaktadır. Bu mücadele, toplumun giderek yükselen bilinci
ile güçlenip başarıya ulaşacaktır.
Sempozyum programının son bölümünde, çok doğru ve haklı olarak,
''Küreselleşme süreci reform edilebilir mi?'' , ve ''Kapalı ekonomik sistemler
küreselleşmeye alternatif oluşturur mu?'' alt başlıklı iki önemli konuya yer
verilmiş. Bu iki konu küreselleşme ile mücadelede temel çerçeveyi tartışmaya
açmaktadır: Küreselleşme ile sistem içinde kalınarak mücadele edilebilir mi ve
küreselleşme ile mücadelede ulusal ekonomileri kapatma etkili sonuç verir mi?
Emperyalizmin çağımızdaki en güçlü ve hassas oluşumu olan küreselleşme ile
sistem içinde kalınarak mücadelenin olanaklı olmadığı açıkça görülmekle
beraber, kapitalizmin ideolojik etkisi altında ciddi bir genetik deformasyona
uğramış olan sol, bazen ''liberal'' bazen de ''ulusal'' yafta altında
küreselleşmeye uyum sağlama manevraları yapmaktadır. Kimileri bir tür güç
ilişkisi olduğu gerçeğini irdelemeden piyasa uygulamasını öne çıkarırken
kimileri de sermayeler arası çatışmada bir tarafın savunucusu olduğunu dahi
algılayamadan ulusal sermayeyi uluslararası büyük sermayeye karşı korumaya
yeltenirken aslında kapitalizmin ve sömürücü sermayenin ekmeğine yağ
sürdüklerinin ayırdına dahi varamamaktadırlar. Kendi krizi ile mücadele eden
kapitalizmin sola karşı kazandığı en büyük zafer, günümüzde üretim araçlarının
mülkiyeti tartışmasını bir tarafa bırakarak, kapitalizmin en has araçlarını
benimsemeye yönelen bin bir renge dönüştürülmüş olan solculardır. Kapitalizm,
kendi ideolojik zaferini, bir yandan kendi genetik yapısını sıkıca koruyup
aletlerini değiştirmesine karşın, solun temel felsefesini ve genetik yapısını
bozarak kendi aletsel dokularına yanaştırarak, diğer yandan da sol cepheyi, hem
de bizzat kendileri marifetiyle bölerek kazanmaya çalışmaktadır.
Bireylerin ve siyasal örgütlerin sol felsefeye bağlı olmaları, kendileri
açısından gerekli görülmeyebilir, ama topluma karşı dürüst davranmaları gerekli
ve şarttır. Siyasal örgütlerin ve bireylerin sol ile sosyal demokrasi
arasındaki kesin ayrımı çarpıtmaları bilgisizlik değilse, affedilmez bir
sahteciliktir.
Başka bir tartışma konusu ise küreselleşme ile ulusal düzeyde mi yoksa
uluslararası düzeyde mi mücadele edileceği meselesidir. Geçen yüzyılın başında
olduğu gibi, bu konu da sermaye karşısında solun bölünmesine zemin
hazırlamaktadır. Oysa, tam da kapitalist bir zihniyetle bastırıcı tartışma ve
çatışma yerine, birbirimizi anlayacak biçimde konuşabildiğimizde görürüz ki, bu
iki strateji birbirini dışlayıcı değil, tamamlayıcı niteliktedir.
Öte yandan, kapitalizmin müthiş buluşu olan ''Yeni Dünya Düzeni'' söylemindeki ''dünya düzeni'' söylemi, bir yandan sermaye saldırısı karşısında ezilenlerin siyasal etki ve örgütlenme alanlarını genişleterek merkez güç karşısında çevresel ajanların hareket alanını daraltırken diğer yandan da sınıf ilişkisinden soyutlanmış, alt kimlik ve niteliklerle içi boşaltılmış ''birey'' söylemi ile bireyi kendi yalnızlığı ile baş başa bırakmaktadır. Kapitalizmin hem bu stratejisini hem de yukarıdaki söylemde yer alan ''yeni'' söylemini irdelememizde, sol açısından büyük yarar olduğunu düşünüyorum.”[3]
Yeni GATS
müzakerelerinin ilk 1.5 yıllık sürecinde yaklaşık 40 ülkeden 100 kadar öneri
geldi ve bu öneriler önümüzdeki süreçlerde yapılacak özel toplantılarda tek tek
ele alınıp, tartışılacak. GATT ve DTÖ süreçlerinde her zaman olduğu gibi Yeni
GATS görüşmelerine de gelişmekte olan ülkelerin katılımı son derece sınırlı
düzeyde kalıyor. Yapılan müzakereler, hizmet piyasalarına girişi hızlandıracak
hazırlıklar ve mevcut bilgilerin değerlendirilmesi şeklinde yaşanıyor.
Müzakerelerin ne şekilde yürütüleceğine ilişkin olarak CTS-Hizmet Ticareti
Komitesince (Committee on Trade in Services) yürütülen özel toplantılar
düzenleniyor. Bu toplantıların ilk aşaması, Mayıs ve Temmuz aylarındaki
toplantılarla tamamlandı. İkinci aşama ise Ekim 2001, Aralık 2001 ve Mart 2002
olarak belirlendi. Geçen dönemde Avrupa Birliği tarafından CTS’ye sunulan
teklifler toplam 11 ayrı hizmet sektöründen oluşuyor :
Mühendislik ve
tüm diğer uzmanlık hizmetlerini (tıp da dahil olmak üzere) kapsayan profesyonel
hizmetler, işletme uzmanlığı, dağıtım hizmetleri, finans hizmetleri, turizm,
ulaşım, enerji, posta hizmetleri, kurye taşımacılık hizmetleri , çevre
hizmetleri ve su çıkarım,iletim ve dağıtımı.
ABD, sektörlerin
belirlenmesinde AB’ne göre biraz daha seçici davranmış gibi görünüyor: Muhasebe
hizmetleri, yetişkin eğitimi, çeşitli alanlarda staj ve kurslar, enerji,
çevresel hizmetler, expres kurye hizmetleri, finans hizmetleri, hukuk
hizmetleri, doğal ve taşınabilir kaynakların taşınmasıyla ilgili hizmetler,
turizm ve otelcilik hizmetleri.
Yeni GATS
görüşmelerinde şimdiye kadar görüşülen konular arasında En çok kayrılan ülke
prensibi, elektronik ticareti ve profesyonel hizmetler sayılıyor. Fakat bu
açıklamada dikkat çeken bir ibare bulunuyor : “Sağlık sektörü, profesyonel
hizmetler tartışması dışında henüz tek başına ele alınmadı” . Bu cümleden de
anlaşılıyor ki, ülkeler sağlık sektörünü ismen açmadıklarını söyleseler bile ,
profesyonel uzmanlık dalları arasına sağlık alanı da giriyor. Sayılan görüşme
başlıklarıyla ilgili olarak öneride bulunan ülkeler arasında Japonya,
Avustralya, Norveç, İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra Hong Kong, Şili,
Venezuela, Honduras, Hindistan, Mercosur Bölgesi, Dominic Cumhuriyeti gibi
gelişmekte olan bölge ve ülkelerin de bulunduğu Türkiye’nin ise hiç bir şekilde
adının anılmadığı fark ediliyor.
CTS’nin Ekim 2001
toplantısının gündemi ise şöyle :
1-
Ticaret ve
Hizmetlerin değerlendirilmesi ve özerk liberalizasyon işlemleri olmak üzere iki
yatay (horizontal) müzakere konusu
2-
Bu iki yatay
konuyla bağlantılı raporların sunulması
3-
Enerji,
ulaşım, turizm, çevre, eğitim ve eğlence ve kültür hizmetleri
Anlatmakta
olduğumuz toplantı sırasında sorulan çeşitli sorulara AB-Ticaret Komisyonerleri
tarafından verilen yanıtlar oldukça ilginç:
·
Sağlık
konusunda zaten 1994 GATS Anlaşmasından beri devam eden ve devam etmek zorunda
olan taahhütlerimiz var. Fakat şu kadarını söyleyebilriz ki Avrupa Birliğinin
sağlık konusunda düzenlemeler yapma yetkisi devam edecek.
Bu açıklamaya
göre belki şöyle bir tahminde bulunulabilir : Öyleyse GATS maddeleri Avrupa’da
AB’nin sağlık tüzük ve düzenlemelerinin bir parçası imiş gibi uygulanacak..
Örneğin kamu hastaneleri özelleştirirken “GATS emrettiği için özelleştirmek
zorundayız” denmeyecek de , “Avrupa vatandaşlarının daha rahat sağlık hizmeti
almalarını sağlamak için özelleştirdik” denecek. Çünkü aksi taktirde ,
özellikle İngiltere ve Almanya’da oldukça gelişmiş bulunan sağlık hizmetleri
alanında faaliyet gösteren ve özel hastane zincirleri sahibi Şirketlerin GATS
üzerinden yeni pazarlara ulaşma şansı ortadan kalkmış olacak.
