mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


Sistem Karşıtı Hareketler ve Reformizm

Arzu YEDİBELA - İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi/Çalışma Grubu Üyesi

Ekim 2002

 

Bu yazıyı yazmaktaki dert anti-kapitalist hareketlerle birlikte başlayan yeni tartışmalara ilişkin yönelimleri ortaya koyarken; aynı zamanda süregelen sol tartışmaları gözden geçirmek. Elbette ki bu tartışmalarda en önemli ayrım ise 'reformizm' ve 'radikalizm' genel çerçevelerinde yapılmaktadır. Eski-sol/ yeni-sol tartışmalarıyla birlikte bu iki ayrımın dönemsel tavrını ele almak. Ve tabi ki burada sendika mücadelesinin rolü ile diğer mücadele alanlarıyla kurulan ilişkileri de gözden uzaklaştırmadan.

 

            SİSTEM KARŞITI HAREKETLER

           

            Günümüzde anti-kapitalist hareketler olarak tanımlanan ve sermayenin küreselleşmesinin ortaya koyduğu yıkımlara bir tepki olarak süren karşı duruşların aldığı tavır 68 hareketlerinin bir devamı olarak görülmektedir. Enformasyonun, post-fordist üretim biçiminin düşünsel alanda ve yaşayış biçimlerinde yarattığı parçalanmışlık, anti-otoriter, bireyci yaklaşımlar; geçmiş sol deneyimlerin getirdiği bürokratizm-ekonomizm karşısında 68 ve bugün arasında gelişen farklı fikirsel tartışmaların zeminin oluşturuyor.

            Kapitalizmin yarattığı maniplasyon, pan-optican yaşam tarzı, insanlardaki yalnızlık ve geleceğe dair belirsizlik hissi, metalaşma sürecinde yaşanan dikey genişleme bu sistemi tanımlamak açısından eski olarak adlandırılan tüm tartışmaları bir kenara itip yeni bir anlayış yaratma iddiasının da nedenini oluşturmaktadır. Günümüzde modernist tartışmaların karşısına çıkan sıfırdan ele alış ve amentu tavırlar bizleri kapitalizmin yarattığı karanlığa savrulmakla baş başa bırakmıştır. Bu süreci ortaya koymak için sistem karşıtı hareketlerin ve günümüz mücadelesinin mantığını kavramak zorundayız.

            68 hareketleri, 'reel-sosyalizm' olarak tanımlanan yaşanmış sosyalist pratikle eş zamanlı olarak 'refah devleti' uygulamasının insan ihtiyaçlarını salt ekonomist bir bakış açısıyla değerlendirmesinin ve ortaya çıkan aşırı disipliner-bürokratik yaşam tarzının karşısına kültürel bir tepki olarak doğmuştu. Dönemin işçi sınıfı hareketlerinin ortaya çıkan ırkçılık-cinsiyetçilik-militarizm karşısındaki çözümsüz ve dışlayıcı tavrı, haklı olarak sol içinde yeni bir tartışma retoriği başlatmıştır. Solun sanayileşme/kalkınma konularında aldığı ekonomist tutum yaşanan sürecin pratik değil, ideolojik bir sorun olarak kavranmasına neden olmuştur. Elbette ki o dönemdeki sol tartışmaları, anti-dogmatik bir mantığı içerdiğini düşünerek fikir yürütürsek değişimi kavrama zorunluluğu kendini dayatmaktadır. 68'in bir devrim mi yoksa bir yenilgi mi olduğu tartışmasını taraf olmaksızın ele alırsak; işçi sınıfını ve üstyapı-altyapı tartışmalarını dışlayan bir hareket olarak 68 yenilse de bugün için solun kendine tutması gereken bir ayna olarak da önemli bir yerde durmaktadır. Çünkü klasik sol yaşam pratiğinin dönemsel sorunlar karşısında bütünlüklü bir çözüm üretemediği bir gerçek. Fakat günümüz hareketlerinin kopuş noktalarında süre giden uçlaşmalar ve salt karşıt tepkilerin özellikle de emek kesimini görmezden gelen tavrı ise bir handikap oluşturuyor. Modernist bakış açısından sıyrılma isteği, salt emek-sermaye mücadelesini sahiplenerek kültürel ve etik dönüşümü dışlaması karşısına emek-sermaye çelişkilerini görmezden gelen bir tavrı doğurması diğer bir uca savrulmaktır.

