| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
|
Hazırlayan: Gaye Yılmaz - Ekonomist |
Millenium Round'da İmzalanacak Anlaşmalar ve Dünya Halkları Üzerinde Yapacağı Yıkıcı Etkiler En geç 3 yıllık bir süre içersinde bitirilmesi planlanan bu raundda imza altına alınacak anlaşmalar ve bu anlaşmaların dünya halkları üzerinde yapacağı yıkıcı etkileri özetlemek gerekirse : Tarımda tam
liberalizasyona geçilmesi Tokyo Raundunun Hükümet satın almalarına ilişkin anlaşmasıyla başlayan ve destekleme alımlarının zayıflatılması, taban fiyatların geriletilmesi ile birebir yaşamımıza yansıyan (1980 yılından başlayarak) ilk hamlenin ardından Uruguay Raundu ile bu kez başlı başına bir anlaşma altında “Tarımsal Desteklerin Azaltılması” karara bağlanmak isteniyor. Gerek 1973-1979 yıllarında yapılan Tokyo Raundu ve gerekse onu takip eden 1986-1994 Uruguay Raundu toplantılarında az gelişmiş ülkelere çeşitli “tavsiyelerde” bulunan gelişmiş dünya, bu adımların geniş bir takvime yayılarak hayata geçirilmesi , aksi taktirde çok ciddi bir halk muhalefeti ile karşılaşılabileceği uyarılarında bulunmayı da ihmal etmiyordu. Çünkü, ancak böyle bir yöntemle toplum neler olduğunu kavrayamayacak, tüm olan biteni sanki bir kadermiş gibi kabullenecekti az gelişmiş ülke halkları. Bu uyarıları ciddiye alan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke Hükümetleri, belirlenen takvimlere uymakta da büyük bir istikrar ve başarı gösterdiler. Anlaşmaların bir bölümünde 2000 yılı ve sonrasında yapılacak işler bile karar altına alındı. İşte Millenium Raundda “Tarımda tam liberalizasyon” başlığı altında imzalanmak istenen anlaşma ile de 2000 yılı sonrasına bırakılan işlerin kotarılması ve daha önceki anlaşmalarda yazılması unutulan liberalizasyon hükümlerini de içermek suretiyle genişletilmesi hedefleniyor. Toplumlar ise ne yazık ki başlarına gelecekten habersiz çileli yaşamlarına devam ediyorlar. Çiftçi ve köylüler topraktan aldıkları verimin ve gelirin azalmasını Devletlerinin eskisi kadar güçlü olmamasına bağlarken, kentlerde yaşayan , hizmet ve sanayi sektörlerinde çalışanlar ise tarımdaki çöküşün kendilerine hiçbir şekilde yansımayacağını düşünerek duyarsız, sistemin kendilerine dayattığı bireyci , bencil yaşam tarzlarına devam ediyorlar. Oysa, az gelişmiş toplumlar bu filmi daha önce de gördüler. Mesela Türkiye'de 80 sonrası tarım için dünya sermayesi isteği doğrultusunda dizayn edilen bilinçli politikasızlık sonucunda yüz binlerce tarım emekçisi, köylü ve çiftçi topraklarını terk ederek büyük kentlere göç etmek zorunda bırakılmış, bu durum kentlerde bir yandan kayıt dışı sektör denilen yeni bir kural dışılığa yol açarken, bir yandan sanayi emekçilerinin ücretleri üzerinde bir baskı oluşturmuş ve reel ücretleri geriletmiş, bir yandan da örgütlü işçilerin sayısını hızla azaltarak emeğin üretimden gelen gücünü zayıflatmış, pazarlık gücünü eritmişti. Hedef, verimli toprakların ulus ötesi tohum tekellerinin eline geçmesinin yolunu açmak, ülkeleri kendi gıdasını üretebilir konumdan çıkartarak tarım ürünü ithalatına bağımlı hale getirmek ve Devletin ulusal ekonomiden tamamen çekilmesi suretiyle de yönetimi tamamen ele geçirmekti. Ve bugün istediklerini önemle bir oranda elde etmiş durumdalar. Sadece Türkiye’de değil Dünyanın tüm az gelişmiş ülkelerinde artık tarım desteklemelerinin ne kadar olacağı, taban fiyatın hangi düzeylerde tutulacağına Uluslar arası Para Fonu- IMF karar veriyor. Yaklaşık 10 yıl kadar önce hektar başına daha fazla verim aldığı için atalarından beri kullanmakta olduğu tohumdan vazgeçip, kendisine sunulan yeni “ithal” tohumu kullanmaya başlayan Çiftçi, ürün hasatından artık tohumluk ayıramadığını, bu yeni tohumun “intihar eden” bir tür olduğunu görmenin şokunu yaşıyor. Dünya tarımının %25 ini tek başına elinde bulunduran CARGILL benzeri ulus ötesi şirketlerin tekelleşebilmesi için tüm dünya kırsal nüfusunun ya tohum, ya da ürün bazında bu şirketlere mahkum hale getirilmesi şarttı. Birkaç yıldan beri Sabancı Holding’in bir ÇUŞ ile birlikte Adana’da yetiştirme çabası içine girdiği çekirdeksiz karpuz, salatalık v.b. ürünlerde de hedef aynıydı : Ürünü yetiştireceksiniz, ardından belki de eskisine oranla daha yüksek fiyatlarla satabileceksiniz- ta ki bu ürün çeşidi herkes tarafından üretilmeye başlayana kadar- ama ürününüzden tohumluk alamadığınız için, CARGILL’lere mahkum olacaksınız. On yıllardır her birimizin emeği, özverisi ile gerçekleştirilen GAP-Güney Doğu Anadolu Projesi, İsrail ve Amerikan tarım tekellerine adeta hediye edilecek ve tüm ülke halkı olarak bu yaşananlara seyirci kalacaksınız. Bunları anlattığınızda, Bürokratlardan “biz zaten yıllar önce imzaladığımız bir sürü uluslar arası anlaşma ile bunları önceden kabul etmiştik” türünden sözde savunmalar dinleyeceksiniz. Bütün bunlar yetmemiş olacak ki 30 Kasım-3 Aralık 1999 tarihlerinde ABD’nin Seattle kentinde yapılması planlanan Millenium Raund çerçevesinde “Tarımda tam liberalizasyon anlaşması” adı altında bu kez geride kalan son desteklemelerin de kaldırılmasına, tarım ürünü ithalatına uygulanan vergilerin yıllar itibarıyla sıfırlanmasına ve taban fiyat uygulamasının iyileştirileceği yerde tamamen kaldırılmasına çalışılacak. Hükümet Satın Almaları (Government Procurement ) : İlk adımı Tokyo Raundu ile atılan ve ülke ekonomilerinin kimi zaman %40’lara varan bölümünü teşkil eden Hükümetlerce yapılan her türlü mal, ekipman ve hizmet satın almalarını denetlemeye, yönetmeye ve tümden ele geçirmeye yönelik bu anlaşma ile Hükümetlerin ürün ve hizmet satın aldığı üreticilerin ve satıcıların artık dünya sermayesi tarafından belirlenmesi ve bu konuda yabancı yatırımcı, üretici ve satıcıların yerli sermayeye eşit bir muamele görmesi isteniyor. Söz gelimi, Hükümetler daha önce bir KİT’den aldıkları ürünleri bundan böyle bir ÇUŞ’tan satın almak zorunda bırakılabilecek, böylece kamu işletmeleri giderek satış güçlüğü içersine düşerek özelleştirmeye hazır bir konuma getirilebilecek. Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu ETUC, Ekim ayı içersinde konuyla ilgili olarak hazırladığı deklarasyonda bu anlaşmaya ilişkin olarak Hükümet Satın Almaları ile ilgili politikalardan ayrı tutulamayacak ekonomik, sosyal ve çevresel faktörlerin mutlaka dikkate alınması gerekliliğini vurguluyor. Bu anlaşmayı toplumlara kabul ettirmenin en uygun yolu olarak ta “seçilmişlerin kirliliği” üzerine oynamak benimsenmiş durumda. Bu kirliliği çeşitli iç denetim mekanizmaları yolu ile aşıp; demokratik bir şeffaflığı sağlamak yerine kirliliği bilinçli olarak yaratanlar bizzat iş başına geçmek istiyorlar. Gümrük Vergilerinin azaltılması ve sıfırlanması (Tariff reduction in non-agriculture products) Bu anlaşma ile Tarım-dişi ürünlerin ithalatı sırasında uygulanan gümrük vergileri azaltılmak suretiyle yerli üretimin zayıflatılması, piyasaların daha hızlı ve kolay bir şekilde yabancı tekellerin eline geçmesi hedefleniyor. Özellikle Uruguay Raundu sırasında gelişmiş, az gelişmiş ayrımı yapılmaksızın tüm ekonomilerin gümrük vergilerini aşağıya çekmesi ve dünya pazarlarına serbestçe giriş önündeki en önemli engelin bu şekilde açılması öngörülmüştü. Ama yaşanan süreçte, gelişmiş dünya, hem gerektiği oranda vergi indirimi yapmadı ve hem de vergi dişi engellemelerle az gelişmiş ülkelerin ürünlerinin kendi piyasalarına giriş yapma haklarını kısıtladı. Bu kez, az gelişmiş ülkelerin hakli tepkileri karşısında piyasalarını sonuna kadar açma sözü veriyorlar ama Pazar hakimiyetinin her zaman büyük ve güçlü şirketlerden yana olacağı da artık öğrenilmiş durumda. Bu anlaşma sonucunda bilhassa küçük ve orta ölçekli işletmeler şiddetli rekabete dayanamayarak yok olma noktasına gelecek ve bu sektörlerde çalışan işçilerin işsiz kalması ile birlikte ücretler ve örgütlülük düzeyleri çok daha aşağıya çekilmiş olacak. Serbest ağaç
kesimi anlaşması Her sektörün egemen sermaye gruplarının kendi çıkarlarını koruma ve sömürülerini arttırma yönünde verdiği çabalar sonucunda dünya Kereste Tekelleri de istediklerini elde ettiler ve belki de dünyada canlı yaşamın sonu anlamına gelebilecek bir adım atarak, ülkelerin kendi orman kaynaklarımı koruma amacıyla zamanında koydukları bazı sınırlamaların tamamen kaldırılmasını amaçlayan bu anlaşmayı da Millenium Raund gündemine aldırmayı başardılar. Bu anlaşma imzalanacak olursa, bundan sonra Hükümetler doğal orman, milli park gibi hem ülke ve hem de dünya için yenilenemeyen kaynaklarından vazgeçmek zorunda bırakılacaklar. Yatırımların Çok
Taraflı Kurallara Bağlanması MAI’nin OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatında uğradığı hezimetin ardından vakit kaybetmeden bu yeni toplantılar raundunu düzenleten Dünya Sermayesi sadece tek bir harfi (MAI yerine MFI) değiştirmek suretiyle anlaşmayı WTO-Dünya Ticaret Örgütü bünyesine aktarmış bulunuyor. MFI’nin yıl sonu toplantı gündemine girmesi konusundaki ülke pozisyonları ise şöyle : Avrupa Birliğinin Hükümeti konumunda olan Avrupa Komisyonu öncülüğünde ve Kanada, Japonya ve Avustralya’nın da içinde bulunduğu güçlü bir grup MFI’nin toplantı gündemine alınması için aylardan beri dünya çapında yürüttüğü kulis faaliyeti sonucunda G.Asya ve Latin Amerika ülkelerini ikna etmiş bulunuyor. Avrupa kıtası ile birlikte ele alınınca, olayın %60-70 oranında halledildiğini düşünmek bir kehanet sayılmaz. ABD ise oyunun bu perdesinde önde görünmeme çabası göstererek, ne olumlu ne de olumsuz bir beyanda bulunmamaya özen gösteriyor. Ancak ABD, ihtiyatı elden bırakmamak amacıyla belli ülkelerle yaptığı ikili anlaşmalar (BITs) üzerinden MAI anlaşmasını bir yandan imzalatmaya başladı bile. Haziran ayında OECD’de yapılan bir toplantıda Amerikan müzakere heyeti sözcüsü, MAI gibi bir anlaşmanın WTO içinde kabul ettirilmesinin pek kolay olmayacağına inandıklarını ve bu yüzden anlaşmayı çeşitli ülkelerle ikili anlaşmalar çerçevesinde imzalayacaklarını duyurmuştu. Bu açıklamanın hemen ardından ise ABD ile G.Kore arasında MAI’nin tüm maddelerini içeren bir BIT imzalandığı, G.Kore Hükümetinin Japonya ile de benzer bir anlaşma imzalaması için sıkıştırıldığı haberi ile çalkalandı dünya. Eylül ayında Amerika’yı ziyaret eden Türkiye Hükümet delegasyonu da ülkeye geri döndüğünde benzer bir müjde ile halkın karşısına çıktı: Türkiye ile ABD arasında bir yatırım ve Ticaret anlaşması imzalanmıştı. Ancak Hükümet delegasyonu ile birlikte ABD’de müzakerelere katılan işveren heyetleri “doğal olarak” anlaşmanın detaylarına tam olarak vakıf oldukları ve hatta belki de belli bölümlerini kendi çıkarları yönünde değiştirtebildikleri halde üretimin temel unsuru olan işçi ve memurlar ile onların Örgütlerine bu anlaşma hakkında hala hiçbir bilgi verilmemesi konusundaki ısrarlı tutum Hükümetçe sürdürülüyor. Bu gizlilik de ister istemez 2.5 yıl boyunca (1995-1997) toplumlardan bucak bucak gizlenen MAI anlaşmasını getiriyor akıllara. Zaten, depremden sonra ülkemize çok kısa bir ziyarette bulunan ABD Dış İşleri Bakanı Madleine Allbright eğer yanlışlıkla böyle bir anlaşmanın hazırlıklarının iki ülke arasında aylardır devam ettiğini ağzından kaçırmamış olsaydı, belki bugün anlaşmanın varlığından bile haberimiz olmayacak, ancak Meclis onayından sonraki süreçte Resmi Gazetede yayınlanacak bilgiler sonucunda (ve eğer bu gazete bu alana ilgi duyan ve ülkesini seven biri tarafından okunursa) haberimiz olacaktı. Hizmet Sektöründe
Tam Liberalizasyon Hizmetin bir meta gibi alınıp, satılabilmesini şart koşan ilk anlaşmalar WTO kurulmadan önceki döneme, yani GATT’ın yürürlükte olduğu zamana rastlıyor. Hizmet Ticareti Genel Anlaşması - GATS General Agreement on Trade in Services , karşılıklılık esasına dayanan, aşağıdan yukarıya (bottom-up approach) dizayn edilmiş, yani tek tek sektörler üzerinden seçim yapma şansı tanınmak suretiyle hazırlanmış bir anlaşma. Bu çerçevede, hangi sektörlerde ve hangi limitlere kadar serbest piyasa ekonomisine geçilebileceği, hangi hizmet alanları için “ulusal muamele” prensibi uygulanmak suretiyle ülke ekonomisini, değerlerini, kültürünü ve insanını koruyucu önlemlerin alınacağı gibi temel kriterlerin bütünü anlaşma içersinde belirlenmiş durumda. Her ne kadar çoğunlukla kamunun kontrolünde olan hizmetlerin belli bir oranda bile olsa serbest piyasa koşullarına terk edilmesi kabul edilemeyecek bir olgu da olsa, GATS anlaşması akranlarına bakıldığında göreceli olarak haklara daha saygılı bir anlaşma denilebilir. Ancak görülüyor ki bu demokrasinin de suyu isinmiş. Zira, yıl sonunda yapılması planlanan hizmet sektörü anlaşması ile bütün mevcut korumacı hükümlerin kaldırılması ve özellikle halen kamuda istihdam edilen kişilerle, şimdiye kadar sadece Türkiye vatandaşları tarafından icra edilebilir nitelikte olan doktorluk, eczacılık, Hemşirelik, veterinerlik,diş hekimliği, avukatlık, muhasebecilik, yeminli mali müşavirlik gibi meslekleri icra edenlerin işleri büyük bir tehdit altına girecek. Ayrıca, GATS anlaşmasında yer alan ve Devlet Tekelinde olduğu için özel yatırıma kapalı olan Posta Hizmetleri, Telekomünikasyon, demiryolları, liman ve iskele yönetimi , spor toto ve kamu hizmet kurumları gibi alanlar da bu yıl sonu ele alınacak anlaşmalar çerçevesinde yabancı hizmet tekellerinin emrine sunulmak istenmektedir. Türkiye’nin yani sıra tüm dünyada hizmet tekellerinin emrine verilecek Hizmet Sektörlerinin neler olduğuna bir göz atıldığında ise, neden iştahların bu kadar kabardığı daha kolay anlaşılıyor : WTO’nun boyunduruğu altına girecek Hizmetler Sektörü trilyonlarca dolarlık bir ticareti temsil ediyor. Dağıtım, Franchising, İnşaat, Mimarlık, dekorasyon, bakim, sivil, makine da dahil olmak koşulu ile tüm mühendislik dalları, finansal hizmetler, Bankacılık ve Sigortacılık, araştırma ve geliştirme, Komisyonculuk hizmetleri, Kiralama, kredi verme, satın alma, iletişim, posta hizmetleri, telekomünikasyon, bilgi teknolojileri, turizm ve seyahat (her türlü ulaşım) otelcilik, yol yapımı, bakimi, onarımı, çevresel hizmetler (kentsel temizlik, park ve bahçelerin bakimi), su dağıtımı, kentsel planlama, eğlence sektörü, kütüphaneler, arşiv ve müzeler, kültürel ve sportif faaliyetler, basın-yayın, medya, reklamcılık, eğitim (ilk, orta,lise, üniversite dahil) , insan ve hayvan sağlığını kapsayacak biçimde sağlık hizmetleri sektörü. ABD, bu konuda yüzlerce uzmanını görevlendirmiş bulunuyor. ABD’nin Özel Ticaret Temsilcisi Charlene Barshefsky bu konuyla özel olarak görevlendirilmiş olan bir bürokrat. Bayan Barshefsky bir yandan ABD’li hizmet şirketleri ile el ele bir çalışma yürütürken bir yandan da iş adamlarından yıl sonunda ne gibi taleplerinin olduğunu kendisine bildirmelerini istediğinde eline tam 31 sayfalık bir “talepler dosyası” tutuşturuldu. Kuşkusuz yukarıda sayılan sektörlerin hepsini bir çırpıda özelleştirmeyi en azından şimdilik düşünmüyorlar. Ancak nihai hedeflerinin bu olduğunu artık gizleme gereği duymadıkları da ortada. Fakat, Avrupa kıtasının sağlık hizmetlerinin neredeyse tümü ile Devletlerin elinde bulunması hizmet sektörünün serbest piyasa ekonomisine açılmasını ABD’li hizmet tacirleri için öncelikli bir mesele haline getiriyor. Kıtadaki yaşlı nüfusun giderek artıyor olması ve yaşlıların sağlık hizmetine daha fazla ihtiyaç duyması sağlık sektörü tacirlerinin iştahını daha da kabartıyor. Bayan Barshefsky ise durumu şöyle özetliyor : Ne yazık ki sağlık sektörü şimdiye dek çoğunlukla kamunun sorumluluğundaydı. Bu durum ABD’li sağlık tacirlerinin yabancı piyasalara girişinde büyük sıkıntılar yaratıyordu. Neyse ki WTO bir çıkış yolu gösterdi ve bu yıl sonu bu sorunu aşmak kolaylaşacak. Evet, tüm bunları bilince , Türkiye’deki 57. Hükümetin daha depremin 3. gününde , enkaz altında çıkarılmayı bekleyen on binlerce insan yatarken Meclisi alelacele toplayarak Sosyal Güvenlik Yasası (sözde) Reformunu onaylaması, bir yandan OECD diğer yandan IMF’nin neden ısrarla sosyal güvenliğin özelleştirilmesi gerektiğini tüm dünyada tekrarlayıp durdukları ve Mercedes Benz Şirketinin Yönetim Kurulu üyesi Dr. Kurt Lauk’un 1997 Haziranında İstanbul’da yaptığı konuşmanın satır araları daha bir anlaşılır hale geliyor. Dünya Bankası üst düzey yönetimi ise sosyal güvenlik sistemlerinin özelleştirilmesinin en önemli gerekçesini, mevcut sistemlerin tümüyle dayanışma endeksli olması ve bu dayanışma anlayışının tez elden terk edilmesi gerekliliğine bağlayarak sistemin hedefini açıkça ortaya koymaktan çekinmiyor. Elektronik Ticareti (Electronic Commerce): Internet kullanımının daha da yaygınlaşması ve bu sistem üzerinden zaten yapılmakta olan ticaretin gelişmesi amacıyla dizayn edilen bu anlaşma, ticaret üzerinden alınan vergileri en aza indirmeyi , reklam, tanıtım ve pazarlama giderlerini azaltmayı, vergisiz bir ticaret dünyası oluşturmayı hedefliyor. Bir yandan gümrük vergilerini sıfırlama girişimleri, bir yandan MAI ve benzeri serbest ticaret anlaşmalarında yer alan ve Devletin Vergiyi belirleme bağımsızlığını kısıtlayan, hatta kaldıran hükümler yardımıyla amaçlanan devletlerin yürütme erginine talip olmak ve onları mali açıdan zayıflatmaktır. Rekabet
Politikaları Yeni Dünya Düzeninde sermaye, imaj olarak tam rekabet görüntüsü vermeye çalışmakta fakat bu çabanın ardında muazzam bir tekelleşme hedefi gizlenmekte. Gerek Şirket evlilikleri, gerekse artık açıkça ilan edilen tekelleşmeler sermayenin korumaya çalıştığı bu imajı zedeleyen önemli gelişmeler. Ancak, Şirket birleşmeleri sonrasında satın alınan Şirketin adı ve dünyaca tanınan markası değiştirilmediği için toplumlar hala bir serbest rekabet ortamının sürdüğü yanılgısına düşebilmekte. Ortalıkta binlerce marka dolaşırken kimsenin aklına tüm bu markaların birkaç şirkete ait olabileceği gelmiyor. Fakat, tüm bu gelişmelere rağmen egemen sermaye grupları, ulus devletlerin özellikle toplumun alt gelir gruplarını, ülkenin genel ekonomik yararını ve sahip olunan değerleri korumak amacıyla daha önce belirlediği kuralları artık tanımak istemiyor. Rekabete engel devlet düzenlemelerinden bir tanesi asgari ücret uygulaması. Serbest piyasa ortamında emeğin değerinin hiçbir dış müdahale olmaksızın emek arz ve talebi tarafından belirlenmesi gerektiğini savunan ulus ötesi tekeller (Bu noktada Türkiye’nin de ulusötesileşmiş Şirketleri olduğu unutulmamalı) Devletin asgari ücret uygulamasından vazgeçmesini istiyorlar. Bunu yaparken “şeriatın kestiği parmak acımaz” derecesine piyasa kurallarının gereği ne ise, ona razı olacaklarmış gibi bir görüntü vermelerine rağmen piyasa koşullarının tekeller tarafından oluşturulduğu ve bugünkü dünya emek piyasalarındaki işsizlik değerleri göz önüne alındığında işgücü değerini bu saldırı sonucunda ne kadar aşağıya çekecekleri gün gibi ortada. Devletin serbest piyasaya ve dolayısıyla rekabete müdahalesi olarak gördükleri bir diğer alan da eğitim. Son 20 yıllık süreçte daha önce imzalanan ulus ötesi anlaşmaların gereği olarak uygulanan eğitim politikaları ile ulusal eğitim hedeflerinin artık tümüyle terk edildiğini söylemek mümkün. Fakat hala eğitimde Devlet okullarının belli bir ağırlığı var ve bu ağırlık özel okulların kar marjlarını olumsuz etkiliyor. Bu durum hemen hemen bütün ülkelerde - çeşitli farklılıklar içermekle birlikte - benzer şekilde yaşanıyor. Çünkü eğitim, sağlık, ulaşım, elektrik, su gibi alanlar ulus devletlerin anayasalarında temel kamu hizmeti olarak belirlenmiş durumda. Kuşkusuz son dönemde bir çok anayasa hükmünün içi boşaltılıp, yanına ekler yapılmak suretiyle fonksiyonları daraltıldı, tıpkı Türkiye’de de yapıldığı gibi. Ama bu da yeterli gelmiyor ve kamu hizmeti tanımının tamamen kaldırılması hedefleniyor. Bu durum Devlet hastaneleri ve parasız sağlık hizmeti, tarıma verilen desteklemeler ve vergi konularını da kapsıyor. Rekabet maddesi ile hedeflenen bir diğer avantaj da yerli ve yabancı yatırımcılar arasında uygulanacak ayrımcılığın