MAI'ye Geçit Yok!


 
Yayınlayan: Birleşik Metal İş Sendikası,
Çeviren: Gaye Yılmaz, Yorumlar Lory Wallach


Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI):
Sanal Devletin Yeni Anayasa Anlayışı

Kapitalist dünyanın temel dönüşüm ve değişim dinamiğini özel mülkiyet altında sermayenin organik bileşimi oluşturmaktadır. Kapitalist emperyalizm, ilk dönemlerde hammadde ve emek kaynaklarına askeri güce dayanarak ulaşmaya çalışmıştır. Daha sonraları, üretimin hızla genişletildiği dönemlerde emperyalist sömürü ticari ilişkiler kanalı ile yürütülmüştür. Bunu izleyen dönemlerde ise, ithal ikameci ve korumacı politikalarla birlikte uygulanan patent anlaşmaları yolu ile çevreden merkeze kaynak aktarılmıştır.

Yerleşik üretim düzeninde ve finansal sürecin henüz bugünkü hızını kazanmamış olduğu evrelerde, emek ve tabiat üretim faktörleri, kapitalist üretim biçimi içinde sermayeyi besliyor olmakla beraber, sermaye ile yakın güce sahip bulunuyordu. Bu dönemlerde, tabiat “vatan” kavramı, emek ise “üretimden gelen güç” söylemi ve aldatmacası ile kutsandı ve bunların sermayenin hizmetine koşuldukları açık edilmedi. Oysa, her iki üretim faktörü de sermayeyi besliyor ve geliştiriyordu.

Toplumun en gelişmiş örgütlü yapısı olan devlet ise, korkunç araçlarla donatılmış ve adeta sermayeyi dengeleyici bir güç gibi gösterilerek, bu ürkütücü gücün denetlenmesi gerektiği savunuldu. Klasik demokrasilerde anayasa böyle bir işlev ile ortaya çıktı. Başka bir deyişle anayasa, devleti kuran, onun organlarını belirleyen ve devlet karşısında bireyin hak ve çıkarlarını koruyan temel yasa olarak ortaya çıktı. Oysa, devlet adı verilen bu ürkütücü aygıt, aslında sermayenin hizmetinde oldu ve onu besleyen temel arter işlevi gördü. Bu işlevini yerine getirirken, sermayenin gücünü ve kendisinin sermayenin hizmetinde olması işlevini fevkalade başarılı bir biçimde perdeleyebilen devlet, korkunç gücünü sermayeye karşı değil, fakat sermaye karşıtlarına yönelik olarak geliştirdi.

Sermaye birikimini emek sömürüsü üzerine kurarken, piyasaları genişletme ve talep yaratma işlevini devlete yükledi. Böylece devlet, talep yetersizliğini gidererek sermaye için olumlu beklentiler oluşturup, yatırımların önünü açmış olacaktı. Böylesi politikaların temel aracı olan “sosyal devlet” dokusunu oluşturan devlet, emekçilerin ve tüm toplumun bilincinin çelinmesinde başrolü oynadı.

Benzer biçimde, kapitalist sistemlerde mülkten arındırılmış devletin siyasal erki finansal bağımlılık yolu ile giderek güçlenen sermayeye bağlanarak, siyasal kararların oluşum ve uygulanışında sermayenin kararları ön plana çıkarıldı. Bu süreç içinde oluşturulan, finansal özerklikten yoksun “parlamenter demokrasi” söylemi ve uygulaması ile, piyasa dışına itilenlerin siyasal süreçlerle sisteme girebilecekleri izlenimi ve aldatmacası yaratılmış oldu.

Batı demokrasilerinde ekonomi ile siyaset birbirinden ayrıştırılmış gibi gösterilerek, uluslararası hegemonik ve sömürgeci faaliyetler ustalıkla gizlenebildi. Böylesi bir algılama çarpıklığı yaratmada temel suçlu, aşırı ve anlamsız bir biçimde tekniğe boğdurulan “mekanik iktisat” öğretisidir. Buna ilaveten, zengin ve güçlü merkezlerde üretilen politika öğretisinin, bu alanı iktisattan ayrı, bağımsız ve sadece politika ajanlarının yürüttüğü teknik faaliyetler ve bunların sonuçları gibi göstermesi de zihinleri bulandırmada ve algılama çarpıklığı yaratmada ciddi bir rol üstlendi.

