TÜRKİYE’DE YABANCI SERMAYE YATIRIMLARI VE MAIProf. Dr. Ahmet TONAK |
| Milliyet gazetesinden iki
alıntıyla başlamak istiyorum. İlki ABD Büyükelçisinin bir değerlendirmesini
aktarıyor. Şöyle: "Amerika şirketleri bana Danıştay sorununun Türkiye’ye
yapılacak yeni yabancı yatırım önündeki tek önemli engel olduğunu söylüyor.
Bugün amerikan şirketleri 30 milyar dolar yatırım için hazır beklediği, bu sorun
çözülünceye kadar gelmeyecekleri açıklanıyor". Aynı gün, 21 Nisan 1998 tarihli Milliyet gazetesinden alıntı ise şöyle: "Bir kaç milyar dolar yatırımı göze alan yabancı sermaye bunun sağlam güvencesini de arıyor. Uygulamada yada hukukta sorun çıktığı zaman çözüm ulusal yargı organlarına bırakıldığında kendilerini yeterince hukuk şemsiyesi altında hissetmiyorlar. Türkiye’de özelleştirmenin toparlanmasının başlıca nedeni hukuk boyutlarının yetersiz kalışıdır. Merhum Özal küreselleşmeye geçerken bir hukuk alt yapısı ihmal etmiştir. Özal döneminde anayasa değişiklikleri yapılırken Türkiye’nin gelirleri belki ikiye katlayabilecek, uluslararası tahkim heyeti maddesi de konulamaz mıydı?" ise de Güneri Civaoğlu. İki söylem arasındaki benzerlik olağanüstü. Bu kadar açık seçik yabancı sermaye, Amerikan borazancılığı uzun zamandır görmedim ben. Fazla yoruma gerek yok sanıyorum. Şöyle bir sıra izleyeceğim önümüzdeki 10-15 dakika içinde. Genellikle Çok Taraflı Yatırım Anlaşması özellikle basında tartışılırken bağlamının bir miktar eksik kaldığını düşünüyorum. Dolayısıyla söz konusu bağlama ilişkin bir iki şey söylemek istiyorum. Göstereceğim grafiklerle de söylediklerimi desteklemeye çalışacağım. İkinci kısımda da, bu anlaşma yabancı yatırımlara ilişkin olduğuna göre, çok uluslu şirketlerin sermayelerinin akışkanlığının özgürleşmesine ilişkin olduğuna göre, bu boyutların Türkiye deki somutlanışına ilişkin 1-2 noktaya değinmek istiyorum. Çok taraflı yatırım anlaşmasının bugün vardığı noktaya, ileride nasıl gelişebileceğine ilişkin görüşleri ve son gelişmeleri isterseniz tartışma dönemine bırakalım. Bu anlaşmanın basında tartışılması bazı önemli konuları gündeme getirdi. Bunlardan bir tanesi yabancı doğrudan yatırımlar. Yabancı doğrudan yatırımlardan, daha çok sermayenin gelip üretken alanlara yatırım yapması kastediliyor. Fabrikalar, makinalar vb. Fakat anlaşmanın kapsamı, yatırım kategorisini yorumlayışı aslında oldukça geniş ve esnek. İzzettin Önder kısmen değindi buna. Sadece üretken sermaye yatırımları kastedilmiyor. Mesela sıcak para girişleri, emlak sektöründe yapılacak spekülasyonlar, borsa oyunları, tahvil alımları, bunlar üzerinde spekülasyonlar, kur değişikliklerden yararlanan çeşitli spekülatif giriş-çıkışlar, bütün bunları kapsayacak şekilde yatırım kategorisi genişletilmiş vaziyette. Bu noktanın altını çizmek gerekiyor. Genellikle, biz Çok Taraflı Yatırım Anlaşması yabancı sermayenin bir fabrika kurmasına ilişkin yeniden düzenlemeler olduğunu sanıyoruz. Anlaşmanın esas mahiyetinin bu yönde olduğunu düşünüyoruz. Fakat bu doğru değil. Son derece esnek kullanımı söz konusu sermayenin. İkinci konu bu yatırımların taşıyıcıları, yani aktörleri; bence bu da kısmen ihmal ediliyor yine basındaki tartışmalarda. Bu da, çok uluslu şirketler. Dolayısıyla çok uluslu şirketleri soyut bir kategori olarak, bir kurum olarak, aktör olarak tartışmanın yanı sıra, Türkiye’de ne yaptıklarını, nasıl somutlandıklarını kısaca görmekte yarar var. Bu konuda da bir şeyler söylemeye çalışacağım. Dünya ekonomisindeki son gelişmeleri izleyenler şu anda