rekabete zarar vereceği gerekçesi ile var olan ulusal muamele ilkesinin terk edilmesi. Görüldüğü gibi, daha önce belirtilen anlaşmalarla zaten garanti altına alınan alanlar, rekabet maddesi ile pekiştirilmek isteniyor. Kısacası tam bir kuşatma. Çevre Anlaşması İlk bakıldığında, insana “nihayet toplumu dikkate alan bir anlaşma” dedirten bu gündem maddesi oldukça ilginç. Çünkü bu anlaşma ile hedeflenen, daha önce imzalanmış uluslar arası çevre anlaşmalarındaki serbest ticarete aykırı hükümlerin “temizlenmesi”. Kısaca belirtmek gerekirse çevre standartlarının ihlal edilmesinde bir sakınca yok, yeter ki serbest ticaret engellenmesin diyorlar. Evet, bütün bu yeni anlaşmalarla hedeflenen ulus devletlerin devre dişi bırakılması ama daha da önemlisi dünya sermayesinin bizzat yönetimi ele geçirmesi. HEDEF : TEK BİR DÜNYA HÜKÜMETİ İlk kez 1997 yılında WTO-Dünya Ticaret Örgütü eski Başkanı Renato Ruggiero tarafından ortaya atılan bu fikir, yani tek bir dünya hükümetinin kurulması düşüncesi daha sonraki gelişmelerle bir bütün olarak ele alındığında sanallığını ve kurgu görüntüsünü kaybediyor. Ruggiero, en kısa sürede ve WTO çatısı altında tek bir dünya hükümeti kurulmasının, bu Hükümetin tüm dünya devletlerinin ekonomik faaliyetlerini yürütme, denetleme yetkileri ile donatılmasının şart olduğunu belirterek atmıştı ilk adımı. Ardından Eylül 1999 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri , 2000 yılının Eylül ayında yine kendilerince düzenlenecek bir toplantı çağrısını tüm dünyaya duyuruyordu: Kurulması planlanan Dünya Hükümeti Birleşmiş Milletler çatısı altında olmalıydı ve konferansta bu konu tartışılıp, geliştirilecekti. Ancak, bu çağrıda özellikle dikkati çeken bir konu vardı ki o da toplantının zamanlamasıydı. Neden 2000 yılının Eylül ayı seçilmişti bu önemli toplantı için ? Oysa, 30 Kasım 3 Aralık 1999 tarihlerinde başlatılacak Millenium Raund isimli yeni toplantılar turunda yapılacak bütün anlaşmalar üzerinde karar alınacak ve bundan sonra farklı adımların atılması da mümkün olamayacaktı. Başka bir deyişle, 2000 yılındaki üst düzey Konferansta karar altına alınan anlaşmalar bir mazeret gibi gösterilerek bu Dünya Hükümetinin WTO'dan başka bir platformda oluşturulmasının neden mümkün olamayacağı anlatılacaktı katılımcılara. Sonuçta, BM, görevini yapmış olmanın huzurunu duyacak WTO ise mantıklı gerekçelere sahip olduğunu göstermek suretiyle zan altında kalmaktan, anti-demokrat olarak tanımlanmaktan kurtulmuş olacaktı. Derken, bu kez İngiliz Kraliyet Enstitüsü ile UNILEVER ve BP-AMOCCO, RIO TINTO gibi üç dünya devinin sponsorluğunda gerçekleştirilecek bir başka sempozyum çağrısı ulaştırıldı dünyaya. 8-9 Kasım 1999 tarihlerinde İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenecekti toplantı. Katılım için ödenecek ücretler (sadece toplantıya giriş için) sivil toplum kuruluşları için 1500 Pound düzeyinde tutulurken, iş dünyası için de 2000 Pound olarak belirlenmişti. Davetliler arasında Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslar arası Para Fonu , Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı, Uluslar arası Ticaret Odası da dahil olmak üzere sermayenin tüm kurum ve örgütleri bulunuyordu. Ancak hepsinden daha önemlisi sempozyumun konusu ve sloganıydı : “ŞİRKET VATANDAŞLIĞI “ Sempozyum tanıtım broşüründe, “Devletlerin sorumlulukları nerede bitmeli, Şirketlerin görevleri nerede başlamalı ?” türünden sorular sorularak ve “Şirket stratejilerinin dünyadaki yeni gelişmelere göre uyarlanması” gibi cümleler kullanılmak suretiyle toplantı konseptinin temel amacı aktarılmaya çalışılıyordu. Hedef ise apaçık ortadaydı: Yüzyıllardan beri bir ulusun yurttaşı olma bilincini benimsemiş kitlelere artık, benim yurttaşım olacaksınız diyordu sermaye. Aslında bu hedefle ilgili ilk adımlar tüm dünyada yine 1980’li yıllarda ve önce işyerlerinde ve özelliklede büyük Banka ve Holdinglerde atılmaya başlanmıştı. Yönetim kademeleri yavaş yavaş azaltıldı, diktatör anlayışlı, disipliner, korku temelinde otorite sağlayan eski yönetim anlayışları terk edilirken bu anlayıştaki Yöneticiler de tasfiye edilerek, yerlerine genç, dinamik, tüm kadrolarla sıcak ilişkiler kurabilen yöneticiler iş başına getirildi. Bu yeni yönetim kadroları kapılarını tüm kadrolara her zaman ardına kadar açık tuttular, samimi olmasa da çalışanlara Şirketin ne kadar yakın olduğunu göstermenin yollarını aradılar ve uyguladılar sürekli olarak. Bir yandan “Performans değerlendirme” ve “Ödüllendirme” gibi sistemler entegre edildi personel yönetimlerine. İnsan Kaynakları departmanları kurularak işletmeye insani, demokrat bir imaj katılmaya çalışıldı. Ama hepsinden daha önemlisi “KURUM KÜLTÜRÜ” anlayışının beyinlere yavaş, yavaş enjekte edilmesiydi. Ödüllendirme benzeri sistemler, çalışanları birbirleriyle rekabet etmeye zorladığı için bireyselleşme çok daha kolay sağlanmış oldu. Emekçiler giderek Şirket Yönetiminin kendilerine örneğin Sendikalarından çok daha yakın olduğunu düşünmeye başladılar. Ve yaklaşan tehlikeyi göremez bir konuma itildiler. Zaten amaç da buydu. Artık “ŞİRKET VATANDAŞLIĞI” konusunu gündeme getirme vakti gelmişti. İnsanlar bu süreçte çalıştıkları şirketin yurttaşı olacakları için, muhtemelen işsizler ve emekliler de yurtsuzlar kitlesini oluşturacaklar. Kuşkusuz, yurttaş olmaktan doğan hakların da bu yeni gelinen noktada yeniden tanımlanması (yok edilmesi) gerekecek. Türkiye’de atılan adımlar dikkate alınacak olursa bunun da hazırlıklarının başlatıldığını söylemek abartılı olmayacaktır. Önce “İmtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri” adı verilmek suretiyle kamu hizmetlerinin özel sektör tarafından gerçekleştirilmesinin sağlanacağı bir ortam yaratıldı. Bu yapılırken, Şirketlerin tek hedefinin kar maximizasyonu olduğu, böyle bir hedefle kamu yararının nasıl bağdaştırılacağı ( ya da bağdaştırılmasının asla mümkün olmayacağı) özellikle hizmet / ürün fiyatı, kalitesi ve hizmet / ürün devamlılığının sağlanmasında Kamu yönetiminin tek perspektifinin kamunun yararı olduğu (en azından olması gerektiği) oysa Şirketlerin devreye girmesiyle bu kaygıların tümüyle terk edileceği ve kar’ın tek başına bir hedef durumuna geleceği gibi temel ve toplumu doğrudan ilgilendiren, etkileyen unsurlar tartışılmadı, tartıştırılmadı. Bununla da yetinilmedi ve İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinde Danıştay'ın ön inceleme yetkisi kaldırılarak toplum tamamen korumasız, savunmasız bir konuma itildi Temmuz 1999’da yapılan köklü anayasa değişikliği sonucunda. Diğer taraftan kamu hizmeti alanlarında çok uluslu şirketlerin de