| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Gaye Yılmaz - 16 Ekim 2001 (www.inadina.com web sitesinden alınmıştır.) |
Son 20 yıllık
süreçte toplumsal yaşamı önemli ölçüde işgal eden kavramlar, aslında
işçi sınıfının bugünkü durumunu açıklamamıza da yardım ediyor. Bu anlamda
öncelikle anlamakta ve bir yerlere oturtmakta güçlük çektiğimiz yeni terimlerden bir
kaçını irdeleyerek başlamakta fayda var. “İşgal” kelimesini özellikle altını
çizerek ve vurguya yalnızca kelimenin özgün olarak içerdiği anlamı yükleyerek yer
vermemiz, bir tesadüf biçiminde algılanmamalıdır. “Yönetişim”
(Governance): Son bir kaç
yıldır sıkça duyuduğumuz bu kelime, yönetme ve yönetilme fiillerini aynı anda
barındıran bir kavram. Bu kelime genellikle başına “küresel”(Global) sözcüğü
eklenerek kullanılıyor. Verilmek istenen mesaj, “Hükümet bile olsanız yönetme ergi size ait değildir”. Ya da yönettiğinizi
zannederken aslında yönetilirsiniz. Yeni Dünya Düzeni terminolojisinde çokça
kullanılan bir diğer tanımlama da “Karşılıklı Bağımlılık” (Inter
dependence) ve bu kavramla yönetişim kavramı arasında son derece sıkı bir
ilişki var. Küresel bazda ekonomik entegrasyonun yaşanıyor olması dolayısıyla
Devletlerin ekonomik açıdan birbirlerine karşılıklı olarak bağımlı hale
geldikleri, bu yüzden zaman zaman kendilerini kısıtlayıcı ama bütün tarafların
yararına kararlar almalarının doğal olduğu, bu yaşananların egemenlik hakkından
vaz geçmek şeklinde anlaşılmaması gerektiğine ilişkin söylemler (Dünya Ticaret
Örgütü Başkanı Mike Moore’dan) son dönemde dünyada en fazla duyulan ve
tartışılan konular haline geldi. Gerçekten
de bu iki kavramla, ulus, egemenlik, bağımsızlık, ulusların kendi kaderini tayin etme
hakkı v.b 20. yüzyıla damgasını vurmuş temel kavramlar arasındaki ilişki
küreselleşme sürecinde çok daha önemli hale geliyor. Ulusal
çıkarların korunmasıyla gerçekte neyin kast edildiğine gelince: Yalnızca Ulusal
burjuvazinin çıkarlarının korunması ve bu nedenledir ki aynı anda -genellikle
toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları anlatan- ulusal değerlerin de korunması
mümkün olamıyor. Ülkemizde son dönemde yeniden alevlendirilen siyanürlü altın
tartışması da benzer bir eksende sürdürülmekte ve birileri “Ülkemiz ağır bir
kriz içindeyken, nasıl olur da ulusal kaynaklarımızı değerlendirmemiz çevresel
iddialarla engellenebilir” çığlıklarını atmaktadır. Tam da bu noktada sözü
edilen “ulusal çıkara” bir göz atalım şimdi. Belki de Bergama veya diğer
yörelerde zengin altın damarları olduğu doğrudur. Evet ama çıkarılacağı
belirtilen altın “ulusal bir değer midir?” Kuşkusuz HAYIR. Bunu çıkaracak olan
şirketlerle Devlet arasında yapılan anlaşmalar gereğince Şirketler, bütün
masraflarını düştükten sonra kalan net karlarından Türkiye’ye %10’un altında
bir pay vermeyi taahhüt etmekteler. Peki bu %10 kimlere gidecek ve bunun bedelini kimler
ödeyecek? İkinci dünya
savaşı sonrasında değişen siyasi haritanın da getirdiği zorlamayla önem
kazan(dırıl)an bağımsızlık hareketleri, bir önceki yüzyılın belirleyici
yönelimi olan sömürgeciliğin son bulmasını kolaylaştırırken; başka devletlerin
boyunduruğundan kurtulan halklar “bağımsızlık, fakat kimden (ne?)den
bağımsızlık ?” sorusunu pek fazla sormadılar. Bu sorgulama gerektiği gibi
