mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Cargill Dosyası

Tarım Reformu Kimler İçin?

Hazırlayan: Armağan Öztuksavul, 23 Temmuz 1999


Kurban Dağının Önündeki Kurban

Kurban dağı, İznik Gölünün Güney Batı ucunda duvar gibi yükselir. Bir ucu Gemlik’e, diğer ucu İznik’e doğru uzanır ve Orhangazi’nin de tam Güney’ine düşmektedir. Yaklaşık 1300 m kadar yükseklikteki Üçkayalar zirvesinden hem İznik gölü, hem Gemlik körfezi hem de ikisinin arasındaki ova nefis bir manzara oluşturur. Çok kültürlü tarım yapılan bu ova son derece verimlidir. Karışık ağaçlı bir orman, bütün dağı zirvesine kadar kaplamaktadır. Dağın eteklerinde ve alçak yerlerinde, ülkenin belki de en lezzetli zeytinlerinin yetiştiği zeytin ağaçlarıyla ve meyve bahçeleri vardır. Ovayı da içine alan İznik gölü havzası da su temizliği acısından ülkenin ender yerleri arasında sayılmaktadır. İşte bu ovanın ortasına kondurulmaya çalışılan bir tesis, bu güzelliklerin çanına ot tıkamaya kararlı görünüyor. Cargill Mısır Nişastası Fabrikası, ulusötesi (transnasyonal) bir dev şirket olan Cargill’in kar için insan yaşamını hiçe sayan uygulamalarından biri. Bu şirket masaya yatırıldığında ortaya çıkan bir gerçek daha var. En son görüşmelerde sosyal güvenlik ve tahkimin arkasından IMF’ye yapılma sözü verilen “tarım reformu”nun da aslında kimlerin isteği olduğu belli oluyor.

İznik Gölü’ne Tehdit

caravan.jpg (25740 bytes)İznik Gölü’nün yanı başında kurulmak istenen Cargill tesisinin önünden geçerken üzerinde “... kadar gündür iş kazası olmadı” tabelası dikkat çekiyor. İşte insan yaşamına önem veren örnek bir işletme diye düşünülebilir. Ancak ne yazık ki gerçekler böyle değil. Bu fabrika, 1. sınıf tarım arazisine kurulmak isteniyor ve günde yaklaşık üç bin ton suyu kullanarak kirletecek. Göle de yalnızca 6 km mesafede. Yani temiz kalmış ender su havzalarından biri daha tehdit altında.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Yılmaz Oktay, “Tesisin kurulmak istendiği yer, İznik-Orhangazi Sulama Projesi’nin uygulandığı alanın ortasında kalmaktadır. Böyle bir bölgede çok su kullanacak bir tesisin, çevreye olumsuz etkileri olmayacağını iddia etmek, hiç kimseye inandırıcı gelmemektedir." demişti (AA, 08/Haziran/1998). Zamanın Başbakanı Mesut Yılmaz' ın desteği ile Yüksek Planlama Kurulu'ndan ''özel karar'' çıkartan ABD'li Cargill firmasının Türkiye'deki üst düzey yöneticisi Sami Ajin , ''Bu fabrikayı mutlaka yapacağız. Dönüş yok'' diyerek buna cevap verdi. Ajin, Bursa belediyesi tarafından yapılan fabrikanın başka bir yere kurulması için yer gösterme önerisini de reddetti. Bursa Barosu başkanı Ali Arabacı, Bursa Ovası ve Uludağ'dan sonra şimdi de göllerin talanına sıra geldiğini söyledi. Arabacı, ABD'li Cargill firmasının ''kişiye özel'' izinler aldığını bu izinlerin Anayasaya ve ulusal yasalara aykırı olduğunu savunmaktaydı ve ''Tesis tarımsal üretim adıyla ambalajlanıyor. Oysa, burası tarım ürünü kullanacak bir kimya sanayiidir. İnşaat tamamlanır, üretime geçilirse İznik Gölü'yle birlikte verimli binlerce dönüm arazi ve Gemlik Körfezi büyük zarar görecektir'' demekteydi. (Cumhuriyet, 03/Temmuz/1998) Önce YPK 195 bin metrekare alanı “tarım dışı” ilan etti, ardından “Firmanın talebi üzerine DSİ Genel Müdürlüğü’nün de bölgede yürüttüğü İznik 2. Merhale Sulama Projesi’nde gerekli revizyonu yaptığı öğrenildi.” Bayındırlık İl Müdürlüğü ise DSİ’nin olumlu görüşüyle hazırladığı Mevzii İmar Planı’nı, İl İdare Kurulu’na sundu ve planı imzaya açtı. İmzaların tamamlanmasının ardından plan, Bursa Valisi Orhan Taşanlar’ın onayına sunuldu. (AA, 01/Mayıs/1999) Bursa Valisinin Ankara’da kamu emekçilerini tokatlayan ve Metin Göktepe cinayetinde yargılanmayan, eski polis müdürü olduğunu hatırlamakta yarar var. Şüphesiz Vali Taşanlar, planı onayladı ve Bursa Valiliği İl İdare Kurulu Cargill firmasına inşaat ve imar ruhsat izni vermiş oldu.