Daha çok yerleşik ve görece siyasal bağımsızlığa sahip devletlerin yer aldığı emperyalizmin bu birini aşamasında, uluslararası sömürü askeri, ticari ve ithal ikameci politikalarla yürütüldü. Böylece, eş düzeyli sermayeler arasındaki çatışma açığa çıkmadı ve ulusların göreceli bağımsızlığı korunabildi. Ancak, ulus devletlerin göreceli bağımsızlıkları onların çeşitli yollarla merkez sermayeye kaynak aktarımını engellemedi. Tam tersine, kuzey-güney çatışması olarak gündemi işgal etmiş olan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ilişkisi daima göreceli olarak birincilerin lehine sonuç vermiştir. Sosyalist blokun dünya sahnesindeki dengeleyici rolünün böylesi göreli bağımsızlık ve rahatlığın sağlanmasındaki rolü de gözardı edilemez. Başka bir deyişle, doğu-batı çatışması, bir anlamda kuzey-güney ilişkisinin belirli bir dengede tutulmasında ciddi boyutta etkili oldu.

Emperyalizmin birinci aşaması, kendi içinde farklı evreler geçirdikten sonra, günümüzde ömrünü tamamlamış gibi görülmektedir. Bu dönüşüm, bir yandan sermayenin değişen organik bileşimi sonucunda üretim teknolojisinin değişmesinden, diğer yandan da, finansal operasyonların günümüzde kazanmış olduğu alan ve hızdan kaynaklanmaktadır. Günümüzde emek ve tabiat yanında, onlardan çok güçlü ve hem emek hem de tabiatı değiştirebilen üçüncü üretim faktörü olan sermaye ön plana çıktı ve bu faktör tüm diğer faktörler üzerinde hegemonik güç ve etki sağlamaya başladı. Sermaye, ölü-emek ve onun teknolojiye dönüşmüş hali olarak, üretim teknolojisini değiştirip, vatansızlık niteliğine ve diğer üretim faktörleri üzerindeki hegemonik gücüne dayanarak, üretim ve tüketim alanlarını tüm dünya sathına yaymaya başladı. Bu yayılış devlet ve anayasa kavramlarının değiştirilmesine neden oldu. Artık yeni dünya fedaral devletinin temel unsuru sermayedir, teknolojidir. Sermaye, belirli bir toprak parçasına gereksinme duymadığı için, bu sanal devletin sınırları yoktur ya da tüm dünyadır. Sözkonusu sınırsızlık, yeni üretim ve iletişim teknolojisi yardımı ile tüm dünyayı sermayenin emrine vermektedir. Günümüzde dillendirilen “küreselleşme” sözcüğünün ekonomik yorumu budur.

Sanal devletin anayasası klasik anayasaların işlevini de tersine çevirmiştir. Yeni anayasa, salt sermayenin çıkarına yönelik ekonomik hükümlerden oluşmakta ve bireylerin devlete karşı haklarını değil, sanal devletin sahiplerinin kendilerinin dışındaki bireylere ve kurumlara karşı fiili üstünlük ve yetkilerini belirleyip, koruyacaktır. Bir tür “federal anayasa” niteliğindeki yeni anayasa, doğal olarak, yeni sanal federal devlet bağlamında eyaletler konumuna indirgenen ulus devletleri de kendi doğrultusunda yeniden şekillendirecek idi. Eski ulus-devletler kendi özerkliklerinden uzaklaştırılıp, yeni federal anayasaya uyarlanacaklardır. Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’ndaki tüm üye devletlerin yasalarını MAI’ye uyduracakları ve ondan sonra devamlı olarak bu yönde yasamaya gidecekleri yönündeki “mandallama” hükmü federe devletlerin hukuk sisteminin federal anayasaya uyarlanmasından başka birşey değildir.

Sanal devlet, gevşek ilişki içinde olarak, günümüzün gelişmiş ülkeleri üzerinde konuşlanmaktadır. Bu merkezler tüm dünya sathında kurulan sanal devletin merkezi olacaktır. ÇTYA bu merkezin çıkarlarının çevreye ve tüm sanal devlet sathına yayma ve böylece, bir tür anlaşma ve uzlaşma görüntüsü içinde merkezi sermayenin çıkarlarını korumaya yöneliktir.