faaliyet gösterebileceği ve bu faaliyetler sırasında her hangi bir uyuşmazlık (Devlet veya toplum ile Şirket arasında) çıktığında uyuşmazlığın çözümü için ulusal hukuk sistemi yerine Uluslar arası Tahkim kurullarına gidileceği karara bağlandı. Bu noktada yerli Şirketlere de benzer bir imtiyaz tanınarak Devletle yerli Şirket ya da Toplumla yerli Şirket arasında olabilecek uyuşmazlıklarda bu gruba da yerli tahkim kurullarına gitme hakkı tanındı. Tahkim tartışması Türkiye’de diğer oldu-bitti anlaşmalara oranla biraz daha fazla tartışılma imkanı buldu ve karşıt görüşlerin de ortaya konması açısından birkaç ay için de olsa kamu oyu için ilgi odağı haline getirilebildi. Kuşkusuz bu tartışma sırasında da bazı kurum ve kuruluşların üst düzeydeki kişilerine önemli misyonlar yüklenmişti. Öncelikle kamu oyunun kafasını karıştırmak ve olan bitenin yeterince anlaşılmasına engel olmak gerekiyordu. Çeşitli söylemler kulaktan kulağa yayıldı bu süreçte: Türkiye tahkimi yıllar önce kabul etti, Tahkime karşı çıkmayalım aksi taktirde MAI’yi koyacaklar önümüze, Peki Tahkim zaten uygulanıyorsa bu değişiklikle getirilmek istenen ne, ve daha pek çok soruyla beraber adı Tahkim olan fakat yanı sıra Özelleştirmenin bir anayasa hükmü haline getirilmesi ve Danıştay’ın ön inceleme yetkilerinin sınırlanması gibi çok köklü değişiklikleri de kapsayan yeni anayasa maddeleri önce Meclisten geçirildi, ardından da Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. Tahkimle ilgili olarak geçirilen hüküm ise bundan sonra yerli ve yabancı şirketlerin kamu hizmetinin söz konusu olduğu alanlarda Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı dava açmaları hakkının tanınmasıydı. Kısaca Hukuk sisteminin özelleştirilmesi, Devletin Yargı ve dolayısıyla Egemenlik haklarından vazgeçmesi olarak açıklanabilecek bu girişim, 1994 yılında ABD, Kanada ve Meksika Hükümetleri arasında imzalanan NAFTA (North America Free Trade Agreement) anlaşması dışında - henüz- başka hiçbir devletin kabul etmediği bir uygulamaydı. NAFTA anlaşması ise bütün dünyada MAI’nin minyatürü olarak bilinmektedir ve şu anda NAFTA’nın üç ülkesinde de 1994 yılından bu yana çıkan uyuşmazlıklarda uluslar arası tahkim tarafından alınan haksız, hiçbir adalet anlayışına sığmayan ve sadece ulusötesi Şirketleri koruyan kararlar tartışılmaktadır. NAFTA ÇERÇEVESİNDEKİ TAHKİM UYGULAMALARI VE YENİ YENİ BAŞLAYAN TARTIŞMALAR: Söz konusu anlaşma 1994 yılında imzalandığı (oldukça kısa bir süre önce) ve geçen dönemde Şirketlerin taraf ülkelerin topraklarında yaptıkları yatırımlar daha yeni yeni çalıştırılmaya başladığı için uyuşmazlıkların ortaya çıkması da 1998 yılından bu yana görülen bir durum. İlk olay Kanada’nın İngiliz Kolombiyası isimli eyaletinde bir kimyevi madde fabrikası kuran Amerikan- Ethyl CO. Şirketine Kanada Hükümetince getirilen bir uygulama yasağı ile başladı. Şirket üretiminde kullanmak üzere MMT isimli bir katkı maddesi ithal ediyordu ve bu maddenin yer altı sularına karışarak toplum sağlığını ciddi biçimde tehdit ettiği anlaşıldıktan sonra British Columbia yetkili merciileri Şirkete bu ithalatı durdurması, aksi taktirde Fabrikayı kapatmak zorunda kalacakları yönünde ihtarda bulundu. Fakat, Ethyl Şirketi önlem almaya bile gerek duymaksızın kirli ve tehlikeli üretim yöntemini sürdürdü. Doğal olarak Kanada yetkili makamları da verilen sürenin sonunda Şirketin ihtarlara duyarsız kaldığını görünce kapatma kararını yaşama geçirdi. İşte süreç bundan sonra başladı. Ethyl Şirket Yönetimi hiç vakit kaybetmeden NAFTA çerçevesinde Uluslar arası Tahkim Kuruluna başvurarak Kanada devletine dava açtı. Ethyl Şirketi, NAFTA anlaşmasına göre Devletlerin Şirket kapatma yetkisinin bulunmadığını, Kanada Hükümetince alınan bu kararın dolaylı bir kamulaştırma hükmünde olduğunu (Bu hüküm MAI’de de aynı şekilde geçiyor) , bu süreçte olayın kamu oyuna yansımasından dolayı ticari itibarinin sarsılması da dikkate alınmak suretiyle Şirketçe belirlenen 251 milyon $ (yaklaşık 1 trilyon 200 milyar TL) tutarındaki tazminatın derhal ödenmesi gerektiğini iddia ediyordu. Ne ilginçtir ki NAFTA Tahkim mekanizması bir an bile toplum sağlığını düşünmeksizin Şirketin haklılığına hükmetti ve Kanada Hükümetini Şirketin belirlediği tazminatı ödemeye mahkum etti. Kanada Hükümeti ceza tutarının çok fazla olması dolayısıyla Şirketi kapatma kararından geri adım atmak zorunda kalınca da bu kez Tahkim kurulu Şirketin kapalı kaldığı süredeki zararlarının tazmini için 13.5 milyon $ (Yaklaşık olarak 620 milyar TL) tutarında bir tazminatın ödenmesini şart koştu. Ve sonuç olarak Ethyl Şirketi şu anda Kanada topraklarında en kirli bir şekilde üretimine devam ediyor, üstelik bir de mükafatlandırılmak suretiyle. Bir diğer NAFTA-Tahkim örneği ise ABD’nin Missisipi eyaletinde yaşandı ve davası halen devam etmekte. Loewen isimli bir Kanadalı şirket ABD-Missisipi’de bir Şube açarak faaliyetine başladıktan kısa bir süre sonra bölgede kendisine rakip olabilecek tek bir ABD’li Şirket olduğunu fark etti ve ABD rekabet yasalarını yok sayarak bu Şirketi piyasadan silmek için her yöntemi denedi. Bunun üzerine Amerikalı Şirket delil ve tanıklarını toplayarak Missisipi eyalet mahkemesine başvurdu ve Loewen Şirketi aleyhine bir dava açtı. Mahkeme delilleri inceleyip, tanıkları dinledikten sonra Loewen Şirketinin suçlu olduğuna hükmetti ve bu Şirketin ABD'li’rakibine 500 milyon $ ödemesine karar verdi. Çok uluslu bir Şirket olan Loewen ise NAFTA-Tahkim komisyonuna giderek ABD Mahkemesine karşı dava açtı. Gerekçe : NAFTA’ya göre yatırım yapılan ülke mahkemelerinin yabancı şirketleri yargılama hakkının olmaması ve verilen para cezasının dolaylı bir kamulaştırma sayılması . Bu dava halen devam etmekte, ancak ABD’li hukukçular Loewen’in Tahkimde kazanmasının kaçınılmaz olduğunu, çünkü NAFTA hükümlerine göre haklı olduğunu düşünüyorlar. Bir diğer olay da Meksika’da yaşanıyor. CEMSA isimli bir ABD ikinci el sigara ticaret şirketi Meksika’da çalışmaya başladıktan sonra tekelleşme eğilimi gösteriyor ve Meksika Hükümetinin ülkedeki tütün ve sigara ihracatını teşvik etme maksadıyla başlatmış olduğu vergi iadelerinden en büyük payı almaya başlıyor. Bunun üzerine Hükümet vergi iade oranlarını düşürmek suretiyle ülke kaynaklarının yabancı şirketlere aktarılması durumunu değiştirme kararı alıyor. Ancak maalesef bu tip bir karar da NAFTA anlaşmasının ihlali anlamına geliyor (Tıpkı MAI’de de olduğu gibi). Çünkü anlaşmaya göre vergi yasalarında sermaye açısından zarar teşkil edebilecek değişikliklere gidilmesi yasak (Stand Still Principle) . Ve CEMSA Şirketi de Meksika Hükümetine karşı Tahkimde bir dava açıyor. Bu dava da henüz devam etmekte. NAFTA kapsamındaki tahkim örneklerine onlarcası eklenebilir. Ancak bugüne kadar yaşanan örnekler açısından tek bir kesinlik vardır: o da tahkim davalarında bu güne dek Şirketlere karşı dava kazanan her hangi bir Devlet bulunmamaktadır. Davalar bir yandan devam ederken, bu skandal niteliğindeki Tahkim kararları ABD’li hukukçular arasında yeni bir tartışma ve yeni bir takım araştırmalar başlatmış bulunmaktadır. Bu çalışmaların sonucunda da şok yaratan, son derece ürkütücü ve şaşırtıcı bazı gerçekler gün ışığına çıkmıştır. ABD Hukuk sisteminde ülkemizdekinden farklı olarak Anlaşma (Agreement) ve Antlaşma (Treaty) olmak üzere iki tip sözleşme bulunmaktadır. ABD’li hukukçuların belirttiğine göre Egemenlik hakkını yok etmesi yüzünden NAFTA sözleşmesi aslında bir anlaşma değil bir Antlaşma olmak zorundadır. Yine ABD sistemine göre Anlaşmalar Senato ve Temsilciler meclisinden salt çoğunluk yöntemi ile geçirilebilirken, Antlaşmalar için her iki mecliste de en az 2/3 oy çoğunluğu gerekmektedir. Oysa 1994 yılında NAFTA- sadece adı anlaşma konduğu için her iki meclisten de salt çoğunluk sistemi ile geçirilmiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi sistemin hedefine ulaşması için kullanacağı her yol mubah sayılmaktadır. KAPİTALİST SİSTEMİN “SOSYAL” KURUMLARI Birleşmiş Milletler, ILO-Uluslararası Çalışma Örgütü, ICFTU- Dünya Sendikalar Konfederasyonu 1944 yılında, savaş yaralarının sarılması görüntüsü verilerek başlatılan Bretton Woods Konferansında sosyal kesimler de unutulmamış ve yaşanacak köklü reformları emekçilere ve toplumlara daha kolay kabul ettirebilmek, bir yandan demokrasi de uygulanıyormuş gibi gösterebilmek için önce Birleşmiş Milletler Teşkilatı -süreç içersinde UNESCO, WHO gibi çocuk ve sağlık teşkilatı benzeri alt yapılarını da oluşturmak koşuluyla- kurulmuş, ardından da ILO- Uluslar arası Çalışma Örgütü çatısı altında “sosyal diyalogun” ilk adımları atılmıştı. ILO, belirli aralıklarla düzenlediği Konferanslarında İşçi, İşveren Örgütleri temsilcileri ile 3. Sosyal taraf olarak kabul edilen Devlet temsilcilerini bir araya getirecek ve -sözde- demokratik, katılımcı tüm tarafların eşit (?) söz hakkına sahip olduğu kararlar alınacaktı. Oysa yaşanan süreçte ILO kararlarının sadece o dönemde demokratikleşmesine karar verilen dünya için geçerli olacağı, çoğunluğu temsil eden ve dünyanın daha büyük bölümünü oluşturan diğer uluslarınsa - ileride sömürülecek alanlar - olarak yedekte tutulacağı ve ILO kararlarının yaptırım ve müeyyidelerle desteklenmeyeceği (diğer uluslar arası ekonomik anlaşmalarda yaşananın tersine) görülecekti. Nitekim, dünyada genel satın alma gücünün yükselebilmesi (ürünlerini kolayca satabilmeleri için) uluslar arası işbirliği üzerinden dünya ülkelerinin yönetimleri üzerinde baskı oluşturabilmek için her ülkede sistem yanlısı partnerlerin oluşması vb amaçlarla on yıllar boyunca göz yumulan çocuk ve kadın emeği sömürüsü, gün gelecek -insani kisveler ardına sığınılarak- lanetlenecek, çeşitli kampanyalar ve ILO normları, tüketici boykotları, teşhire yönelik araçlar kullanılmak suretiyle engellenmeye çalışılacaktı. Çünkü gelinen noktada kayıt dişi sistem, çocuk emeği sömürüsü ve benzeri ülke içi kuralsız uygulamaların, ilgili bölgelerde giderek büyüyüp, güçlenen bir sermaye oluşumuna yol açtığı, bu oluşumun da dünya pazarlarına girerek Bati sermayesinin Pazar payını tehdit etmeye başladığı görülecekti. İşte bu noktada en kolay yol, dünya emek hareketinin kullanılmasıydı. Kuşkusuz, çocuk emeği sömürüsünün savunulacak bir tarafı olamazdı. Ancak uygulanacak programların önce yoksulluğu yok etmek ve adil bir gelir dağılımını sağlamaya yönelmesi ve bu hedefler doğrultusunda söz konusu ülkelerde var olan sendikalaşma önündeki engellerin kaldırılması ve bu gelişmeler sonucunda bölge sanayiinin dünyadaki rekabet şansının azalmaması için de gelişmiş ülkelerce az gelişmişlere uygulanan ticari kısıtlamaların kaldırılması sağlanacağı yerde, sadece bu bölgelerde oluşmaya başlayan sanayinin baltalanmaya ve bu şirketlerin ele geçirilmeye çalışılması oyunun iç yüzünü açıkça ortaya koyuyordu. Bu bağlamda, söz gelimi ILO’nun öncülüğünde başlatılan ve erken yaştaki çocukların eğitime yönlendirilmesini hedefleyen IPEC programı da etkinliğini yitiriyordu. Çünkü bölgedeki en önemli sorun, eğitimden de önce “açlık”tı. Dünya Sendikalar Konfederasyonu ICFTU’nun konumu da pek farklı değildi. Örgütlülük oranları, gerek yeni teknolojilerin daha az insan emeği ile üretimi mümkün kılması, gerek “yeni iş organizasyonları” adı altında esneklik kavramının çalışma yaşamı içersine entegre edilmesi ve gerekse sınıf bilincinin tabana vurması, kollektivizmin yerini bireyciliğin alması sonucunda giderek azalmakta, bu da dünya sendikalarının talep gücünü zayıflatarak, hep savunmada kalma ve sonuçta ödün verme konumuna getirmekteydi. Örneğin, işsizlik gibi tümüyle sermayenin sorunsuz ve daha fazla kar elde etmek amacıyla finans piyasalarına yöneliminden kaynaklanmış bir sorunun çözümü bile sendikaların ve işçilerin omuzlarına yüklenebiliyor, bu gerekçeyle esnekleşme baskıları daha da yoğunlaştırılabiliyordu. MAI, Millenium Round gibi yeni dünya düzeninin gerekleri olarak sunulan ve büyük bir olasılıkla özgür sendikalizmin sonunu hazırlayan dayatmalar konusunda da, alt yapısı seneler önce hazırlanmış olan bu zafiyetten yararlanılacaktı kuşkusuz, ve öyle de oldu. Dünyadaki çeşitli özgür sivil toplum hareketleri, tüketici, çevreci gruplar, işsizler, işçiler, yoksullar ve köylüler Dünya MAI Karşıtları Koalisyonu içinde yoğun bir çaba göstererek bu gidişi durdurmaya, tersine çevirmeye çalışırken, ICFTU, ITS ve TUAC gibi işçi örgütleri bu çarkın içinde bir yer edinmenin daha doğru olacağı görüşünden hareketle küresel anlaşmaların içersine sosyal hükümlerin de eklenmesini talep etmeye karar verdiler. Aslında, süreç kendi içinde çok tutarlı ve son derece netti, sermaye: tüm ekonomik kararları -devletleri de aşmak suretiyle tek başına almak istiyor, önüne çıkabilecek muhtemel engelleri adına hukuk dediği ve tümüyle kendi eseri olan Uluslar arası Tahkim yöntemi ile aşacağını, yatırım yaptığı ülkelere teknoloji transfer etmek, gittiği bölgelerde işsizliği azaltmak veya o bölgenin ekonomisine olumlu katkılar sunmak zorunda olmayacağını, bu taleplerinin engellenmesi halinde ulus devletleri sorumlu tutarak, tazminat talebinde bulunacağını deklare ediyordu bu anlaşmalarda. Böylesi bir kuralsız çerçeveye sosyal hükmün eklenmesinin hayal bile edilemeyeceği, göstermelik bir şekilde