Bir yıllık mücadele

Bursa’daki TMMOB birimlerinin de içinde bulunduğu örgütler, bir yılı askın bir suredir, bu çokuluslu şirkete karşı mücadele ediyorlar. Baronun sözcülüğünü yaptığı 19 örgüt ve şahsın başvurusu üzerine, Ağustos 1998’de Bursa 2. idare mahkemesi, Danıştay karar verinceye kadar yürütmeyi durdurma kararı aldı. Baro başkanı ``Yürütmenin durdurulması istemimiz İdare Mahkemesi`nce kabul edildi. Cargill firmasının İznik Gölü alanında başlattığı inşaatın durması lazım. Başbakanlık ve Valiliğin, mahkeme kararlarına uyması Anayasa`nın 138’inci Maddesi gereğidir. Mahkeme kararı herkesi bağlar. Hukuk devletinde yaşadığımıza inanmak istiyoruz.`` demişti. (AA, 21/Temmuz/1998). Ama tahmin edileceği gibi inşaat devam etti. Valilik bir üst mahkeme olan bölge idare mahkemesine başvurarak karara itiraz etti. Bölge idare mahkemesi Valiliğin itirazını reddetti (AA, 24/Mart/1999). Ama bu arada uzun zaman geçmiş, inşaat da ilerledikçe ilerlemişti.

Yine MAI ve Tahkim

Cargill’e şimdilik son darbeyi de Danıştay vurdu. "Davanın durumuna ve olayın özelliğine göre yürütmenin durdurulması isteminin mahallinde yaptırılacak keşif ve bilirkişi incelemesi üzerine düzenlenecek rapor alınıp, bu raporun incelenmesi sonucunda yeniden bir karar verilinceye kadar kabulüne oybirliğiyle karar verildi." (AA, 08/Nisan/1998) Şu anda şirket bir bekleyiş içinde. Çünkü, iktidarın yapmak istediği gibi, uluslararası tahkim mekanizmasıyla Danıştayın devreden çıkması gündemde. Kasım ayında Dünya Ticaret Örgütünün, Millenium Round toplantısında görüşülmeye başlanacak olan MAI kabul edildiği takdirde şirketlerin yatırımlarını korumak için tahkim yoluyla tazminat alması söz konusu olabilecek. Şirket MAI’yi beklemeden de ulusal yargıyı devre dışı bırakacak bir maddeyi sözleşmeye koydurabilir. Bu durumda dünyada daha önce bazı örneklerde görüldüğü gibi devletin kamu sağlığını göz önüne alarak aldığı herhangi bir önlem, dolaylı kamulaştırma sayılacak. Devlet de ya bu çok büyük tutardaki tazminatı ödemek zorunda kalacak ya da ödememek için kendi halkının sağlığını ve geleceğini hiçe sayarak şirkete izin verecek.