Soru: Avrupa Komisyonu tarafından GATS menüsüne
konmak istenen Temiz su çıkarımı, iletimi ve dağıtımı ile ABD tarafından
önerilen enerji kaynakları her ikisi de temel insan haklarının ipotek altına
alınması anlamına geliyor. Komisyonunuz böyle bir şeyi desteklemek bir yana
nasıl önerebildi? (Friends of the Earth-Avrupa)
·
Su meselesi,
Avrupa Şirketlerinin çıkarlarını temsil ettiği için bizim tarafımızdan GATS
kapsamına dahil edilmesi önerildi. Bu konuyu mutlak bir şekilde gözümüzün temiz
su kaynaklarında olduğu biçiminde yorumlamamalısınız. Bizim amacımız su üzerine
ve atık su yönetimi üzerine daha fazla odaklanabilmektir. Yeni GATS
müzakerelerinde karar altına alınmış meseleler konusunda daha fazla konuşmak
istemiyoruz
Yeni GATS
Anlaşmasında iki temel yaklaşım benimsenmiş durumda: Sınıflandırma
(Classification) ve Salkımlandırma (Clustering Approach). Sınıflandırma
1994-GATS Anlaşmasında da uygulanmış ve bilinen bir yöntem. Sektörlerin
bağlantılı alt sektörlerinin de anlaşma maddesi altında sıralanması yöntemine
bu ad veriliyor. Salkımlandırma biraz daha farklı ve belirlenen ve bağlantılı
olan her bir alt sektör bir kez de kendi içinde salkımlandırılıyor. Nihai
tabloya baktığınızda en alt salkımlarda ana sektörden eser bile görememeniz
olası. Henüz hangi sektörün sınıflandırma hangisinin ise salkımlandırmaya tabi
tutulacağı tam olarak netleşmiş durumda değil. Ancak Mart 2001’de Dünya
Küreselleşme Karşıtları Cenevre Strateji toplantısına katılan konu uzmanlarının
aktardıkları bilgiler itibarıyla Turizm sektöründe salkımlandırma yaklaşımının
belirlendiği kesinlik kazanmış gibiydi. Daha sonra Eylül ayında Dominic
Cumhuriyeti, El Salvador, Honduras, Bolivya, Ekvator, Nikaragua, Panama ve Peru
tarafından revize edilen metinde belli ve aslında çok da önemli olmayan
değişiklik önerileri dikkat çekiyordu. Turizm bölümünün ekleri arasına
“Biyolojik Çeşitlilik Konvensiyonu”-CBD ile sürdürülebilir kalkınma hedefiyle
tutarlı bir turizm anlayışına tüm GATS üyelerince dikkat edileceği vurgusunun
eklenmesi böylece kabul edildi. Bu eklerin gerekliliğine diğer üyeleri ikna
amacıyla yapılan açıklayıcı sunuşta, özellikle gelişmekte olan ülkelere giden
turist sayısındaki artışa rağmen turist başına elde edilen gelirde önemli bir
azalmanın olduğu vurgulandı. Bu azalmanın temel gerekçesinin ise özellikle
gelişmiş ülkelerin tur operatöri Şirketlerinin, gelişmekte olan ve az gelişmiş
ülkelerdeki çalışmaları sırasında rekabeti ihlal eden uygulamalarına dikkat
çekildi. Bu duruma cevaben, turizm ile ilgili
mevcut ve görece dar kapsamlı anlaşma ekinin bir dizi rekabet
engelleyici hükmü de barıdıracak bir şekilde genişletilmesi ve bunun için
rekabet konusuna da bir salkımın (cluster) eklenmesi önerildi. Yine turizm
konusunda, çevresel korumaların gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaret
sistemine dahil edilmesi önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini öne süren
revize edilmiş taslak metnin önericisi konumundaki ülkeler, çevre ile ilgili
hükümlerin tartışılacağı platformun DTÖ olmaması gerektiğini hatırlattılar.
Sunuşlar
sonrasında çıkan tartışmalarda gelişmekte olan ülkelerin önemli bir çoğunluğu
turizm anlaşma taslağının rekabet bölümüne eklenmek istenen salkımlama
yaklaşımından vaz geçilmesini istediler ve salkımlama sözü kaldırıldı fakat
“turizm karakterli tüm ürünler” tümcesi kullanılmak suretiyle salkımlamadan da
daha geniş bir tanımlama kabul edilmiş oldu. Tartışmalar sırasında Avrupa
Birliği’nin rekabet karşıtı uygulamalardan şikayet eden gelişmekte olan ülkeler
grubuna ciddi destek verdiği görülürken, Japonya ve G.Kore karşı tarafta yer
aldılar. Şimdi sıra, revize edilen GATS-Turizm Anlaşmasının son taslağının üye
Devletlerin Hükümetlerince onaylanmasına geldi.
CTS-Hizmet
Ticareti Konseyinin 5 Ekim tarihli toplantısında 3 ayrı konu tartışıldı :
Hizmet ticaretinin değerlendirilmesi; özerk liberalizasyon (gönüllülük esasına
dayalı olarak, müzakereler dışında gerçekleştirilecek liberalizasyon) ve Eğitim
Hizmetleri. Küba, Zimbabwe ve Venezuela’nın desteğini alan Pakistan Büyük
Elçisi, hizmet ticareti alanında kapsamlı bir değerlendirme yapılmasının
özellikle gelişmekte olan ülkeler için hayati bir öneme sahip olduğunu
belirtti. Özerk liberalizasyon konusunda ise böylesi bir hakkın tüm DTÖ
üyelerine mi yoksa yalnızca gelişmekte olan ülkelere mi verilmesi gerektiği
tartışıldı ve ülke delegasyonları arasında ciddi fikir ayrılıkları olduğu
görüldü. Gelişmekte olan ülkelerden
bazıları bu konunun kalkınma ile ilgili bir mesele olduğu ve bu nedenle tüm DTÖ
anlaşmalarına kalkınma anlamında eklenebileceğini belirttiler. Bu grup
ülkelerin delegasyonları, GATS’ın gelişmekte olan ülkelerin dünya hizmet
ticaretine daha yüksek oranda dahil edilmesi ile ilgili IV. Maddesine işlerlik
kazandırılarak özerk liberalizasyon konusunun zaten halledilebileceğini
belirttiler. En son tartışma konusu eğitim hizmetleriydi. Bu konuda Avustralya
, sektöre ilişkin olabilecek maksimum düzeyde tahhüttte bulunulması fakat bir
yandan da Devletlere, kamusal eğitim alanlarının büyüklüğü oranında iç
düzenlemeler yapma olanağının tanınması gibi birbiriyle taban tabana çelişen
ikili bir teklif getirdi.
8 Ekim günü devam
eden CTS toplantısında ise, enerji, ulaşım ve turizm konuları yeniden masaya
yatırıldı. Japonya, GATS-Enerji sektörünün
alt sınıflandırmasının (1994) yetersiz olmasından yakındı ve bu yüzden
enerji sektöründeki liberalizasyonun diğer sektörlere oranla geciktiğini ve
sorunlar yaşandığını belirtti.Buna paralel olarak, enerji hizmetiyle kamu
yararı arasındaki güçlü ilişkiyi vurgulayan Japon delegasyonu, bu alanın çevre
ile de sıkı bir ilişki içinde olduğuna değindi. Japonya’nın bu konudaki önerisi
ise, enerji başlığı altında esnek bir yaklaşımın benimsenmesi ve tüm ülkelerin
enerji ve çevre politikalarını birbirleriyle bağdaşır hale getirme yönünde
yoğun çaba harcaması oldu. [4]
Diğer yandan, Uğruna savaşlar çıkarılan enerji koridorları üzerindeki paylaşım
hesaplarına, çevre ve kamu yararı gibi sosyal gerekçelerle müdahale edilmesi bu
sistem içinde adeta imkansız gibi görünüyor.
Malezya ve Küba,
devletlere tanınacak belli alanlarda politik önceliklere göre iç düzenlemeler
yapma hakkını desteklediklerini, böylesi bir anlayışın GATS müzakerelerine
katılımıda teşvik edebileceğini belirttiler. Enerji tartışmalarında vurgulanan
bir diğer konu da pek çok üye devlette kamunun elinde bulunan ulusal
kaynakların “sahipliği” ile ilgili sorun oldu.
Turizm başlıklı
tartışmada, Dominik Cumhuriyeti daha önce belli boyutlarıyla eleştirdiği taslak
metni, sürdürülebilir kalkınma anlayışına uygun bir turizm liberalizasyonu
öngörüsüyle değiştirdiklerini belirtti ve yeni metnin sunuşunu yaptı. Mercosur
ülkeleri adına görüş bildiren Uruguay Büyük elçisi ise Turizm’in dünya hizmet
ticareti hasılasının üçte birini temsil ettiğini ve hemen hemen bütün
gelişmekte olan ülkeler için en büyük dış kaynakların başında geldiğini
belirterek, öncelikle yapılması gerekenin yabancı turizm hizmeti
sağlayıcılarının ülkelere girişi önündeki engellerin kaldırılması olduğunu
belirtti. Turizm hizmetleri alanında önemli payı ve dolayısıyla çıkarı olan
Kenya, GATS’ın mevcut haliyle ayrımcılık yaratan uygulamalara engel olabilecek
bir yapı olmadığının kabul edilmek zorunda
olduğunu hatırlatarak, Dominik Cumhuriyeti tarafından hazırlanan taslak
metne tam olarak destek verdiklerini belirtti. Meksika bu konudaki ülke
görüşünü en kısa sürede ileteceğini söyleyip pas-geçerken; Avrupa Birliği
rekabet konularının tamamının yeni kalkınma raundunda bir anlşama altında
düzenlenmesini önerdiğini belirtmek suretiyle özetle -burada boşuna
tartışmayın, biz bu işi Katar’da zaten halledeceğiz- mesajını verdi. [5]
Uruguay raundunun
can alıcı bir diğer anlaşması da TRIPS. Bu anlaşmayla, telif hakları, ticari
markalar ve patent uygulamaları güçlendirilerek ve ortak bir koruma şemsiyesi
altına alınarak ; sahte (markasız ve patentsiz) ürünlerin dünya ticaretinden
pay almasının önüne geçilmek isteniyor. Anlaşmanın birinci bölümünde; yine
diğer anlaşmalarda olduğu gibi ulusal muamele (NT), en çok kayrılan ülke (MFN)
gibi temel hükümler yer alıyor. Örneğin, Türkiye’de yapılan filmler için Kültür
Bakanlığı tarafından tanınmış teşvik,
kaynak kullanımı kolaylıkları, vergi avantajı ya da yerli film olması nedeniyle
sinemalardaki gösterim sıklığının yabancı filmlere oranla daha fazla olmasına
izin verilmesi gibi avantajlar varsa; bunların derhal ve tam olarak tüm GATS
üyesi ülkelerin yabancı film yapımcılarına da (Türkiye’de film yapan) tanınması
gerekiyor TRIPS’in genel hükümlerine göre.
Anlaşmanın ikinci
bölümünde; bu kez olay bazında tanımlamalara gidiliyor ve her bir durum
özelinde standartların ne olacağı anlatılıyor. Altı (6) alt başlık olarak ele
alınan bu detaylardan ilki Telif Haklarıyla (Copyrights) ilgili ve kitap,
resim, film, bilgisayar programları, belli bilgi bankaları, her türlü ses
kayıtları bu bölümün kapsamı içine giriyor. TRIPS gereğince, her üye devlet
1971 tarihli – Edebi ve sanatsal çalışmaların korunması için Berne Deklarasyonu
hükümlerine uymak zorunda. Bu tip eserlerin kiralanmasıyla ilgili olarak eser
sahibine eserin , bilgisayar programının ya da filmin üzerinde kontrol hakkı
tanınıyor ve örneğin bu eserlerin kamuya ticari olarak kiralanabilmesi hakkı
veriliyor. Bu bağlamda, ses kaydı ve benzeri çalışmaların en az 50 yıl süreyle
korsan kayıtlardan korunması gerekiyor. Altbaşlıklardan ikincisi ticari
markalar ve ürün logoları ile ilgili. İmza, sayı, kelime, resim ve belli bir
ürünün tanınmasını sağlayacak her türlü benzer simge ticari marka sayılıyor.
