| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
|
Basım: TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI GENEL MERKEZİ TÜRKİYE MAI VE KÜRESELLEŞME KARŞITI ÇALIŞMA
GRUBU |
ANADOLU’DA
TARIMIN BAŞLANGICI
Anadolu’da tarımsal üretimin başlangıcının tarihte var olmuş pek çok medeniyetten daha eski olduğu bilinmektedir. Yaklaşık olarak bundan 8 bin yıl önce tarımın keşfedildiği bilinmekte ve hatta bazı bilim adamları tarafından, Dünya’da tarımın ilk keşfedildiği yerin Anadolu olduğu iddia edilmektedir. Anadolu, tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve hepsinin yaşamında tarımsal üretimin önemli bir yeri olmuştur. OSMANLI’DA
TOPRAK MÜLKİYETİ
Toprak
düzeni, bilindiği gibi Osmanlı devlet ve toplum düzeninin temel belirleyicilerinden
biridir. Toplum bilimciler tarafından “feodalizm öncesi toplumsal aşama” diye de
nitelenen sistemde, toprak topluluk adına kullanılmaktadır, bireysel mülkiyet yoktur. Osmanlı
İmparatorluğu’nda; ·
Devlet
mülkü
·
Şahıs
mülkü
·
Vakıf
mülkü
·
Aşiret
mülkü olmak üzere 4 farklı toprak mülkiyet biçimi vardır. Tüm
topraklardan alınan feodal rantlar 2 yöne tahsis edilmiştir. Bunlardan biri askeri hizmete tahsis edilen, diğeri toprak sahibine ya da onu temsil eden kişi ve kuruma tahsis edilen
rantlardır. Feodal
rantın bir bölümünün askeri hizmete tahsis edildiği topraklar “tımar” statüsündedir; dolayısıyla da
devlet mülkü topraklar “sipahi tımarı”,
şahıs mülkü topraklar “mülk tımarı”,
vakıf mülkü topraklar “vakıf tımarı”,
sülaleye ait topraklar “yurtluk tımarı”,
aşiret topluluğunun ortaklaşa mülkü sayılan topraklar ise “ocaklık tımarı” adını alırlar. Mülkiyeti
devlete ait olan (miri mülk) toprakların rantı, sipahilere (soylu olduğu için subay
statüsünde olan alt feodallere) tahsis edilmiştir. Tımar sahibi olarak sipahiye
ödenen rantın bir bölümü, sipahinin kişisel tüketimine, bir bölümü ise askeri
yükümlülüklerini yerine getirmesi için ayrılmıştır. Sipahi (subay), kendisine
tahsis edilen tımarın büyüklüğüne göre belli sayıda askeri, devletin savaş
birliklerine yetiştirmekle görevlidir. Toprağın,
mülkiyeti şahıslara ait olan mülk tımarlarında, tımar sahibi feodal rantın bir
bölümünü askeri hizmete tahsisle yükümlüdür. Tımar sahibi savaşa katılmaz, ama
toprağın gelirine göre belirlenen sayıda askeri savaş birliğine iletir. Vakıf
mülk toprakları, bir kişi ya da devletin başı tarafından gelirinin tamamı ya da bir
bölümü, dini hizmete tahsis edilerek mülk edinilmiş topraklardır. Bir toprağın
vakfedilebilmesi için vakfedenin mülkü olması gerekir ve mülkiyetin hapsedilmesi ise;
kamulaştırma dahil satış, bağış, miras vb. biçimde mülkiyetin el değiştirmemesi
anlamına gelir. Vakıf tımarlar da mülk tımarlar gibi gelirlerine göre savaşa
belirli sayıda asker göndermekle yükümlüdür. Burada rantın bir bölümünün vakıf
hizmetlerine, bir bölümünün askeri giderlere tahsis edildiği açıktır. Yurtluk ve
ocak tımarlar, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da mülkiyeti sülaleye ya da aşirete ait
toprakları kapsar. Burada tımar sahibi sıfatıyla, sülalenin beyi ya da aşiretin
reisi, toprağın gelirine göre belirlenen sayıda askerle savaşa katılır. Kendileri
birliklerinin komutanı, yani “subay” statüsündedir. Yurtluk tımarların
oluşturduğu birliklerin kendi sancak bayrağı vardır. Rantın bir bölümünün askeri
hizmete, bir bölümünün toprak sahibi sülaleye ya da aşiret reisi ailesine tahsis
edildiği açıktır. Tımar
yöntemi nedeniyle, toprakta gerçekleştirilen üretimle sağlanılan tarımsal ürün
fazlası ve geliri, üretimi gerçekleştiren reayada kalmamakta, sistem kanallarıyla
Devlet’e gitmektedir. Dolayısıyla tarımsal artı ürün bir ticari meta haline
dönüşememekte, Pazar oluşamamaktadır. Aynı nedenle, üretici reayanın, bireylerin
tasarruf olanağı bulunmamakta, üretim araçları sahipliği mümkün olmamakta,
emek-sermaye ilişkileri de gelişememektedir. TIMAR
SİSTEMİNİN ÇÖZÜLMESİ
Tımar
sisteminin bozulmaya yüz tutması, düzenli ordunun kurulmasına denk düşer. Devlet,
tımardan boşalan toprakları iltizama çıkarmış, yani toprağın feodal rantını,
belirli süreler için şahıslara peşin olarak satmıştır. Toprağın gelirini satın
alan mültezimler, kendi adamları aracılığıyla rantları doğrudan toplamaya
başlamış, Devlet’e peşin ödedikleri miktardan çok daha fazlasını tahsis
edebilmek için de köylü daha ağır biçimde ezilmiştir. Rantların 10 yıllığını
peşin olarak ödeyen mültezimler, bu toprakların sahibi olmuşlardır. 1858 Arazi
Kanunnamesi ve bunu izleyen yıllarda çıkan toprak yasaları, miri (devlet mülkü)
toprakları doğrudan işleyen köylünün tasarruf hakkını özel mülkiyete
dönüştürmenin tüzel olanaklarını hazırlamış ve medeni yasa ile tasarruf hakkı
özel mülkiyete dönüşmüştür. OSMANLI
DÖNEMİNDE İKİLİ ANLAŞMALAR VE TARIM
Osmanlılar
tarafından “en çok mücadeleye mashar ülke” statüsü tanınan ülkeler, o
dönemde, Osmanlı topraklarında kendi sanayileri için ihtiyaç duyulan tarım
ürünlerini yetiştirmek üzere her türlü girişimde bulunma ve serbest ticaret yapma
hakkı elde etmişlerdir. 1535 yılında Fransa, daha sonra da İsviçre, Avusturya,
Hollanda ve İngiltere anlaşmalarla serbest ticaret hakkına sahip olmuştur. Yıllar
ilerledikçe bu hakların kapsamı genişlemiş ve yeni imtiyazlar tanınmıştır. 1850’ler
sonunda Amerika’nın kuzeyi ve güneyi arasında ortaya çıkan gerginlik, pamuk
üretimini olumsuz yönde etkilemiş ve İngiliz pamuk sanayinin hammadde sorunu
yaşamasına neden olmuştur. Bu olumsuzluk karşısında İngiliz tüccar ve sanayicileri
1857 yılında Manchester Pamuk Alım Birliği’ni (Manchester Cotton Supply
Association-MCSA) kurarak İzmir ve Aydın yörelerinde pamuk üretmek üzere
girişimlerde bulunmuşlardır. MCSA,
İngiltere Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye’deki 14 konsolosluğu vasıtasıyla, bu
yörelerde yaptırdığı anket sonucunda, tohum yardımı ve teknik yardım yapılması
karşılığında pamuk üretiminde bulunulabileceğini tespit etmiştir. Bunun üzerine
MCSA pamuğu teşvik kararı almış ve bu konuda padişah ve hükümet vasıtasıyla bir
ferman çıkartılmıştır. Bu fermanla; ·
Pamuk
üretmek isteyen kimseler ekili olmayan miri topraklara bedava sahip olabileceklerdir. ·
Bu
topraklardan 5 yıl süreyle vergi alınmayacaktır. ·
İhraç
edilen pamuklara en düşük kalite pamuğa ödenen ihraç vergisinden daha yüksek vergi
verilmeyecektir. ·
Pamuk
üretimi ve temizlenmesinde kullanılan her türlü araç, gereç ve makine gümrük
vergisi ödenmeden ithal edilebilecektir. ·
Hükümet
bedava tohum dağıtmayı ve isteyenlere bilgi sağlamayı üslenecektir. Hükümetin,
tohum dağıtımı dışındaki konularda sözünü tutmaması üzerine MCSA, Küçük
Asya Şirketi’ni kurdu. Bu şirket de 1882’de kapatıldı. Bu girişimlerin sonucunda
İzmir ve Aydın çevresinde pamuk üretimi artmış ancak ihracat azalmıştır.
ABD’nin pamuk üretimine yeniden başlaması üzerine İngilizler, tekrar pamuk
ithalatını oradan yapmaya başlamışlar ve Anadolu’daki pamuk üretimi ile
ilişkilerini kesmişlerdir. İzmir ve Aydın çevresinde 2 milyon 800 bin dönüm araziye
sahip olan İngiliz 40 tüccar, bu arazilerini üzüm, incir, tütün, buğday
yetiştirmede kullanmışlardır. Bu tüccarlar, daha kârlı hammadde bulduklarında eski
işletmelerini kendi hallerine terk ederek sorunlu alanlar yaratmışlardır. İngiltere,
Türkiye’deki çırçır atölyelerini ve bu ihtiyaçlara göre şekillenmiş tarım
işletmelerini yüzüstü bırakmıştır. 1880’li
yıllarda iç ve dış borç batağına düşen Osmanlı İmparatorluğu, tütün
ticaretini yabancılar tarafından 1883 yılında kurulan “Reji” şirketine vermiştir. Reji şirketi,
tütün ekiminde, ekimini yasaklamakta, ekim alanının daraltılması ve pazarlanmasında
tüm yetkileri elinde bulundurmaktaydı. Ayrıca tütün fiyatlarını istediği gibi
belirliyor, istediği fiyattan ihraç ediyor, üreticiye istediği zaman paralarını
ödüyordu. Bu
yaptırımlar tütün üreticilerini, kaçak tütün satışlarına teşvik etmiştir.