varılan aşamayı değişik şekillerde yorumluyorlar. Bu yorumlama yapılırken bir kod
çok kullanılıyor ve oradan çıkartılan politik görüşlere adeta
kaçınılmazlıklar atfediliyor. Bence bu kaçınılmazlık yorumuna katılmak mümkün
değil. Kod’u biliyorsunuz, dünya ekonomisinin son dönemde geçirdiği
gelişmelere verilen ad; Küreselleşme. Küreselleşmenin iktisadi bazı sayılabilecek
bazı eğilimler var. Küreselleşmeden çıkartılan politik sonuçlar itibarıyla, Ulus
devletin miyadını doldurduğu, önemini yitirdiği, dolayısıyla dünya ekonomisinin
kendi mantığının artık kaçınılmaz bir şekilde dünyanın her bölgesinde
değişik ekonomilerin kaderini tayin ettiği, dolayısıyla ulusal iktisat politikası
oluşturmanın çok fazla anlamlı olmadığı, esas olarak ülke ekonomilerinin
açılması gerektiği ve uluslararası gidişata ayak uydurabilirsek kalkınma
ihtimalinin söz konusu olduğu, doğrudan bu anlaşmaya ve anlaşmanın konusuna ilişkin
olarak da, esas olanın yabancı sermayenin bizim tipimizdeki gelişmekte olan ülkelere
çekilmesi konusunda gösterilecek başarı olduğu vurgulanıyor. Bunu böyle
göremeyenler de işte modası geçmiş vatanseverler, vesaire hatta dinozorlar, şu ya da
bu şekilde nitelendiriliyor. Şimdi bunlar, size sözünü ettiğim üç eğilimi,
büyüme hızı olarak gösteriyor. Yani bir senede, gösterge 100’den 150’ye
çıkarsa o dönemde artma hızı %50 dir. Büyüme hızını böyle düşünerek, bu üç
göstergenin değişik dönemlerdeki eğilimlerine bakalım. Bir kere, dünyanın üretim
kapasitesini göstermesi bakımından herkesin kullandığı gayri safi milli hasıla gibi
bir göstergeye baktığımız zaman, dünyanın ne ürettiği, bütün mal ve hizmetler
toplandığı zaman, dolar bazında dünyanın üretim hacmi bir yıldan diğer yıla, bir
dönemden diğer döneme ne kadar artmış sorusunu sorduğumuz zaman, 1986-90 arasında,
grafikteki ilk sütun dünyanın gayri safi milli hasılasının cari fiyatlar
bazında, yaklaşık olarak %11 hızıyla büyüdüğü görülüyor. Aynı dönemde,
uluslararası ticaretteki hızlanmanın göstergesi olarak benim kullandığım, ihracat
miktarının artış hızına baktığımız zaman ise, bunun yaklaşık olarak %14
yıllık artışla büyüdüğü görülüyor. Fakat bu her ikisinden de daha hızlı
artan, yabancı doğrudan yatırımlar. Bunun yıllık artış hızı ise ilk dönemde %24
. Bu ilişkiyi tespit etmekte yarar var sanıyorum. Yabancı doğrudan yatırımlar hem
dünyanın üretim potansiyelinin göstergesi olan gayri safi milli hasılanın
artışından daha hızlı artıyor, hem de uluslararası ticaretin hızlanışının
göstergesi sayabileceğimiz, ihracat artış hızından da daha fazla artıyor. 1996’da ise, yani bu dönemin son yılına baktığımız
zaman aslında durum daha da çarpıcı. Bir kere bütün yıllık artışlar yavaşlıyor
ve ihracat yıllık artışı ilk defa dünya üretiminin artış hızının arkasında
kalmıştır. Bizim tartışmalarımızla doğrudan ilişkili olduğu için Dünyada
yapılan sabit sermaye yatırımlarını da eklemek istiyorum. Sabit sermaye
yatırımları ile yine üretken yatırımları kastediyoruz. Fabrikalar, makinalar vs.
bunlara yapılan yatırımların artış hızı ise gördüğünüz gibi ilk iki dönemde
diğer göstergelerle karşılaştırıldığında onlardan daha az hızlı artıyor.
Fakat 1996 yılına baktığımız zaman bir yükselme görüyoruz. Peki bunlar niye oluyor? Küreselleşme eğilimleri, bu
göstergelerde izleyebildiğimiz bu gelişmelerin nedeni neydi? Bunun için genel bir şey
söylemek mümkün. Genel olarak söylenebilecek şey şu; 70’lerden bu yana, özellikle
gelişmiş ülkeler çok ciddi yapısal bir kriz yaşamaktalar. Bu krizden çıkamadılar.
Dönem dönem çıkar gibi olsalar da, bu ekonominin kendi inişli çıkışlı dönemsel
çevrimlerine tekabül eden kimi büyümeleri yansıtmakta. Özellikle Avrupa
ülkelerindeki işsizlik oranına baktığımız zaman, Amerikan ekonomisinde ise düşen
hayat standartlarını, reel ücretleri dikkate aldığımızda, 70’lerden beri bu
krizin, aşılmadığını görüyoruz. Dolayısıyla küreselleşme eğilimi dediğimiz,
uluslararası ticarette, hızlı finans akımlarında ve hatta artan yabancı doğrudan
yatırımlarda bir sonuç olarak ortaya çıkan, bu size gösterdiğim istatistiksel
bilgiler aslında bu aşılamayan krizin, bence kendini aşmak için
gerçekleştirebildiği arayışlar olarak görülmelidir. Bunu ben neden olarak görüyorum. Gelişmiş ülkelerdeki
kapitalin yapısal uzun dönemli krizini küreselleşmenin nedeni olarak
görüyorum. Bunun bir başka sonucu var; nispeten sık kaydedilen bir boyut, o da
şu; ülkeler arası gelir dağılımı korkunç bir şekilde bozulmakta, inanılmaz bir
şekilde bozulmakta, bir gösterge veriyorum; dünyadaki en zengin ve en yoksul sanıyorum
7 ülke gruplandırıldığı zaman 1965 yılında en zengin ülkelerin gelir seviyesi en
yoksul 7 ülkenin gelir seviyesinin yaklaşık olarak 20 katı. 30 yıl sonra l995
yılında bu tam 40 katı. Yani büyüme hızlarındaki yarı yarıya düşme, gelir
dağılımı bozukluğunda zengin ülkeler ve yoksul ülkeler arasındaki fark
açısından iki misline çıkış ile birlikte yaşanmış. Bu bizim tartışmalarımız
açısından önemli. Amerika’da çok barizdir bu. Aşağı yukarı 20 küsur
yıldır reel ücretler düşmektedir. Dolayısıyla, aşağı yukarı cari hayat
standartını sürdürmek için, aile içinde bir yerine iki, bazen üç kişi çalışmak
zorunda kalıyor. Bir fark günümüzdeki dünya ekonomisinin eğilimlerinden şu: o
dönemdeki küreselleşme az gelişmiş ülkelerde gelir dağılımını nispeten
düzeltmiştir. Şu anda ise gelir dağılımı aslında az gelişmiş ülkelerde tıpkı
gelişmiş ülkelerdekine benzer bir şekilde bozulma eğilimi gösteriyor. Bunun en
yakın örneği tabi ki Türkiye. Biliyorsunuz neler olduğunu son 10-15 yıllık
dönemde. Şimdi yabancı yatırımlar konusuna geçmek istiyorum.