            Tam burada karşımızdaki sistemin iyi bir analizini yapma sorunuyla karşı karşıyayız. 'Dünya değişti', 'ideolojilerin sonu geldi', 'tek kutuplu dünya' olarak adlandırılan neo-liberal dönemle değişen veya değişmeyen nedir? Karşımızdaki sistem için değişmeyen tek bir şey onun hala bir piyasa ekonomisi sistemi olduğu, değişen ise mekansızlaştığı ve fordist yaşam-üretim biçiminden post-fordizme doğru yaşadığı kayıştır. Kar oranlarını artırma adına herşeyi birer meta haline sokup sırtını spekülatif bir yaşama dayamış olmasıdır. Vatansız sermaye geçmişteki geri dönüşsel rolünü kaybetmekte ve içine girdiği sürekli bir kriz ortamıyla kendini yeniden üretme yeteneğini de kaybetmeye yüz tutmaktadır. Paranın spekülatif yaşam içinde artan önemi ve kaybolan değeri ise kapitalizmin ekonomik süreçlerinin toplumu biçimlendirme yönünden(eklenen reklamcılık- imaj kültürüyle) belirleyiciliğini bireylerde içselleştirerek sürdürdüğünü gösteriyor. Fordizmde işin parçalanmasının yol açtığı vasıfsızlık ise post-fordizmde vasıflı emek ile yer değiştiriyor.

            İşte tam bu noktada sistem karşıtı hareketler içinde emek mücadelesi önemini korumaktadır. Bu anlamda sendikal mücadele  anlayışının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Sosyal hareketlerin doğuşuyla birlikte işçi sınıfı mücadelesine tavır alan mantık, sendikaları sisteme giderek daha fazla entegre olduğu suçlamasıyla gözardı etmişlerdir. Hiçbir zaman yadsınamayacak bu eleştiri birbirinden kopuklaşan mücadelelerin yarattığı bir sonuç olarak sendikaları mesleki örgütlenme ve vahşi kapitalizmi sadece törpüleyen bir ücret savaşımı alanına indirgerken bugün emeklilik-emekçi fonları tartışmaları ile de sermayeye fon aktaran bir kurum olma yoluna sokmuştur. Devrimci sendikacılık anlayışını ve çalışma hayatı mücadelesi bugün hala sistem açısından önemli bir noktadır. Aksi taktirde post-fordizmin yarattığı esnekleşme, üretim alanındaki parçalanmışlık; dayanışma ilişkilerini tamamıyla ortadan kaldırmaya ve emek kesiminin en güçlü mücadele biçimi olan grevleri tarihe gömmeye kararlı görünmektedir.

            Bu bağlamda sosyal hareketleri yeniden ele aldığımızda ekolojist, feminist, anti-militarist yaklaşımların ve işçi sınıfının genişlemesi üzerine yapılan tartışmaların önemini dıştalamak; bu hareketleri küçümsemek, belirleyicilik-bilinç taşıma misyonu üzerinden tavır almak ise diğer bir uçlaşma bizi aynalara küsmeye götürmektedir. Ayrıca farklılıkların dönüştürücülüğüne sahip çıkmaktansa kapitalizmin parçalama isteğine elimizi uzatmamızdır. Post-modernizmin bize getirdiği en önemli ayrım araçsal bakışlardan sıyrılıp amacı bir bütün olarak ele almak, etik-kültürel dönüşüme içkin bir mücadele biçiminin bireyi yeni bir toplumsal yaşama hazırlama anlayışını içermesidir.

            Kapitalizmin her alanda yönelttiği saldırılar (cinsiyetçilik, ırkçılık,savaşlar, yoksullaşma, metalaştırma...) karşısında genişleyen ezilenler tanımının ayrı ayrı mücadeleleri sistemi sarsma anlamında önemli bir etmenken bu mücadelelerin bir aradalığı-dayanışması ve bütünsel bir bakış açısı yaratması ayrı bir aciliyet taşımaktadır. Tabi ki tüm sorunların nihai nedenlerinin kapitalizm olduğunu ve kapitalizmin ruhsal özünü kavrayan bir tavra ihtiyaç duyarak.

            İşte bu noktada genel anlamda sistem karşıtı hareketlerin içine girdiği bir çok handikap vardır. Bunlardan en çok göze çarpan nokta lokal alanda kendini ortaya koyarken bu hareketlerin bütünselliğe ilişkin bakış açılarını gözden kaçırma tehlikesidir. Sadece çevreci olmak veya feminist olmak kapitalizmin yarattığı manüplasyon karşısında bir entegrasyona yol açabilir. Ayrıca yaşadığımız dünyada bireyin artan kimliksizleştirmeye bir tepki olarak dünya görüşlerini bir kimlik olarak algılamasını doğurabilmektedir. Bu da bir tatmin olma ve başka türlü bir kendini kapatma (sistemi yeniden üretme) biçimidir. İçine girilen kimlik tutkusu-psikolojisi açısından imaj yaratmakta hayli başarılı olan kapitalizm açısından yeni metalaşma alanları demektir.

