MAI’NİN
|
| MAI’yi ilk duyduğumda, bunun
başımıza ciddi bir bela olacağını sezgilerimle anlamaya çalıştım. Ondan sonra
dinlemeye ve izlemeye çalıştım sonra da öğrendim ki, o bizim adını yeni
duyduğumuz olayla, başkaları -ki buna bizim Devletimiz mensupları da dahil- yıllarca
ilgilenmiş, uğraşmış, üzerinde çalışıp, düşünce üretmişler, o ortaklığın
içine girmenin koşullarını yaratmışlar, dünya düzeyinde de pek farklı bir şey
olmamış, dünya kamuoyunda da ağırlıklı olarak, içinde siyasal partiler ve sendikal
hareketin de yer aldığı sivil toplum MAI’yi sonradan öğrenmeye başlamış. Oradan öğrenilip; çıkarlar açısından tepki yeni ortaya çıktığı içindir ki, yarın imzalanması gerekirken, ertelendi, tartışmaları başladı ama iş yıllar öncesinden kotarılmış. Şimdi ben işçi gözü
ile MAI den ne anladığımla ilgili önce fıkramsı bir olay aktarmak istiyorum. 12
Eylül sürecinde bir köylü arkadaşımız tutuklu yatıyor, yanında siyasiler var,
bilinen ünlü aydınlar, herkes suçu ile ilgili bir şey konuşuyor, sonra akıllarına
geliyor ve susan köylü arkadaşa "sen niye buradasın" diye soruyorlar.
"Valla bilmem ki şey" diyor köylü arkadaşımız. "Ben anayasayı
tangır tungur etmişim". Yine bir başka anımı aktarayım. Buradaki Sendikacı arkadaşlar bunu biliyorlar. Enzo Frizo gelmişti Avrupa Sendikal Hareketinin Genel Sekreteri olarak, İstanbul’da DİSK adına bir Konferans da konuşuyordu. Konu özelleştirmeye geldi ve dedi ki "Biz özelleştirmenin, işçi sınıfı için işsizlik, yoksullaşma olduğunu öğrenene kadar, ideolojik bombardıman öylesine egemen oldu ki, uygulama aldı yürüdü arkasından önlem almaya çalışıyoruz". Daha sonra hatırlayacaksınız, Enzo Frizo, Sendikacılığın ayıplarından kendi adına utanç duyduğu için, görevinden istifa etti. Şimdi, insanlık, küreselleşme ile ilgili, insanlara ne getirdiği ve toplumdan yana bir geri kalış süreci yaşıyor. Ülkemizde de dünyada da sendikacılık hareketi, siyasal
hareket ve sivil toplum hareketi insanlığa bedeli çok ağır olan bu, küreselleşme ve
yeni dünya düzeni -yeni dünya sömürü düzeni aslında- sadece çok uluslu tekelleri
ve paranın çıkarları adına yeni hareket ve ilişki ağları içinde insanlığa
getirilenlerin sonuçlarını çok ağır bedelleri ile gördükten sonra konu konu
uyanıyor. Ve aslında yaşanmakta olan sorunlar ve bu yeni MAI dediğimiz olayda, bizim
karşı duruşumuzdan değil, insanlığın karşı durabilmesinden değil, -insanlık
darmadağın çünkü- kendi içinde, kendi çıkmazlarından kaynaklanan yeni aşılar,
yeni dopingler yaşıyor. Şimdi "MAI nereden geldi" sorusu ile ilgili,
benim kişisel bazı sezgilerim var. Dünya Bankasının Türkiye’de TÜSİAD ile
birlikte bir toplantısı oldu. Daha çok Sosyal Kapital ile ilgili bir gündemi vardı
toplantının. Fakat sosyal kapital derken bizim daha önceden bildiğimiz sosyal devlet
anlaşılmasın -ondan çok farklı bir şey, -ben orada öğrendim, daha önce
bilmiyordum, meğer bu, yeni dünya sömürü düzenindeki büyük sermayenin,
işçiliği bütün dünya düzeyinde ucuzlattıktan sonra, hani bize mucize olarak
gösterdikleri işte Güney Kore’si, Endonezya’sı modellerini yarattıktan sonra yeni
çıkmazları varmış. Yeni çıkmaz daha da ucuz işçilik,daha da çok kâr -ki
hocamız da belirtti dünya sermayesinin akışkanlığında bir duraksama var, beklenen
hareket ve beklenen gelişme olmuyor- bir iç kriz söz konusu olmuş. Nedeni ile ilgili
bir ipucu yakaladım o toplantıda, meğerse üretimdeki sermayenin işçiliğe ödediği
bedel, önemsizleşmiş, emek çok ucuzlamış ama emeği ucuzlatmak kârlılığı bir