Yabancı yatırımlar konusunda dünyadaki eğilimler çok ilginç. Son yıllarda
özellikle 3. dünya ülkelerine giden yabancı yatırımlar hızlanıyor. Bunlar bir
ölçüde bunun biraz bence içeriğine bakmak lazım. Bir kere doğrudan yabancı
yatırımların stok değerlerine baktığımız zaman, fabrika, makine v.s.
yatırımları şimdiye kadar nerelere gitmiş? Bunları alt alta koyup topladığımız
zaman ve dağılımına baktığımızda, aşağı yukarı % 75’ i kadar OECD ülkeleri
arasında, gelişmiş ülkeler arasında paylaştırılmıştır. Türkiye’de ise yabancı sermayeye ilişkin tartışmalar
genellikle hazine verileri kullanarak yapılıyor. Bu verilerde dikkat edilmesi gereken
iki husus var. Yabancı sermayeye verilen izinler ikide bir kaydediliyor. Sanki bu bir
şeymiş gibi; adam gelip izin alıyor. Ondan sonra yatırımı gerçekleştirmiyor.
Dolayısıyla bunu kafamızdan silmemiz lazım. Türkiye de yabancı sermayenin izin
almasının hiç bir anlamı yok. Bence olsa olsa ileriye dönük bir eğilimi belki
göstermesi bakımından bir anlamı olabilir. Fakat esas olan Türkiye’de
gerçekleşmiş yatırımlardaki yabancı sermaye miktarıdır. Orda da
gördüğünüz gibi oldukça inişli çıkışlı bir eğilim ortaya çıkmakta ve bu
inişli çıkışlı eğilim hem Türkiye deki düzenlemelerden kaynaklanıyor, hem de,
bence, dünya ekonomisinin içinden geçtiği dönem ve hangi ülkelerin yabancı sermaye
için cazibe merkezi haline gelmesinden kısmen kaynaklanıyor. Birinci nokta bu. Şimdi başka bir noktaya geçmek istiyorum: o da şu. Peki
Türkiye’ye gelen yabancı sermaye ne yapıyor? Yabancı sermaye niye önemlidir?
Bu konuda iktisat literatürünün söylediği şu: Yabancı sermaye gelip teknoloji
getirir, istihdam yaratır. Ondan sonra ihracata yönelik yatırım yaparsan döviz
kazancı olur vs. Gelen yabancı sermayenin performansına ilişkin verileri, maalesef
biliyorsunuz şirket bilgileri yasak olduğu için oldukça zor elde etmek. Ön
hesaplama olarak İstanbul Sanayi Odasının 500 büyük şirket için derlemiş olduğu
veri tabanı kullanarak bir takım hesaplar yaptım. Oradan çıkan sonuç şu: Şimdi demin sözüne ettiğim yabancı sermayeyi haklı
çıkarmak için, cazip göstermek için kullanılan gerekçelere ilişkin olarak, bu
şirketler ne yapıyor sorusunu sorduğumuz zaman: ilk grup yani 19 şirket 500 büyük
şirket içinde üretimin %2’sini üretiyor. Şimdi eğer bu üretim kapasitesine
yakın bir şekilde ihracata ve istihdama katkısı var ise, yabancı sermayenin, yerli
sermaye ile karşılaştırıldığında çok önemli olmadığı sonucunu çıkarmak
gerekiyor. İhracata gerçekten bu 19 şirket üretim kapasitesini aşan bir şekilde
katkıda bulunuyor: %2 üretim katkısı, ihracata baktığımız zaman, 19 şirketin %4
oranında katkıda bulunduğunu gösteriyor. Ama istihdama katkısı sadece %2. Yani
üretime katkısı kadar istihdam yaratıyor bu yabancı şirketler. 84 şirkete
baktığımız zaman ise üretimdeki katkısı %17, ihracata katkısı %23, istihdama
katkısı ise aslında üretime katkısından daha az %12. Bir kere bu Sabancı’nın şirketleri 500 büyük
şirketin kar ücret oranlarına baktığımız zaman aşağı yukarı %100, yani bir
birin sermaye alırsa bir birim de emekçiler alıyor. Mesela Brissa da %500 oranla da. O
açıdan da, bence özellikle sendikalar, Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasına, yabancı
sermaye çekimine ilişkin yapılacak yeni düzenlemeler üzerine görüşlerini
belirlerken, emekçilerin, yabancı sermayenin ağırlıkta olduğu şirketlerde
karşılaştıkları durumu ortaya çıkan bu tabloyu dikkate almak zorundadırlar. Teşekkür ederim. |
| sayfanın başına dön Bilgilendirme Toplantısı |