Cargill’e Karşı Birlik

Cargill’e tepkiler sadece ülkemizle sınırlı değil. Geçtiğimiz Mayısın 25’inde binlerce kilometre uzaktan gelen Bangladeşli kadın, Cargill’in sözcüsüne “Sizin sağlığa zararlı gıdalar ürettiğinizi biliyoruz. Bu yüzden sizi protesto etmeye geldik. Bunu derhal durdurun, yoksa Bangladeşli kadınlar sizi durduracak.“ diye haykırıyordu. Cargill’in Avrupa merkez bürosunun da bulunduğu Hollanda’ daki tesisin önüne toplanmış Hindistanlı ve Bangladeşli köylüler, “Kahrolsun Cargill” diye slogan atıyor, “Cargill’e Karşı Birlik”, “Genetik Teknolojili Gıdalara Hayır” yazılı pankartlar taşıyordu. Desteğe gelmiş Hollandalılar da onların isteğine uygun olarak eylemi daha geriden izliyorlardı. Bu eylem, “Dayanışma ve Direniş İçin Kıtalar Arası Karavan” programının bir parçası olarak gerçekleşti. (ICC News Bulletin, 30/Mayıs/1999)

En Büyük Özel Sahipli Şirket

Böyle bir tepkinin hedefi olan Cargill, 130 yıldan fazla geçmişi olan bir sermaye grubu. “Hoovers Şirketler Raporu”na göre dünyanın en büyük özel sahipli (halka açılmamış) şirketi. Tohum, tarım ürünleri ve gıda prosesi başlıca çalışma alanları. Ama gerçek bir çokuluslu şirket olarak finans ve metalürji gibi daha pek çok alanda da faaliyeti var. Kendi ifadeleriyle 65 ülkede, 130 değişik alanda, 1000 ayrı yerde, 80600 kişi istihdam ediyorlar. 1998 yılında 51 milyar dolarlık satış gerçekleştirmiş. Bu aynı zamanda ABD gıda sektöründe tüm şirketler kategorisinde onu Pepsi ve Coca Cola’nın önünde üçüncü sıraya yerleştiriyor. Şirketin ana hissedarları Cargill ve MacMilan aileleri, patronlar dünyasında da oldukça etkinler. Ortaklardan Whitney MacMilan’ın aktif bir üyesi olduğu “İş Dünyası Yuvarlak Masası” grubu uluslararası ticaretin “serbest”leşmesi için lobi faaliyeti yürütüyor. Bu günlerde de ABD’de sosyal güvenliğin Şili modeli özelleştirilmesi için politika geliştiriyor. Cargill aynı zamanda General Motors, Industrial Bank of Japan, Philips Electronics gibi diğer ulusötesi şirketlerle birlikte Dünya Patronlar Konseyinin de bir üyesi. Bunlar, zaman zaman bir araya gelerek, kendi çıkarları doğrultusunda dünyadaki politikalara müdahale etme tartışmalarını yapmaktadırlar. Geçen eylülde İstanbul’da yapılacak son zirve toplantısı, ABD’nin Afrika büyükelçiliklerinin bombalanması nedeniyle iptal edilmişti. (Sabah, 28/Ağustos/1998)

Cargill ABD’de sığır kesimi ve et paketlemenin %20’sini gerçekleştiriyor (Financial Times, 30/Kasım/1998). Forbes Magazin’e göre dünya tahıl ticaretinin dörtte birini kontrol eden Cargill, dünyanın en büyük tahıl şirketi. Bu günlerde dev pazarlama şirketi Continental’in tahıl şirketini satın almak üzere olan Cargill, kendi alanında ABD ihracatının %35’ini ele geçirmeyi planlıyor. Bu iki şirket şu anda dünya tahıl ticaretinin neredeyse yarısını kontrol ediyor. Cargill ayrıca geçen yıl, dünyanın en büyük tarımsal teknoloji şirketi Monsanto ile de işbirliğine gireceğini ve ortak bir şirket kuracaklarını duyurdu. Böylece tohumların geliştirilmesinden üretimine, ekiminden hasat sürecine, hasadın işlenmesinden gıda ürünü olarak tüketiciye sunulmasına, hayvan yeminden, et pazarlamasına kadar bütün safhalar üzerinde söz hakkına sahip olacak bir ittifak oluştu. (Para Dergisi 24/Mayıs/1998, The Gazette 15/Mayıs/1998) Cargill’in bu boyutlarda bir dev haline gelmesinde ve dünya pazarlarına hükmetmesinde ABD yönetimlerinin 1950’lerden bu yana tahıl, gıda paketleme ve tuz alanında yaptığı sübvansiyonların da önemli etkisi var.

Kendi verdikleri bilgiye göre, Cargill, faaliyet gösterdiği 65 ülkeden biri olan Türkiye ile 1960’lardan beri ticaret yapıyor. 1986 yılındaysa kendi bürosunu açmış. Merkez büroları, İstanbul’da ve 5 ayrı noktada 400 civarında personel çalıştırıyor. Mustafa Kemal Paşa’ daki fabrikalarında genetik olarak değiştirilmiş bir ürün olan hibrid mısır ve ayçiçeği tohumu üretiyorlar. Pendik’te yaş mısır, Hendek’te fındık işleme tesisi var. Ayrıca para piyasalarıyla da ilgileniyorlar. 1997 yılında Cargill’e 54 milyon dolarlık yabancı sermaye izni daha veriliyor. Böylece İznik Gölü’nün mahvedilme sürecinin de önü açılmış oldu. Hem de fabrika çevresindeki ovaya hibrid mısır ekiminin arttırılması söz konusu oldu. Cargill, bu amaçla çevre köylere eğitim çalışmalarına başladı bile. (AA, 18/Şubat/1999)

Cargill, dünya emperyalist-kapitalist sistemine yön veren şirketlerden biri olduğu için, geleceğe ilişkin öngörülerini de paraya çevirebiliyor. ABD, Kanada ve Meksika arasında NAFTA anlaşması daha yürürlüğe girmeden bir çok gıda paketleme tesisini daha ucuz emek gücü olan Meksika’ya taşımıştı. Çünkü NAFTA anlaşmasının tahkim mekanizmasıyla emekçilerden, çevrecilerden ve halk sağlığı savunucularından gelebilecek baskılara karşı güvence alıyorlardı. Bu gün Bursa, İznik Gölündeki fabrika konusunda uluslar arası tahkim ve Çok Taraflı Yatırım Anlaşması MAI’den bekledikleri gibi.

Cargill’in WTO Sevgisi

MAI’nin görüşüleceği Dünya Ticaret Örgütü de (WTO), şüphesiz Cargill’in ilgi alanına giriyor. “Dünya ticaretini denetleyen bir kurum olarak 128 üyeli WTO, GATT’ın içinden oluşturulduktan iki yıl sonra, -ilerlemeler güçlükle de olsa- ABD tarım toplumu, WTO’nun tarım için iyi sonuçlar verdiğini görüyor.”, “Dünya tarım liderleri liberalizasyonda küçük adımlarla başarıyı tartmayı öğrendiler.”, “WTO üyeleri 1999’da (tarım) görüşmelerine hazır olmak için 1997de hazırlık çalışmalarına başlama konusunda anlaştılar”, (Cargill Bulletin, Şubat 1997) Cargill’in memnuniyetle daha iki yıl önceden müjdelediği gibi bu yılın 29 kasımında yapılacak WTO “millenium round” toplantısında ilk açıklanan gündem, “tarımda liberalizasyon” maddesi oldu. Buna göre tarım ürünlerinde gümrüklerin sıfırlanması ve ucuz gübre, ucuz yem, ucuz kredi, destekleme alımı gibi her türlü sübvansiyon yasaklanacaktı. Bunlar, Cargill gibi şirketlerin yöneticilerinin her fırsatta tekrarladığı isteklerdir. Bunun sonucunda Cargill gibi tekellerle rekabet edemeyen geri ülkelerin tarımının çökeceği, giderek daha fazla onların kontroluna gireceği açıktır.