Üçüncü kişi ve grupların, aynı ya da benzer işaretleri kullanarak marka sahibi
şirketin karlarını azaltmasına engel olmak amacıyla dizayn edildiği belirtilen
bu yasanın başka hangi amaçlara alet edildiğine, uluslararası tahkim bölümünde
tekrar döneceğiz. Ama basit bir örnekle bile şirketlerin gerçek amacı hemen
ortaya çıkıveriyor: “DTÖ Tahkim Kurulu,
Guatemala Hükümetinin, bebek yaşamını koruma amacıyla çıkardığı yasanın, TRIPS
anlaşması hükümlerinin ihlaline yol açtığına hükmederek yasanın uygyulamaya
konmasını yasakladı”
Altbaşlıklardan
üçüncüsü; ürünün , adını coğrafi özellikten ya da üretimin yapıldığı
coğrafyanın adından almasıyla ilgili ve Şampanya ile Rokfor peyniri bu alt başlığa örnek olarak verilebilir.
Anlaşma tarafları, üçüncü tarafların coğrafi özellikleri kullanmalarına engel
olmak için kullanılmakta olan isimlere dayanmayan, bu isimlerden türetilmemiş
yasal anlamı olan isimler bulmak zorundalar. Dördüncü alt başlık; endüstriyel
tasarımlara ilişkin olarak düzenlenmiş. Buna göre, yeni endüstriyel
tasarımlar, -bu tip bir tasarımın
taklit edilerek kullanılabileceği düşüncesinden hareketle-, söz konusu ürünün
imalatını, satışını ya da ithalatını engellemek amacıyla en az 10 yıl süre ile
koruma (?) altına alınmak zorunda.
Beşinci alt
başlık; Patent haklarıyla ilgili. Bu yasa uyarınca üye devletler
1967-Endüstriyel Mülkiyetin Korunması İçin Paris Konvensiyonu şartlarına uymak
mecburiyetindeler ve patent hakkının geçerlilik süresi asgari 20 yıl. Yasaya
göre, patenti alan şirket piyasaya girmemişse bu durumda Hükümet rakip şirkete
zorunlu lisans verme hakkına sahip. Üye ülkelere, belli ürünleri patent kapsamı
dışına alma hakkı veriliyor ve teşhis ve tanı (diagnostic), terapi, ameliyat
yöntemleri gibi insan ve canlı yaşamıyla doğrudan ilgili hizmetler bu
istisnalar içinde sayılıyor. Diğer yandan bu masum tanımlamaların ötesinde
uygulamaya bakıldığında, Patent yasasının ilaçtan, su kaynaklarının kullanımına
ve tarımda tohum kullanımına kadar pek çok hayati alanda etkin olarak
kullanıldığı ve halkların yaşamları üzerinde son derece etkili olduğu
görülüyor. Süregelen tartışmalar içersinde en belirgin çekincelerin daha çok
nüfusu yoğun ve halklarının büyük bölümü yoksul olan Hindistan, Arjantin,
Brezilya gibi ülkelerden yükselmesi dikkat çekiyor. Bu ülkeler, TRIPS
anlaşmasıyla, Hükümetlerin, ilaç gibi yaşamsal bir üretimin ülke içinde
yapılmasına ve bu üretimin yoksul kitlelere tahammül edilebilir bedellerle
satışına olanak veren politikaları terk etmek zorunda kalabileceğini son
yıllarda çok sıkça gündeme getirmişlerdi. Şimdilerde ise tam da bu tehlikenin
gerçekleştiğinin sinyalleri farklı bir ülkeden, G.Afrika’dan geliyor. Bu ülke
halklarının AIDS ilacı başta olmak üzere TRIPS’le birlikte karşı karşıya
kaldıkları sıkıntılara Uluslararası Tahkim mekanizmasının anlatıldığı bölümde
tekrar değineceğiz.
Ancak, TRIPS
kapsamında bilinmesi gereken son derece önemli bazı alt başlıklar da var.
TRIPS, halihazırda yalnızca asgari standartları belirleyen bir anlaşma ve
anlaşmada yer alan hükümler zaman zaman ulusötesi sermayenin çıkarlarını
yeterince temsil etmiyor. İşte bu nedenle batılı Hükümetler, yoksul ve
gelişmekte olan ülkeleri birer birer müzakere masasına oturtarak ; ikili,
bölgesel ya da yöresel anlaşmalar üzerinden “TRIPS-plus” adını verdikleri extra
hükümleri uygulatmaya çalışıyorlar. Söz konusu az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkeleri, TRIPS’e bağlı olarak yaptıkları taahhütlerin ötesinde yeni yeni
tavizler vermeye zorlayan TRIPS-plus kapsamında, dünya halklarının tüm yaşam alanlarını
patent anlaşmalarına bağlı hale getirecek kadar hayati hükümler bulunuyor.
Yapılan
araştırmalara göre, TRIPS-plus kapsamında 5 temel alan bulunduğu biliniyor:
Ticaret, Yatırımlar, Yardımlar, Bilim-Teknoloji ve Fikri Mülkiyet Hakları
(IPR).
Sayılan bu
alanlarda yapılan anlaşmalar ve bunların açıklanıp; detaylandırıldığı
TRIPS-plus’ın temel unsurları şunlardan oluşuyor :
1-
UPOV
Anlaşmasının referans gösterilmesi : UPOV, 40 yıl kadar önce Avrupa’da ticari
amaçlı tarım üreticilerini koruma altına almak amacıyla özel olarak tasarlanmış
özel bir çeşit Patent Konvensiyonu. Ülkelerin UPOV’a entegre olmaya mecbur
edilmesi de açıkça TRIPS-plus olarak nitelendirilen sermayeyi koruyucu extra
hükümler bütününün kabul edilmesi anlamına geliyor. Hatırlanacağı gibi TRIPS
anlaşmasında; bitki ve hayvan nesillerinin devamını sağlamaya yönelik belli
tanımlamalar bulunmuyor . DTÖ üyesi Hükümetlere ise defalarca uyarılar yapılarak TRIPS hükümlerinde hem UPOV’a
gönderme yapılmamış olması ve hem de bitki ve hayvan nesillerinin devamlılığını
sağlamaya dönük açık tanımlamalarda bulunulmamasının, ilgili hükümlerin en esnek biçimde kullanılmasına yol açtığı
bildiriliyor. Bu arada, Kamboçya, Ürdün, Fas, Tunus ve Vietnam ile yapılan ,
katı kurallara bağlanmış ikili anlaşmalarda (BITs) bu ülkeler sessiz sedasız
UPOV’a katılmaya mecbur ediliyor. Bangladeş, Ecuador, Meksika, Nikaragua,
Trinidad&Tombago’nun ise yaptıkları ikili anlaşmalara, doğrudan UPOV’a
gönderme yapmak yerine ; yine bunu sağlamaya yönelik olarak “gerekli her çabanın
gösterileceği” hükmü ekleniyor. Uygulamada, UPOV’a dahil olma çabası içine
girildiğinde bunu yapmak isteyen ülke Hükümetinin bir “Bitki çeşitliliğini
koruma yasası” taslağı hazırlaması ve bu taslağın UPOV Konvensiyonunda
belirlenen koşullara uygun olarak düzenlenmiş olması ve taslağın, Birliğin (AB)
görüşü doğrultusunda hazırlanmış olması gerekiyor. Ve Hükümetlerin yabancı
sermayeye olan bağımlılık düzeylerine bağlı olarak bazı anlaşmalarda “gerekli her çabayı göstermek” şeklinde ifade
bulan hedefin başarıya ulaştığı ve UPOV’un en ağır hükümlerinin ikili anlaşmaya
aktarıldığına tanık olunuyor. Tıpkı Amerikalar Arası Serbest Ticaret Anlaşması
(FTAA) taslağında olduğu gibi, ikili anlaşmada da UPOV hükümlerine pek çok
referans yapıldığı görülüyor.
2-
Budapeşte
Anlaşmasının referans gösterilmesi : TRIPS anlaşmasında, Hükümetleri, patent
koruması altına almak amacıyla, piyasaya sürülecek bir buluş için, bir mikro
organizma örneğini fiziksel depozit olarak kabul etmeye mecbur eden Buda Peşte Anlaşmasına da herhangi bir
gönderme yapılmıyor. Diğer yandan, patent sistemlerinin temel özelliği; söz
konusu buluşun tam olarak ortaya çıkarılması olarak ifade ediliyor fakat;
yaşamsal biçimdeki icatlar, mikro organizma tarzı buluşların tam olarak teşhiri
halihazırda son derece karmaşık ve çetrefilli süreçleri gerektiriyor. Bu
nedenle 47’si kuzey devleti olmak üzere 49 imzacısı bulunan Budapeşte
anlaşmasının tarafları, biyolojik örneklere ulaşılması ve özellikle de muhtemel
patent saldırılarını engelleyebilmek için, özel kurallarla çalışan IRAs –
Uluslararası kabul görmüş depozit makamları networküne bel bağlıyorlar.
Halihazırda ikisi hariç tamamı gelişmiş ülkelerde kurulu olmak üzere 19 ayrı
IRAs makamı bulunuyor. TRIPS anlaşması, mikroorganizmalarla ilgili patent hakkının
koruma altına alınması için Buda Peşte anlaşmasını savunmuyor, fakat Kore,
Meksika, Fas ve Tunus gibi sanayileşmekte olan ülkelerle imzalanan ikili
anlaşmalar, bu ülkelerin sisteme dahil olmasını gerektiriyor. Ürdün ise, Buda
Peşte anlaşmasının ağır hükümlerini uygulamaya koymak zorunda.
3-
Yaşamın patent
altına alınması konusunda bile hiç bir istisnanın bulunmaması : TRIPS anlaşması
- her zaman olmasa da – anlaşma taraflarına bitki ve hayvan nesilleriyle ilgili
konuları patent kapsamı dışında tutma hakkı tanıyor. Kuşkusuz, bu hakkın
tanınmış olması , uygulanabilir olduğunun göstergesi değil ve bununla ilgili
örnekleri de Tahkim uygulamaları içersinde aktaracağız. Fakat, sanayileşmiş
ülkelerin Moğolistan, Nikaragua, Sri Lanka ve Vietnam ile yaptığı ikili anlaşmalarda
bitki ve hayvanlarla ilgili yenilikler ve buluşlar da patent kapsamına dahil
edilmek zorunda. FTAA anlaşması yürülüğe girdikten sonra aynı durum tüm Latin
Amerika ülkeleri, Kanada, Meksika ve Amerika’yı da kapsayacak bir tehlike,
çünkü benzer hükümler FTAA’ya da konmuş durumda.
4-
En yüksek
Uluslararası Standartlar : Yapılan ikili anlaşmaların pek çoğunda, ülkelerden dünyada mevcut, en yüksek
uluslararası standartları uygulamaları isteniyor. Bu standartlar tanımlanmıyor
fakat yatırım anlaşmalarında yer alanlarla ilişkilendirilebiliyor.