Osmanlı Hükümeti 1913 yılında, kendi talebi üzerine Reji şirketine yeni imtiyazlar
tanımıştır. Yeni anlaşma ile Reji şirketi “silahlı
kolcu” birlikleri kurarak zamanla 7 bin
kişilik silahlı güce sahip olmuştur. Bu silahlı birlik içerisindekilerin çoğunu
katil ve cezaevinden kaçanlar oluşturmaktaydı. Tütün kaçakçılığını önlemek
adı altında bölgede terör estirilmiş, üzerinde bir tabaka tütün bulunduran
insanlara işkence edilmiş, öldürülmüşlerdir. Reji, tütün üreticisini açlıktan
ölmek ile kurşunlanmak arasında tercih yapmak zorunda bırakmıştır. Reji konusunda
yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre tütün uğruna ölenlerin
sayısı 60 bini geçmiştir. Osmanlı
Hükümeti 42 yıl boyunca bu Reji vahşetini sürdürmüştür. Bu vahşet, 1925
yılında TEKEL’in kurulması ile son bulmuştur. OSMANLI’DAN
CUMHURİYETE KALAN TARIM
Osmanlı’dan
Cumhuriyet’e aktarılan tarımsal yapı; büyük çiftçilik-ağalık, tımarın en
küçük birimlerinin bağımsızlaşması ile ortaya çıkan küçük çiftçilik ve
küçük topraklı ırgat köylülük unsurlarından oluşmaktadır. ·
Osmanlı,
Cumhuriyet’e tarıma dayalı bir ekonomi bırakmıştır. ·
Üretim,
öz tüketim ve gaz-bez-tuz üçlüsünün edinilmesi içindir ve ürün pazarı
gelişmemiştir. ·
Üretim
deseni hububat ağırlıklıdır. ·
Tarım
ürünü talebi, üretimi yönlendirecek nitelikte değildir. ·
Tarıma
dayalı sanayi cılızdır. ·
Pazarlama
altyapısı yoktur. ·
Kağnı-karabasan-organik
enerji üçlüsünden oluşan teknoloji ilkeldir. ·
Teknoloji
ürünü sayılabilecek herhangi bir girdi kullanılmamaktadır. ·
Toplumsal
tabakalaşma, üretim-bölüşüm ilişkilerinden etkilenmeye başlamış ve değişik
bölgelerde farklı görünümler kazanmıştır. ·
Bu
yapının toplumsal davranış biçimi, Osmanlı’nın kul anlayışına oldukça
uygundur. CUMHURİYETİN
İLK YILLARINDA TARIMSAL GELİŞMELER
Dönemin
tarıma bakışını, “köylü efendimizdir” ifadesiyle seslendirilen ve tek parti
yönetiminin temel ilkelerinden birini de oluşturan “köycülük” yaklaşımı
oluşturmaktadır. Aşarın
kaldırılması, ekili alanların artması, ulaşım olanaklarının gelişmesi, buna
bağlı olarak pazara çıkışın hızlanması, Medeni Kanun’la özel mülkiyetin
güvenceye bağlanması, ilk kez destek uygulamalarının gündeme gelmesi, çiftçiyi
topraklandırma çabaları, Devlet desteği ile ilk kez girdi kullanımı, tarımsal kredi
kullanımının başlaması, tarımdan sorumlu Ziraat Vekaletinin kurulması, sektörle
ilgili kimi yasal düzenlemelerin yapılması ve tüm bunlarla bağlantılı olarak
üretimde önemli artışların sağlanması dönemin ayırıcı özelliklerini
oluşturmaktadır. Kuruluşun
zorluklarına rağmen, yönetimle üretici arasında olumlu ilişkilerin
geliştirildiğini, üretim etkinliği ve kırsal yapı dönüşümünün
başladığını, üretim yapısının geçimlikten pazara yöneldiğini dönemi yansıtan
özet bir tanımlama olarak yansıtmak mümkündür. TARIMDA
DEVLETÇİLİK DÖNEMİ
1933-1946
yılları arasında Devlet’in ekonomideki ağırlığının artması, kamunun tarıma
ilişkin sorumluluklarının da artması sonucunu yaratmıştır. Korumacı,
desteklemeci çabalar artmış, bunlara bağlı olarak girdi kullanım düzeyi
yükselmiş, kredi hacmi kabarmış, üretim devamlı yükseliş göstermiş, demiryolu
ağıyla pazarla bütünleşme hızlanmış, ürün deseni çeşitlenmeye başlamıştır. Sektörle
sorumlu bakanlık yasal düzenlemeye kavuşmuş, Ziraat Bankası Kanunu çıkmış,
Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK), Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Toprak İşleri
Genel Müdürlüğü, Devlet Üretme Çiftlikleri, Tarım Satış Kooperatifleri ve Tarım
Kredi Kooperatifleri bu dönemde kurulmuştur. Çiftçiyi
Topraklandırma Kanunu’ndan, Orman Kanunu’na kadar sektörü ilgilendiren birçok
yasal düzenleme, bu dönem içerisinde gerçekleştirilmiştir. Dağıtılan
toprak miktarı, girdi kullanım düzeyi, Pazar yapısı ve örgütlenme alanlarında
önemli gelişmelerin ve üretimde gelenekseli aşan atılımların gerçekleşmesini,
dönemi belirleyen unsurlar olarak özetlemek mümkündür. TARIMIMIZIN
50’Lİ YILLARDAKİ DURUMU
Dönemin
ayırıcı özelliğini Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF), OECD gibi
uluslararası kuruluşların oluşumlarının yanında Marshall Planı’nın
yönlendiriciliği oluşturmaktadır. Ekonomide
liberal yaklaşım belirlenmesine rağmen sektöre dönük kamu destek ve koruma
anlayışları dönem boyunca gelişmiştir. Et ve
Balık Kurumu (EBK), Yem Sanayi, TOPRAKSU, Zirai Mücadele gibi sektöre önemli hizmetler
vermiş kamu örgütleri dönem içinde kurulmuştur. Her
türlü destek kapsamı genişlemiş, kredi kullanımı artmış, sulama yatırımları
ivme kazanmış, makineleşme hızlanmış, ekili alanlar genişlemiş, ürün deseni daha
da çeşitlenmiş, sanayi bitkisi üretimi artmış ve üretimde hem nitel hem de nicel
önemli gelişmeler yaşanmıştır. Dönemi
belirleyici bir gelişme olarak işlenen toprakların arttığını, buna rağmen
toprak-insan ilişkilerinin geleneksel çizgiyi koruduğunu, katma değeri yüksek ve
pazara yönelik üretim nedeniyle kırda sermaye birikiminin hızlandığını, tüketim
kalıbının kentlileşme eğilimine girdiğini, geçimlik üretimin küçük meta
üretimi kalıbına dönüştüğünü, köylünün demokratik katılım etkinliğinin
geliştiğini ve devlet politikalarının zengin çiftçiler yanında küçük
üreticilere de yaradığını söylemek mümkün olacaktır. TARIMDA
PLANLI DÖNEM
Dönemi
ifade eden 1961-1980 yılları boyunca farklı siyasal partiler iktidara gelmişler ise de
tarıma dönük politikalar bakımından birbirine benzer yaklaşımlar sergilenmiştir. Döneme
damgasını vuran değişim olarak teknoloji kullanımı öne çıkmaktadır. 1960’larda
kullanılan toprakların sınırına yaklaşıldığından, dönem boyunca gözlenen
üretim artışını, büyük ölçüde teknoloji kullanımına bağlı verimlilik
belirlemiştir. Destekleme
uygulamaları her boyutta gelişmiş, devletin sorumlulukları sürdürülmüş, girdi
kullanımı hızlanmış, sulama alanları genişlemiş, katma değeri yüksek sanayi
bitkisi, meyve ve sebze üretimi gelişmiştir. Toprak
ağalığının göreli ağırlığı azalır, kapitalist çiftçi-zengin köylülüğün
önemi göreli biçimde artarken, küçük üreticilik de tasfiye olmamış ve küçük
meta üreticiliği sektörün egemen üretim biçimi olarak etkisini sürdürmüştür. Bir özet
tanım olarak, üretimin görece modernleştiğini, pazara üretimin egemenleştiğini,
kırsal tüketimin kentleştiğini, toprakların hızla parçalandığını, göç ve
işsizliğin arttığını, Dünya pazarlarının etkilerinin görülmeye
başlandığını, tarımsal üretimin fiziksel olarak artışına rağmen parasal olarak
göreli payının azaldığını ifade etmek uygundur.
TÜRKİYE
TARIMININ YAPISAL SORUNLARI
Türkiye’de
tarımsal üretim planlaması yoktur. Üretim tamamen çiftçinin insiyatifinde olup bir
ürün kimi yıl gereksinimin çok üstünde üretilmekte, kimi yıl ise ülkenin
gereksiniminin çok altında bir üretim gerçekleşmektedir. Tarımsal
işletmelerin yapısal sorunları vardır. Türkiye’de tarımsal işletme sayısı
olması gerekenden çok fazladır. 1950 yılında 2.5 milyon olan işletme sayısı
1980’de 3.6 milyona çıkmıştır. 1991 genel tarım sayımı sonuçlarına göre
Türkiye’de 4 milyon tarım işletmesi mevcuttur. Tarım işletmelerinin artması,
öncelikle işletmelerin miras yoluyla parçalanmasından ileri gelmektedir. Tarımsal
işletmelerin büyüklükleri Dünya ölçeğine göre son derece küçüktür. Bir
işletmeye düşen ortalama arazi miktarı Almanya’da 281 dekar, Fransa’da 351 dekar,
İngiltere’de 671 dekar iken ülkemizde 59 dekardır. İşletmeler küçük ve çok
parçalı olduğundan emek verimliliği de düşüktür. İşletmelerde
önemli sermaye sorunu vardır. Küçük olan işletmeler hem gelişmelerini sağlayacak,
hem de üretime ayıracak gelirden yoksun oldukları için tarım kesimi çok büyük
ölçüde sermaye sıkıntısı yaşamakta, bu da hem üretimi kısıtlamakta, hem de
sosyal sorunlar yaratmaktadır. 1963’den 1980’e kadar tarım sektörüne yapılan
sabit sermaye yatırımları, tüm sektörler içinde ortalama %10.5 oranında iken,
1981-1988 yılları arasında, özellikle 1984’den sonra hızla azalarak ortalama %6.75
olmuştur. 1999 yılı itibarıyla bu oran %5.1’dir.