“Ve eğer bir ortak hedefe doğru hep beraber çalışırsak, o hedef egemen olabilir: Bu hedef tarım ürünleri için hem içerde, hem de dışarda pazarları açık hale getirmek ve ABD tarımının dünyada en verimli ve üretken olmasını devam ettirmek için beraberce çalışmaktır.” Cargill Başkanı Micek, Amerikan Ziraatçiler Federasyonu’nun konferans açılış konuşmasının sonunda amaçlarını böyle açıklıyordu. (Cargill Bulletin, Nisan 1999)

Federasyonu Başkanı Kleckner’in daha önceki ifadeleri de bunu tamamlıyor: “(WTO’da tarım) görüşmelerinin bir sonraki roundunda tarımda rekabetçi üstünlük kavramına ihtiyaç duyulacaktır. Böylece, en verimli üreticilerin ürünlerini pazarlamaları için, açık pazarlar oluşacak ve ülkeler, başkalarının daha verimli ürettiği ürünleri ithal edeceklerdir” (Cargill Bulletin Şubat 1997)

Bir zamanlar tarımda kendine yeterli bir ülke olan Türkiye, bu sürece şimdiden girmiştir. Darbenin yapıldığı 1980’de toplam ithalatın % 0.64’ü olan tarım ürünleri ithalatı, on kat artarak 1997’de % 6.37’ye çıkmış, ihracat % 57.46’ dan, % 11.02’ye gerilemiştir. (Akit, 12/Temmuz/1997) Aynı dönemde ABD’nin toplam tarım ürünleri ihracatı ise yaklaşık üç kat artmıştır.

Cargill ve diğer tarım tekellerinin görüşleri, Roma’da yapılan Uluslararası Gıda Zirvesinde, gıda güvenliğinin bir insan hakkı olmasını reddeden ABD tarafından dile getirildi. “Yeni uluslararası gıda rejimi” olarak adlandırılan bu görüşler üç ana başlıkta toplanıyor.

  • NAFTA gibi bölgesel ve GATT – WTO gibi genel anlaşmalarla tarımsal sübvansiyonların ve koruyucu gümrük vergilerinin kaldırılması.
  • Serbest ticaret görüntüsü ve sınır tanımayan yabancı sermayenin hızlı akışı ile, ulusötesi sermayenin tarım ve gıda üretiminde daha büyük bir rolünün olacağının varsayılması.
  • “Yapısal uyum veya istikrar programları” adıyla, üçüncü dünya ve eski Sovyet devletlerinin zorla yeniden yapılandırılması. (AgBiz Tiller, 4/Mart/1997)