5-
Yeni Kurallar,
yeni Güçler : Monsanto, Cargill, Novartis gibi tohum ve bitki genlerini
değiştirmek suretiyle hacimsel olarak daha fazla ve maliyet olarak daha düşük
üretim yapan şirketler, kendilerine merkez ülkede sağlanan patent koruma
düzeyine eş değer bir korumanın , gen laboratuarı olarak kullandıkları az
gelişmiş ülkelerde de sağlanmasını talep ediyorlar. Fakat bu talebin
gerçekleşmesi için TRIPS anlaşması tek başına yetmiyor ve mutlaka, şirketlerin
ana ülkesi ile ekonomik faaliyetin yapılacağı ülke arasında bir ikili anlaşma
imzalanması ve bu anlaşmaya da mikro organizmalar, hayvan ve bitkilerle ilgili
buluş ve icatların patent koruması kapsamında olduğuna ilişkin bir hükmün
konması gerekiyor. Bu alanda çıkacak her hangi bir uyuşmazlıkta ise ya iki
ülkenin temsilcilerinden oluşan bir komite, ya da Uluslararası Yatırım
Uyuşmazlıkları Çözümüne İlişkin Konvensiyonun belli hükümleri, veya DTÖ-Tahkim
Kurulu ve DTÖ-TRIPS anlaşmasına başvurulmak zorunda.
Uluslararası
Araştırmalar yapan GRAIN isimli kuruluşun yaptığı bir araştırmada, gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkeler arasında imzalanmış bulunan ve yaşamın patent altına alınmasına örnek
teşkil edebilecek, TRIPS-plus özellikleri gösteren ikili anlaşmalardan 23
tanesi örnek olarak seçilmiş. Bu anlaşmaların toplamının 150 tane az gelişmiş
ve gelişmekte olan ülkenin toplumları üzerinde doğrudan yıkıcı etkileri tespit
edilmiş durumda. Aşağıdaki tablo, seçilen 23 örnek anlaşmanın taraflarını,
anlaşmaların adlarını ve tiplerini, imzalanış tarihlerini ve TRIPS-plus
hükümleriyle yer kürenin nasıl ipotek altına alındığını gösteriyor:
|
Kuzey’deki Güney’deki Anlaşma Tarih
TRIPS-Plus Hükümleri Anlaşma
Tarafı Anlaşma Tarafı Tipi |
||||
|
AFRİKA VE ORTADOĞU |
||||
|
A.B. |
Cotonou
Anlaşması (ACP) |
Ticaret |
2000 |
Bio-teknolojiyle
ilgili yenilik ve buluşlar patentle korunmak zorunda |
|
A.B. |
Fas |
Ticaret |
2000 |
2004 itibarıyla
UPOV ve Buda Peşte Anlaşmalarına dahil olmak zorunda |
|
A.B. |
Filistin |
Ticaret |
1997 |
Patent
konusunda en üst uluslararası standartlara uyulmak zorunda |
|
A.B. |
G. Afrika |
Ticaret |
1999 |
Bio-teknolojiyle
ilgili yenilik ve buluşlar patentle korunmak zorunda; Patent konusunda en üst
uluslararası standartlara uyulmak zorunda ve TRIPS anlaşmasından daha
elverişli koşullar sağlamak zorunda |
|
A.B. |
Tunus |
Ticaret |
1998 |
2002 itibarıyla
UPOV ve Buda Peşte anlaşmalarına katılmak zorunda ve Patent konusunda en üst
uluslararası standartlara uyulmak zorunda |
|
A.B.D |
Ürdün |
Ticaret |
2000 |
1 yıl içinde
UPOV’a katılmak ve uygulamak, Buda Peşte anlaşmasını da kısmen uygulamak
zorunda; bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları patent yasasının içine dahil
etmek zorunda |
|
A.B.D |
Güney-Sahra
Afrikası |
Ticaret |
2000 |
Yabancı
şirketlere TRIPS’in de ötesinde avantajlar sunan ülkelerdeki kadar ticari
avantaj sağlanmak zorunda |
|
ASYA VE PASİFİK
BÖLGESİ |
||||
|
A.B. |
Cotonou
Anlaşması (ACP) |
Ticaret |
2000 |
Biyoteknolojiyle
ilgili buluşlara patent koruması sağlanmak zorunda |
|
A.B. |
Bangladeş |
Ticaret |
2001 |
2006’ya kadar
UPOV’a katılmak için en üst düzeyde çaba harcamak zorunda |
|
İsviçre |
Vietnam |
Patent |
1999 |
2002’ye kadar
UPOV’a katılmak zorunda |
|
A.B.D |
Kamboçya |
Ticaret |
1996 |
UPOV’a katılmak
zorunda |
|
A.B.D |
Kore |
Patent |
1986 |
Budapeşte anlaşmasına
katılmak zorunda |
|
A.B.D |
Mongolia |
Ticaret |
1991 |
Patent
yasasından bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları çıkarmamak zorunda |
|
A.B.D |
Singapur |
Ticaret |
Müzakere devam
ediyor |
Bkz. ABD-Ürdün |
|
A.B.D |
Sri Lanka |
Patent |
1991 |
Patent
yasasından bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları çıkarmamak zorunda |
|
A.B.D |
Vietnam |
Ticaret |
2000 |
UPOV’a katılmak
ve uygulamak, bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları patent yasasının içine
dahil etmek zorunda |
|
LATİN AMERİKA VE KARAYİPLER |
||||
|
A.B. |
Cotonou
Anlaşması (ACP) |
Ticaret |
2000 |
Biyoteknolojiyle
ilgili buluşları patentle korumak zorunda |
|
A.B. |
Meksika |
Ticaret |
2000 |
Üç yıl içinde
Budapeşte anlaşmasına katılmak ve patent alanındaki en üst uluslararası
standartları uygulamak zorunda |
|
A.B.D |
Andean ülkeleri ATPA Anlaşması |
Ticaret |
1991 |
Yabancı
şirketlere TRIPS’in de ötesinde avantajlar sunan ülkelerdeki kadar ticari
avantaj sağlanmak zorunda |
|
A.B.D |
Karayipler CBTP anlaşması |
Ticaret |
2000 |
Yabancı
şirketlere TRIPS’in de ötesinde avantajlar sunan ülkelerdeki kadar ticari
avantaj sağlanmak zorunda |
|
A.B.D |
Ecuador |
Patent |
1993 |
Bitki
türleriyle ilgili patent uygulaması yoksa UPOV hükümlerine uymak zorunda |
|
A.B.D |
Nikaragua |
Patent |
1998 |
UPOV’a katılmak
, bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları patent yasasının içine dahil etmek
zorunda |
|
A.B.D |
Trinidad&Tobago |
Patent |
1994 |
UPOV’a katılmak
için en üst düzeyde çaba harcamak ve uygulamak zorunda |
|
A.B.D ve Kanada |
Latin Amerika FTAA ve ALCA |
Ticaret |
Müzakere devam
ediyor |
Müzakere metni
UPOV’daki pek çok hükmün aynen uygulanmasını gerektiriyor ve ABD’nin
pozisyonu bitki ve hayvanlarla ilgili patent hükümlerinin anlaşmaya dahil
edilmesi yönünde |
|
A.B.D ve Kanada |
Meksika (NAFTA/TLCAN) |
Ticaret |
1994 |
İki yıl içinde
UPOV’a katılmak ve uygulamak zorunda |
Yukarıdaki
tabloda yer alan anlaşmalar, TRIPS-plus maddeleri içeren 1000’i aşkın ikili ve bölgesel anlaşma içinden yalnızca
en fazla bilinenlerdir.
TRIPS
Anlaşmalarının uygulamaya konmasının hemen sonrasında öncelikle yaşamsal
alanlarda anlaşmanın bedelinin kimler tarafından ve nasıl ödeneceği görülmeye
başladı. Başta en az gelişmiş ülkelerin yoğun olarak bulunduğu Afrika kıtası
olmak üzere son bir yıldır feryatlar giderek yükselmeye başladı. Sorun, yoksul
halk yığınlarının patent anlaşmaları yüzünden en hayati önemdeki ilaçlara bile (hızlı fiyat artışları
dolayısıyla) ulaşmalarının imkansız hale gelmesiydi. Az gelişmişlerin talebi
açıktı, İlaç’ta patent uygulamasından vaz geçilmesini , yaşamın patent altına
alınmamasını istiyorlardı. En fazla can yakan hastalıkların başında da AIDS ve
Kanser tedavileri geliyordu. DTÖ üyeleri bu tartışmalarda ikiye bölündüler:
İlaç üretiminde güçlü olmayan fakat genel yaşam düzeyi olarak halkının patent
dolayısıyla ilaç alamaz bir konumda olmadığı AB, görüntüde az gelişmiş dünyanın
bu insani talebine destek veriyor gibi. ABD, Avustralya, Kanada, Japonya ve
İsviçre ise karşıt bir öneriyle geliyorlar TRIPS toplantılarına : Katar’da
yapılacak DTÖ Bakanlar Konferansı için bu konuyla ilgili bir Bakanlar Kurulu
Deklerasyonu hazırlansın. Fakat bu deklarasyonda “tüm ilaçların TRIPS
kapsamından çıkarılması” yerine “yalnızca AIDS ilaçları ile diğer salgın
hastalıklara karşı kullanılan ilaçlar” ibaresinin konması ve böylece ilaç
istisnasının son derece sınırlı tutulmasını istiyorlar. Elbette ABD’nin öncülüğündeki
grup kazanıyor davayı ve DTÖ Doha Bakanlar Konferansına sunulacak deklarasyonun
-üstelik sadece giriş bölümüne-
yalnızca AIDS ilaçlarıyla ilgili bir istisna önermesi cümlesi konuyor. [6]
Bu anlaşma tipi
ilk kez Tokyo Raundunda uygulandı ve bu
alt anlaşma gruplarından çoğu, bugün artık ekseriyet anlaşması olmaktan
çıkarılıp; çok taraflı anlaşmalara dönüştürüldü. Ekseriyet anlaşması olma özelliğini hala
koruyan ve günümüze kadar gelen yalnızca iki anlaşma var : 24 ülkenin imza koyduğu ve askeri uçuşların
dışındaki tüm uçuşlarda kullanılan uçaklara uygulanan gümrük vergilerinin
kaldırılmasını da şart koşan Sivil Havacılık Ticareti Anlaşması ve
Hükümet Satın Almaları Anlaşması. DTÖ’nün kuruluşu sonrasında da bazı
yeni ekseriyet anlaşmaları üzerinde mutabakat sağlandı ve örneğin, 1997 yılında
40 üye devlet, bilgi teknolojisi ürünlerinin ticaretinde gümrük vergisini
devreden çıkaran bir anlaşma yaptılar.