            Dönemsel olarak bir başka boyut ise hayli dinamik olan süreçsel dönüşümü kavrayabilmek için keskin olmaya-esnek düşünmeye verilen değerin, örgütsüzlüğe-kendiliğindenciliğe yaptığı davettir. Bugün için geçmişteki hiyerarşik, keskin, bürokratik bir solun savunusunu yapamayacağımız gibi muğlak-heterojen bir çoğunluk tahlili koyup atılan her küçük tepki sisteme bir darbe olarak tanımlamak çağın yeni ideolojisi olmaya başlamıştır. Heterojen, esnek ve dinamik bir mücadele örgütsüzlük anlamına gelmediği gibi her farklı düşünceyi gözetmeye dönük bir çaba da geçmiş deneyimleri-tartışmaları arkasına almadan  yeni bir sentez oluşturmanın önemini reddetmeyi getirmektedir. Tek tek talepler üzerinde gezinen kavrayış, yeni bir sentez yaratmayı dışlayarak başka türlü bir samimiyetsizliğe savrulmaktadır. Burada önemli olan nokta 'etik'tir. Bu hem araçsal bir anlayışı hem de reformizmi içinde barındırmaktadır. Örneğin anti-küresel hareket içindeki kesimlerin taleplerini salt bir isyan etme güdüsü üzerinden yüceltmek, hareketi top yekun karşılama çabası mücadeleyi reformist bir noktaya çekerken bu tavrı alanların tutarsız ve kitleci bir anlayış sergilemelerine yol açmıştır.

            Bir diğer handikap ise ne istediğimiz sorusunun cevabına ulaşmaya dair derinleşmesine düşünmemektir. Geçmişe dönüp baktığımızda yaygın birikim süreci-liberal anlayış karşısına devletçi-planlamacı-ulusal bir ekonomiyi koyan bir solu; fordizmin yarattığı üretim-tüketim biçimlerinin karşısına sadece sosyal-kültürel tepki koyan sosyal hareketleri bulduk.  Neoliberalizmin ardından ekonomik alanda küçülen devlet, küresel sermayenin, parçalanmış-karmaşık bir hayat tarzının karşısına ‘başka bir dünya mümkün’ derken neyi koyduğumuz sorunu ve yöntemi önemli görünüyor.

            SAHNEDEKİ ALTERNATİFLER VE REFORMİZM

            Solun kendi iç tartışmaları içinde hiç solmayan bir tartışma ‘reformizm konusunda yaşanmıştır. Solun  ilk tartışma dönemlerinde hegemonik gücüne rağmen reformist tavırlar her zaman mücadele açısından kafa karışıklığının ve ayrışmaların temel nedenlerinden biri olmuştur. Reformist görüş sosyalist görüşler karşısına işçi sınıfının mücadelesinde koparılmış hakların yeterliliği ve göreceli olarak iyileştirilmiş bir hayatın savunusunu yaptılar. Reformizme her dönem karşı çıkanlar ise kapitalizmi nihai olarak dönüştürmenin önemini vurgulayarak işçi sınıfı kazanımlarının bir hedef değil sadece bir basamak olarak değerlendirilmesi gerektiği fikrine inanıyorlardı. Devrimcilerin her zaman vurguladığı bir başka önemli ayrım ise enternasyonalizmin çizgisinden hiçbir zaman sapmamak olmuştur.    

            Reel sosyalist deneyimlerle eş zamanlı olarak kapitalizme ait dönüşüm aşamaları reformizmin bu sistemin ömrünü uzatmaktan başka hiçbir işe yaramadığını ortaya koymaktadır. Bu yorum insanlığın kötü koşullarda yaşaması gerekliliğini savunan acımasız mekanik anlayışlardan ayrı tutulmalıdır. Fakat insanlık kapitalizmle savaşırken onun ıslahının yetersizliğini anlayabilecek bir takım hedeflere sahip olmalıdır. Burada önemli olan sol bir mücadele alanını yeniden kurma ve bireysel ifade edişleri dışlamayan ama toplumsal bir bütünlüğü içeren yeni bir yaşayış tarzı ile yeni söylemsel bir dilin ve kültürel bakış açılarının oluşmasıdır. Daha önceden de ifade ettiğim gibi ekolojik hareket, savaş karşıtı hareket gibi hareketler temel çelişkileri gözetmeksizin içine girdiği savaşta yeni bir tarz tanımlasa da kapitalizmin merkezine ve bütünsel bir mücadeleye erişemeyerek, kapitalizmi farklı tepkilere daha bağışık hale getirmiştir.