Tarım
nüfusumuz çok yüksektir. Son nüfus sayımı sonuçlarına göre nüfusun yaklaşık
%40’ı hala kırsal alanda yaşamaktadır. Oysa bu oran ABD’de %3.5, Avrupa’da %5
dolayındadır. Buna karşılık tarımın gayri safi milli hasıladaki payı 1991-1998
yılları ortalaması olarak %15.48 dir. 1000
dönüm alana düşen iktisaden faal nüfus çok yüksektir. Bu nüfusun, teknolojinin
ilerlemesine koşut olarak azalması gerekir. Oysa ki, 1000 dönüm tarımsal alana
düşen tarımda iktisaden faal nüfus 1965’de 38 iken, 1990’da 45’e çıkmıştır
ve 1995’de 43.4’tür. bu nedenle de tarımda iktisaden faal nüfus başına düşen
tarım toprağı giderek azalıp 1965’de 26.7 dönüm iken, 1990’da 22.1 dönüm ve
1995’te 23.1 dönüm olmuştur. Tarım
toprakları sorunludur. Tarım topraklarında mülkiyet sorunu yaşanmaktadır. 4 milyon
tarım işletmesinden 102 bininin hiç toprağı bulunmamaktadır. Bu durum özellikle
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde çok önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu
bölgede 362 bin tarım işletmesi bulunmakta olup bu işletmelerin 29 bini
topraksızdır. 21 bin işletmenin toprağı ise 5 dekardan daha azdır. Tarım toprakları amaçları dışında kullanılmaktadır. Türkiye, Dünyada toprak rezervi kalmayan 19 ülkeden biridir. Bu nedenle topraklarını çok dikkatli ve doğru kullanmak zorundadır. Son 20 yılda yalnızca yerleşim alanı elde etmek için tarım dışı bırakılan alan 450 bin hektardır. Türkiye
topraklarında çok önemli düzeyde erozyon sorunu yaşanmaktadır. 1986 yılında 50
milyon hektar alanda erozyon sorunu görülürken, bugün 62 milyon hektar alanda bu sorun
gözlenmektedir. Erozyon nedeniyle Türkiye her yıl 1.2 milyar ton verimli tarım
toprağını yitirmektedir. Ülkemizde
çok önemli toprak ve su kirlenmesi sorunu yaşanmaktadır. Bir yandan sanayi tesisleri,
bir yandan konut alanları, diğer yandan da bilinçsiz tarım su ve toprakta önemli
kirlenmelere neden olmaktadır. Tarım
topraklarının sulama sorunu vardır. Ülkemizde ilk modern sulama tesisi 1896-1902
yılları arasında Almanlar tarafından gerçekleştirilen Çumra sulamasıdır.
Cumhuriyet dönemi sulama atılımı 1950’li yıllarda başlamıştır. Türkiye’nin
ekonomik olarak sulanabilecek toprağı 8.5 milyon hektardır. 1999 yılı sonu
itibarıyla Devlet Su İşleri, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve halk sulamaları
ile sulanan toplam alan 4.6 milyon hektar olup yaklaşık 4 milyon hektar alanın daha
sulamaya açılması gerekiyor. Oysa ki yıllık programlara göre sulamaya açılabilen
alan ortalama 100 bin hektardır. Bu hızla gidilirse sulanabilmesi mümkün olan alanlara
ancak 40 yıl sonra su götürülmüş olacaktır. Verim ve
üretim düşüktür. Çiftçinin bilgi düzeyinin az olması, teknolojinin tarıma
yeterince aktarılamayışı, uygun tohumluk ve damızlık sağlanamaması, gübre ve
tarım ilaçlarının eksik ya da yanlış kullanılışı verim düşüklüğünün
önemli nedenlerini oluşturmaktadır. Üretici
örgütlenmesi yetersizdir. Tarım Kooperatiflerinin sayısı 1966’da 588 adet iken bu
sayı 1989 yılı itibarıyla 5275’e çıkmasına karşın, kooperatifçilik ve üretici
birlikleri biçimindeki bu örgütlenmeler son derece yetersizdir. Devletin net bir örgütlenme politikası
olmamış, bu konudaki kamu yönlendirmeleri yetersiz kalmış, etkin ve yaygın
örgütlenme eğitimi programları uygulanamamıştır. Tarımda
kamu örgütlenmesi son derece yetersiz, bir o kadar da karmaşıktır. Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı gerekli işlevi görebilmesi için yeniden örgütlenmelidir.
Ayrıca 8 ayrı bakanlığa ve özellikle dış ticarette Hazine Müsteşarlığı, Dış
Ticaret Müsteşarlığı, Devlet Planlama Teşkilatı gibi birçok kuruluşa dağılmış
olan yetkilerin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda toplanması gerekir. Girdi
kullanımı sorunludur. Ülkemizde gübre üretimi yeterli olmadığı gibi gübre
üretiminde son yıllarda artış yerine azalışlar yaşanmaktadır. Ülkemizde bugün
kamu ve özel kesime ait 9 gübre fabrikası bulunmaktadır. Üretilen gübre 1992’de
4.107.000 ton iken bu miktar 1997’de 3.930.000 tona düşmüştür. Bunun sonucunda
hektara kullanılan gübre miktarı da 60 kg düzeyinde kalmaktadır. Bu miktar
Yunanistan’da 170 kg, Almanya’da 428 kg dır. Gübre
tüketimi yetersizliğinin yanında bir başka sorun da kullanımdaki dengesizliktir.
Ekstansif koşullarda tarım yapılan birçok alanda kullanım ortalamanın altında iken
kimi bölgelerimizde ise ciddi çevre sorunları yaratan bir aşırı kullanım söz
konusudur. Diğer bir
girdi olan tarım ilacı kullanımında da hem yetersizlik ve hem de dengesiz kullanım
ciddi sorunlar yaratmaktadır. Kimi bölgelerde hiç ilaç kullanılmazken Ege, Çukurova
gibi bölgelerde gerek tarla ve gerekse sera tarımında çok yoğun kullanım söz
konusudur. Tüketilen tarım ilacının yaklaşık %90’ı yurtiçinde üretilmekte,
ancak etkili maddelerin tümü yurt dışından sağlanmaktadır. Tohumluk,
özellikle de sebze tohumluğu üretiminde çok büyük oranda dışa bağımlılık
sürmektedir. Damızlık,
yem, mekanizasyon ve kredi konularında da önemli sorunlar bulunmaktadır. Ağırlıklı
olarak TC Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri tarafından kredi kullanımı
işlemleri gerçekleştirilmektedir. Çiftçiye düşük faizli kredi sağlayarak
destekleme görevi yapmakla yükümlü olan Ziraat Bankası’nın üreticilere açtığı
kredi faizlerinde son yıllarda önemli artışlar olmuştur. Günümüzde bu iki kuruluş
dışında Egebank, Tütünbank, Emlakbank gibi kuruluşlar da benzer hizmet vermektedir.
Tarıma verilen yatırım teşvik belgelerinin tüm sektörler içindeki payı ortalama
%1.3’tür. nüfusun %40’ını barındıran, iktisaden faal nüfusun %40’ından
fazlasına istihdam olanağı yaratan ve Gayri Safi Ulusal Gelire %15 dolayında katılan
tarıma ancak seramil sanayi kadar teşvik belgesi verilmektedir. Tarıma
ilişkin yasal düzenlemeler yetersizdir. Tarım Bakanlığı Teşkilat yasası ve
Türkiye Ziraat Odaları Birliği Yasası çıkarılamamaktadır. Medeni Kanun’un mirasa
ilişkin maddeleri tarım topraklarının giderek daha fazla bölünüp küçülmesine
neden olduğundan mutlaka değiştirilmelidir. YENİ
DÜNYA DÜZENİ Türk
tarımı, sanayiden girdi alan ve sanayiye girdi veren temel sektördür. Üretilen her
mal ve hizmetin 3 kaynaktan oluştuğu görülür: 1. Tarım 2. Sanayi 3. Hizmet
Sektörü Ancak,
bu 3 sektör aralıksız birbirinden girdi ve çıktı almaktadır. Özellikle tarım
tamamen sanayi desteğinde üretilebilen ve çıktılarının %60’ını sanayinin
işlediği bir sektördür. Tarım,
ülkemizde temel sektör olma hüviyetini sürdürmekle birlikte bekleneni verememiş,
milli gelirden ülke genelinde daha az pay almış, yüksek nüfus nedeniyle en düşük
gelir seviyesini elde eden toplulukları yaratmıştır. Tüm
sektörleri etkileyen Yeni Dünya Düzeni, tarımı ve tarıma dayalı sanayileri daha da
yakından etkilemektedir. Yeni Dünya Düzeni; ·
Uymayanın
Dünya sahnesinde yer alamayacağı bir rol dağılımıdır. ·
Hiçbir
ulus, hiçbir ülke diğerinden bağımsız değildir, korelasyonları kendi menfaatine
uygun kurabilenlerin kazanacağı bir satranç oyunudur. ·
Ticari
entegrasyon zorunluluğu ülkesel milli devlet egemenliğinin üstünde olduğundan,
menfaatin yerini Dünya kuralına uyumun alacağı bir boyun eğiştir. ·
Ulusal
hukuk ve mevzuatın yerini uluslararası kurallara uyumunu gerektiren bir tür milli
egemenlik devredilişidir. ·
Az
gelişmiş ülkelerin tarıma desteklerini yasaklayan, kredi faizlerini arttıran bir
yaptırım gücüdür. ·
Devlet
yatırımlarını, alım ve satımlarını Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) iznine
tabi kılan güçler üstü bir planlayıcıdır. GATT, 15 Nisan 1994’de Marakeş
Şartı ve Nihai Senet’in imzalanması ile geçici statüsünü kaybetmiş ve
yetkilerini daha da genişleterek yerini Dünya Ticaret Örgütü’ne bırakmıştır. AVRUPA
BİRLİĞİ (AB)’NİN DOĞUŞU
AET
(Avrupa Ekonomik Topluluğu ya da bugünkü adıyla Avrupa Birliği-AB) Almanya, Fransa,
İtalya, Belçika, Hollanda ve Luxemburg’un imzaladıkları ve 1 Ocak 1958 tarihinde
yürürlüğe giren Roma Anlaşması ile kurulmuştur. Topluluğun amacı mal, hizmet,
sermaye ve işgücü faktörlerinin aynı iç piyasada olduğu gibi serbestçe
dolaşabileceği geniş bir ortak pazar kurulmasıdır.
Topluluğa
1973 yılında İngiltere, İrlanda ve Danimarka, 1981 yılında Yunanistan, 1986
yılında İspanya ve Portekiz, 1995 yılında Avusturya, İsveç ve Finlandiya
Katılmıştır.
1987’de
imzalanan “Tek Avrupa Senedi” ile 1992 de imzalanan “Maastricht Anlaşması”
AB’nin küreselleşen dünya koşullarına uyum niteliğindeki en önemli iki adımı
olarak dikkati çekmektedir. AVRUPA
BİRLİĞİ ORTAK TARIM POLİTİKASI (OTP)
OTP,
Avrupa Birliği’nin kurumsal sisteminin en önemli ortak politikası niteliğindedir.
Mal, hizmet, sermaye ve insanların serbest dolaşımını sağlayan ortak pazarın
habercisi olan OTP, Topluluğun farklı parçalarını birarada tutan siyasi ve ekonomik
birleştiriciliğin de bir parçası olmuştur.