Hükümet satın
almaları Anlaşması (The Agreement on Government Procurement) 1981 yılında 25
ülkenin Hükümetlerinin imzalarıyla yürürlüğe konduğunda; Uruguay
Raundunun(1986-1994) kapsamının olağanüstü genişletileceği anlaşılıyordu. Çünkü
bu anlaşma DTÖ ticaret kurallarının, yerelliklerde üretilen mal ve hizmetlerin
her zaman en büyük alıcısı konumunda olan binlerce kamu işletmesinin
faaliyetlerini kapsayacak biçimde genişletileceğini söylüyordu. Şimdilerde ise
Hükümet Satın Almaları Anlaşmasının bir ekseriyet anlaşması olmaktan
çıkarılarak çok taraflı ve 142 devletin uymak zorunda kalacağı bir anlaşmaya
dönüştürülmesinin hazırlıkları yapılıyor. Bu bağlamda, Kasım-2001’de Katar’ın
başkenti Doha’da düzenlenecek DTÖ-4. Bakanlar Konferansı gündeminin önemli maddelerinden
biri de Hükümet Satın Almaları Anlaşması. Anlaşmayla, hükümetlerin, ekonomik olmadığı düşünülen tüm girişimlerden men
edilmesi planlanıyor. Buna göre Hükümetler, “hangi” ihtiyaçlarını ve “nereden”
alacaklarına karar verirken, ekonomik olmayan , yani toplumsal , sağlıkla ya da
güvenlikle ilgili fayda ve endişeleri dikkate alamayacaklar. Öncelikleri,
yalnızca söz konusu malın ekonomik bedeli olacak. Afrika Sivil Toplum
Kuruluşları Birliği, kısa süre önce yaptıkları yazılı bir açıklamada “Hükümetler
şimdiye kadar yaptıkları devlet satın almalarında kuşkusuz yereldeki firmalara
öncelik veriyorlardı ve bu durum kıtamızdaki işsizliği hiç değilse belli
düzeyde azaltıcı bir etkiye sahipti. Şimdi ise Hükümet Satın Almaları
Anlaşmasıyla, yabancı şirketler dünyanın başka bölge ve ülkelerinde ürettikleri
ürünleri getirip Afrika Hükümetlerine sattıklarında bu, yerel firmalar ya
küçülmeye gidecek ya da iflas edecek. Sonuç olarak Afrika’lı yoksul emekçileri
yeni sıkıntılar bekliyor” diyorlardı.
Hükümet Satın Almaları
Anlaşmasının alt yapı hazırlıkları Türkiye’de de hızla tamamlanmakta. Bu
bağlamda “İhale Yasası” adıyla TBMM’ne sunulacak olan yasa tasarısı ile
“Yönetişim” kurumlarından bir yeni daha, bu kez “İhale Kurulu” olarak karşımıza
çıkacak. Söz konusu kurul, tıpkı öncekiler gibi (Rekabet Kurulu, BDDK
v.b.) siyasi otoriteden bağımsız
kılınacak ve ulus ötesi sermayenin denetimine girecek. Diğer yandan, Hükümet
tarafından yapılan satın alma ihalelerine bundan böyle ulus ötesi yabancı
şirketler de girebileceği ve bu şirketlerin rekabet gücü yereldeki işletmelerin
çok üstünde olduğu için, firma iflasları ya da küçülmeler sonucunda binlerce
işçinin işsizler ordusuna katıldığı bir süreç başlayacak.
İkili anlaşmalar
iki veya daha fazla sayıdaki devletler arasında ticaret, yatırımlar, bilimsel
araştırmalar, kalkınma ve işbirliği ya da fikri mülkiyet hakları gibi alanlarda
imzalanabilmektedir. Ekonomik güç ilişkileri açısından en önemli olanları ise
ticaret ve yatırım anlaşmalarıdır. İkili anlaşma , adından da anlaşılacağı gibi
anlaşmanın her iki tarafını da etkileyen anlaşma anlamına geliyor. Fakat zaman
zaman bu anlaşmaların tarafları iki’den çok daha fazla olabiliyor. Örneğin,
Avrupa Birliğinin Afrika, Karayipler ve Pasifik (ACP ülkeleri) ülkeleriyle
yaptığı Özel Ortaklık Anlaşması da ikili bir anlaşma statüsünde. Fakat
bilindiği gibi AB, 15 güçlü devletin oluşturduğu uluslar üstü bir yapı. ACP
Grubunda ise 78 ülke bulunuyor. Bu ortaklık, Lome Anlaşmasında da olduğu gibi
ticaret, finansal yardımlar, göç ve diğer olaylarda sayılan ülkeler arasındaki
karşılıklı ilişkilerin düzeyini tanımlıyor. AB ülkelerini kattığımızda AB-ACP
Anlaşması toplam 98 ülkeyi etki alanına dahil ediveriyor. ABD’nin belli
çıkarlar karşılığında 34 Afrika ülkesine tanıdığı ticari ayrıcalıkların
tanımlandığı Afrika Büyüme ve Fırsatlar Yasası -AGOA- ; Andean Ticaret
Tercihleri Yasası -ATPA- da tıpkı AB-ACP Özel Ortaklık Anlaşması gibi ikili
anlaşma hükmündeki düzenlemeler.
AB, 20’si son 10
yıl içinde imzalanan, 27 farklı ülkeyle ikili ticaret anlaşmaları imzalamış
olan bir ekonomik blok. ABD’nin, son 10 yıl içersinde biri NAFTA ve Ürdün ile
imzaladığı ,ikili ticaret anlaşmaları da bu kapsamdadır. Fakat Singapur ve
Şili’nin yanısıra 34 ülkeyi kapsayan FTAA-Amerikalararası Serbest Ticaret
Anlaşmasının da müzakerelerine devam ediliyor ve önümüzdeki bir kaç yıl içinde
ABD’nin ikili anlaşmalarının sayısında da büyük bir artış olacağı biliniyor.
Japonya bu günlerde ilk ikili anlaşmasının müzakerelerini Singapur ile yürütüyor.
Bugün gelinen
noktada dünya ticaretinin %75’i kurulan bu kapitalist ittifaklar üzerinden
yürütülürken sadece %25’i bağımsız ve neo-liberallere göre dağınık, istikrarsız
bir biçimde sürdürülüyor. Her ne kadar DTÖ, ikili anlaşmalara pek sıcak bakmıyor
gibi görünse de kuşkusuz bu veriler, çok taraflılık anlayışının sona doğru
yaklaştığı ya da küresel piyasanın parçalandığı anlamına gelmiyor. Hatta tam
tersi, ikili ve bölgesel anlaşmalar bu bloklara küreselleşme sürecini daha da
hızlandırmaları için büyük olanaklar tanıyor, yani kapitalist küreselleşmeyi
besliyor. Bunun da ötesinde, imzalanan anlaşmalarda -çok taraflı anlaşmalardan
farklı olarak- zayıf tarafı temsil eden az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere
bütün korumacı düzenlemeleri kaldırmaları koşuluyla teknik ve mali yardım
taahhütlerinde bulunuluyor. Bu ikili ve bölgesel anlaşmaların hemen hemen
hepsinde fikri mülkiyet hakları ile de ilgili çok güçlü hükümler yer alıyor.
Bazen de DTÖ ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü -WIPO-‘ya daha önce bulunduğu
taahhütleri tekrarlaması isteniyor gelişmekte olan ülkeden. Anlaşmanın zayıf
halkasını oluşturan az gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkeler iç yasalarını bu talepler doğrultusunda
değiştireceklerinde anlaşmanın güçlü tarafı teknik yardım sunmaya başlıyor. Yatırım
uzmanları zayıf halkanın ülkesine gidiyor ve istenen değişiklik güçlü halkanın
talep, çıkar ve istekleri doğrultusunda ve kontrolunda dizayn ediliyor. Mısır
ve Filipinler bu sistemin nasıl işletildiğini çok iyi bilen iki ülke.
1980’lerin
sonundan beri sayıları 5 katına yükselen ikili yatırım anlaşmalarının bugünkü
sayısı 1860 civarında. Bu anlaşmaların çoğunda yatırım, yatırımcı kavramları
aynı şekilde tanımlanmış durumda ve çoğunluğu gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler
arasında fakat en fazla sayıda anlaşma özellikle AB ve Asya ülkeleri arasında
imzalanmış bulunuyor. BIT’lerin
yalnızca dörtte biri ise gelişmekte olan ülkelerin kendi aralarında
imzaladıkları anlaşmalardan oluşuyor.
Anlaşmalarda
temel olarak yatırımın taraf ülkelere girişi, ülkede korumacı düzenlemelerden
muafiyetinin sağlanması ve yatırımın çıkışına ilişkin hükümler yer alıyor.
Fakat fikri mülkiyet hakları (Patent ve Telif hakları yasası) da bu
anlaşmaların adeta ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Temel hükümlerin
başında ise; yatırımcının ülkesine en çok kayrılan ülke istisnasının tanınması,
yatırımcıya yerli yatırımcıdan daha az avantajlı bir uygulama yapılmamasının
garanti altına alınması (daha fazla avantaj tanınmasına açık bir düzenleme) ve
doğrudan ya da dolaylı kamulaştırma yasağı gelmekte. Anlaşmaların tamamı açık
uçlu olarak dizayn ediliyor yani belli süreyle sınırlandırılmıyor ve bu nedenle
ilelebet geçerli olabiliyor. Anlaşmalarda her zaman olduğu gibi yine muğlak,
esnek ve çok fazla kapsayıcı bir dil
kullanılıyor ve örneğin imzalanan anlaşmanın yalnızca mevcut fiziki yatırımları
mı yoksa ileride olabilecek potansiyel yatırımlarıda mı kapsadığı belli
olmuyor. Ancak, ihtilaf halinde
uluslararası tahkim sistemi devreye girdiği için, Tahkim Panelistleri bu
dili yorumlamakta her nedense hiç zorlanmıyor ve daima yatırımcıdan yana bir
yorumla dava dosyası kapatılıyor.
ABD ve gelişmekte
olan ülkelerden biri arasında imzalanan tipik bir BIT’de gelişmekte olan ülkenin, ABD’ndeki Fikri Mülkiyet
Hakları yasasını kendi topraklarında uygulamaya mecbur edildiği görülüyor. Ülke
başlangıçta başına bunun geleceğinin pek farkında olamıyor. Çünkü genelde
anlaşmada kullanılan cümleler “fikri mülkiyet hakkının korunması konusunda
mevcut en üst uluslararası standartların kullanılması” şeklinde yazılıyor. Özel
mülkiyete en sınırsız haklar ABD’nde tanınmış olduğu için, otomatik olarak ABD
yasaları bir gelişmekte olan ülkenin yasal sistemine zorla da olsa
aktarılıyor. Burada sorulması gereken
soru “uluslararası standartlar” tümcesinin kimin için ne anlama geldiği. Bu
örneklemeyi bilmiyor olsak, Dünya Ticaret Örgütünün Patent ve Telif Hakları
anlaşmasında belirlenen standartlardan bahsedildiği gibi bir kanı oluşabilir.
Ama, hayır böyle olmuyor ve kast edilenin bir başka dünya devletinde kabul
edilmiş standartlar olduğu çok geçmeden anlaşılıyor. Bir diğer deyişle iki
farklı güç arasında aslında bir sistem ihracatı yaşanıyor.