yapılmadığı içindir ki bugün gelinen, artık herşeyin netleştiği ve
kesinleştiği noktada muazzam bir kavram kargaşası yaşanıyor. Emperyalizm olgusu,
çoğu kez ulus devletlerin yayılmacılığı olarak algılandı (Amerikan
emperyalizmi, İngiliz emperyalizmi v.b) ve emperyalist tanımlaması yapılan
devletlerin ekonomik gelişmişliği gerçeğin perdelenmesini kolaylaştırdı. Ve bugün
varılan noktada örneğin “küreselleşme karşıtı mücadelede anti-emperyalist olmak
şarttır ama anti-kapitalist olmak şart değildir” benzeri inanılması imkansız
tespitler duyulabilmektedir. Üretici
güçlerin -farklı düzeylerde de olsa-gelişme sürecine girdiği 60’lı ve 70’li
yıllarda bütün ülkeler için ulusal değerler, üniter
devlet yapıları ve toprak bütünlüğü gibi
kavramlar birer, yapıştırıcı zamk görevi görmekte; ekonomik çıkar çatışmaları
dışında kalan dış tehditler karşısında tüm halk kesimleri kolayca biraraya
gelebilmekteydi ki zaten sistem için de gerekli olan buydu. İşte bu süreçte
ülkelerin ekonomik kararlarını bağımsız bir şekilde aldığı gibi bir yanılgıya
düşüldü. Ve bu yanılgı, bugün bazı grupların ulus devletlerin egemenlik ve
bağımsızlıklarının tehdit altında imiş gibi görünmesinin tek nedenini
küreselleşme olarak görmelerine, küreselleşme öncesi dönemde bu kavramların var
olduğuna inanmalarına neden oldu. Diğer yandan
günümüzde bir şeylere tepkili olmak, yalnızca az gelişmiş ülkelerin halklarının
davranışı olmaktan çıkmış, en gelişmiş ekonomilerde bile geniş emekçi
yığınlarının yaşam standardı geriledikçe tepki ve kızgınlıklar yoğunlaşmaya
başlamıştır. Peki bu yığınlar kime “kızgındır” ? Fortune dergisinde
yayınlanan Dünyanın en büyük 500 Şirketine değil kuşkusuz. Neden ? Çünkü bu
şirketler egemen medyanın da yardımıyla sistem tarafından “görünmez” konuma
getirilirler. 50 yıldır arttırılmış düzeyde medya, basın ve hatta eğitim ve
kültür alanlarında sürdürülen kapitalist propaganda, toplumun bütün tepkilerinin
Hükümet’ler etrafında toplanmasını sağlamayı hedeflemektedir. Yaşamızında
yanlış giden bir şey varsa, bunun tek suçlusu Hükümet’tir. Aslında bir anlamda ve
pek çok konu için bu tespitlerde haklılık payı da vardır. Ama çok daha önemlisi,
her zaman garanti bir suçlunuz varsa, asıl suçluyu görmeniz adeta imkansızlaşır.
Zaten yapılmak istenen de budur. Peki neden asıl suçluyu göremezsiniz? Çünkü bu
özne görünmez hale getirilmiştir. Siyasilerin seçim propagandası için
hazırladıkları rapor ve dokümanlarda örneğin işçilerden ve hatta zaman zaman
çalıştıkları şirketlerden bahsedilir. Ama hiç bir zaman şirketlerin ortakları,
yatırımcılarından söz edilmez. Dolayısıyla neyi görüyorsanız, yaşamı onunla
sınırlı sanarsınız ve günahı da sevabı da yalnızca gördüklerinizle sınırlı o
alanda ararsınız. Dikkatlerin Hükümet üzerinde yoğunlaşmasının elbette bir nedeni
vardır. Çünkü Hükümetin bir “eksikliği” vardır. Çünkü Hükümet ,
potansiyel anlamda “demokratik olabilme” özelliğini barındırır. Demokratik olma
kavramı içinde -burjuva demokrasisinden bile bahsediyor olsak- sizden başkalarının da
haklarının korunması, sizden başkalarının da
temsil mekanizması içinde yer edinebilmesi kavramlarını barındırır. Bu,
şirketlerde hiç bir zaman olmayan bir konsepttir. Ve, kapitalist sistem, halkın
toplumsal gücü kullanarak Hükümeti ele geçirebileceğini düşünmesini istemediği