ÇTYA’nın ikili bir işlevi olacağı anlaşılmaktadır. Bir yönü ile ÇTYA, sermayenin ulusal veya uluslararası düzeyde ve giderek güçlenen hegemonik ilişki içinde, dikte ettiği kuralları açıkça kurallaştırmayı amaçlamaktadır. Böylece, sermaye artık örtülü biçimde devletin koruma aracılığına gereksinme duymadığını ifade etmektedir. Hal böyle olunca, kapitalist dönüşümü ile mülksüzleştirilen ve mali bağımlılık yolu ile siyasal kararlarda hareket serbestisi sınırlanan devlet, ÇTYA ile daha ileri bir bağımlılık ilişkisi içine taşınmakta ve sermayenin mutlak denetimine alınmaktadır. Bu gelişme sadece gelişmekte olan devletler için değil, gelişmiş ekonomiler devletleri için de geçerlidir. Böylece sermaye, devlet aygıtı ile çatışmakta ve ona üstünlüğünü kabul ettirmeye çalışmaktadır. ÇTYA’nın bir tür uzantısı niteliğindeki “tahkim” konusu böylesi bir gelişmenin temel göstergesidir. Devlet aygıtının sermayenin mutlak hakimiyeti altına girmesi, sermaye-toplum çatışmasında devletin sermayenin yanında yer almasına ve toplum üzerinde varolandan çok daha şiddetli baskı unsuru olması sonucunu doğuracaktır. Günümüzün ulus-devletlerinde gözlenmesi olası değişim de bu yönde olarak, kavramın başındaki “ulus” sözcüğü kalkacak ve devlet merkezi sermayenin bekçi örgütüne dönüşecektir.

ÇTYA’nın ikinci yönü ise, sermayeler arasındaki çatışmaları ortadan kaldırmak, sermaye dışı kesimlerin pazarlık gücünü sınırlamak ve böylece tüm rantların sömürülmesini sağlamaktır. “Milli İşlem İlkesi” ile “En Fazla Tercihli Ülke İlkesi” tüm sermayeyi eşit işlem çizgisine taşımaktadır. Doğal olarak böylesi bir eşitleme, güçlü sermayenin güçsüzleri ortadan kaldırması sonucunu doğuracaktır.

Tüm dünya sathını kapsayacak sanal devlet ve yeni federal anayasa, açıktır ki, periferik konumlu ülkeleri merkeze kaynak aktarıcı bir işlevle yükümlü kılacaktır. Kapitalist birikimin doğası gereği, böyle bir küreselleşme merkezi güçlendirip, çevreyi eriterek, kutuplaşmayı hızlandıracaktır. Yararların merkeze taşındığı, maliyetlerin ise çevreye saçıldığı bir ortamda, çevre dokuda devletin işlevi değişecek ve demokratikleşmeden uzaklaşılacaktır.

ÇTYA’nın tamamlayıcı yargı yeri olarak dayatılan “tahkim” hükmü ile, kamu yararı doğrultusunda devletin temel düzenleme ve denetim işlevlerinin ortadan kaldırılmasının da, bu anlaşma ile oluşturulan, salt sermayenin çıkarlarını korumaya yönelik federal anayasa anlayışının bir sonucudur.

Böylesi bir bakış açısı, dünya çapında kurulmaya çalışılan sanal devletin temel sahiplerinin güçlü sermaye olduğunu ve sermayenin de artık devlet aygıtının arkasına sığınmaya fazla gereksinme duymadığnı, kendi çıkarı doğrultusunda kendi kurallarını koyduğunu ve bunu da bir yandan anayasa olarak adlandırıp, diğer yandan anlaşma gibi sunarak aba altından sopa gösterdiğini ve dayattığını açıkça ortaya koymaktadır. Sermayenin güçlenip, birikim ve teknolojiye ulaşma yönünde önünü açma çabası üçüncü paylaşım savaşı olarak algılanmalı ve yorumlanmalıdır. Ne var ki, bu savaş topraklar için ve topraklar üzerinde yapılmamaktadır. Bu savaş, birikim ve teknolojiye yönelik olarak, finans alanında ve finansal araçlar lazer silahı olarak kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Bunun karşısında güçlü sermaye dışı tüm kesim ve örgütlerin birleşerek, ÇTYA’nın oluşturulmamasına çalışması gerekmektedir.

Prof. Dr. İzzettin ÖNDER

İstanbul Üniversitesi  İktisat Fakültesi  


sayfanın başına dön