Bu konuda tüm
Latin Amerika Devletlerinin imzaladığı ikili yatırım anlaşmaları ile ilgili bir
araştırma yapan ABD Eyaletleri Örgütü, anlaşmalarda en çok aranılan ilkenin
“adil ve eşit” olması ilkesi olduğunu; fakat bu kavramları tanımlayacak
kriterlerin anlaşmalarda yer almadığını ve anlaşma içindeki her hangi bir
standardın yatırıma ev sahipliği yapacak ülkenin ulusal düzenlemeleriyle
bağlantılı olmaması gerektiğini belirtiyor. Bu durumda, karine için
kullanılacak yasal düzenlemenin hangi ülkeninki olacağı da belli olmamış
oluyor. Ve böylesi bir anlayışla dizayn edilen BIT’lerde karine gösterilmediği
için fikri mülkiyet hakları konusunda en üst standart olarak ABD’ndeki yasa
gösteriliyor ve dünya da böylelikle yeni bir “uluslararası standarda”
kavuşturuluyor.
Bu arada, ikili
anlaşmaların zaman zaman yabancı bitki ve tarım ürünü yetiştiricilerinin
yaptığı, fakat henüz dünyanın hiç bir yerinde yasal koruma hakkı tanınmamış
yeni buluşlar için çok özel koruma sağlanan zeminler olarak da işlev gördüğü
giderek yaygınlaşan bir uygulama haline gelmiş durumda. Hatta, bu tip koruyucu
özel hükümlerle donatılan BIT’ler için “Minyatür MAI” benzetmesi bile
yapılmakta.
Geçmişte kalkınma
yardımı dendiğinde genellikle Maputo’da ilk okul inşa edilmesi için ya da
Manila’ya pirinç gemilerinin yüklenebilmesi için sağlanan parasal destek akla
gelirdi. Oysa bugün tipik bir kalkınma-işbirliği yardım paketinin ikili bir
yatırım veya ticaret anlaşmasından hemen hemen hiç bir farkı yok. Sağlanan
finansal desteğin kısa dönemde az gelişmiş ülkedeki mali dengelere sınırlı da
olsa bir katkı sunduğu düşünülebilir. Fakat orta ve uzun vadede bu desteğin
geri ödemesine sıra geldiğinde , zamanında yaratılan faydanın kat be kat
üstünde bir zarar, yoksul ülke halklarının sırtına yüklenmekte. Zira bu
yardımlar ya yapısal ayarlama programlarının ülkeye dayatılması ya da ülkenin
hızla kuralsızlaştırma, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, finans piyasaları
reformu ve mülkiyet haklarını güçlendiren yeni yasal düzenlemeler karşılığında
sağlanıyor. Kalkınma yardımları konusunda
bilinmesi gereken en önemli husus ise, bu tip paketlerin yardımla uzaktan veya
yakından hiç bir ilgisinin olmadığı ve gerçekte amacın, gelişmekte olan ülkeleri doğrudan ticaret ve yatırımlarla
ilgili, sermaye çıkarları doğrultusunda
düzenlemeler yapmaya zorlamak olduğudur. Avrupa Birliğindeki adı
“ortaklık” anlaşması olan bu tip sözde kalkınma yardımı projelerinden Birlik
içersinde sorumlu olan makam, AB- Ticaret Genel Başkanlığıdır (EU-DG-Trade)
ve bu Başkanlığın görevi, Avrupa
Şirketlerinin, anlaşmaya taraf olan gelişmekte olan ülkelerin pazarlarına daha
iyi nüfuz edebilmesini sağlayabilmek adına mümkün olan en üst düzeyde
ayrıcalıkları elde edebilmektir. Bu çerçevede,
AB’nin, Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler arasında ortak bir serbest bölge
yaratılması amacından (EuroMed Partnership) hareketle başlattığı Barselona
sürecine bağlı olarak tamamlanmış ya da halen devam eden ortaklık görüşmeleri
veya Bangladesh, Meksika gibi ülkelerle yaptığı ortaklık anlaşmalarının
hepsinde en ileri düzeyde mülkiyet hakları koruması ve en agresif
liberalizasyonu sağlayacak hükümler vardır.
Daha önce
imzaladığı ikili ve bölgesel kalkınma projelerine, mülkiyet haklarının tam
koruma altına alınması maddesini nasıl ekleyeceğinin hesaplarını yapan
ülkelerden bir diğeri de Avustralya. AusAID isimli kalkınma yardımı projelerine
bilhassa bitki, tohum ve hayvan genleriyle ilgili patent korumasının da
eklenmesini isteyen Avustralya sermayesi bu yolla proje maliyetlerini de
karşılamayı planlıyor. Patent ve telif yasaları, ilk anda gerekli ve adilmiş
gibi algılanabiliyor. Fakat milyar dolarlarla ifade edilen lisans alma
bedelleri, ardından lisans kiralama süreci başladığında bu kez misli ile ve bir
akar şeklinde geri dönmeye başlıyor. Geri dönüşte, aslan payının buluşun
sahibine gittiği gibi bir yanılsamaya yol açabilen bu çevrimde de kapitalist
sistemin kendini var eden sömürü mekanizması işletilerek, buluş sahiplerinin
entellektüel emeği yalnızca bir ücret karşılığında satın alınıyor. Geri dönüş
sürecinde şirketlerin elde ettiği kazanç yalnızca lisansın kiralanmasından
sağlanan gelirle sınırlı değil kuşkusuz. Bu muazzam gelirin yanı sıra , aynı
ürünü veya hizmeti lisanssız kullananlara uygulanan para cezaları da
küçümsenmeyecek boyutlarda.
İkili Bilim ve
Teknoloji anlaşmaları, ulusötesi şirketlere entellektüel sermaye birikimi ve
piyasa oluşturma olanakları sağlamaları bakımından aslında son derece önemli
anlaşmalar. Yalnızca Amerika Birleşik Devletlerinin bile dünyadaki 60’tan fazla
ülkeyle imzalamış olduğu 800’ü aşkın S&T anlaşması bulunuyor ve araştırmaya
ayrılan fonların hacimleri kesin olarak bilinmiyor. Federal bazda desteklenen
S&T anlaşmalarında, Amerikan şirketlerinin entellektüel sermaye varlıklarına
sağlanan korumanın boyutları ve kapsamı dünyadaki diğer ülkelerle
oranlandığında son derece yüksektir ve bu anlaşmaların önemli bölümü tıp bilimi
ile ilgili. ABD’nin bugünlerde yoğun olarak üzerinde çalıştığı meselelerin
başında S&T anlaşmalarındaki içeriğin ulusal dış politikayla
bağlantılandırılması geliyor. Konuya ABD özelinde yaklaşıldığında, yakın zamana kadar bağıtlanan her uluslararası
anlaşmanın ekine 90 model bir Fikri Mülkiyet Hakları protokolünün eklenmiş
olduğu dikkati çekiyor. Bu protokole göre, her bir anlaşma tarafı kendi
ülkesindeki fikri mülkiyet hakları yasasının kendisine tanımış olduğu hakları
sonuna kadar kullanmaya yetkili kılınıyor ancak anlaşmanın üçüncü kişisi
konumundaki taraflarla bu konu için tek, tek müzakerelerde bulunulacağı iberasi
de bulunuyor protokolde. Protokolde yer alan bir diğer şarta göre ise, anlaşma
taraflarından biri kendi ülkesindeki fikri mülkiyet hakları korunmasına(IPR)
ilişkin yasa hükümlerini tam olarak uygular ve karşı taraf buna uygun
davranmazsa, bu durumda diğer taraf da IPR korumasından vaz geçebiliyor. ABD’ndeki bu uygulama üzerinde yıllardan
beri çok büyük tartışmalar yaşanmakta. Bu tartışmalardan en ünlüsü de
Hindistan’ın ABD IPR düzenlemelerine karşı açtığı ve 1987-1992 yılları arasında
uluslararası tahkimde görülen davadır. Dava, ABD’nin IPR düzenlemelerini
Hindistan’lı yatırımcıların haklarını tanıyacak bir şekilde değiştirmeye karar
vermesiyle son buldu. ABD, bugün bile bu 90’lı yılların IPR modelini
kullanmakta; ancak IPR düzenlemeleri ABD’ninkine çok yakın olan ülkelerle
yaptığı anlaşmalarda revize edilmiş 2000 yılı IPR düzenlemesine baş vurmakta.
TPRM’nin hedefi,
anlaşmanın daha ilk paragrafında açıklanıyor: “ Tüm üye devletlerin çok taraflı
ticaret anlaşmaları ve uygulanabildiği durumlarda ekseriyete dayalı ticaret
anlaşmaları altında belirlenen kurallar, disiplinler ve taahhütlere bağlı
kalması ilkesinin gelişitirilmesine katkıda bulunmak ve üyelerin ticaret
politikaları ile uygulamalarında şeffalığı ve bu kuralların iyi anlaşılmasını
sağlamak”. Bu hedefler içersinde her ne kadar “belli taahhütlerin
güçlendirilmesi” gibi bir niyet sayılmıyorsa da; DTÖ üyesi devletlerin ticaret
politikaları ve Örgütün yasalarına uyup; uymadıkları TPRM yardımı ile oldukça
sıkı bir biçimde denetleniyor. Bu bağlamda, “Quad” devletleri diye bilinen ABD,
Kanada, AB ve Japonya’nın ekonomi ve ticaret politikaları her iki yılda bir kez
-düzenli olarak yapılan- incelemelere tabi tutulurken; diğer ülkeler için bu
süreler 4 veya 6 yıl olarak belirlenmiş. Pek çok DTÖ anlaşmasındaki ,
Hükümetlerin ilgili politikalarını ve uygulamalarını kendi ülkelerinin kamu
oyuna ya da en azından yalnızca Dünya Ticaret Örgütüne açıklamasına ilişkin
“gerekler” ile birlikte, TPRM de aynı amaca
, sözde -şeffaflığa- hizmet etmesi düşüncesinden hareketle geliştirilmiş
bir anlaşma. Böylece ülkede yaşayan bütün kesimlerin, kendi devletinin ticaret
politikası ve ekonomik yönelimleri hakkında önceden bilgi sahibi olması, fakat
daha önemlisi egemen medyanın da yardımıyla kitlelerin “neo-liberal politikalar
dışında hiç bir seçenek olmadığı” teorisine inandırılması hedefleniyor.
DSU anlaşmasının
hedefi; üyeler arasındaki uyuşmazlıkları, DTÖ anlaşmaları içersindeki herhangi
bir ticaret kuralının ihlal edilip edilmediğine karar vermek suretiyle çözüme
bağlamak ve sonuçta da sorunun çözümünde hangi -cezai- uygulama ya da tazminat
yönteminin seçileceğine karar vermek. Dünya Ticaret Örgütünün bir önceki dönem
başkanı Renato Ruggiero’nun tanımlamasıyla “Uyuşmazlıklar için Çözüm
Mekanizması DSU, çok taraflı ticaret sisteminin temel direği ve Dünya Ticaret
Örgütünün, küresel ticaretin istikrara kavuşması için tek başına yaptığı en
önemli katkıdır”. DSU’nun temel amacının, üye devletlerin birbirlerine karşı
tek taraflı eylemler üzerinden yaptırım uygulamasının önüne geçmek , başka bir
deyişle bir üye devletin diğer biri ile uyuşmazlığa düştüğü durumlarda kendi
burjuvazisine yaptığı destekleri arttırarak serbest ticareti engelleyici
biçimde savaş açmasının engellenmesi olduğu söylenir. Türkiye’de “Uluslararası
Tahkim” olarak tanınan DTÖ-DSU mekanizması, üyelerin oy birliğini gerektiren ve
tek bir üyenin Tahkim Kurulunu bloke etmesinin mümkün olduğu 1995 öncesi GATT
sürecindekinden oldukça farklı biçimde işletiliyor. DTÖ-DSU’da ancak bir Tahkim
Kurulu kararının reddedilmesi için konsensus ya da oy birliği gerekiyor. Başka
bir deyişle, tahkim kurulunun kararına üyelerin söz gelişi %90’ı bile itiraz
etse, ya da yalnızca tek bir üye kararı desteklese ve tüm diğerleri karşı çıksa
bile oy-birliği sağlanmamış olacağından karar onaylanmış sayılıyor buna da DTÖ
demokrasisi adı veriliyor. Buna ilaveten; yeni sistemde -sözde- uyuşmazlık
çözüm süreçlerinin belirsizce uzamasından kaçınmak için çok kesin süreler
veriliyor ve DTÖ’nün kendisine bu süreçte üst bir hakem kurulu rolünü üstlenme
hakkı tanınıyor. Bu tip katı uygulamalara gerekçe olarak ta ; 1995-1999
döneminde uyuşmazlık dolayısıyla DTÖ-DSU sistemine getirilen dava sayısının 170
olması, oysa 1995 öncesi neredeyse 50 yıllık GATT tarihi boyunca uluslararası
tahkim sistemine intikal ettirilmiş dava sayısının bile yalnızca 300 olması
gösteriliyor.
DSU sistemi şöyle
işletiliyor :
1- Şikayette bulunma : Eğer bir veya bir’den fazla DTÖ üyesi, başka
bir üyenin Hükümetince herhangi bir DTÖ anlaşmasının belli hüküm veya
hükümlerinin ihlal edildiğini hissederse ya da söz konusu Hükümetin DTÖ
nezdinde bulunduğu taahhütlerine uymadığına hükmederse, bu durumda olayı DTÖ
Tahkim Kuruluna sevk edebilir. İşte bu noktada DSU yapısının farklı kılığa
bürünmüş şekliyle DTÖ Genel Konseyinin ta kendisi olduğu unutulmamalıdır.
2- Konsültasyon : Tarafların, sorunu kendi aralarında çözebileceklerini öngörmeleri olasılığı da göz önüne alınarak, 60 günle sınırlı konsültasyon sürecinin 30 gün içersinde başlatılması zorunludur. DTÖ, bu tip “yapıcı” konsültasyonların nasıl cazip hale getirileceğini açıklamaktan büyük bir zevk almaktadır ve Nisan 1999 itibarıyla iletilen toplam 170 şikayetin 30’u Tahkim süreci başlatılmadan, bu yolla çözüme kavuşturulmuştur. Hiç şüphe bulunmayan nokta ise bu “yapıcı” konsültasyonlarda izlenen yöntem, davanın tahkim mekanizmasınca ele alınması halinde muhtemelen kaybedecek tarafın , olası sonuçlar anlatılarak, olası cezai müeyyideye gecikmeksizin razı edilmesi şeklinde yaşanmakta yani kaybeden taraf için sonuç pek değişmemektedir. Çünkü aksi taktirde, tahkime gitmekle daha büyük kazançlar elde edeceğini düşünen davacı taraf doğal olarak hiç bir uzlaşmaya yanaşmayacaktır.
3- Panellerin oluşumu : Eğer, konsültasyon üzerinden uzlaşma süreci başarısızlığa uğrayacak olursa, DSB (Dispute Settlement Body) –Uyuşmazlık Çözüm Kurulu tarafından 45 gün içersinde bir Panel oluşturulur. Bu Panelde genellikle 3 ya da bazen 5 ticaret ve yatırım uzmanı bulunur ki bu kişiler çoğunlukla uyuşmazlığa taraf olmayan ülkelerin uzmanları arasından seçilir. Davacı ve davalı ülke/ülkelerin katıldığı bir müzakerede uzmanların seçimi yapılır; fakat bir anlaşmaya varılamaması halinde, uzmanların atanması da DTÖ Genel Başkanına verilmiş bir görevdir. Böylece DTÖ Başkanlık mekanizmasına yakın olan tarafın, uzmanların seçimi konusunda bir anlaşmaya varılmaması için elinden geleni yapacağını ve atama yetkisinin DTÖ Başkanına bırakılmasını kolaylıkla sağlayabileceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Çünkü karşılıklı uzlaşma süreçleri, anlaşılacağı gibi tüm tarafların mutabakatını gerektirir, yani taraflardan birinin bile karşı çıkması halinde uzlaşmaya varılması mümkün değildir.
4- Panellerin çalışma yöntemleri : Ardından Panel devreye girer ve 6 ay içersinde (durumun acilliyet kesbediyor olması halinde bu süre 3 ayla sınırlı tutulur) davayı sonuçlandırır. İşleyiş mekanizmasında, tarafların birbirleri hakkında yazılı iddia ve savunmalar yapması, duyumlar, hatırlanan olayların yazılı ve sözlü olarak aktarılması gibi süreçler vardır. Bazı davalarda, dava sonucunun kendi çıkarlarını yakından ilgilendirdiğini kanıtlayabilen diğer üye ülkeler de davaya müdahil olarak katılıp; delil, belge sunabilirler. Ayrıca, Tahkim Panelinin, gerekli gördüğü durumlarda bilimsel ve teknik açıdan uzmanlığa sahip kişilerle görüşme yapma ya da bu kişileri de dava sürecine dahil olmaları için atama yapma hakkı vardır.
5- Tahkim Panelinin Raporu : Ardından, Tahkim Paneli nihai raporunu hazırlar ve bu raporda davalının bir DTÖ anlaşması hükmünü nasıl ihlal ettiğini ya da etmediğini tanımlar. Tahkim Paneli, sonuç bölümünde bu sonuca cevap verebilecek politikayı ya da çıkarılabilecek bir karşı yasayı önerme yetkisine de sahiptir. Bu rapor, tüm DTÖ üyelerine gönderilir ve kamu oyuna da açık hale getirilir.
6- Raporun onaylanması : Bir başvuru olmadıkça ya da tüm üyeler raporu reddetmedikçe , rapor otomatik olarak kabul edilmiş olur ve 60 gün içinde işleme konur.
7- İtiraz (Temyiz)Başvurusu : DTÖ içersinde başvuru süreci son derece sınırlıdır ve bu nedenle uyuşmazlık taraflarından birine veya her ikisine , raporun yürürlüğe konması için belirlenen 60 günlük sürede itiraz başvurusu hakkı tanınır. Taraflar yalnızca yasanın belli bir noktasına itiraz edebilirler, yeni durumun yeniden gözden geçirilmesini istemek gibi bir hakları yoktur. Bu tip bir itiraz başvurusu 90 gün içersinde DTÖ İtiraz Başvuruları Kurulundaki 7 geçici, hukuk ve ticaret uzmanının 3’ü tarafından yapılacak duruşmada ele alınır. DTÖ İtiraz Başvuruları Kurulu uzmanları DSB tarafından ve 4 yıl süreyle, atama yoluyla göreve getirilirler. Kurulun nihai kararı da aynı süreçlerden geçerek onaylanır; yani karar oy birliği ile reddedilmemişse onaylanmış sayılır. DTÖ yasalarına göre, Tahkim Kurullarının ya da İtiraz Kurulunun kararına DTÖ yapısı dışında bir merciide itiraz etme hakkı yasaklanmıştır. Başka bir deyişle, DTÖ – DSU yapısı içinde alınan kararlar insan, emek, çevre hakları ya da uluslararası kabul görmüş sosyal standartları yok saysa bile, bu insanlık dışı uygulamaların Örgüt dışında yargılanabilmesinin bütün koşulları ortadan kadırılmıştır.
8- Uygulama : Eğer bir üye ülkenin politika ve uygulamaları DTÖ anlaşmalarının hükümlerine uymuyorsa , söz konusu üyenin, söz konusu yasa ve düzenlemelerini 30 gün içinde (ya da bu uygulama mantıken daha makul bir süreyi gerektiriyorsa bu süre içinde) değiştirmesi beklenir. Eğer bu beklenti gerçekleşmezse, zarar gören ülke veya ülkelerle belli bir tazminat verilmesi yönünde anlaşma yapmak üzere görüşmelerde bulunması beklenir. Bu tazminat, söz gelişi , suçu işleyen ülkenin, çıkarları zedelenen ülkenin menfaatlerine uygun bir sektörde/sektörlerde gümrük indirimine gitmesi şeklinde belirlenebilir. Eğer böylesi bir tazminat üzerinde mutabakat sağlanamayacak olursa; şikayette bulunan üyeler DSB’den, davacı ülke üzerinde uygulanmak üzere, sınırlı düzeyde ticari ambargo, mesela bu ülkeden yapacakları ithalata uygulayacakları gümrük vergilerinin oranlarını yükseltmek gibi uygulamalar için izin alabilirler. Ambargoya konu edilecek sektörün , uyuşmazlık konusu ticaret alanının dışında olmamasına özen gösterilmesi gerekir.
Başlangıcından,
bitişine kadar bir tahkim davası yaklaşık bir yıl içinde tamamlanır. Sadece
taraflardan birinin itiraz başvurusunda bulunması halinde bu süre 15 aya kadar
uzar. DTÖ üyeleri, yalnızca ulusal Hükümetleri üzerinden DTÖ içinde temsil
edilirler. Bazı ülkeler dava sırasında, eyalet hükümetleri ya da devlet kurumlarının
işledikleri “suç”lardan sorumlu tutulsalar bile, nihai aşamada bu makamların
DTÖ içindeki savunmasını yapacak mercii yine Hükümetler olmak zorundadır.