için, Hükümet yapılarındaki bu “zaafiyeti” sonuna kadar kendi çıkarlarına
uygun olarak kullanır. Medyanın bu
süreçteki rolüne daha önce değinmiştik. Bugün var olan Halkla İlişkiler
Endüstrisinin ilk oluşumu sermayenin
bugünkü formasyonuna ulaştığı zaman dilimine, yani 20. yy ın ilk yıllarına denk
düşüyor. O dönemde sermaye böylesi bir sektöre şiddetle ihtiyacı olduğunu
keşfetti ve hedefi sanayicilerin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike olan
halkın düşünsel gücü ve birikimini kontrol altına alabilmekti. Çünkü halk demokrasisinin tıpkı Devlet zulmü için ciddi
bir tehdit oluşturduğu gibi sermaye zulmü olarak özetlenebilecek kapitalist sistem
için de muazzam bir tehdit olduğu anlaşılmıştı. Ve şimdi toplumlar tam anlamıyla
gaddar bir sermaye diktası altında yaşamakta. Bu dikta, son derece bilinçli bir
şekilde toplumsal özgürlüklere saldırı anlamında inşa edilmiş bir diktadır. Bu,
sermaye yasasının ayrılmaz bir parçasıdır ve ne yazık ki sadece entellektüel
düzeyde bilinen bir olgudur. İşte bu olgunun yardımıyla, halk demokrasisinin
işletilmemesi sağlanır. Devlet şiddetinin bir bölümü sermaye güçlerinin eline
geçtiğinde, özellikle de ayrıcalıklar ve sermayenin Devlet çarkı işleyişine
katılım oranı yükseldiğinde , sıranın artık toplumların düşüncelerini kontrol
altına almaya geldiği anlaşılmış ve ardından muazzam ölçekli halkla ilişkiler
endüstrisi kurulup, devasa kampanyalar düzenlenerek Amerikan tipi kapitalizmi tüm
dünyaya satılmaya başlanmıştır. Toplumsal hafıza, tüm düşünsel güç, sosyal
bilinç ve entellektüel beyin faaliyetleri başta Reklam konseyleri, radyo ve TV
yayınları olmak üzere bütün araçlar kullanılarak
süratle işgal altına alınmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası dönemine
yoğunlaşan “Sellimg Free Enterprise” isimli eserinde Elizabeth Fones-Wolf,
kapitalist hikaye ile beyinleri yıkanan halklar üzerinde kullanılan en etkili silahın
anti-komünist propaganda faaliyeti olduğunu söylüyor. Fones-Wolf, halihazırda insanlığın çok önemli bir çoğunluğunun ,
toplumsal bilinci yok etmeye odaklanmış bu propaganda sanallığı içine gömülü bir
biçimde yaşadığını belirtiyor. Bu tepit aslında pek çok şeyin açıklanmasını
da kolaylaştırıyor. Bu bağlamda, örneğin Amerikan sermayesi toplumsal beyin yıkama
hedefine dönük milyarlarca dolar harcarken, amaçları yalnızca keyifli bir iş yapmak
değildi kuşkusuz. Bunu belli bir amaç uğruna yaptılar. Bu amaç uzun yıllar boyunca
insan hakları, demokrasi ve tüm olarak sınıf savaşına karşı hem direnmek fakat hem
de bu kavramları kapsayabilmekti. Kapsamak istiyorlardı, çünkü ancak bu şekilde bu
kavramlara istedikleri sınırlamaları getirebileceklerini çok iyi biliyorlardı. Bugün
geldiğimiz noktada ise sıra geçmişte verilenlerin artık birer birer geri alınmasına
geldi. Şimdi, sosyal yapıyı tamamen
yıkarak, yoksulların ölüme terk edildiği
19. yüzyılın başlarındaki şeytan değirmenleri dönemine geri dönmek istiyorlar.
İşte mevcut muazzam propaganda faaliyeti de bu hedefin en önemli dinamiği konumunda.
Bu konudaki en öarpıcı örnek Clinton Doktrinidir. Bu doktrin içinde en fazla altı
çizilen konuların başında piyasa demokrasisi karşısındaki tehdit(ler) gelir. Şimdi
bu fobinin yaygınlaştırılmasına çalışılıyor. Peki halklar ne yapıyor ?