Cargill’ler İstiyor, IMF Emrediyor, Hükümet Uyguluyor

IMF ve Dünya Bankasının daha bu konu, bir anlaşma haline gelmeden bizim gibi ülkelere dayattığı da budur. Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ajay Chibber, Türkiye'de yapılacak tarım reformu kapsamında, "girdi sübvansiyonlarının kaldırılması, doğrudan gelir desteğine geçilmesi, tarımla ilgili KİT'lerin yeniden yapılandırılması" konularına öncelik verilmesi gerektiğini belirterek, "Bu reformların bedeli olacaktır. Bu bedeli ödemede, Türkiye ile işbirliği yapmaya hazırız" demişti (AA, 9/Şubat/1999). IMF Türkiye masası şefiyse, seçimlerden hemen önce IMF’nin oyunun rengini belli etmişti. Türkiye'nin, uzun süreden bu yana konuşulan ve kronik enflasyonla kamu finansman açığını oluşturan, sosyal güvenlik reformu, bankacılık reformu, tarım sübvansiyonlarını düzenleyen tarım reformu ve özelleştirme gibi reformları artık uygulaması gerektiğine değinen Coterelli, "seçimlerden sonra oluşacak hükümetin, yapısal reformları gerçekleştireceğini ümit ediyoruz" demişti. (AA, 16/Nisan/1999) Şimdi görüldüğü gibi “halkçı, milliyetçi” hükümet IMF’yi utandırmıyor. IMF ve Dünya Bankası ile ortak düzenlenen basın toplantısında Bakan Hikmet Uluğbay, IMF’nin üzerinde durduğu reformlar ve tahkim konusunda güvence vererek, tarımsal desteklerle ilgili düzenlemelerin de gerçekleştirileceğini kaydetti. (Evrensel, 3/Temmuz/1999).

Bütün bu halka karşı uygulamaların, IMF ve Dünya Bankasından biraz borç para bulmak için yapıldığı söyleniyor. Ama alınan bu borçlar da sonuçta ulusötesi şirketlerin kasasına kazanç olarak giriyor. 1994’teki bir ABD Hazine raporuna göre Cargill’in de içine bulunduğu ABD şirketleri 1993 yılında Dünya Bankası sözleşmelerinden 2.7 milyar dolar kazanç elde ettiler. (Multinational Monitor, Temmuz-Ağutos 1994)

Cargill, çalışanları “eğitmek” için yaptığı çalışmada IMF’yi de iyi tanımlıyor. “ABD, toplam IMF kotalarının %18 ile en büyük kısmını sağlıyor. Kota aynı zamanda bir ülkenin oy gücünü belirler. ABD en büyük oy hakkı ile liderlik ediyor. Gerçekte, egemen konumu, IMF kararlarında ABD’ye çoğunluk söz hakkını veriyor” (Cargill, TradeWorks).

Orman Yangınından Para Kazanmak

1997 Temmuzunda Güneydoğu Asya’da büyük bir çevre felaketi yaşanmıştı. Endonezya’nın Sumatra adasında binlerce hektar, eski orman yanmış ve gökyüzündeki siyah dumanlar diğer komşu ülkelerde de hava kirliliği oluşturmuştu. Beyaz gergedan ve orangutan gibi soyları tehlikede hayvanların da yaşam alanı olan ormanlar yok olmuştu. Suharto diktatörlüğü suçu tarım arazisi açmak isteyen köylülere atmak istemişti. Devlet bir süredir Java adasının şehirlerindeki insanları Sumatra gibi az nüfuslu adalara göç ettirmekteydi. Ancak, Nothingam Üniversitesinden Jack Rieley, “Yangınlar bir devlet politikası sonucudur” diyerek gerçekleri açığa çıkarttı. (New Scientist, 4/Ekim/1997) Çünkü Endonezya devleti, ulusötesi şirketler için “orman temizliği” yapmaktaydı. Ne büyük rastlantıdır ki, Cargill de, 1996’da büyük bir göçmen işsiz kitlesinin bulunduğu Endonezya’nın aynı adasına hurma ağacı fidanlığı kuracağını ve bir milyon hurma ağacına gereksinim duyacak dev bir “hurma yağı” tesisi projesine başlayacağını duyurdu. (Cargill News, Ağustos-Eylül,1996)

Bu noktada WTO’nun “millenium round” toplantısında “serbest ağaç kesimi anlaşması” nın da gündem yapılmak istendiğini ve Başbakan Ecevit’in reform paketleri içinde ormanların da geçtiğini hatırlamakta yarar var.

