MAI'ye Geçit Yok!


 
Yayınlayan: Birleşik Metal İş Sendikası,
Çeviren: Gaye Yılmaz, Yorumlar Lory Wallach


Önümüzdeki 1000 Yılın Anayasası

“Eğer gelişmekte olan dünyanın çıkarları doğrultusunda uluslararası bir hukuk sisteminin en önemli parçası nedir diye soracak olursanız, bunun tek bir cevabı vardır:   Yabancı yatırımların tek bir elden yönetilmesini sağlayacak kapsamlı bir yatırım anlaşması.”
Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Genel Sekreteri Maria CATTAUİ

Nasıl ki ticari sermaye birikimine sahip Museviler’in İspanya’dan kovulduğu, yeni kıta arayışlarıyla birlikte Avrupa’nın kıymetli maden akımına uğradığı 500 yıl öncesi hatırlandığında kapitalizmin oluşumunu algılamak kolaylaşıyorsa.....

Son çeyrekte iletişim teknolojisindeki hızlı gelişimle birlikte bilgi, işlem ve haberleşmenin yaygınlaşarak ucuzlamasının ardında sermayenin krizine çözüm yaratmak olduğunu hatırladığımızda da kapitalizmin geleceğini öngörmek kolaylaşmaktadır. Özellikle de Uruguay Roundu’nun sonucunda kurulan Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nun içerdiği Anlaşmalar ve Yapısal Reform adı altındaki uyum programları izlendiğinde!

Hatırlanacağı gibi, ekonomi tarihinin “en uzun süren, en çok ülkenin katıldığı ve en kapsamlı uluslararası pazarlık” olan Uruguay Roundu’nun hukuki sistemini oluşturan temel anlaşmalar ile mal, hizmet ve fikri mülkiyet hakları “Çok Taraflı Anlaşmalar” başlığı altında düzenlenmiştir. İmzalanan anlaşmaların hepsi de 1995’de OECD tarafından çalışmaları başlatılan “Çok Taraflı Yatırım Anlaşması” (MAI) ve benzeri bir anlaşmanın temellerini oluşturmaktadır.

Dolayısıyla, 2’nci 1000 yılın ilk yarısı biterken yaşananlar nasıl kapitalist sistemin ekonomi ve hukukunun temellerini oluşturduysa son yarısı biterken tanık olduklarımız da önümüzdeki 1000 yıla şimdiden ayna tutmaktadır. WTO’nun komisyon raporlarına göre bu anlaşmalar:

“...bizlere esnekliğe, kuralsızlığa dayalı, ülkeden ülkeye ve aşağıdan yukarıya bir anlayışla düzenlenen yatırım anlaşmalarının olağanüstü etkili olabileceğini kanıtlamıştır.”

Sermaye krizine küreselleşerek çözüm ararken....

Hatırlanacağı gibi, kapitalist sistem 2’nci 1000 yılın son yüzyılına krizle adım atmış; 1914’teki I. Paylaşım Savaşı krizin aşılmasında etkili olamamıştı. Kriz 1920’de Tokyo Borsası’nın düşmesiyle başlayıp 1929 Büyük Dünya Bunalımı’yla tırmanmış, II. Paylaşım Savaşı’nda panzehirini bulmuştu. Zaten, savaşın hemen ardından kurulan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) benzeri bir krizle karşılaşılması halinde sermayenin garanti altına alınması ve krizin dış borç kredileri yoluyla az gelişmiş ülkelere transferi amaçlanmıştır.

Ne var ki, 1960’ların ortalarından itibaren verimlilikle birlikte karların artış hızı da gerilemeye, sermaye birikimi daralmaya başlamıştır. Keynezyen teorinin sermaye birikimi yetersizliği sorununu çözmekte yetersiz kalması kriz sürecinden sadece pazarların genişletilmesi yoluyla çıkılamayacağı göstermiştir. Krizin çekirdeğinde sermaye birikimi yetersizliği yattığından aşılması sermayenin özgürleşmesini; yani en çabuk ve en kolay nemalanacağı alana girip çıkabilme olanaklarının yaratılmasını; yani küreselleşmesini gündeme getirmiştir.

Daha açık bir ifadeyle, sermayenin girdiği ülkede üretimden pazarlamaya kadar mülkiyet edinme de dahil olmak üzere hiçbir sınırlama ve denetimle karşılaşmamasını sağlayacak kuramsal ve kurumsal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Zaten Uruguay Roundu’nun hukuki sistemini oluşturan anlaşmaların başında gelen Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT 1994)’nın temel ilkeleriyle MAI’nin eksenini benzer ilkelerin oluşturması da aynı nedenledir. Yani, GATT ile uluslararası mal ve hizmet ticaretindeki sınırlar kaldırılırken MAI ile de yatırım ve üretim cephesi düzenlenmektedir.