Avrupa
Komisyonu 30 Haziran 1960’da OTP’nın oluşturulması için hazırlanan teklifleri
görüşmeye açtı. Yaklaşık 6 ay süren yoğun görüşmelerden sonra OTP’nın
oluşturulması yönünde ilk kararlar alındı. 1962’li
yıllarda Topluluk toplam halkın tüketim ihtiyaçlarının sadece %80’ini
karşılayabilmesine karşın günümüzde %120’sini kendisi üretmektedir. Geçmiş
dönemdeki Birlik politikalarının amacı, üretimin arttırılması ve yiyecek
açısından olduğu kadar enerji ve doğal kaynaklar açısından da dışarıya olan
bağımlılığın azaltılması olmuştur. Bu hedeflere ulaşılması için iç pazarda
yüksek fiyatlandırma yapılması, dış sınırlarda gümrük koruması ve Birlik
tercihi gibi mekanizmalar uygulamaya konmuştur. OTP’nın
ilk günlerinde konulan yüksek fiyatlar, tarım sektörünün genel olarak
modernleştirilmesinde önemli rol oynamıştır. Birlik, ilk yıllarına oranla 2-3 kat
daha fazla ürünü çok daha az sayıda insanla üretir duruma gelmiştir. Roma
Antlaşması’nın 39. maddesi ile belirlenen OTP’nın hedefleri arasında; ·
Verimliliğin
arttırılması, ·
Toplulukta
tarım kesiminde yaşayanlar için adil yaşama standardının sağlanması, ·
Pazarın
istikrarının sağlanması, ·
Yiyecek
sunumunun teminat altına alınması, ·
Tüketicilere
makul fiyatlarla yiyecek sunulması gibi konular bulunmaktadır. YENİ
OTP
Avrupa
Birliği, Tarım Bakanları Konseyi, 1992 yılında resmi olarak tarihindeki en radikal
OTP’nı kabul etmiştir. Bu reform, arz ve talebin dengelenmesi amacıyla
gerçekleştirilmiştir. Tarlaların bir kısmı üretimden çekilmiş, süt kotaları
sürdürülmüş, sığır eti üretimi engellenmiştir. Çevreye
daha çok önem verilerek topraklar daha akılcı bir şekilde kullanılmaya başlanmış,
fiyatlar düşürülmüştür. Çiftçilerin bu tedbirlerden zarar görmemesi için
doğrudan destek ödemeleri yapılmıştır. Üretim maliyetlerinin akılcı bir şekilde
yönlendirilmesi için teşvikler verilerek ürün kalitesi iyileştirilmiştir. OTP’nın
oluşturulduğu ilk zamanlarda alınan tedbirler ile ilerlemeler sağlanmış olmasına
karşın yeni sorunlar da ortaya çıkmıştır. Tüketildiğinden çok üretilmesi ve
bunun maliyeti, çeşitli eleştirilere hedef olmuştur. Zamanla ürün çeşitliliği ve
kalitesi ile tüketicilerin istekleri arasında bir dengesizlik meydana gelmiştir. bu
sorunlara bir de yaşlı nüfus sayısının giderek artması, düşük kalori ihtiyacı,
yeni ve farklı ürünlere (şişmanlatmayan, organik vs.) talebin artması gibi yeni
sorunlar da eklenmiştir. Ürün
fazlalığındaki sürekli artış, talebin aynı düzeyde kalması veya azalması, fazla
ürünlerin depolanma maliyetinin yüksekliği, Birliği ihracatını arttırmaya
yöneltmiştir. Bunun neticesinde ticaret savaşları başlamış, dünya pazarlarında
yapay düşük fiyatlar ve spekülasyonlar olmuştur. Dünyanın
önde gelen ihracatçıları arasında gerginlikler ortaya çıkmıştır. Üretimin
artması; çevre, su, toprak, doğanın korunması, toprak kullanımı, ürünlerin
kalitesi ve hayvanların refahı açısından bir dizi yeni sorunu da beraberinde
getirmiştir. OTP’NIN İLK SONUÇLARI OTP,
Topluluk tarımsal üretiminin %75’ine yönelik olarak uygulanmaktadır. Reformun
uygulamaya konduğu ilk 3 yılın olumlu sonuçları, başlangıçtaki beklentilerin
ötesine geçmiştir. Bunlara kısaca göz atacak olursak: ·
Tahıl
pazarında denge kurulmuştur. Kamu stokları 30 milyon tondan (1993), 3 milyon tona
(1996) indirilmiştir. ·
İklim
şartlarından kaynaklanan sorunlar belli bir etki yaratsa da üretimin denetlenmesi
sağlanmıştır. ·
Pazarın
esnek bir şekilde yönetimi, beraberinde pazardaki gelişmelere hızlı ve esnek bir
şekilde tepki verilmesini sağlamıştır. ·
Tarım
sektörü girdilerinin, özellikle gübre ve böcek ilaçlarının kullanımı ciddi
oranda azaltılmıştır. OTP
VE GATT
Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) 1947 tarihinde imzalanıp 1948 tarihinde
yürürlüğe giren, Dünya ticaretine ilişkin kurallar koyan tek çok taraflı
sözleşmedir. Amacı Dünya ticaretinin serbestleştirilmesidir. 1992
yılında gerçekleştirilen reform, AB’de çok ciddi iç sorunların çözümlenmesi
amacıyla başlatılmıştır. Yapılan radikal reformlar, AB’nin 15 Nisan 1994’de
imzalanan Uruguay Zirvesi GATT Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine
getirmesine olanak tanımıştır. Bu uzun
vadeli çok taraflı anlaşma bütün tarım ürünlerini kapsamaktadır. Bu
karşılıklı anlaşma, 6 aylık bir süre diliminde tarıma verilen yerel desteğin %20,
ihracat sübvansiyonlarına harcanan bütçeninse %36 oranında azaltılmasını ve
sübvansiyonlu ihracat miktarında %21 oranında kesinti yapılmasını gerektirmektedir. AB
TARIM BÜTÇESİ
OTP
bütün üye devletleri kapsayan bir ortak politikadır. Roma Anlaşması, tarım
politikasının desteklenmesi için ortak bir kaynak yaratılmasını sağlamıştır. Avrupa
Tarım İzleme ve Teminat fonu (EAGGF), ilk ortaya çıkışından beri, Topluluk
bütçesindeki en büyük fonu oluşturmuştur. EAGGF, sadece 1995’te toplam AB
bütçesinin %48’ini kullanmıştır. PAZARDA
ORTAK DÜZENLEME
Ortak
pazarda, her tarım ürünü için farklı bir düzenleme yapılmaktadır. Ortak pazarın
düzenlenmesi, pazara bağlı olarak tarımsal ürünlerin %60’ından fazlası için
fiyatlara garanti sağlar. Ortak
düzenleme ayrıca, düşük fiyatlı ithal mallarına (tahıl, pirinç, şeker, süt ve
süt ürünleri, sığır ve dana eti gibi) karşı koruma sağlar. Pazardaki ortak
düzenleme ile tahıl, zeytin, yağ ve una fiyat desteği ve doğrudan yardım, yumurta ve
kümes hayvanlarına ithalat koruması ve ihracat desteği, bazı meyve ve sebzelere
ithalat koruması, yağlı tohumlar, pamuk ve kenevire doğrudan destek verilmesi mümkün
hale gelmiştir. TÜRKİYE-AB
İLİŞKİLERİ
AB’ne
girebilme yolunda büyük efor sarf eden Türkiye’nin bu konudaki çabalarını ana
başlıklar halinde aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür: ·
31
Temmuz 1959’da Türkiye, AET’ye ortaklık için başvurdu. ·
11
Eylül 1959’da AET Bakanlar Konseyi, Ankara ve Atina’nın Ortaklık başvurularını
kabul etti. ·
28-30
Eylül 1959’da Avrupa Toplulukları Komisyonu ile Türkiye arasındaki ilk hazırlık
görüşmesi yapıldı. ·
12
Eylül 1963’de Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliğine götürecek ve tam üyeliği
sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) imzalandı. ·
1
Aralık 1964’de Türkiye-AET Ankara Anlaşması yürürlüğe girdi. ·
13
Ocak 1972’de Ortaklık Anlaşması’nın Topluluğa katılacak yeni ülkelerce de
kabulünü sağlayacak Türkiye-AET müzakereleri başladı. ·
1
Ocak 1973’de Katma Protokol yürürlüğe girdi. Birinci gümrük indirimi ve konsolide
liberasyon listesi uyumu yapıldı. ·
1
Ocak 1976’da Türkiye, Katma Protokol’den kaynaklanan yükümlülüğünü yerine
getirerek ikinci gümrük indirimi ve konsolide liberasyon listesi uyumunu
gerçekleştirdi. ·
1
Temmuz 1977’de Topluluk tarafından Türkiye’ye tanınan yeni tarım tavizleri
yürürlüğe kondu. ·
4-11
Ekim 1978’de Türkiye, Dördüncü Beş Yıllık Plan süresince yükümlülüklerinin
dondurulması ve aynı dönem için yaklaşık 8 milyar dolarlık yardım yapılması
talebinde bulundu. ·
30
Haziran 1980’de Ortaklık Konseyi tarım ürünlerinin tamamına yakın bir kısmında
Türkiye’ye uygulanan gümrük vergilerinin 1987 yılına kadar sıfıra indirilmesini
kararlaştırdı. ·
22
Ocak 1982’de Avrupa Topluluğu (AT), Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı aldı. ·
16
Eylül 1986’da Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplandı. Böylece 12 Eylül 1980
tarihinde dondurulmuş bulunan Türkiye-AET ilişkilerinin canlandırılması süreci
başladı. ·
14
Nisan 1987’de Türkiye tam üye olmak üzere müracaat etti. ·
7
Kasım 1988’de Türkiye-AET arasındaki ticari ve iktisadi sorunların ele alınması
amacıyla oluşturulan Ad-Hoc Komite birinci toplantısını gerçekleştirdi. ·
20-21
Aralık 1988’de Ad-Hoc Komite ikinci kez toplandı ve Türkiye 1978 yılında askıya
aldığı yükümlülüklerini yerine getirmek üzere hızlandırılmış bir takvimi
Topluluğa verdi. ·
18
Aralık 1989’da AT Komisyonu, Türkiye’nin tam üyelik başvurusu konusundaki
“Görüş”ünde (Avis), Topluluğun, kendi iç pazarını tamamlayabilme sürecinden
önce (1992) yeni bir üyeyi kabul edemeyeceği ve Türkiye’nin katılmadan önce,
ekonomik, sosyal ve siyasal alanda gelişmesine ihtiyaç duyulduğu hususlarına yer
verdi. ·
6
Haziran 1990’da Topluluklar Komisyonu, Türkiye ile her alanda işbirliğinin
başlatılması ve hızlandırılması konusundaki önlemleri içeren bir “İşbirliği
Paketi” hazırlayarak Konsey’in oluruna sundu. ·
21
Ocak 1992’de Türkiye-AT arasında bir Teknik İşbirliği Programı imzalandı. ·
6
Mart 1995’de Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin gerçekleştirilmesi ile
ilgili ve Gümrük Birliği döneminde uygulanacak usul, esas ve süreleri belirleyen
kararlar Ortaklık Konseyi’nin toplantısında kabul edildi. ·
1
Ocak 1996’da Türkiye, AB ile entegrasyonunda 22 yıl süren “Geçiş Dönemi”ni 31
Aralık 1995 tarihinde tamamlayarak, 1.1.1996 tarihi itibarıyla, tam üyelik sürecinde
“Son Dönem”e, sanayi ürünlerinde ve işlenmiş tarım ürünlerinde sağlanan
Gümrük Birliği ile girmiştir. ·
12-13
Aralık 1997’de AB’nin Lüksemburg’ta gerçekleştirdiği Devlet ve Hükümet
başkanları zirvesi sonucunda Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya,
Slovenya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Estonya ve Kıbrıs Rum Yönetimi tam
üyelik için aday ülkeler olarak belirlenmiştir. Türkiye ise aday ülkeler arasında
zikredilmemiş, tam üyeliğe ehil olduğu teyid edilmiştir. ·
1
Ocak 1998’de Türkiye ile AB arasında karşılıklı tarım tavizlerine ilişkin
Ortaklık Konseyi Kararı yürürlüğe girdi. ·
3
Mart 1998 de Türkiye-AB ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olarak AB Komisyonu
tarafından hazırlanan “European Strategy for Turkey” başlıklı belge açıklandı. ·
4
kasım 1998’de AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB’ne üyelik için
belirlenmiş olan Kopenhag kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere ilişkin
Komisyon görüşlerini içeren “İlerleme Raporu” yayımlandı. ·
1
Ocak 1999’da AB’nde Tek Para (Euro)
uygulamasına geçildi. ·
13
Ekim 1999’da AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB’ne üyelik için belirlenmiş
olan Kopenhag kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere ilişkin Komisyon
görüşlerini içeren ikinci “İlerleme Raporu” yayımlandı. ·
11-12
Aralık 1999’da Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Zirve Toplantısında
Türkiye’ye adaylık statüsü tanındı. IMF’YE
SUNULAN NİYET MEKTUPLARI
Küreselleşme
malların, hizmetlerin, sermayenin, informasyonun küresel düzeyde dolaşımının
hızlandığı ve genişlediği bir süreçtir. Başka bir deyişle küreselleşme, karar
alma süreçlerinin ulus devlet sınırları dışına taşınması anlamına da
gelmektedir. Gelişmiş
ülkelerin özellikle 1970’li yıllarda iç ve dış politika araçları ile tarım
sektörünü yoğun olarak korumaya almaları sonucunda ulusal ekonomiler üzerinde
önemli bir yük olmuş, aşırı ürün stokları ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan
Dünya tarım ürünleri ticaretinde bir takım düzensizlikler olduğu ve bu
düzensizliklerin de büyük ölçüde tarım sektörüne yapılan yoğun müdahalelerden
kaynaklandığı öne sürülmüştür. Dünya
Ticaret Örgütünün bu konuda aldığı kararlar, yurtiçi ve uluslararası ticaretin
serbestleştirilmesi, tarım sektöründe koruma politikalarının dengeli ve aşamalı
bir şekilde azaltılması yönündedir. AB’ne
girme yolunda yoğun çabalar sarf eden Türkiye, öncelikle bu Birlik ile arasındaki
yapısal farklılıkları giderebilmek amacıyla, IMF’ye 9 Aralık 1999’da bir
“niyet mektubu” vermiştir. Daha sonra 10 Mart 2000 tarihinde birinci, 22 Haziran 2000
tarihinde ikinci ve 18 Aralık 2000 tarihinde üçüncü “ek niyet mektupları”
verilmiştir. AB
tarafından hazırlanan, Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesine İlişkin
Komisyon 1998-1999 ve 2000 Düzenli Raporları baz alınarak 57. TC Hükümeti tarafından
IMF’ye kendi taahhütlerimiz olarak sunulan niyet mektuplarının tarım politikaları
ile ilgili kısımları burada incelenecektir. NİYET
MEKTUPLARI VE TARIMIMIZIN GERÇEĞİ
Siyasilerimiz
tarafından hazırlanarak IMF’ye sunulan ve ilki 9 Aralık 1999’da verilen niyet
mektubumuzun 40. ve 41. maddelerinde uygulanacak olan tarım politikalarımızdan
bahsedilmektedir. İkinci ve üçüncü ek niyet mektuplarında da bahsedilen tarım
politikaları birincisinin devamı niteliğindedir. Niyet mektupları antidemokratik bir şekilde
hazırlanmıştır ve planlananların bir tarım reformu ile uzaktan yakından ilgisi
yoktur. Niyet mektubu taahhütleriyle tarım politikalarını tarım sektörü
açısından daha doğru bir şekilde yeniden biçimlendirmek gibi bir yaklaşım esas
alınmamış; genel bir hazineci mantığı ile tarıma ayrılan kamu kaynaklarının
planlı ve radikal bir şekilde kısılması amaçlanmıştır. Bir tarım
reformunun, sektördeki üretici, kooperatif ve üretici birlikleri, Ziraat Odaları,
Ziraat Mühendisleri Odası, tarıma dayalı sanayi alanında işleyici, dışsatımcı,
Tarım Bakanlığı yetkilileri ve diğer ilgililerin tümünün katılımı,
tartışması ve yönlendirmesi sonucunda oluşturulması gerekirdi. Söz
konusu niyet mektubu taahhütleri bütün bu sektör aktörlerinin hiçbirine
danışılmadan, Ekonomi Yönetimince oluşturulmuştur. Bu anlamda antidemokratik bir
yaklaşımın sonucudur ve yalnızca tarım sektörü açısından değil, genel ekonomi
açısından da çok önemli yanlışlıklar içermektedir. Niyet mektubunda mevcut destekleme sistemi yerine
“Doğrudan Gelir Desteği Sistemi” taahhüt edilmektedir. Salt doğrudan gelir
desteği sistemi, tarımla ilgili tüm altyapı sorunlarını çözmüş ABD’de bile
1996 yılından itibaren “Esnek Üretim Sözleşmeleri” adı altında uygulanmaya
başlanmıştır. AB ise ürün fiyat desteği uygulamasına devam etmekte, bununla
birlikte 1992 reformu ile belli bir program dahilinde iç tarımsal ürün fiyatlarını
Dünya fiyatları düzeyine çekmesi nedeniyle oluşan ticari kayıplarını “Telafi
Edici Önlemler” ile karşılamaktadır. Doğrudan
Gelir Desteği (DGD) bir tarımsal destek değil, sosyal nitelikli ve giderek azaltılan
bir destek biçimidir. Sektörel anlamda tarımsal sorunlarını çözmüş ve gerekli
altyapıya sahip ülkelerde uygulanmasının hiçbir yanlış tarafı yoktur. Tarımın
geliştirilmesi bir amaç olmaktan çıkmış, hatta tam tersine gereksinimin çok
üzerindeki üretimin kısılması hedeflenen bu gibi ülkelerde, tarımsal üretimin
arttırılması değil, tarım kesiminin gelirinin korunması temel bir yaklaşım olarak
öne çıkmaktadır. DGD’de tam bu amaca uygun bir politika aracıdır. Niyet mektubu taahhütleri, tarım sektörünün ivedi
sorunlarının saptanması ve uygun önlemler alınması konusunda bir teşhis
yanlışlığı içindedir. Niyet mektubu mantığı, açıkça, tarımı bir sektör
olarak görmemektedir. Yığınla yapısal sorunları bulunan bir sektörde işe bu
sorunları çözmek için politikalar geliştirmek ile başlanması gerekirken, mali
kaygılar ile hazırlanan niyet mektubunda tarım desteğinin kaldırılarak yerine bir
anlamda yoksulluk desteğinin ikame edilmesi taahhüt edilmektedir. Oysa bir dönem benzer
sorunlara sahip olduğumuz tüm ileri ülkeler, işe yapısal politikalardan
başlamışlardır. DGD sistemine geçmeden önce 2000 yılında
uygulanacak hububat destekleme sistemine ilişkin taahhütler yer almıştır. Buna
göre 2000/2001 yılında Türkiye hububat fiyatları en az 150 ABD doları, en çok
Şikago Borsası 2. kalite kışlık kırmızı ekmeklik buğdayın Türkiye’ye ithal
maliyetinin %35 fazlası olacak şekilde ilan edilecektir. Hububat
fiyatları Hükümet tarafından 102 bin lira olarak açıklanmıştır. Daha önceki yıl
80 bin lira olduğu göz önüne alınır ise artışın ancak %27.5 olduğu
görülmektedir. 2000 yılı sonu itibarıyla enflasyon %39 olmuştur. Tarımsal üretim
maliyetlerindeki ve enflasyondaki artış dikkate alındığında; tarım sektörünün
desteklenmediği, hatta tam tersine vergilendirildiği ortaya çıkmaktadır. Ancak bir
sonraki yılda yapılması planlananlar dikkate alındığında, yine de üreticinin en
iyi yılının 2000/2001 olacağını söylemek çok zor değil. Şeker pancarında kota sisteminin uygulanacağından
söz edilmektedir. Ülkemizde bugün şekerde yaşanan stok sorunu, Türkiye’de çok
fazla şeker pancarı üretiminden kaynaklanmamakta, gereksiz şeker dışalımından
kaynaklanmaktadır. Bu nedenle kota uygulaması, eğer gerçek bir nedene dayanıyorsa
uygulanmalıdır. Bir yandan
dışarıdan şeker getirip, diğer yandan pancar üretiminde kısıtlamaya gitmek
çiftçinin ve ülkenin zararınadır. Hele hele Bursa’da Arjantin’den getirilecek
mısır nişastasından tatlandırıcı elde edecek yabancı kaynaklı fabrika kurup,
Türk şeker pancarı üreticisine kısıtlama getirmek tam bir faciadır. Kredi faizlerinin yüksek tutulacağı ve Ziraat
Bankası kredilerinin kısıtlanacağı ifade edilmektedir. Enflasyon hedefini %25
olarak belirleyen ve yılı %39 ile bitiren bir Hükümetin, çiftçileri bugün
hayvancılıkta %54, bitkisel üretimde %65 ve mekanizasyonda %71 olan kredi faizleriyle
tarım yapmaya mahkum etmesi çiftçiyi canından bezdirmek ve tarımdan
uzaklaştırmaktan başka hiçbir anlam taşımamaktadır. Tarımsal
üretimi ticaretten ve sanayi üretiminden ayıran temel özelliklerden biri sermayenin
devir hızının çok düşük oluşudur. Sanayi sürekli üretimde bulunup üretimini
nakite çevirirken gerek bitkisel gerekse hayvansal üretimde, üretim belli bir zamanı
kapsadığından üretimin paraya çevrilmesi çoğu durumda yılda ancak bir kez
olmaktadır. Bu nedenle tarımsal üretimi, ticari kredi faizi ile yapabilme şansı
yoktur. Böyle bir anlayış çiftçiyi tarımın dışına çıkarır ve tarımın
dışına çıkan çiftçiyi de bir daha tarlaya ya da ahıra sokmak mümkün olmaz. Topluma
tarımsal reform olarak sunulan açıklamalarda tarıma ilişkin yetki ve sorumlulukların
birçok kuruma dağılmış olmasından ötürü yaşanan çok başlılığın doğru
çözümlere ulaşmasını zorlaştırdığı sürekli ifade edilmektedir. Ve bu çok
başlılığı gidermek için de başbakan veya onun görevlendireceği bir bakanın
başkanlığında 4 bakan ve çok sayıda kuruluşun üst düzey yetkililerinin
katılacağı bir Tarımsal Destekleme ve Yönlendirme Kurulu’nun, ayrıca yine çok
çeşitli kuruluş temsilcilerinden oluşan Tarımda Yeniden Yapılanma ve Destekleme
Kurulu’nun kurulduğu belirtilmektedir. Böylesi kurulların oluşturulması, ifade
edilenin tam aksine var olan düzenin sürmesi yanında ve daha vahim olarak Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı’nın kendi yetkisinde olması gereken konularda kendisini
yetersiz görerek yetkisini diğer kuruluşlarla paylaştığını kesinlikle kabul etmesi
anlamına gelmektedir. DGD
SİSTEMİNİN NEDEN OLABİLECEĞİ SORUNLAR 2001/2002
yılında yürürlüğe sokulması taahhüt edilen DGD sisteminin ülkemizde uygulanması
halinde çok önemli sorunlar çıkacaktır. Bu kısımda bunlara kısaca deyineceğiz. Tüm
Dünya uygulamalarında olduğu gibi üretimden bağı kopartılmış bir doğrudan gelir
ödemesi yıllar içinde azaltılacak ve zaten sefalet içinde yaşamaya çalışan
üreticinin durumu daha da kötüleşecektir. Türkiye’de
kişi başına ulusal geliri yıllık 1000 ABD dolarının altında olan tarım kesimine
verilecek doğrudan gelir, geçinme düzeyinin altında bir gelirle yaşamaya çalışan
üreticilerin beslenme-barınma-giyinme gibi temel gereksinimlerine gidecek ve tarımın
finansman açığı daha da büyüyecektir. DGD
sisteminde müdahale kurumlarının varlığına gerek bulunmamaktadır. Bu çerçevede
süreç içerisinde tüm tarımsal KİT’ler özelleştirilecek ve
üretim-pazarlama-tüketim ağında yaşanacak kaostan en çok üretici ve tüketici
konumunda bulunan geniş halk kesimleri zarar görecektir. Üretimle
bağı kopartılmış bir DGD sistemi ile ülke tarımının en acil gereksinimlerinden
olan üretim planlamasının gerçekleştirilmesi ve uygulanması da olanaklı değildir.
Tarımsal alan başına ödenecek destek uygulamaları üreticiyi en az masrafla en çok
verimi alabileceği ürünlere yöneltecek, bir yandan açıklarımız devam ederken
diğer taraftan ürün stokları oluşacaktır. Niyet
mektubunda, önemli bazı ürünlerle ilgili bazı uygulamalara yer verilmekte, diğer
ürünlerle ilgili olabilecek uygulamalar gözardı edilmektedir. Oysa parite nedeniyle
bütün ürünler birbirine bağımlıdır ve ürünler bir bütün olarak
değerlendirilmelidir. IMF
ve Dünya Bankasınca ileri sürüldüğünün aksine sahip olunan tarımsal arazi
bazında yapılacak ödemelerden en büyük payı yine toprak ağaları almaya devam
edecektir. Ülkenin
halen çok önemli bir bölümünden kadastronun geçmemiş olması gerçeği
karşısında, sistemin işleyebilmesinin olmazsa olmaz koşulu olan kayıt sisteminin
hedeflenen tarihe kadar sağlıklı olarak gerçekleştirilmesi olanaksızdır.
Sağlıksız bir kayıt sisteminden ise yine siyasiler ve toprak ağaları yararlanacak,
bürokrasi ile başa çıkamayacak olan küçük üretici ise sistemde zaten küçük olan
payını dahi alamaz duruma gelecektir. Yine
savunulanın aksine, ülkenin tüm tarımsal arazi varlığı baz alınarak yapılan
doğrudan gelir ödemesi ile Hazinenin yükünü azaltmak olanaklı değildir. Bunun ancak
iki yolu vardır. Ya ödeme miktarı çok düşük düzeylerde tutulacak ya da geçmişte
belirli ürünlerin ekim alanları saptanarak yalnızca o alanlar için doğrudan gelir
ödemesi yapılacaktır. İstatistik ve kayıt açısından ülkenin içinde bulunduğu
durum göz önüne alındığında, bunların sağlıklı olarak başarılabilmesi
olanaklı değildir. Ayrıca ürün ayrımına gitmenin, ülkenin değişik coğrafi
bölgelerden oluştuğu düşünüldüğünde adaletli olmayacağı da açıktır. DGD
sisteminde yükün vergi mükellefleri üzerinde olması nedeniyle tarım dışı kesimler
ile tarım kesiminin haksız ve çok yanlış olarak karşı karşıya getirilme durumu
ortaya çıkacaktır. DGD
sistemi ile girdi (gübre) desteğine son verilmesi, tarımsal üretimde ve DGD
kapsamında olmayan üreticilerin gelirlerinde ani düşüşlere yol açacaktır. Hektara
gübre tüketimi Yunanistan’da 170 kg, Fransa’da 295 kg, Türkiye’de 83 kg dır.
Desteğin kaldırılmasının, ülke ortalaması olarak yetersiz olan bu kullanım
değerlerinin daha da aşağıya düşmesine neden olacağı ve bunun da tarımsal üretim
kayıplarına yol açacağı açıktır. TARIMDA
DESTEKLEME SİSTEMİ NASIL OLMALIDIR Ülkemizde
tarım sanıldığı ve çoğu zaman söylendiğinin aksine yeterli ölçüde
desteklenmemektedir. Tarıma yapılan destekler üretici başına ABD’de 20 bin dolar,
AB’de 8 bin dolar ve ülkemizde 230 dolardır. Hektar başına ise ABD’de 94 dolar,
AB’de 501 dolar, ülkemizde ise 36 dolardır. Ülkemizde, tarım kesiminde barınan
nüfusun diğer ülkelerin çok üzerinde olması dolayısıyla tarıma yapılan desteğin
çok daha yetersiz olduğu bir gerçektir. Tarıma
yapılan desteklemeler, tüm ülkelerde olduğu gibi sürdürülmelidir. Destek, ürüne
ve üreticiye olmak şeklinde ayrı düşünülmelidir. Desteklemenin en temel amacı
ekonomik bir sektör olarak yarışabilir-gelişebilir işletme büyüklükleri ile
düşük maliyetli, verimi ve kalitesi yüksek üretim elde etmeye yönelik olmalıdır. AB’ne
girmeye aday olduğumuz bir dönemde, bu konunun önemi çok daha fazla öne
çıkmaktadır. Ayrıca bu alanda yapılacak her türlü yeni düzenlemenin, tarım
kesiminde çalışan ve zaten ulusal gelirin bölüşümünden en az payı alan tarım
çalışanlarının ekonomik durumlarını daha da geriye götürür bir sonuç
doğurmaması gözetilmelidir. Türk
tarımsal ürün fiyatlarını Dünya fiyatları düzeyine çeken, bu esnada oluşan
üretici kayıplarını doğrudan ödemeler ile karşılayan ”noksanlık ödemeleri
sistemi”nin Türkiye’de de uygulanmaya başlanması yolundaki çalışmalara hız
verilmelidir. Bu
çerçevede uygulanacak noksanlık ödemeleri (telafi edici ödemeler) sistemi ile: a) Yerel
fiyatlar Dünya fiyatları düzeyine çekilmelidir. b) Üretim
yılından önce açıklanacak hedef fiyat ile üretim yönlendirilmeye çalışılmalı,
hedef fiyat ile piyasa fiyatı arasındaki fark üreticiye gelir yardımı olarak
ödenmelidir. Belirlenecek müdahale fiyatının altındaki fiyat oluşumlarında Devlet
alımı yapılmalıdır. c) İşleyicinin
ve tüccarın hasat döneminde alıma girmesi için olumlu makroekonomik politikalar
düzleminde, Devlet stoklarını daha sonra daha düşük fiyatlarla elde etme olanakları
ortadan kaldırılmalıdır. d) Devletin
tarıma desteği arttırılarak sürdürülmelidir. Ancak bu destekte öncelik tarım ve
toprak reformu çerçevesinde rasyonel tarımsal altyapının oluşması yönünde
kullanılmalıdır. e) Halen
spot piyasa düzlemini aşamamış borsa sisteminin forward sistemde çalışabileceği
teknik altyapı oluşturulmalıdır. Bu amaçla ürün standardizasyonu ülke bazında
belirlenmeli, sisteme uygun analiz ve depolama olanakları yaratılmalıdır. NOKSANLIK
ÖDEMELERİ SİSTEMİNİN ÇALIŞABİLMESİ İÇİN Tarımsal
altyapısı iyileştirilmiş tarım sektöründe noksanlık ödemeleri sisteminin etkin
olarak çalışabilmesi için; Tarımsal
sorunlar öncelikle tüm Türkiye ekseninde uygulanacak makro politikalar ile
çözülebilecek niteliktedir. Bu alanda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan başka
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, ilgili Devlet Bakanlıkları, DPT, Hazine
Müsteşarlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, Merkez Bankası... yetki sahibidir.