Bu, mevcut
uyuşmazlık çözüm sistemi dünyada halen , başta az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkeler olmak üzere geniş çaplı eleştirilere ve kınamalara hedef oluyor. Eleştirilerin kaynaklarından bir
tanesi, Tahkim Panellerine yapılmak zorunda olan sunuşlar ve Demokratik Kitle
Örgütlerinin de karıştıkları davalarda bu Organizasyonların, tanık sıfatıyla dinlenmemesi
ve kısa süre önce DTÖ’nde bu yönde
alınan kararla bu durumun bundan sonrada değişmeyeceğinin kesinleşmesi. DTÖ’nün
bu kararında açıkça belirttiği görüş şöyle : “Önemli olan dava sırasında
Hükümetlerin duruşlarının sürece yansıtılması, diğer çıkar gruplarının değil.”
Son dönemdeki görünüşe bakılacak olursa, DTÖ üyesi ülke Hükümetlerinden
yalnızca bir kaç tanesi, Örgüt içindeki tartışma, karar ve süreçlerde kendi
ülkelerinin diğer çıkar gruplarının bir bölümünün (yerli burjuvazinin
taleplerini seslendiriyorlar) çıkarlarını savunuyorlar, kalan ezici çoğunluk
ise dünya egemen sermayesinin sözcülüğünü yapmayı bireysel çıkarları ve
sınıfsal konumları itibarıyla daha uygun görüyorlar. Bu konuda örnek olarak
verilebilecek ülkelerin başında Hindistan geliyor. Hindistan Ticaret Bakanı
Mr.Maran ile Ağustos 2001’de yapılan aşağıdaki ropörtaj, Hintli Devlet
erkanının konuya hangi perspektiften yaklaştığını oldukça çarpıcı bir şekilde
ortaya koyuyor.
“Hindistan Ticaret Bakanı, “DTÖ yeni
emperyalizme alet olmamalı” diyor. Hindistan ne DTÖ’nden
izole edilmiştir ve ne de izole edilmekten korkmaktadır. Biz Hindistan olarak
CTBT-Kapsamlı Test Yasağı Anlaşmasından izole edildik, bu doğru. Bu anlaşma
imzalanırken tüm dünya bir tarafta biz ise diğer taraftaydık. Peki, bu bizi
incitti mi? Konu, ulusal çıkarlarımız olduğunda size göre uzlaşmacı mı
davranmak zorundayım. Hindistan izole edilmemiştir, fakat bizim bundan korkumuz
da yoktur. Ulusal çıkarlarımızı, bedeli her ne olursa olsun, sonuna kadar
savunacağız. Ülkemin kamu sektörüne ya da köylüme ve çiftçime zarar verecek
politikaları benimsememi kimse benden beklemesin. Hint halkının
desteklemeyeceği hükümlerin altına imza atmamız asla mümkün değildir. Biz de
demokratik bir rejim içersinde yaşıyoruz, gün gelecek bizde de sandık başına
gidilecek. ABD Ticaret Temsilcisi, Bay Zoellick’e daha önce söylediği “DTÖ,
yeni çevre yasaları ya da emek yasaları, vergi kanunları, emeklilik ve sosyal
güvenlik programları, orduların siviller tarafından denetimi, sağlık sistemleri
değişikliklerini yapma gücüne sahip küresel bir Hükümet değildir. DTÖ, yalnızca , Hükümetlerin
ticaret önündeki engellerin azaltılması ve uyuşmazlıkların nasıl çözüme
kavuşturulacağına ilişkin olarak müzakerelerde bulunacağı bir forumdur. DTÖ’yü
seçimle işbaşına gelmiş Hükümetler yerine koymak anlamına gelecek misyonlarla
donatamayız.” Sözünü hatırlattığında şaşkına döndüğünü belirten Ticaret Bakanı
Bay Maran kendisine yöneltilen “Hindistan ticaretin daha fazla liberalize
edilmesinden yana mı?” Sorusuna ise Evet cevabını vermiş ve şöyle devam
etmiştir : “Biz, Uygulamaya ilişkin sorunların ele alınmasını talep ediyoruz.
Nedir bunlar, söz gelişi Uruguay Raundunda getirilen “built in agenda” sürekli
yenilenen gündem meselesi. Hükümetimiz de bizden önceki Hükümetler de ticaretin
liberalize edileceğine dair taahhütlerde bulunmuşlardır. Biz, gümrük
vergilerimizi diğer Doğu Asya ülkeleri vergi düzeyine indirmek istiyoruz.
Yabancı şirketlerin piyasalara daha kolay girilmesini sağlayacak hükümlerden de
konuşabiliriz ve hatta sanayii ürünlerindeki gümrük vergilerinin indirilmesini
bile masaya yatırabiliriz. Tüm bunlar DTÖ tarafından ele alınması gereken
Ticaret Gündemidir.” Peki, Hindistan olarak karşı çıktığınız şey nedir ?
sorusuna da “Ticaret-dışı olarak değerlendirilebilecek, tamamıyla yeni konular
ki bunları daha çok Avrupa Birliği zorluyor. Nedir bunlar: Yatırımlar (MAI),
Rekabet Politikası, Hükümet Satın Almaları (Kamu İhale yasaları). İnsaf artık
bu bir dünya Hükümeti mi? Yoksa bir ticaret kurumumu?” Bay Maran’a “Fakat
ABD’nin de yeni AB önerileriyle ilgili ciddi çekinceleri var” dendiğinde,
cevabı şöyle : “Günü, zamanı geldiğinde hepsi birlik olacaklar. Gelişmiş
ülkeler bizlerden hoşlanmıyorlar ayrıca gelişmekte olan ülkelerin yaşadıkları
sorunlar da umurlarında falan değil. Hala emperyalist bakıyorlar meseleye. Bu
da yeni emperyalizm.” Çeşitli görüşler, Hindistan nihai noktada ABD’ne şirin
görünmek isteyecek ve taviz vermeye razı olacaktır diyor. Maran’ıncevabı şöyle:
Neden?, Biz AB ile ABD’nin ittifak içinde olduğunu fakat serbest ticaret
konusunda aralarında ciddi görüş ayrılıkları olduğunu bilmiyormuyuz? ABD ile
dostane ilişkiler içinde olmamız gerektiğini kabul ediyorum, fakat bunun bedeli
ulusal çıkarlarımız olamaz. CTBT anlaşmasında yaptığımız DTÖ için de yapamayacağımzı
kim söyleyebilir.” Görünüşe göre Bay Maran’ı asıl kızdıran Avrupa Birliği’nin
talepleri ve bu konuda “Bay Lamy, yeni raunda katılmayacak olursak treni
kaçırmış olacağımızı ve ticaret yarışında gerilere düşeceğimizi söyleyerek bizi
tehdit ediyor. Hindistan’ın treni kaçırmak gibi bir korkusu yoktur.
Küreselleşme treni büyük bir hızla yol alıyor zaten. Bu hız, başdöndürücü ,
dayanılmaz bir boyuta çıkacaksa biz zaten trenin içinde olmak istemeyiz. [7]
Eleştirilere
hedef olan diğer bazı uygulamalar da şunlardır :
1-
Uzman İnceleme
Grupları, Tahkim Panelinin yetkisinde. Grupların çalışma prosedürleri ve
referans hükümleri T.Paneli tarafından belirleniyor ve Gruplar doğrudan ve
yalnızca T.Panel’ine rapor ediyorlar.
2-
Uyuşmazlık
taraflarının yurttaşları dava ile ilgili olarak uzman gruplar içinde -istisnai
olarak T.Panelinin diğer teknik uzmanların davanın çözüme ulaşmada gereği gibi
yararlı olamadıklarına karar vermesi dışında- hizmet veremezler .
Bir diğer şikayet
ve eleştiri konusu da Tahkim Panelleri içindeki “gizlilik” ile ilgili. Panel
süreçleri, duyumlar ve itiraz başvuruları tüm bu süreçler kapalı kapılar
arkasında yaşanır, öyleki olan bitenler hem kamu oyundan fakat hem de DTÖ
üyelerinden gizli tutulur. Bu paneller tarafından alınan kararlar tüm dünya
halklarını etkileyebilecek kadar önemli olduğu halde ve dünyanın pek çok
ülkesindeki ulusal hukuk sistemlerinin işleyişi çok daha açık ve görece adil
olduğu halde DTÖ’nün -sözde- hukuk sisteminin dünyadaki hakim tek hukuk sistemi
haline getirilmek istenmesi, Örgüt ve gerisindeki güçler hakkındaki endişe ve
korkuları her geçen gün daha da haklı çıkarıyor.
Madde 14 : Gizlilik
Tahkim
Panellerindeki görüşmelerin, yapılan konuşmaların gizli tutulması gerekiyor.
Tek tek Panel üyeleri tarafından davada dile getirilen görüşlerin, nihai
raporda, görüş sahibinin ismi belirtilmeksizin yer alması şart koşuluyor.
Madde 17 : İtiraz Başvurusu İncelemesi
İtiraz İnceleme
Kurulunun çalışma sürecinin gizli yürütülmesi gerekiyor. İtiraz duruşmasında
tek tek uzmanlar tarafından dile getirilen görüşlerin, nihai raporda isimsiz
olarak yer alması şartı koşuluyor.
Anlaşmanın 3. Ek’i : İşleyiş Prosedürleri
Tahkim Panelinin
kapalı bir toplantıda bir araya gelmesi gerekiyor. Uyuşmazlığın tarafları ve
ilgili taraflar yalnızca Tahkim Panelince davet edildikleri zaman duruşmalara
girebiliyorlar. Panellerdeki konuşmalar ve dava belgeleri gizli tutulmak
zorunda.
Bir başka şikayet
konusu da, panel üyeleri arasındaki çıkar çatışmalarından kaçınmak üzere
panelistlerin belirlenmesi sırasında hiç bir ön-denetim mekanizmasının
işletilmiyor olması. Bu duyarsız ve tehlikeli işleyişe verilebilecek en iyi
örneklerden biri Amerika’nın Küba’ya uyguladığı Helms-Burton yasasına karşı
Avrupa Birliği tarafından açılan davada, ICC-Uluslararası Ticaret Odasının bir
alt kurulu olan Uluslararası Yatırım ve Ticaret Politikaları Komisyonuna
Başkanlık eden Arthur Dunkel’ın, Panelist olarak atanması. ICC, Helms-Burton yasasına
kurum olarak şiddetle karşı çıktığını açıklamış olmasına rağmen, bir ICC
Yöneticisi bu alandaki bir uyuşmazlık davasına panelist olarak atanabiliyor ve
kendisinden tarafsız olması (belki de olmaması ?)beklenebiliyor.
[1] İktisat Dergisi-Şubat-Mart 2001
[2] Social Responsibility of Corporates, Belgium Presidency
[3] Cumhuriyet Gazetesi, Prof. İzzettin Önder
[4] Bridges Weekly Trade News Digest, Vol 5 No 34
[5] Bridges Weekly Trade News Digest, Vol 5 No 34
[6] Grain’s study in cooperation with SANFEC
[7] Sanjaya Baru, New Delhi, 20 August