            Neoliberalizm ekonomik dönüşümün dışında bir değerler kümesi oluşturarak manüplasyona açık bir dil- yöntem taşımaktadır. Sağ muhafazakar bir anlayışın başka bir adı olan neoliberalizm kendine ait bir sol yaratma kaygısını da taşımaktadır. Modern dönemden farklı olarak (her ne kadar serbest piyasa mantığını sürdürse de) kapitalizm-sosyalizm ortası bir sol anlayışı üçüncü yol tartışmalarıyla (Blairizm) gündeme getirmiştir. Yeni dünya düzensizliğinin karşısına sermayenin etkisinde bir sosyal demokrat sol önümüzdeki dönemin yükselen sesi olacak gibi görünüyor. Yani unutmamak gerekir ki neoliberalizmin en iyi becerisi makyaj yapma yeteneğidir.

            Bu ara hatırlatmadan sonra küreselleşme; bize geleneksel solun sıkı sıkıya sarıldığı ulusal devrim-ulusların kendi kaderini tayin hakkı savlarının gittiği yerleri  göstermiş ve  Enternasyonel anlayışı zorunlu olarak tekrar dayatmaktadır. Dönemsel şaşkınlıkların yarattığı ulusal çözümler üretme yanılsaması bugün bir başka sistem karşıtı olduğu iddiasında olan milliyetçi hareketleri canlandırmaktadır. Ayrıca maneviyattan ve felsefeden uzak klasik sol anlayış, içine girdiği merkezileşme-mekanikleşme sorunları nedeniyle 'fundamentalizmi' de bir alternatif haline getirmiştir. Bu harekete dönük tehlike bizlerin kafa karışıklığından daha azdır. Çünkü bu hareketlerin önerdiği taleplerin gerçekleşme şansı mevcut sistem karşısında yoktur. Fakat bütünsel ve temelinde düşünülmeyen bir hareketin içine düştüğü eğilim etnik-dini yönelimleri güçlendirmektedir.

            Ekonomik mücadele alanında varolan taleplere baktığımızda ise hem ulusal çözümlemelerin hem de devletçi yaklaşımların ötesine geçemeyen, hakim kalkınmacı anlayıştan sıyrılamayan taleplerle veya toprağını geri isteyen köylülerle, ücretini yükseltmeye çalışan işçilerle, iş isteyen işsizlerle karşılaşırız. İşte bu noktada insanlığın sorunları karşısında alternatif yaratma telaşına düşenler; sermayeyi vergilendirerek, piyasalaştırmaya karşı devletleştirmeyi, az gelişmiş olarak nitelendirilen yoksul ülkelerin borçlarının iptali gibi talepler üzerinden bir mücadele perspektifi sunmaktadırlar. Bu anlayış sanki kapitalizme değil de sadece neo-liberalizme karşıymış gibi bir tavır sunmaktadır. Eleştiriye hazır cevap olarak da bu önermelerin kitlelerin talebi olduğu yönünde , kendini demokratik (?) bir yöntemle tanımlamaktadır. peki bu törpüleme çalışmaları solun alternatifleri üzerine derin çözümlemeler yapmaktan veya salt söylem-teorik düzlemden mekansal pratiklere yaklaşmaktan kendini neden alıkoymaktadır. Mücadelenin içinde olmaktansa tartışma platformlarında çözümlenmeye çalışılan bu elitist tavır reformist talepleri de aşamayarak hem  bir eczacılık tavrı hem de kolaycılık çıkmaktadır (bugün anti-kapitalist hareketlerin dile getirdiği taleplerin pek çoğu artık sermayenin de gündemine inmişken)

            Dünya çapında iki kez tekrarlanan Porto Allegre Sosyal Forumu tartışmaların sürdürülmesi, dialoğu oluşturması ve enternasyonel duruşu ile önemi inkar edilemez bir yan yana gelişi sağlarken, bu foruma damgasını vuran başlıklar tartışma içeriğinden eminim ki uzak bir duruşu ortaya koymaktadır. Alternatif, salt siyasal ya da salt ekonomik taleplerle somutlaştırılmaya çalışırken yaşamsal pratiklerden, nihai çözümlerden uzaklaşmaktadır.

            Sosyal hareketlerin kendi devinimleriyle gelecekte nasıl bir tanımlamaya gidecekleri sadece bir tahmin aralığı bırakırken bu noktada kendini devrimci-sol nitelendirmelerle sunanların reformist-araçsal-kolaycı yaklaşımların mücadele enerjilerini tüketeceğini kestirmek zor olmasa gerek.

 

ARZU YEDİBELA

(İ.Ü. SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ)