mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


TÜPRAŞ Özelleştirmesi ve Yalanlar

Armagan Öztuksavul
Emekçiden Emekçiye Mektup-7, 6 Nisan 2000


Sevgili dost,
Türkiye'de yapılan gelmiş geçmiş özelleştirmeler içinde en reklamlı olanı tam gaz gidiyor. Televizyonlarda üç kuruşluk hisse aldığı için işini daha dikkatli yapan işçi reklamı bolca gösterildi. Şehirlerde panoları dolduran ilanlar ve gazetelerde haber gibi çıkan reklamlar... Bu kampanyanın sonucunda özelleştirme geliri ancak giderleri karşılarsa şaşırmamak gerekir. Hatırlanırsa, bundan önce yapılan özelleştirmelerde, danışmanlık harcamaları, özelleştirmeyle ilgili kurumsal harcamalar, tanıtım, sermaye iştiraki gibi giderler, elde edilen gelirlere yakın bir tutar oluşturmuştu. Bu özelleştirme sırasında eski bir yalana da başvurmaktan geri duymuyorlar: Sermaye tabana yayılacakmış. Özelleştirme İdaresi Başkanı Uğur Bayar, işyerlerini gezerek işçilere bunu tekrarlayıp duruyor: "Çalışanları, çalıştıkları yere ortak olmaya çağırıyoruz. Söylenenlere kulak asmayın, çalıştığınız yere sahip olun. Tek amacımız, sizin bu tesise ortak olup, kar almanızdır. Halkımızın, halka arzlarda hem sermayedar olmasını, hem para kazanmasını istiyoruz." TÜPRAŞ'ın %15 veya 25 hissesi satılacak, böylece şirketin hisseleri halka arz edilmiş olacak, bunun sonucunda da güya sermaye tabana yayılmış olacak. Sermaye tabana yayılırsa da halk bu şirketlerin yönetiminde söz sahibi olacak ve bir hissedar "demokrasi"si oluşacak.

Şimdi bu Bayar denen satıcıya sormazlar mı, "Madem, bir kamu kuruluşunun 'halka arzı' sermayeyi tabana yaymaktadır ve bu çok iyi bir şeydir. Neden daha bir ay önce POAŞ'ın (Petrol Ofisi) hisselerini halka arz etmediniz de blok olarak İş Bankasına ve medya patronların sattınız?" Bu sorunun yanıtı yoktur ve sermayenin tabana yayılması gibi söylemler, patronlara hizmet için söylenmiş kandırmacadan başka bir şey değildir. Zaten POAŞ'ın haraç mezat, arsa ve binalarının değerinin bile altında satılması da aynı "hizmet" anlayışından kaynaklanmaktadır. POAŞ'ın da daha önce %6 hissesi satılmıştı ve borsada işlem görüyordu. İş Bankası, Doğan Holding ittifakına %51'i satıldığında borsa değerinin yarısına satılmış oldu. POAŞ'ın satışı sırasında görülen bu açık yağma, TÜPRAŞ'ın "halka arzı" sırasında nasıl şekillenecek.

Emekçilere yansıması açısından özelleştirmenin blok satışla ya da hisselere bölünerek yapılması arasında temelde büyük fark yoktur. Her ikisinde de örgütsüzleştirme ve işsizlik tehlikesi kapıdadır. Ama, "halka arz" denen yöntemle birlikte sermaye ve onun temsilcisi devlet önemli bir ideolojik saldırıyı da gerçekleştirmekte ve emekçilerin zihinlerini bulandırmaya çalışmaktadır. Sermaye küçük parçalara bölünürse sanki sömürü olmayacakmış gibi bir hava estirilmektedir. Öncelikle görülmesi gerekir ki, sömürünün varlığı, sermayenin büyüklüğünden, tek parça olmasından değil, sermaye olmasından ve bu sermayenin büyümesi için oluşan sistemden kaynaklanmaktadır. Emekçiler ürettikleri değerlerin ancak küçük bir kısmını ücret olarak alabilirlerken, sermaye sahibi patronlar bu değerlerin kalanına el koymaktadırlar. Elbette sermayenin büyüklüğü sömürünün katmerli olmasına neden olmaktadır. İşte bu sömürü sisteminin sürebilmesi için devlet sermaye sınıfı lehine gerekli düzenlemeleri yapmaktadır.