Çevre Zararlısı

“Tek tek bir çok ülkede merkezi yönetimlerin, çoğunlukla çiftçilerin, tüketicilerin ve çevrenin felaketine yol açan egemenlikleri var” diyen, Cargill’in başkanı Ernest S. Micek’e itibar edilecek olsa bu şirketin çevreye çok saygılı olduğu sanılabilir. Ama, bir sendikanın yerel yöneticisi olan Eugene W. Plawiuk,1997’de Canada’daki Cargill grevi sırasında dayanışma amacıyla yaptığı incelemede onun gerçek yüzünü açığa çıkartıyor: Cargill, 1993’te Ekonomik Öncelikler Konseyi tarafından ABD’nin en kötü çevre suçluları listesinde yer aldı. Bu listeyi esas alan Mother Jones Magazin ise Cargill’i “Zehirli On” şirket listesine koymuştu. Bunu hak etmesinin nedeni 2000’in üzerinde sağlık ve güvenlik tacizine konu olması. 1988’de bir Cargill tesisi, 40.000 galon zehirli fosforik asidi Florida’daki Alafia nehrine dökerek büyük miktarda balık ölümüne neden oldu. 1991’de Konsey, onu kendi sektöründe hava kirliliğini kayıt altına almaya rıza gösterme konusunda en kötü şirket olarak belirledi. ABD Çevre Koruma Ajansı’na göre Cargill en fazla zehirli madde çıkaran iki şirketten biri. Ayrıca 1991’de Arkansas’ın o zamanki valisi Bill Clinton şirketi eyalet akarsularına hayvan atıkları attığı için eleştirmişti.

Cargill, Bolivya’daki Puerto Aquirre tahıl limanında yapısal değişiklikler yapıyor. Buradaki en büyük iki nehir, aralarına kanal açılarak Cargill’in soya fasulyesi mavnalarına su yolu olması için düzenleniyor. Bağımsız araştırmalar, Güney Amerika’nın ikinci önemli nehir sisteminde su yolu oluşturmak için yapılan küçük değişikliklerin, dünyanın hala kalabilimiş en büyük sulualan ekosistemi Pantanal’da kalıcı hasarlara neden olabileceğini belirtiyorlar. Cargill, çevre koruma olmaksızın ve BM Kalkınma Programı tarafından finanse edilen araştırmaların tavsiyelerine karşın değişikliğe devam ediyor. Ayrıca bu proje için ABD yönetiminden fon da sağlıyor. Puerto Suarez liman kentindeki işçiler, Cargill’i protesto etmek için genel grev gerçekleştirdiler. (AgBiz Tiller, 3/Nisan/1997)

Böylesine sabıkalı bir şirketin İznik gölü havzasını kirletmeyeceğini söylemesine inanmak için ya çok saf ya da ondan bir çıkar bekleniyor olması gerekir.

Biyoteknolojide de “Önde”

Cargill’in faaliyetleri içinde gen teknolojili tohumların ve biyoteknolojik hayvan yemlerinin üretimi ve satışı da var. Cargill ürünleri İngiltere’deki “deli dana” hastalığına neden olmaktan suçlanmıştı.