GATT’ın temel ilkelerine göre:

* Ülkeler ulusal sanayilerini dış rekabete karşı korumaları (Yerli Endüstrinin Tarifelerle Korunması) kabul edilmekle birlikte bunun “düşük düzeydeki gümrük tarifeleriyle yapılması kararlaştırılmış”, birkaç istisna dışında miktar kısıtlamasına gidilmesi yasaklanmıştır.

* Ülkeler yerli sanayilerini korumak amacıyla uyguladıkları tarifeleri (Tarife Taahhütleri) tekrar yükseltmemek üzere indirmek ve kaldırmak zorundadır.

* Ülkeler arasında ithal ve/veya ihraç edilen malların tabi olduğu gümrük tarifelerindeki farklılıklar ortadan kaldırılarak (En Çok Kayrılan Ülke Kaydı) farklı ülke menşeli arasında ayırımcılık yapılması yasaklanmaktadır.

* İthal edilmiş ürünlerle bunlara eş yerli ürünler arasında ülke içi vergiler ve kuralların uygulanmasında (Ulusal Muamele İlkesi) ayırımcılık yapılması yasaklanmaktadır.

Yukarıda yer alan ilkelerden de anlaşılacağı gibi Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nun bir parçası olan GATT anlaşmaları doğrultusunda sadece yerli ürünlerin yabancı ürünler karşısındaki rekabet gücü ve pazar payı kaybolmamakta; ithalat üzerinden alınan vergiler kaldırıldığından devletin gelir kaynakları da olumsuz etkilenmektedir.

Çok taraflı yatırımların anayasası niteliğindeki MAI metninin eksenini oluşturan ilkeler ise çok uluslu, az uluslu ve de ulusötesi sermayenin GATT’la kazandığı ticari üstünlüğe ekonominin bütününü kapsayacak bir yapı kazandırmaktadır. Böylelikle kapitalizm, sermaye birikimi yetersizliğinden kaynaklanan krizinden çıkarken üretimden pazarlara, ulus devletin işlevlerine kadar emperyalizmin bir üst aşamasına geçmektedir.

 

Emperyalizmin Yeni Basamağı: MAI

Kapitalist sistemin sorunu sermaye birikimi yetersizliğinden kaynaklandığından çözüm, yani karların maksimize edilmesi doğal kaynakların maliyetinin sıfır, emeğin maliyetinin düşük tutulmasına bağlıdır. Bu tür bir çözüm yolu sermayenin hiçbir yasal engelle karşılaşmamasına yani devletin müdahaleci ve koruyucu kimliğinden çıkmasına ekonomik düzenlemedeki yerini piyasa mekanizmasına bırakmasına bağlıdır. Başka bir deyişle, devlet:

* üretim ve fiyat mekanizmasındaki belirleyiciliğinden;

* yerli sermayeyi çeşitli teşviklerle yabancı sermayeye karşı korumaktan;

* ülke kalkınmasına pozitif katkı sağlaması için firmalara üretimin belli bir bölümünü ihraç etmekten;

* yabancı sermaye girişini kontrol etmek için sermayenin üretime geçeceği sektörleri belirlemekten;

* sosyal sigorta ve güvenlik sistemini belirlemekten; vazgeçmektedir.

Böylelikle, devlet toplum için zorunlu mal ve hizmetler de dahil olmak üzere, üretim ve fiyatlandırılmasından çekilmekte gelir dağılımını düzenleme işlevini fiyat mekanizmasına bırakmaktadır. Fiyat, üretimde kullanılan hammadde ve aramalından emek faktörüne kadar belirleyici etken haline dönüşmektedir. Sermayenin hedefi karların artış hızının yükseltilmesi olduğundan fiyat doğal kaynakların kullanımında da temel belirleyici olmakta; madenlerden enerji kaynaklarına kadar ülkenin doğal kaynakları en düşük, hatta sıfır maliyetle kullanıma açılmaktadır. Emek ile üretim arasındaki bağ kopartılarak emeğin sınıfsal niteliği değiştirilmekte; çalışma standartları çok uluslu ve ulusötesi firmaların önceliklerine göre oluşturulmaktadır.

Özellikle MAI, uluslarüstü sermayenin girdiği ülkede üretimden pazarlamaya kadar mülkiyet edinme de dahil olmak üzere hiçbir sınırlama ve denetimle karşılaşmadan yeralabilmesi için hükümetlerin ortak paydada uzlaştığı yasal bir düzenlemedir.

MAI’nin Siyasi Düzeni ve Gelecek 1000 Yılın Hukuku:

Sermayenin rahatça nemalanacağı ortamın yaratılması, öncelikle ulus devletin varlığına ve de gücüne bağlıdır. İlk bakışta küreselleşmeye karşıymış gibi görünen bu durumu uluslararası sermayenin çıkarlarının korunması şeklinde değerlendirildiğinde dişlilerin birbirine oturduğu görülecektir.