noktadan sonra bir anlamda tıkamış çünkü rüşvete verilen para, maliyet emeğe
verilenin 2 katına filan ulaşıyormuş. Üstelik, -ister gelişmiş, ister az
gelişmiş, diktatörlükle yönetilen kısacası her yere uzanmış bu rüşvet ve
yolsuzlukların kolları, düzen yaratmış bunu- o kadar çok rüşvet vermek zorunda
kalıyorlar ki, bir de riskleri var, istikrar yok, sandık demokrasilerinde iktidarlar
düşebiliyor birden bire, bu hükümetlerin halkın yüzde kaç oyu ile geldiği önemli
değil. Hükümetin istikrarlı olması önemli, yani verilen rüşvetin boşa gitmemesi
önemli. Bu konuda çok komik örnekler var. Mesela "sadece
siyasi iktidarı satın almakla kalmayın, bütün ülkenin ne kadar örgütü varsa
hepsini satın alın, bir tür ortaklıklarla" diyen formüller var. Sosyal Kapital
işte bu oluyor. İşte şimdi de dünya düzeyindeki bir hukuk sistemi ile, bütün
ülkelerin anayasalarının tangır-tungur ederek, bu ülkelere gelecek sermayenin ki, bu
sermayede MAI de gördüğümüz kadarı ile rant olarak gelen para da var. Bu paranın da
güvencesini bağlayalım. Yani sistem zaten işliyor, zaten var, ama mevcut riskleri daha
aza indirelim. Şimdilere dönüyoruz, yine aldanmayalım, ne oluyor
İngiltere’de tekrar sol parti iktidara geldi. Batıda solun zaferi falan diye
söylemler var. Aynı şey Almanya’da gündemde, ama biraz deştiğiniz zaman -burada
yine bir toplantıdaydık birlikte, yine Sendikacılık hareketinin Genel Sekreteri
vardı, Friedrich Ebert’in bir toplantısında, kendisi kara mizah benzeri bir söz
etmişti "Ben bugün buradayım, yarın İngiltere’ye döndüğümde benim
Sosyalist başkanımın ne kadar sağa kaymış olacağını bilemiyorum." -durumu
görebiliyorsunuz. Bunun boyutlarıyla ilgili birkaç örnek vermek istiyorum. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’da, 80’li yıllarda biz giderken, hani Türkiye’nin demokrasiye dönüşümü için mücadele verirken, sığındığımız, sarıldığımız ILO sözleşmeleri. Bugün ILO, bizim o zaman demokrasi adına işçi haklarına sığındığımız sözleşmelerini savunmaktan vazgeçmiş gibi bir şey. Yani bu söylem yine yapılıyor ama, pratikte vazgeçmiş görünüyor. Çünkü bu sözleşmelerin geçerli olduğu, yararlanabilen işçi sayısı dünyada komik düzeyde kaldı. Dünyada üretenlerin, emeği ile geçinenlerin çoğu kayıt dışı ekonomide, akıl almaz bir sömürü biçiminde gelişti her şey. Hafta içinde Türkiye’de iki tane toplantı oldu. Birisi Ankara’da ve İşçi Sağlığı-İş Güvenliği konusundaydı. El insaf, yani o kadar kısa bir zamanda 70’li yıllarda falan Türkiye’de İşçi Sağlığı-İş Güvenliğinin önemini anlatmaya çalışan bir sendikacılık hareketi ve toplu pazarlık haklarından yararlanan ve Türkiye’deki İşçi Sağlığı-İş Güvenliği düzenlemelerinin ne kadar kötü olduğunu algılamaya başlayan bir işçi sınıfı vardı. Meslek hastalıkları hastaneleri yeni kurulmaya başlamıştı. Aydınların çabaları, doktorların yardımları ile kurşun zehirlenmesi veya diğer kimyasalların zararlarını yeni yeni öğrenmeye başlamıştık. Birileri daha yeni yeni çevre zararlarını anlatır olmuştu. Kısaca Türkiye’de bir kıpırdanma vardı. Doktorlarımızın çabası ile seminer düzenlendi ve gördük ki artık öyle bir sorun yok Türkiye’de. Çünkü böyle bir gündem yok. Çok daha yüksek oranlarda, daha tehlikeli boyutlarda zehirlenmeler oluyor, çok daha ağır koşullarda çalışıyor Türkiye İşçi Sınıfı, çok daha fazla çocuk çalıştırılıyor, çok daha fazla meslek hastalığı var ama meslek hastalığı kaydı bile yok. Bir insana ne olduğunu umursamamak terketmek olgusu var. Bu toplantıdan iki gün sonra Gaziantep ‘teyiz, bu sefer 23 Nisan nedeni