Çok başlılık “yönetememe” karmaşasını yaratmaktadır. Tarımın tüm
ürünleri ve bunlarla ilgili tüm konulardan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın
sorumlu olmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalı ve bu Bakanlık, personel
ve teşkilat yapısı olarak bu görevi yürütebilecek bir yapıya kavuşturulmalıdır. Kırsal
gelirin çeşitlendirilmesi yolunda Devlet her türlü araştırma, destekleme
hizmetlerini sağlamalıdır. Kentlerde yaşanan ve zaten çözülemez duruma gelmiş
sorunların daha da büyümemesi için nüfusun olabildiğince kırsalda tutulması,
insanca yaşayabileceği bir gelire kavuşturulması ve temel tarımsal etkinliklerden
olabildiğince uzaklaştırılması rasyonel bir politik tercihtir. Şarapçılık,
konservecilik, örtü altı sebzecilik, köy el sanatları vb. tarıma dayalı kırsal
gelir çeşitliliğini arttırmak, Türkiye coğrafyası ekolojisine uygun yürütülecek
bir çalışma ile olanaklı olabilir. Üretici
gelirleri düşüklüğünün en önemli nedenlerinden biri pazarlama kanallarında
yaşanan sorunlardır ve bunun çözümü de hal mafyasının kırılmasından
geçmektedir. Üreticiler, kooperatifler ya da üretici birlikleri aracılığıyla
ürününü tüketim merkezlerine götürüp büyük kentlerde pazarlayabilmelidir. Buna
yönelik hukuki ve idari düzenlemeler yapılmalı, bu alanda her türlü destek
kooperatiflere ve üretici birliklerine sağlanmalıdır. Başlatıldığı
yıldan bu yana özelleştirme çalışmalarından ülkenin elde ettiği gelir 6 milyar
dolar iken, bu çalışmaların gideri 5.8 milyar doları bulmuştur. Bu genel sömürü
yapısının ötesinde, tarımdaki özelleştirme çalışmalarının sonuçları, tarım
kesimi için tam anlamıyla bir yıkım şeklinde olmuştur. Bu nedenle tarımsal
KİT’lerin özelleştirilmesine son verilmeli, ancak siyasi etkilerden uzak kalacak
şekilde özerk ve rasyonel çalışabilecekleri konumlar sağlanmalıdır. SOSYAL
DEVLET VE KAMU İKTİSADİ TEŞEBBÜSLERİ
Bugün
gelişmiş ülkeler olarak adlandırdığımız ülkelerde 1920’den 1980’e kadar olan
dönemde Devletin rolü gittikçe artmış, sosyal koruma mekanizmalarını oluşturmada
baş aktör olmuştur. Türkiye’de
Devlet müdahalesinin en önemli aracı kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) dir. 1933
yılından sonra Devlet işletmeciliği, Devletin ekonomiye dolaysız müdahalesi gibi
politikalar yaygınlık kazanmıştır. 1934
yılında Etibank ve Sümerbank birer Devlet bankası olarak kurulmuşlardır. Bu
KİT’ler ile maden, çimento, kağıt, cam, dokuma gibi sanayilerin geliştirilmesi
amaçlanmıştır. KİT’lerin temel kaynağı vergiler ve yerli malların kullanılması
olmuştur. 1939’dan sonra özellikle savaş döneminin yarattığı buhranı ülke
içinde büyük oranda Devlet kuruluşları göğüslemiştir. Planlı gelişme
anlayışının oluştuğu 1960-1980 yılları arasında yeni KİT’ler kurulmuş, var
olanların da yetkileri genişletilmiştir. Genel
olarak KİT’lerin ekonomimizde yerine getirdiği ve getirmekte olduğu görevler şöyle
sıralanabilir: ·
KİT’ler
özel sektörün cesaret edemediği, kârın kesin olmadığı, ancak kamu yararının
gerektirdiği durumlarda yatırımlar gerçekleştirebilirler. ·
Bölgeler
arası eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yardımcı olurlar. ·
Ekonomik
darboğazlarda, ulusal çıkarın öne çıktığı durumlarda önemli görevler
üstlenirler. ·
Ekonomide
tekelcilik sonrasında ortaya çıkabilecek fiyat dengesizliklerinin düzeltilmesine
yardımcı olurlar. Bu haliyle KİT’ler tekelciliği sağlamak bir yana onun olumsuz
sonuçlarını ortadan kaldırırlar. ·
Temel
ihtiyaç maddeleri ve hizmetlerin kâr amacı gütmeden bütün bölgelere dağılmasını
sağlarlar. ·
İstihdam,
gelir dağılımının düzeltilmesi, vergi gelirlerinin arttırılması gibi Devlet
politikalarının oluşturulmasında temel rol üstlenirler. TARIM
SEKTÖRÜNDE ÖZELLEŞTİRME
Sosyal
devlet ilkesi ilk defa 1961 Anayasası’nda yer almıştır. 1982 Anayasası’nın 2.
maddesi de sosyal devlet ilkesiyle ilgilidir. Ancak uygulamalar ve izlenen politikalar bu
ilkeyle uyumsuzdur. 1961 Anayasası’ndaki sosyal devlet ilkesi şu şekilde
anlatılmaktadır: “Sosyal devlet bireylere
yalnızca mülkiyet, yaşam hakkı gibi temel hakları sağlamakla kalmamalı, onların
insanca yaşamaları için gerekli maddi şartları da hazırlamalıdır.” Özelleştirme,
sadece KİT’lerin satılması değildir. Özelleştirme ancak toplumdaki diğer
gelişmeler göz önüne alınarak anlaşılabilecek bir uygulamadır. Diğer bir
deyişle, sosyal güvenlik alanından eğitim alanına, sağlıktan kamu hizmetlerinin
tüm alanlarına kadar kâr mantığının yerleşmesidir. Zarar etmeyen, aksine bu
ülkenin her gelişiminde temel payı olan kamu işletmelerinin ve tüm mal
varlıklarının sermayeye peşkeş çekilmesi olayın sadece bir yönüdür. Özelleştirme,
sömürgeleştirmenin yeni bir biçimidir. Bu gidişle yok olacak olan ulusal ekonominin
kalkınmasını sağlayacak, ona kendi politikalarını kontrol etme olanağı sağlayacak
kamu işletmelerinin bıraktığı kârlı alanların, ulusötesi sermaye grupları
tarafından ele geçirilmesini garanti altına alacak bir uygulamadır. Özelleştirme,
bir ideolojidir. Çünkü devletin görevlerini, vatandaşa karşı sorumluluklarını
değiştirmeye çalışan, devleti sadece kurallara uyulmasını sağlamakla yetkili
kılan bir anlayıştır. Son olarak
özelleştirme sosyal devletin bitişidir. Tüm kurumlarıyla kâr mantığı içinde
işleyen, vatandaşlarını kamu hizmetlerinde bile sermayenin insafına bırakan bir
yönetim yapısı sosyal devlet olamaz. IMF’nin
tarım konusunda dayattığı politikalar ülkemiz açısından çok önemlidir. Türkiye
gibi tarımdan geçinen nüfusun çok yüksek olduğu toplumlarda bu uygulamaların
sonuçları yıkıcı olacaktır. Uygulanan
bu politikaların hedefi, ulusötesi sermayenin ülkemizin verimli topraklarını
kullanabilmesi, tarımda ithalatın arttırılmasıdır. Cargill gibi ulusötesi firmalar
Dünyada bir tohum tekeli oluşturmaktadırlar. Çiftçiler bu tohumlarla daha çok ürün
almakta, ancak ürünün tohumunu kullanamamaktadırlar. Çünkü bu firmalar tohumların
genleriyle oynayarak tekrar kullanılmasını önlemekte ve çiftçimizi kendilerine
bağımlı hale getirmektedir.
SEK
fabrikaları, başta Koç Holding olmak üzere patronlara haraç mezat satılmasının
ardından süt fiyatları 1 yılda %150 artarak halkın en temel gereksinimlerinden biri
piyasanın acımasız koşullarına terk edilmiştir. Amaç bu alanda kamu üretimini
tamamen yok etmek olduğu için MİS Süt patronları Dalaman’daki SEK fabrikasını
satın aldıktan sonra kapatmışlardır.
Bugün ABD
tekelleriyle ortak sigara fabrikaları kuran Sabancı için de Tekel aynı şekilde
özelleştirilmesi gereken bir KİT’tir.
57.
Hükümetin uygulamaları ve hazırlıkları stratejik ürün olan şeker üretimimizi de
olumsuz etkileyecek ve bu üründe de dışa bağımlılığımızı arttıracak
niteliktedir. Her yıl 7 binin üzerinde köyde 430 bin hektar arazide 450 bin çiftçi
ailesi tarafından üretilen şeker pancarından 3 milyon kişi geçimini sağlamaktadır.
Ülkemizde halen yılda 4-5 milyon dekar alanda ekim yapılarak 18-20 milyon ton şeker
pancarı üretilmekte ve bundan da 2-2.5 milyon ton şeker üretilmektedir. Sektör aynı
zamanda hayvan kaba yem açığını kapatmaya da önemli bir katkıda bulunmaktadır.
Ülkemiz
pancar şekeri üreticisi ülkeler arasında üretim bakımından önemli bir yere
sahiptir. Fransa, Almanya ve ABD’den sonra 4. sırada yer almaktadır. Sektörde
halen 26’sı Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (TŞFAŞ), 3 tanesi de PANKOBİRLİK
bünyesinde olmak üzere 29 şeker fabrikası faaliyet göstermektedir.
IMF’ye
verilen 2. niyet mektubunda Tekel, Çaykur ve Şeker Fabrikaları özelleştirme
kapsamına alınmıştır. Tarımsal
işletmelerin başında gelen TİGEM (Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü) hem
üretici olarak hem de köylüye damızlık hayvan, tohum, fide vb. girdi sağlayan
çiftlikleri bünyesinde toplamaktadır. Şu anda 3
milyon 806 bin 301 dekar arazi varlığı ile Türkiye’nin en büyük tarımsal
kuruluşudur. Bu arazilerin %80’inde tarım yapılmaktadır. Tahıl üretimi başta
olmak üzere bitkisel üretim de yapılmaktadır. Bioteknoloji, genetik mühendisliği,
tohum konusunda bilimsel çalışmaların yapılabileceği işletmeler sadece
TİGEM’dedir. Tahıl tohum üretiminin %97’sini karşılamaktadır. Yağlı, lifli ve
yem bitkilerinin tohum ihtiyacının çoğunu TİGEM’ler karşılamaktadır. Hayvan
ıslah çalışmalarının yapılabildiği altyapıya sahiptir. Türkiye özellikle
tohumculuk için ciddi bir pazardır ve bu haliyle TİGEM, başta dev tohum tekelleri
olmak üzere, tekeller için çok önemli bir engeldir. Tarım ve
Köyişleri Bakanı Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, TİGEM’e bağlı işletmelerin
özelleştirilmesi ile ilgili şu açıklamaları yapmaktadır: “Yüksek Planlama Kurulundan çıkarılan karar
(24.12.1999 tarih ve T-46 sayılı karar) çerçevesinde, daha önce TİGEM’e ait 10
işletme özel sektörle işbirliğine açılmıştı. Alınan yeni bir kararla Anadolu,
Boztepe, Çukurova, Gökhöyük, İnanlı, Kahramanmaraş, Karaköy, Konuklar, Ulaş ve
Ankara Merkez İkmal ve Bakım Atölyesi İşletmeleri de özel sektörle işbirliğine
açıldı. Böylece iştirak kurulacak işletme sayısı 20’ye çıkarıldı. TİGEM’e
ait tesis ve varlıklar aynî sermaye olarak konulmaksızın kurulacak şirkete
kiralanacak ve elde edilecek kira bedeli TİGEM’in sermaye katkısı olacaktır.
Kurulacak ortaklık en az 10 yıl süreli olacaktır. TİGEM bir İktisadi Devlet
Teşekkülüdür. KİT’lerin hukuki rejimini düzenleyen 233 sayılı kanun Hükmünde
Kararname, İktisadi Devlet Teşekküllerinin %15-50 sınırları arasında sermaye
katılımı ile özel teşebbüslerle ortaklık kurmalarına imkan tanımakta ve bu
yapılanma iştirak olarak
isimlendirilmektedir. TİGEM’in bu ortaklığa açılımı, iştirak niteliğinde
olduğundan ve yine TİGEM, 4046 sayılı Özelleştirme Kanununa tabi olmadığından, bu
bir özelleştirme değildir.” Demektedir. Ne yazık
ki Bakanında ifade ettiği gibi özelleştirmeye açılamayan yerler bir yolu bulunup
“iştirak” adı altında özelleştirilmektedir. TİGEM’den
sonra önemli diğer bir tarımsal işletme de TÜGSAŞ (Türkiye Gübre Sanayi AŞ) tır.