Yıllardan beri insan hakları, özgürlükler ve demokrasi kavramlarının sermaye
tarafından kapitalizme dahil edilişi (containment) sırasında olduğu gibi, şimdi de
bu haklardan vaz geçilirken adeta dışarıdan bir film izlermiş gibi sürece
yabancılaştırılmaya çalışılacaklar.Hakların kapitalizm kapsamı içine dahil
edilişi, daha önce de belirttiğimiz gibi aslında bu hakların belli sınırlara
hapsedilmesi anlamına gelir. Bu terim, yani kapsama (containment) Amerikan Diplomasisinin
soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliğindeki sistemi , sosyalizmi kendi sınırları içine hapsetme , sistemin
yayılmasını önleme amacıyla kullandığı
bir terimdi (Kennan politikası olarak bilinir). Sermaye bugün karşıtının da
olmaması (zayıflamış olması ?) dolayısıyla verilenleri
geri istiyor. Yüz elli yıldır emekçi yığınlarca, başıbozuk , düzensiz,
dağınık sermaye sınıfının politikalarının keskin köşelerini yumuşatmak uğruna verilen ve aslında hedefi göz önüne
alındığında önemli ölçüde başarılı da olan mücadeleler ile kazanılan herşey
bugün geri alınmaya çalışılıyor. Almanya’yı ele alalım. Bu ülkedeki işçi
sınıfı diğer pek çok ülkedeki emekçi yığınlarla mukayese edildiğinde
–görece- iyi koşullarda çalışıyorlar. Öyleyse, sermayenin kar marjını
daraltıyorlar, demek ki Alman işçilerinin sosyal haklarının önemli bir bölümü
tırpanlanmak, işçi maliyetleri 19. yüzyıldaki düzeylere kadar geriletilmek zorunda. Sermayenin mantığı bu kadar basit ve
yalın. Bu sistemde emek gücünü satanlara tanınacak haklar bundan sonra emek
piyasalarının sınırları ve koşullarına göre belirlenmek zorunda. Eğer
çocuklarınız kendi karınlarını doyurmaya yetecek kadar para kazanamıyorsa,
açlıktan ölecekler ve siz de bunu doğa olayı gibi normal bir şeymiş gibi kabul
etmek zorunda olacaksınız . Tercihleriniz işyeri hapishanesi ve emek piyasası ile
sınırlı olacak, bu alanlarda ne elde edebiliyorsanız bunlarla yetinmek zorunda
kalacaksınız. Ya da bir seçeneğiniz daha olacak ve size diyecekler ki
“beğenmiyorsanız istediğiniz yere gidebilirsiniz.” Tıpkı, 1800’lü yıllarda köle tacirlerinin Amerika ve Avustralya’daki
yerli halklara uyguladıkları sistematik şiddet olacak bu kez seçeneğiniz. Kuşkusuz
bugün bu belirttiğimiz anlamda bir şiddet yok artık dünyanın pek çok yerinde. Asıl
altını çizmek istediğimiz konu ise seçeneklerinizin kapitalistlerce
sınırlandırılmış olduğudur. Tıpkı, modern iktisadın kurucularından Ricardo ve
Malthus’un da belirttiği gibi: “İşyeri hapishaneleri ya da açlık. Emek
piyasalarından ne kadar kazanabiliyorsanız gücünüz ve hakkınız bu kazançla
sınırlıdır.”Oysa emek piyasasında hak diye bir kavram yoktur ve o yalnızca emek
arzı ile emek talebinin karşı karşıya getirildiği, eşitsiz bir Pazar
sistemidir.Başka bir deyişle klasik iktisadın yeni adı neo-liberalizm olmuştur.
Diğer yandan herkesin bildiği, fakat hiç kimsenin yanlış olduğunu söylemeye cesaret
edemediği , savunucularının bile inanmadığı bir “Sosyal Refah Devleti” masalı
vardır ve bu devlet yaknızca zenginlerin
Devletidir her zaman. Kısaca, artık
burjuva demokrasisinin de sonu gelmiştir. Seçilmişlerin yerini, atamalar yoluyla
sermaye sözcüleri almaya başlamış, kararlar ise “global governance”, küresel
yönetişim sistemi tarafından alınmaktadır. Bu saydıklarımız yalnızca Türkiye ya
da benzer durumdaki devletleri kapsamakla kalmamakta, en gelişmiş ülkeleri de içine
almaktadır. İşte bu nedenle Türkiye’de Kemal Derviş’in fonksiyonunu,
İngiltere’de adı skandal ve yolsuzluklarla bir arada anılan eski bir AB-Ticaret
Komisyoneri, İtalya’da ise Dünya Ticaret Örgütü’nün bir önceki başkanı Renato
Ruggerio üstlenmiştir. Bu 3 kişi de seçimle değil, atanarak göreve getirilmiştir. Not: T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubunun yayına hazırladığı Kapitalizmin Kaleleri-2 kitabından derlenmiştir. |