eklense bile hiçbir yaptırım ve müeyyide ile desteklenmeyeceği apaçık ortadaydı, çünkü aksi taktirde bu anlaşmalara gerek kalmayacaktı. ICFTU, bu süreçte birlikte yürüyeceği bir Sivil Toplum Kuruluşu seçmesi gerektiğine inanarak Avrupa’daki SOLIDAR isimli örgütü kendisine partner olarak seçti. SOLIDAR Örgütü araştırıldığında ise tamamen Avrupa Komisyonu tarafından fonlanan ve İşveren Gruplarının toplantılarına katılabilen ama adı STK olduğu için Sivil Toplumun toplantılarına da katılabilen bir Örgüt yapısı olduğu anlaşıldı. Ve anlaşmanın imza altına alınmasına sadece 1 ay kala , dünya sermayesi çeşitli sözcüleri vasıtası ile bu talebin (ICFTU’nun sosyal hüküm talebi) gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını açıkladığında dünya sendikal hareketinin de karşı önlem almak için süresi kalmamış olacaktı. ULUS DEVLET BİTTİ, YAŞASIN SİVİL TOPLUM Dünya Ticaret Örgütü eski Başkanı Renato Ruggerio 1997 yılında yaptığı bir basın toplantısında “Önümüzdeki yüzyılda, Sivil Toplum Kuruluşlarına engel olmaya çalışan Hükümetler, karşılarında Dünya Ticaret Örgütünü bulacaklardır” dediğinde dünya sivil toplum hareketi umutlanmış ve Örgüte daha bir güven duymaya başlamıştı. Fakat süreç ilerlediğinde Sivil Toplum Kuruluşları denerek aslında bu kurumların sadece halkın gözünde Devlet yapılarının yerine geçirilmeye çalışıldığı ve asıl arzu edilenin sivil, özgür toplum hareketleri yerine gerek hukuk sistemleri ve gerekse parasal imkanlar sunulmak suretiyle bağımlı hale getirilmiş, WTO’nun sözünden çıkmayan, sürekli denetim altında tutulan toplumsal hareketlerin kast edildiği anlaşılacaktı. Bu saptama ilk kez MAI anlaşma metninin toplumların eline ulaşması ile belirgin hale geldi. Anlaşma metninde hiçbir sivil kalkışma ve hatta tüketici boykotu benzeri son derece masum ve haklı tepkilere bile göz yumulmayacağı açıkça zikrediliyordu. Ardından Avrupa Birliği ülkelerinde son derece güçlü örgütlenmiş ve geniş parasal imkanlara sahip çeşitli STK’lar ile ABD’nin güçlü ve paralı sivil toplum kuruluşlarının Türkiye ve benzer ülkelerde “Şemsiye” projeler üzerinden sivil toplum kuruluşlarını fonlamaya, beslemeye hazır oldukları ve bu konuda yoğun çalışmalar yaptıkları fark edildi. “Şemsiye Projeler” ile onlarca STK’yı tek proje bazında bir araya toplamak ve böylece bu grupları hem daha kolay kontrol altında tutmak hem de “yaramaz” STK’ların bu grup içersindeki diğer “cici” STK’lar kullanılmak suretiyle terbiye edilmesi hedefleniyordu. Kuşkusuz, bu muazzam fonlardan yararlanacak bütün gruplar kendilerine çizilen çerçevenin dışına çıkamayacak, hareket ve hatta düşünme yetileri kısıtlanacaktı. “Dünya Bankası kayıtlarına göre 1997 yılında kişi başına düşen gelirin en yüksek olduğu 10 ekonomi sırası ile Singapur, ABD, İsviçre, Hong Kong, Norveç, Japonya, Danimarka, Belçika, Avusturya ve Kanada. Listeye dikkatle bakıldığında insanın dikkatini çeken iki karakteristik fark ediliyor. Birincisi, tüm bu ülkeler serbest piyasa ekonomisi kurallarını tam olarak uygulayan ekonomiler ve ikincisi ise bu ülkelerden 7 tanesinde nüfus 10 milyondan az. Ünlü İktisatçı Adam Smith’in de işaret ettiği gibi işgücünün dağılımı piyasa büyüklüğü ile sınırlıdır. Fakat tüm piyasaların en büyüğü dünyadır. Eğer insanlara tüm dünya piyasalarında işlem yapma fırsatı yaratılırsa kendi ülkelerinde piyasanın ne kadar büyük olduğu bu formülasyonda önemini yitirecektir. Kısaca ifade etmek gerekirse, ne kadar çok ülke bu yolu seçecek olursa gezegenimizin ekonomisi de o derece serpilip gelişecektir. Tüm insani girişimler gibi bu girişimin de can yakan boyutları olacaktır kuşkusuz. Örneğin, bu bütünleşme, entegrasyon süreci korumacıların ve popülist politika yanlılarının saldırılarına hedef olmaktadır. Kuşku ve ihmal de bu girişimi öldürme gücüne sahip tehditlerdir. Bu tehditler asla hafife alınmamalıdır. Seattle toplantısına katılacak ticaret bakanlarının akıllarından hiç çıkarmamak zorunda oldukları tehlikelerden en önemlileridir bunlar. 1995’te müzakere edilmeye başlayan MAI anlaşmasının OECD’de sonuçlandırılamamasından daha acı verici ve eğitici bir ders yoktur. Üç buçuk yılı aşkın (1995- 1998) bir emek adeta boşa harcanmış bir konuma getirilmiştir. Neden ? OECD’nin eski Başkanı ekonomist David Henderson 2 temel sebep göstermektedir: Müzakere taraflarının belli konular üzerinde anlaşmaya varamaması STK’ların olayı öğrendikten sonra sergiledikleri düşmanca tavırlar Tarafların anlaşmaya varamadıkları konuları 3 grupta toplamak mümkün: · Yatırımların tanımlanması · Uyuşmazlıklara getirilen çözüm(tahkim) ve · Yatırımcılara uygulanacak muamele Ayrıca ulus devletlerin Hükümetleri, MAI sonrasında tüm varlıklarının tehlikeye gireceğini düşünmüşlerdir. İşte bu sonuncu endişeyi yaratan Sivil Toplum Kuruluşlarının bizzat kendisidir. Çünkü süreç içersinde müzakere taraflarının emek ve çevre gibi konulardaki hassasiyetinin giderek arttığı fark edilmiştir. Bu durum bizlere, bundan sonraki muhtemel anlaşmalarda özellikle anlaşmanın kendi özellikleri dışından gelecek baskılarla (Özgür Sivil Toplum Kuruluşları kast ediliyor) başa çıkmayı öğrenmemiz gerektiğini göstermiştir. İlk yapılması gereken iş, serbest piyasa ekonomisinin yoksullar, çevre standartları ve parlamenter demokrasiyi tehdit ettiğini iddia eden “aşırı uçların” argümanlarını iyi öğrenmek olmalıdır. İkinci olarak, STK’ların tüm bir toplumu temsil ettiği savlarını çürütmek ve seçilmişlerin kirliliğini ortaya dökmek (Parlamenter demokrasiyi savunanları savunmasız bırakmak için) Ayrıca bu grupların sloganlarını iyi anlayıp, deşifre etmek de çok etkili olacaktır. Bunların en önemli sloganları “ Kar için değil, halk için üretim” dir. Ancak bizler de maliyet mukayeselerine göre belirlenen fiyatlama sistemlerinden daha iyi işleyen bir mekanizma olmadığı savını öne çıkarmalıyız. Toplumsal ve özel maliyetler ile faydalar birbirinden uzaklaştığında ortaya bazı sorunların çıktığı doğrudur. Fakat ekonomik sistemin motoru olarak “Kar” dan daha geçerli başka bir alternatif de yoktur. Bu aşırı uçların bir diğer şikayeti de çevre ve emek konularında dünyada bir standardizasyonun olmayışıdır. Oysa sistem bu iki alandaki farklılıkların mükemmel bir meşrulukta işleyişine dayalıdır. Üstelik bir yandan, tüm emek ve çevre standartları bütün dünyada aynı olsun deyip, bir yandan da serbest ticaret ve ekonominin ulus devletlerin egemenliğini yok edeceğinden söz etmek tümüyle saçmalıktır. (Oysa emek ve çevre standardizasyonuna karşı çıkıp, küreselleşmeden söz etmek daha akil almaz bir saçmalıktır, bu cümle ile kapitalizmin gerçek yüzü daha bir açığa