12 Temmuz 1993 Yılında çiftçi örgütü, KRRS’den (Karnataka Eyaleti Çiftçiler Birliği) bir grup Hindistan’daki Cargill Tohum Şirketinin tesislerini bastılar ve bazı bölümleri yıktılar. KRRS, Kıtalararası Karavan eyleminin de çekirdeğini oluşturan örgüttür. Eylemlerinde “tohumların üretiminin, kullanımının, dönüştürülmesinin ve saklanmasının çiftçilerin hakkı” olması talebi öne çıkıyordu. Cargill gibi şirketler, bir defa mahsul alınmış tohumlardan yeni tohum alınmasını istemiyorlar ve çiftçilerin tohumluk ayırmasını engellemeye çalışıyorlar. Bunu da GATT çerçevesinde oluşturulan ve WTO’da tekrar ele alınması beklenen TRIPS (Ticaretle İlişkili Fikri Mülkiyet Anlaşmasına) dayandırıyorlar. Gen teknolojili tohumların bu anlaşmaya girdiğini iddia ediyorlar. Halen dünyadaki, tahıl, soya, mısır ve pamuk üretimnin %50’si genetik olarak dönüştürülmüş tohumlarla yapılıyor. (Kapital Dergisi, Haziran 1999). Böylece, sürekli olarak kendilerine bağımlı bir çiftçi topluluğu oluşturmaya çalışıyorlar. Sonuçta, dünya tohum ticaretinin %40’ını gerçekleştiren 10 büyük şirket istedikleri gibi fiyatları kontrol edebilecekler. Bu şirketlerden Cargill, Haziran 1998’de bazı bölgelerdeki tohum faaliyetlerini işbirliği anlaşması imzaladığı Monsanto şirketine bıraktı. Monsanto tohumların yeniden kullanılmasını önleyecek kesin bir çözüm bulmuştu. Buna göre “Terminatör” (yokedici) geni denen bir gen tohumlara aktarılıyor. Çeşitli gen teknolojileriyle dönüştürülmüş tohumlar verimli ürün alınmasını sağlıyor. Ama bu tohumlar kullanılarak yetiştirilmiş ürünlerden ayrılan tohumlardan bu terminatör geni nedeniyle bir daha ürün alınamıyor bir anlamda bitki intihar ediyor. Her dönem bu şirketlerden tohum almak zorunlu hale geliyor. BBC’nin bildirdiğine göre Monsanto’nun ürünlerini satan Cargill, nedeniyle Türkiye’de bu uygulamanın kapsamında. (Cumhuriyet, Ergin Yıldızoğlu, 24/Mayıs/1999)

Cargill’in yağ üretimi için ayçiçeğine alternatif olarak Samsun ve ilçelerinde yerleştirmeye çalıştığı Kanola bitkisinin de benzer özellikler taşıdığını Türkiye Ziraat Odaları Birliği başkanı Faruk Yücel açıklamıştı. ”Kanola, hibrit nitelikli tohumlu bir bitki olduğundan her yıl yenilenmesi gerekir. Yani bu yıl üretilen üründen elde edilen tohum gelecek yıl kesinlikle ekilmemeli. Mutlaka ve mutlaka yeni tohum alınmalı. Çünkü bunun kanser yaptığı tahlillerle kanıtlanmıştır.” (AA, 25/08/1998)

Genetik olarak dönüştürülmüş tarım ürünlerinin sağlığa zararlı etkileri tartışılıyor. Ama bu şirketlerin ürettiği hormonlu ve diğer katkılı besinlerin zararları iyice açığa çıkmış durumda. İnsan sağlığına zarar verilerek elde edilen verimlilik, geri ülkelerin tarımını çökertmek için ulusötesi şirketlerin elinde silah oluyor.

Çözüm: Mücadele

Hollanda’daki eylem sırasında kendisine bir dilekçelerinin olup olmadığını soran Cargill temsilcisine KRRS’nin Başkanı Prof. Nanjundaswamy’nin verdiği yanıt oldukça net olmuştu. “Bizim dilekçemiz yok. Biz dilekçelere inanmıyoruz. Biz doğrudan eyleme inanıyoruz.”

Kurban dağının önündeki verimli ova ve İznik Gölü, ülkenin tüm emekçi köylüleriyle birlikte çağımızın “ilahlar”ına kurban edilmek isteniyor. Ya boynumuzu büküp sessizce bekleyeceğiz ya da Bergama Çam köyden Sebahat Abla’nın Eurogold için söylediklerini hatırlayacağız: “Emperyalist şirket, Türkiye’yi terket”

 


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]