ile konu gençlik ve gençliğin sorunları. Sadece Gaziantep’ de -hani biz törelerimiz çok bağlıyızdır, ya ailemize sahibizdir, G.Antep’de küçücük bir yer, orada insanı komşusu bile bakar değil mi, -1500’ün üzerinde sokak çocuğu saptanmış evi, yurdu olmayan, sokaklarda ve mezarlıkta yatıp kalkan. Hani şu Asya ülkeleri, kaplanlar vardı. Bizim de aslanlarımız var biliyorsunuz, Anadolu aslanları ama Asya kaplanlarının kağıttan olduğu anlaşıldı, bizim aslanlarımızın sınaması bile yapılmadı henüz, ama kağıttan olduklarının belgesi, Türkiye’de yaşanan bu ihracat patlaması, en modern sanayileşme dediğimiz olayın klasik anlamda insana ait hiçbir veriyi gözetiyor olmaması. Yeni sanayii bölgesi, en modern teknoloji nerede, nerede Türkiye’nin en bereketli toprağı varsa, Trakya’da, Bursa’da, Eskişehir toprak bakımından biraz daha tartışmaya açık, Çukurova’da en modern teknoloji ihracat patlaması yapıyor, kapısından sendika girmemiş -Trakya’dakilerin yarıdan fazlası kaçak işçi -Bulgar göçmeni - hiçbir çevre önlemi alma gereğini duymaksızın atığını olduğu gibi boşaltıyor, o tarlaları sulayan dereler doğrudan doğruya zehirleniyor. Bu en çok kredi alan ve Dünya Bankası ile yeni düzenin
bize empoze ettiği KOBİ’ler, Anadolu kaplanları’nda durum daha trajik,
çalışanların çoğunluğu çocuklar. Çalışma saati ortalaması, İstanbul ve
Ankara’daki KOBİ’lerde bile, İstanbul’da % 0, Ankara’da % 1,5 Asgari ücretin
yarısı ücretli 8 saat çalışanı, gerisi 10 saat, 12 saat. Hem çocuk, hem yarı
ücret, hem de çalışma saati 10-12 saat. Nereye gidiyoruz? Çağdaş kölelik hiç sonu
yok bunun. Açmazımız şu. Biz bu ideolojiye çok uzun zamandır
teslim olduk. Yavaş yavaş teslim olduk. Demokrasi ve insan hakları ile ilgili tüm
kavramlarımız deforme ede ede teslim olduk. Bu sadece bizim için değil, kendi koşulları içersinde
ABD için de İngiltere için de geçerli, Meksika için bizden daha kötü, Endonezya
için bizden daha kötü. Ve öyle bir boyuta gelmiş ki olay, artık insan
sömürüsünün üretim ile ilgisi yok. Çünkü Endonezya’daki 2500 kadın işçinin
2-5 yıl çalışıp; 6.500.000 çift Nike ayakkabı üreterek aldıkları ücret, Michel
Jordon’ın ismini kullanmak üzere kendisine ödenen reklam ücretine eşit. Bu,
markayı bizim beynimize, kazımak, aynı kalitedeki bir başka ayakkabı yerine,
çocuğumuzun Jordan istiyorum diyerek tutturmasında bunun sağladığı sonuç, 2,5 kat
fiyat farkıydı bu araştırmanın yapıldığı günde. Yani üretim, değer, kalite
hiç bir şey yok marketing dediğimiz olayla bizim beynimizi satın alma, bizi
yabancılaştırmada emeğin payı bu kadar komik, insanın değeri bu kadar uzaklarda.
Şimdi insanın, bu insanlık dışı olaya karşı var zannedip, içini boşaltmış
olduğu örgütlenmenin içini doldurması ve harekete geçmesi gerekiyor. Birleşik Metal İş Sendikası’nın çatısı
altında,sendikanın geçmişi Maden İş ile ilgili bir anımı aktararak bitirmek
istiyorum. Rahmetli Orhan Apaydın ağabeyimiz gazeteye geldi, Şükran dedi bu DGM olayı
çok ciddi bir olay, Sendikacılar bunun ne kadar ciddi olduğunu bilmiyorlar. Onlar
öğrenirse toplum da öğrenir. Senden rica ediyorum. Aracı ol dedi. Ben aracı oldum.
Gazetede bir Açık Oturum düzenledik, rahmetli Kemal Türkler geldi. DGM açık oturumu
yapıldı. Tabii iyimi yaptık, kötümü bilemiyorum işçiler DGM’nin kendileri için
ne demek olduğunu öğrendiler, DGM’ye karşı o dönemde savaşım verdiler. Hatta
DGM’yi ezdik sıra MESS’de diyerek bir adım daha ileriye gittiler. Ama MESS’i
ezemediler, onlar ezildiler. |
| sayfanın başına dön Bilgilendirme Toplantısı |