Zaten MAI metninin eksenini oluşturan temel ilkeler de bunu açıkça ortaya koymaktadır. Üretimden finansa kadar tüm ekonomik faaliyetleri kapsayan bu ilkelerden:

Ulusal Muamele İlkesi’ne göre: Anlaşmaya taraf olan ülkeler, anlaşmaya taraf olan diğer ülkenin yatırımcılarına ve onların yatırımlarına kuruluş, işleyiş, genişleme, yönetim, kullanım, uygulama ve satış veya yatırımların diğer kullanımları sırasında kendi ülkesindekilere uyguladığından daha az avantajlı bir muamele uygulayamayacaktır.

En Çok Kayrılan Ülke İlkesi’ne göre ise: Anlaşmaya taraf olan her bir ülke, başka bir anlaşma tarafı o lkenin yatırımcılarına ve onların yatırımlarına, bir başka ülkenin yatırım ve yatırımcılarına uyguladığından daha az elverişli bir muamele uygulayamayacaktır.

Dahası, anlaşmaya taraf olan her bir ülke, başka bir anlaşma tarafı ülkenin yatırımcısına her bir olay bazında bu ülkelerden hangisi daha elverişli ise onu uygulamakla zorunludur.

Böylelikle sadece yerli yatırımcı ulusötesi sermayenin yatırımları karşısında güçsüz bırakılmamakta, devlet kendi üretim ve gelir kaynaklarını yönetmekten de vazgeçmektedir. Az gelişmiş ekonomilerin kendi aralarında kuracakları ittifakların da önüne geçilmekte doğal serbest pazarlar haline dönüştürülmektedirler.

Nasıl ki 15 yüzyıl öncesinin toprak sahipleri, iktidar erkine sahip olmak için kendi güvenlik kuvvetleriyle kaynakları yönetip devletin hukukunu kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdularsa bugün de sermaye benzer yöntemlerle egemenlik ilişkilerini düzenlemektedir. “Yatırımlarla İlgili Uzlaşmazlık Çözüm Merkezi” (ICSID), “Çok Taraflı Yatırım Anlaşmalarını Garantileme Ajansı” (MIGA) yoluyla aynı denetimi sürdürmekte “uluslararası tahkim” yoluyla da sermayenin egemenlik ilişkilerini düzenlemektedir.

Taraflardan birinin MAI koşullara uymaması halinde ortaya çıkan uzlaşmazlıkların çözüm yeri ise uluslararası tahkim kuruluşudur. Uluslararası tahkimde kamusal çıkarlara öncelik tanınmadığından, firmalar uluslararası hukuk yoluyla hem özgürleşmekte hem de önemli maddi tazminatlar almaktadırlar. Yabancı bir ülkeye yatırım yapan yatırımcı, o ülke devletinin karar ve uygulamaları nedeniyle zarara uğradığından zararın tazmin edilebilmesi için yatırım yaptığı ülkenin devletine dava açabilecektir.

* Uluslararası tahkim kurulunun üyeleri “Uluslararası Yatırım Uzlaşmazlıkları için Çözüm Kurulu (ICSID) tarafından önerildiğinden;

* Tahkim kurulunun kararları yatırımcı haklarının çiğnenip çiğnenmediği kriterine göre biçimlendiğinden;

* Kurul üyelerinin hukukçu olması şartı bulunmadığından hukuk kurumu olarak tanımlanması olanaksızdır.

Ne var ki, WTO’nun kuruluş hükümleri yabancı yatırımcıya, devletlerarası yani “Çift Taraflı Yatırım Anlaşması” (BIT) doğrultusunda yapılan bir yatırım sırasında çıkacak uzlaşmazlıkların çözümü için uluslararası tahkimi doğrudan adres göstermektedir. Dolayısıyla, ulusötesi bir yatırımcı “küreselleşmenin anayasası” diye tanımladığım MAI anlaşmasının imzalanmasını beklemeden de yatırım yaptığı ülkenin devletini kendi çıkarlarını zedeleyerek zarara uğrattığı savıyla mahkemeye verebilmektedir.

Artık sistem:

* doğal kaynakların marjinaline gelindiğini;

* yenilenebilir kaynakları üretmenin maliyetinin hiç de küçümsenmeyecek boyutta olduğunu;

* ucuz ve baskı altında çalıştırılan emeğin nitelik ve verimliliğinin düşük olduğunu;

yaşam standartlarının düşük olduğu toplumlarda politik muhalefet odaklarının daha çabuk örgütlenerek kitleselleştiğini;

bilincinde. Dolayısıyla geçmiş kriz dönemlerinde olduğu gibi sadece emek ve doğal kaynakları karşılıksız ya da ucuz kullanarak maliyetleri düşürmekle kalmıyor hukuki ve siyasi mekanizmalarıyla da bunu yaşam biçimi haline getiriyor. Nasıl mı? Sermayenin “köstebek sendromu”nu sürdürebilmesi için hükümetleri anayasal değişiklikler yapmaya zorlayan ekonomi politikaları dayatarak.... Sivil örgütlenmeler yoluyla siyasi partiler, sendikalar ve uluslararası finans kurumları arasında toplumsal uzlaşma alanı yaratarak!

Prof.Dr. Türkel MİNİBAŞ


sayfanın başına dön