çıkmaktadır) Mücadele edilmesi gereken bir diğer mesele de STK’ların tüm bir toplumu temsil edip etmedikleri, daha da önemlisi meşruiyetlerinin sorgulanmasıdır. Mevcut düzende sadece seçimle iş başına gelmiş Hükümetlerin ulusal ve uluslar arası yasaları yapma veya kabul etme hakkı vardır. Bu, Devletlerin tüm özel çıkar grupları ile her karar üzerinde tartışmasını gerektirmez (Halklar, özel çıkar grupları olarak tanımlanamaz ve mevcut düzende Hükümetlerin tüm temel kararları, işveren grupları (gerçek “özel çıkar grubunu oluşturan kesim) ile görüşerek ve onların istediği doğrultudaki değişiklikleri yaparak aldığı da unutulmamalıdır) Ancak, Sivil Toplum Kuruluşları Devlet içinde birer tekel gibi hareket etmektedir. Eger, STK’lar tüm bir toplumu temsil ediyor olsalardı, onların görüşleri iktidarda olurdu. Tersine onlar sadece kendi örgütleri kadar temsil gücüne sahiptirler. (Financial Times, David Henderson) Yukarıdaki cümlelerden de anlaşılacağı gibi, sivil toplumla hedeflenen: sermayenin taleplerine karşı çıkmayan, kendine çizilen yolda yürümeye razı ve toplumun taleplerini seslendirmekten vazgeçebilen -sözde sivil- toplum kuruluşlarıdır. Özgür toplumsal hareketler ise yine yukarıdaki cümlelerle de açıkça ifade edildiği gibi boy hedefi durumundadır, liberalizasyon yanlıları için. Peki serbest piyasa ekonomisi ya da liberal ekonomi adı verilen bu sistem neden bu kadar tepki çekmeye başlamıştı ? MAI’nin deşifre olmasıyla başlayan muhalefet sürecinin halkaları, 1999 yılının Haziran ayında yapılan G8 zirvesi ile daha da yaygınlaşmaya ve hakli bir zemine oturmaya başladı. Zirvenin sonucunda en az gelişmiş 40 kadar ülkenin IMF- Uluslar arası Para Fonuna olan borçlarının bir bölümünün silinmesine karar verildi ve bu borç affının IMF’nin altın rezervlerinin %10’luk bir bölümünün satılması yoluyla karşılanması uygun görüldü. Kararın daha 1. Haftasında altın fiyatının dramatik bir şekilde düşerek ons başına 286 dolardan, 254 dolara gerilemesiyle birlikte, merkezi İsviçre’de bulunan ve kapitalist ekonominin en köklü kurumlarından biri olmakla ünlenen Dünya Altın Konseyi derhal olağanüstü bir toplantı düzenleyerek bir “Kriz Masası” oluşturulması yönünde karar aldı. Kriz mamasindan yapilan deklarasyonda ise “ G8 ülkelerince alınan borç silme kararı ve bu meblağın IMF altınları satılarak karşılanacak olması, başta İngiltere ve ardından da Rusya olmak üzere altın rezervine sahip ülkelerin önceden rezervlerini nakde dönüştürerek, ileride IMF’nin satışa geçmesiyle olabilecek fiyat düşüşlerinden doğacak zararı minimize etme yönündeki altın satışları sonucunda altın fiyatı ons başına 32 dolar gerilemiş bulunmaktadır. Ancak burada unutulmaması gereken nokta bu düşüşle birlikte daha ilk haftada altın madenlerinde çalışan 12000 işçinin işten çıkarılmış olması gerçeğidir. Bu işçilerin tümü, borç silme operasyonunun muhatabı olan en yoksul ülkelerin halklarıdır. Başka bir ifade ile dünyanın en yoksul ülkeleri, aynı zamanda dünyanın en büyük altın üreticisi konumundadırlar. Eğer bu borçlar, IMF altınları satılmak suretiyle karşılanacak olursa, bu ülkelerde işten çıkarılan işçi sayısı kısa sürede yüzbini aşacaktır. Bu nedenle söz konusu finansman, G8 ülkelerinin Devlet bütçelerinden karşılanmak zorundadır. “ cümleleri yer alıyordu. Bu açıklamadaki en şaşırtıcı nokta ise, “altın zenginliktir” sözünü rehber edinmiş olan altın üreticilerinin ağzından dünyanın en yoksul ülkelerinin, aynı zamanda en büyük altın üreticisi olduklarının itiraf edilmesiydi. Fakat deklarasyonda önerilen finansman yöntemi, yeni dünya düzeni isimli oyunun bundan sonraki perdelerinde kaynak transferinin nereden yapılacağına adres göstermekteydi. Bu borç silme işlemini G8 ülkelerinin bütçelerinden finanse etmenin tek bir anlamı vardı, G8 ülkeleri halklarının sosyal kazanımları kısıtlanacak, yaşam standartları geriletilecekti. Ve böylece sermaye birikimlerine ve kar oranlarına hiç dokunulmadan bir kaynak transferi gerçekleştirilecek, belki de üretimi tıkanma noktasına getiren stok fazlalığına yoksul güneyde belli bir talep yaratılarak - en azından temel ürünler açısından- çözüm bulunacak ve güçlü bir sosyal niteliğe sahip olan gelişmiş dünyada da Sosyal Devletin küçülmesi hedefine ulaşılmış olacaktı. Bu gelişme ile bir anda karşı karşıya kalan dünya sivil toplum hareketi ilk anda ne yapacağını şaşırdı. IMF’in altın satışını desteklemek mümkün değildi, çünkü işten çıkarma gibi bir realite vardı, öte yandan G8 ülkelerindeki sosyal devleti çökertme planı da gün gibi ortadaydı. Üstelik, Haziran ayında alınan kararın sonucunun böyle olacağı daha ilk günde belli olmasına rağmen, gerçek hayatta sonuçların birebir yaşanması sağlanarak sivil toplumu çaresiz bırakmak hedeflenmişti. Bir yanda her gün yüz binlerce çocuğun açlıktan ve salgın hastalıklardan öldüğü yoksul Güney, diğer yanda kazanılmış haklardan yapılması istenen fedakarlık. Fakat Özgür toplumsal Hareketler sahnelenen oyunu görme, teşhisi ve gerekli tepkileri koyma konusunda pek fazla zaman yitirmediler ve sistemin sorgulanması gerektiğini tekrarlamaya başladılar. Bu anlayış çevresinde örülen dayanışma ve işbirliği, dünya özgür toplum hareketlerini 30 Kasım - 3 Aralık 1999 tarihlerinde Seattle’da yapılacak Millenium Raund toplantısına karşı bir kitlesel protesto örgütlemeye yöneltti. Hazırlıkları aylardan beri sürmekte olan bu eylemlere Amerikan çelik işçileri, ulaşım sektörü emekçileri, Kanada’lı otomobil işçileri örgütlü oldukları sendikalar önderliğinde katılma kararı alırken, PGA-Halkların Küresel Eylemi isimli enternasyonel bir halk hareketi de (Büyük bölümü Hindistan’dan katılan işçiler, işsizler ve köylülerden oluşan) yaklaşık 40 kadar otobüsten oluşan bir Karavan ile Amerika’yı boydan boya kat etmeyi ve her molada yöre halklarına küreselleşme ve kapitalizm hakkında bilgi vermeyi hedefleyen büyük turlarına 30 Ekim tarihinde New York' tan başladılar. PGA, 30 Kasım tarihine kadar Seattle’a ulaşmayı planlıyor. Seattle eylemleri çerçevesinde sokak tiyatroları, toplantının yapılacağı binanın insan zinciri ile kuşatılması, bundan sonraki süreçte atılacak adımlara ilişkin çeşitli strateji toplantıları ve atölye çalışmaları da planlanıyor. Türkiye sivil toplum hareketi de T. MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubundan oluşan bir delegasyonla eylemlere katılma kararı almış bulunuyor. Protestocuların ortak hedefi ise mücadele ve dayanışma ilkelerini sadece kelimelere hapis olmaktan çıkarıp, hayata geçirmek olacak. Kaynakça: |
| sayfanın başına dön |
| [www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim] |