Peki bu özelleştirilen şirketlerin ya da özel sermayeli şirketlerin hisselerini alan emekçiler de birer patron olmuyorlar mı ve sömürüden pay almıyorlar mı? Tam da bu söylemle patron sınıfı bir taşla bir çok kuş birden vurmaya çalışıyor. 1970'lerde krize giren dünya kapitalist sistemi sermaye birikimini sağlamak için farklı bir yola girdi. 1950'lerden itibaren özellikle emperyalist merkezlerde "sosyal devlet" modeliyle emekçilere bazı haklar verdiler. Kamu kuruluşları, eliyle halkın sağlık, eğitim, ulaşım, enerji gibi alanlarda temel gereksinimleri karşılandı. Elbette bunlar emekçilerin de temel talepleriydi ama, sistem bu talepleri kendini devam ettirmek için kullandı. Hem bazı haklarını vererek emekçileri mücadele dışına çıkarmaya çalıştı, hem de gelir düzeyleri yükselen emekçileri aynı zamanda birer tüketici haline getirerek müthiş bir büyüme ve sermaye birikimi elde etti. Bu birikim biçimi tıkanmaya başladığında kamu girişimine karşı bütün dünyada korkunç bir saldırı başladı. Özelleştirme denen bu saldırıyla devlet işletmeleri ve kamu hizmetlerinde mülkiyet doğrudan sermaye sınıfının eline geçmeye başladı. Böylece sermayenin büyümesi ve karın artmasının önüne çıkabilecek her şeyin yok edildiği bir yeni dünya düzeni ortaya çıktı. Küreselleşme denilerek övülüp pazarlanan bu düzenin, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizmden başka bir şey olmadığını biliyoruz. Ama onlar da halkın gözünü boyamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Özelleştirme sırasında da bunu yapıyorlar. Hem çeşitli yöntemlerle kamu kuruluşlarını doğrudan ele geçirirken, hem de sermaye tabana yayılıyor yalanını söylüyorlar.

1994 Mayıs itibariyle özelleştirme gelirleri içinde 973 milyon dolar blok satışa karşılık 433 milyon dolar halka arz, 494 milyon dolar da IMKB'de arz gerçekleşmişti. Böyle yüksek oranlı bir "halka arz" gerçekleştiği halde on yıldır, hangi işletmede halk söz sahibi olabilmiştir, Bayar'ın söylediği "demokrasi" hayata geçirilmiştir. Olan sudur: Yeterli oranda elinde hisse bulunduran sermaye grupları şirketleri yönetmekte ve bütün temel kararları almaktadır. Küçük hissedarlar da sermaye birikiminin figüranları olmakta ve giderek birikimleri erimektedir. Yani bu şirketlerin üç kuruşluk hisselerini bulunduran emekçiler patron falan olmuyorlar, tam tersine sermayesi yetersiz patronların sermayelerini tamamlayan unsurlar oluyorlar. Hele bir de borsayı da izliyorlarsa kendilerinin çıkarlarına tamamen zıt uygulamalar karşısında sessiz kalıyorlar. Hatırlarsanız mezarda emeklilik ve sosyal güvenliğin yok edilişi anlamına gelen yasanın ve tahkim yasasının çıkmasının, borsayı arttıracağı söyleniyordu. Böylece bir emekçi, bir hisse satın alırken parasıyla beraber beynini de karşısındaki sınıfa, patronlara teslim etmektedir.

Geçmişte çalışanlara pay verilerek özelleştirilen Kardemir'de bu gün yavaş yavaş hisseler belli ellerde toplanmaktadır. Çalışanların payları %40 lardan %30'lara düşmüştür. Doğaldır ki kararlara katılmaları mümkün değildir ve bu yüzden sıfır zamma razı olmuşlardır.

Özelleştirilmiş bir kamu işletmesi olsun veya zaten doğrudan özel sermayeli ama "halka arzedilmiş" bir şirket olsun küçük hissedarların bir şirkette söz sahibi olması mümkün değildir. Büyük pay sahibi patronlar istedikleri gibi sermaye arttırımı vb kararlarla, diğerlerinin hisselerini eritebilmektedir. Çünkü hisse kadar oy hakkı vardır, daha doğru bir deyişle "paran kadar konuş" ilkesi geçerlidir. Bu da sermayeye uygun bir demokrasidir.

Sonuç olarak;
1. Sermaye tabana da yayılsa, tavana da sıvansa, sermayenin kontrolu merkezidir. Sömürü mekanizması da, geleceğimizi karartan akıldışılığı da sermayenin oluşturduğu kara dayalı sistemden kaynaklanmaktadır.
2. Zaten "halka arz denen" olgu, sermayenin tabana yayılması anlamına da gelmez. Olsa olsa emekçilerin yemeyerek içmeyerek oluşturdukları birikimlerinin ya da küçük girişimin elindeki merkezileşememiş/yoğunlaşamamış sermayesinin en büyük sermayenin kontroluna girmesini sağlamaktadır.
3. Sermayenin tabana yayılması temelde ideolojik bir söylemdir. Bütün tarihsel kazanımları elinden alınmakta olan halkı sisteme bağlamanın bir aracı olarak dillendirilmektedir. Buna kanmamak gerekiyor.
Bu konuda güzel de bir atasözumüz var: "Çalış Memet çiftlik senin"... Çiftlik gerçekten bizim, yani tüm toplumun olacak; ama bunun elde edilmesi de kolay değil, önce "Memet"in Ahmet'le yan yana gelmesi ve onların sınıf mücadelesiyle olacak.
Dostlukla,


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]