TÜGSAŞ’ın tüm ürünleri göz önüne alındığında Pazar payı %30’dur. Gübre
üreten diğer kamu kuruluşu İGSAŞ (İstanbul Gübre Sanayi AŞ) ile beraber 4150 kişi
istihdam etmekte ve Türkiye’nin 4 milyon tonluk toplam yıllık gübre üretiminin
%40’ını karşılamaktadır. IMF’ye
verilen taahhütler doğrultusunda ucuz gübre desteği ortadan kaldırılacağı için
devletin gübre fabrikalarına da gerek kalmamıştır. Bu yüzden TÜGSAŞ’ın Gemlik,
Samsun ve Kütahya tesisleri ile İGSAŞ satışa çıkarılmıştır. Yine bu
kategoride sayılacak ve bir dönem adı Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TDZK) iken
traktör ve tarımsal alet üretimiyle tarımda modernizasyonun temel taşı olan Türkiye
Zirai Donatım AŞ (TZDAŞ) de satışa çıkarılmıştır. 1 Haziran
2000’de Hükümet, “Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri Hakkında Kanun”u
meclisten geçirmiştir. Buna göre kooperatif ve birlikler sözde özerkleştirme adı
altında birer ticari şirkete dönüştürülmüş, köylülerin hem fiyat ve alım, hem
de kredi sağlama yoluyla desteklenmesinin önü kapanmıştır. Asıl önemlisi de
kooperatiflerin ürün işleme tesislerinin de ayrılarak birer anonim şirket olması
hükmü getirilmesidir. Böylece bu tesislerin özelleştirilmesi için hazırlık
başlamıştır. SONUÇ
Günümüzde
tarımı ileri ülkeler, geçmişte bizim yaşadığımız sorunların hepsini
yaşamışlar, ancak aldıkları üretim ve kaliteyi teşvik edici desteklemeler ve
organizasyonlarla üretim fazlasına ulaşmışlar ve günümüzde bu fazlalıkları
eritebilmek ve üretimi azaltabilmek amacıyla yeni düzenlemelere gitmişlerdir. Bugün
hala birçok sorunları bulunan, yeterli miktarda üretemeyen ve verim düşüklüğü
yaşayan tarımımız için gelişmiş ülkelerin uyguladığı kuralları uygulamak
tarımımızın sonu olacaktır ve bunu görebilmek için de tarımcı olmaya gerek
yoktur. Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), 30 Ekim 1947 tarihinde imzalanıp 10 Ocak
1948 tarihinde yürürlüğe giren, Dünya ticaretine ilişkin kurallar koyan tek çok
taraflı sözleşmedir. GATT’ın temel amacı, Dünya ticaretinin
serbestleştirilmesidir. Bretton Woods Konferansından sonra kurulan IMF ve Dünya
Bankası gibi, o da II. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük güç ve prestij kazanmış
olarak çıkan ABD’nin öncülüğündeki uluslararası sistemin, Dünya Düzeni ile
ilgili olarak saptadığı sorunların çözümüne yönelik olarak kurulmuştur. Bu
kuruluşlar arasında GATT’a yüklenen misyon ise, Dünya ticaretinde liberalizasyonu
sağlamaktır. Tarımın;
GATT’ın öngördüğü ticaretin serbestleştirilmesi kapsamının dışında kalması,
ABD’nin 1955 yılında GATT’a bir istisna hükmünü geçici olmak kaydıyla
koydurmasıyla ortaya çıkmıştır. Söz konusu hükümle, ABD kendi üreticilerini
dış rekabetten korumak için süt dışalımına uygulamakta olduğu kotayı
kaldırmayı reddetmiştir. Bu istisna, izleyen yıllarda yaygınlaşmıştır. Bu
gelişmeler doğrultusunda tarım birçok ülkede karmaşık yöntemlerle teşvik edilmiş
ve korunmuştur. OTP ile AB, ABD karşısında tarım ürünleri ticaretindeki payını
sürekli olarak arttırmaya başlayınca, ABD GATT’ı kullanarak tarım ürünleri
ticaretinde de liberalizasyonun sağlanmasını savunmaya başlamış, Uruguay Raund ile
de bunu başarmıştır. AB
içerisinde de topluluk uzun yıllar boyunca kendi içine olan mal ve hizmet alımlarına
kotalar koymuş ancak kendi içerisinde bu akımları kolaylaştırmıştır. II. Dünya
Savaşı sonrasında, yeni sömürge ülkelerini tarım ülkeleri olmaya yönlendirmesi
ABD’nin tarımsal ürün stoklarını oldukça arttırmıştı. Kendi ülkesindeki
üreticileri desteklemeler yaparak korurken, ikili anlaşmalarla, yeni sömürge
ülkelerin ABD’nin pazar alanını daraltabilecekleri ürünleri üretmekten uzak
tutmuştur. Daha da ileri giderek Türkiye’nin tarım politikalarını bir bütün
olarak kendisi belirlemeye başlamıştır. ABD Senatosu, elinde kalmış fazla tarım
ürünlerinin pazarlanması için PL 480 sayılı bir yasa çıkardı. Yasanın 104.
Fıkrası şöyle diyordu: “Uluslararasında
dengeli bir ekonomik ve ticari gelişmeyi teşvik için anlaşmalara uygun olarak alınan
paraların %25’ini aşmamak kaydı ile bu maksat için ayrılacak ve Export-İmport
Bankasında istikrar için varılan karşılıklı anlaşmaya göre, ABD iş firmalarına
ve onların kollarına, şubelerine ve bu firmalara bağlı diğer firmalara, o
ülkelerdeki işlerini geliştirmek, yahut yerli ve yabancı firmalara Amerikan tarım
ürünlerinin pazarlanması, tüketiminin arttırılması ve dağıtılmasına yardım
edecek tesisler kurmak için verilir. Ancak Amerika’da üretilen ve imal edilen mallara
rekabet maksadıyla ABD’ye ihraç edilmesi için yahut Amerikan tarım mallarına ve
imalatına dış pazarlamada Amerika ile rekabet edebilecek herhangi bir üretim veya
imalat için bu istikraz yapılmayacaktır.” Türkiye
ile ABD arasında tarım ürünleri ile ilgili anlaşmalarda, aslında ABD lehine
yatırım yasası olan bu yasa esas olmuştur. Ülkemizdeki sabun üretimimizde, yerli
üretimimiz olan zeytinyağı kullanımı kullanılmamış, ABD’den ithal edilen don
yağı ve soya yağı kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda da zeytin
üreticimiz, bugün içinde bulunduğu sıkıntılı duruma düşmüştür. Zeytine
gereken önem verilseydi, bugün sahillerimizde onların yerlerini yazlık konutlar
alamazdı. Siyasilerimiz
ise yukarıda açıklananların tam tersine hareket etmekte ülkemizdeki tarım ve
hayvancılığı süratle bitirme noktasına getirmektedirler. Hayvancılığımızın
gelişmesi için büyük katkıları olan Et ve Balık Kurumu, Yem Sanayi AŞ ve Türkiye
Süt Endüstrisi Kurumu özelleştirme adı altında yok edilmişlerdir.
Hayvancılığımızın bugün düştüğü durum ortadadır. Yurt dışından getirilen
damızlık hayvanlarımız et sıkıntısı yüzünden kesilmişlerdir. Şeker
dışalımının serbest olduğu ülkemizde şeker fazlamız var diye şeker pancarına
uygulanan kota son derece mantıksızdır ve çiftçiyi bitirmeye yöneliktir. Şeker
pancarı üretimimizde yaşanacak olumsuzluklar hayvancılığımızı da olumsuz yönde
etkileyecektir. Ülkemizde
şeker sektörümüzü ve hayvancılığımızı olumsuz etkileyecek ithal mısırdan
tatlandırıcı üretimi de yaygınlaşmaktadır. Son yıllarda kontrolsüzce büyüyen
tatlandırıcı üretimi, gerekli önlemler alınmadığı taktirde şeker üretimimizi
tehdit eder hale gelecek ve ülkemiz bu stratejik üründe de dışa bağımlı
olacaktır. Pancar
şekerine göre daha ucuza mal edilmesi ve 1990 ve sonrası önemli teşvik ve destekler
sağlanarak Çukurova ve Marmara Bölgesinde sanayi tesisinin kurdurulması sonucu
tatlandırıcı üretimi artmış ve gıda sanayinde geniş bir kullanım alanı
yakalamıştır. Gelişmiş
ülkelerde de tatlandırıcılar kullanılmaktadır. Ancak onlar üretimi planlayarak (AB
ülkelerinde toplam pancar şekeri üretiminin %15 oranında tatlandırıcı üretimine
izin vermektedirler) doğabilecek olumsuzlukları baştan önlemektedirler. Türkiye
tarımımızın gerçeklerini ve küreselleşme karşısında gerekli tedbirler
alınmadığı taktirde düştüğü ve düşeceği konuları örnekleri ile kısaca
anlatmaya çalıştık. Tarımımızın geleceği konusunda tarihi kararlar almaya çalışan siyasilerimizin, bu konuda uzman kişi ve kuruluşlar ile işbirliğine gitmelerini ümit ederek çalışmamızı sonlandırıyoruz. KAYNAK: 1. TMMOB
Ziraat Mühendisleri Odası Bültenleri ve Basın Açıklamaları 2. Türkiye
Tarımı 2000, Prof. Dr. Gürol Ergin, Zehra Eyicil 3. Küreselleşme
Koşullarında AB Ortak Tarım Politikası ve Türkiye Tarımı (Hububat Örneği),
Gökhan Günaydın 4. AB
Tarım Politikası, Selda Paydak 5. Tarım
ve Köyişleri Bakanlığı, Tarım ve Köy Dergileri 6. Tarım
Masası Bültenleri, CHP WEB sayfası 7. Tarım-Sanayi
İlişkilerindeki Gelişmeler, Meftune Emiroğlu 8. Kapitalizmde
Tarım ve Köylü Sorunları, Deniz Keskin 9. Tarım
Reformu Kimler İçin Yapılıyor, Armağan Öztuksavul 10. Özelleştirme
ve Sosyal Devlet, Koray Değirmenci 11. Türkiye
ve AB’de Tarım Sektörüne Yönelik Desteklemeler, Prof. Dr. Tayfun Özkaya, Yrd. Doç.
Dr. Ferruh Işın, Araş. Gör. Ayşe Uzmay 12. Türkiye’nin
Katılım Yönünde İlerlemesine İlişkin Komisyon 1998-1999-2000 Düzenli Raporları,
Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği WEB sayfası
|