mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


VE, ÇELİĞE SU VERİLDİ...

Gaye Yılmaz Kızılcık Dergisi Aralık 2001

 

1999 yılının baharında Avrupa, garip bir işçi eylemine tanıklık ediyordu.

Herşey, Asya krizi ile birlikte krize giren Güney Kore gemi inşa sektörünün, ülkenin yüksek oranda devalüe edilen ulusal parasının da etkisiyle düşen fiyatlarıyla dünya piyasasındaki Pazar payını yükseltmeye başlamasıyla alevlenmişti. Ne tesadüftür ki G.Kore gemi sanayicileriyle Avrupa Birliği gemi sanayicilerinin hedef ihracat pazarları aynıydı ve bir tarafın ihracatı arttığında diğer tarafın satış potansiyeli ve dolayısıyla üretim potansiyelinin gerilemesinden başka bu sistem içinde üçüncü bir seçenek  bulunmuyordu. Derken, AB’deki üretim daralmaya, işçiler önceleri ücretsiz izne gönderilmeye fakat iş daha ciddi boyutlara varıp ta şirket iflasları gündeme gelince de işsizleşmeye başladılar. Bu felaketin bir sorumlusu ve bağlantılı olarak bir de çözüm yolu olmalıydı. Avrupa’da hızla üye kaybetmeye başlayan metal sendikaları sonunda bir eylem yapmaya karar verdiler. Bu eylem kararının alındığı toplantıya gemi inşa sektörünün işveren örgütleri de davet edilmişti ve karar alınırken bu eyleme destek vereceklerini ve Avrupa’nın ilk kez işçi-işveren elele bir eyleme tanıklık edeceğini söylüyordu işveren örgütleri. Eylem tarihine 15 gün kala, gemi inşa işverenleri sendikasından Avrupa Metal Sendikaları Federasyonuna gönderilen mektupta, işverenlerin ilkesel olarak bir eylemde işçilerle yanyana duramayacakları bu nedenle verdikleri sözden geri döndükleri yazılıydı.

 

Bütün eylemler gibi bu eylemin de politik bir talebi olması gerekiyordu ve zaten  eylemi “garip” kılan kısım da tam bu noktaydı : Avrupa metal işçi sendikaları, G.Kore şirketlerinin uyguladıkları dampingli fiyatların sebebini IMF’nin Asya krizi sonrasında ülkeye aktardığı krediler olarak saptamış ve en uygun çözüm yolu olarak ta A.Komisyonunun IMF yönetimi ile görüşmesini ve G.Kore’ye yönelik kredi musluklarının kapatılmasını talep etmesini  bulmuşlardı. Böylece G.Kore gemi inşa şirketleri nakit sıkıntısı içine girecek, üretimlerini ve kuşkusuz işgücünü daraltmak zorunda kalacak ve Avrupa Birliği’ndeki sektör şirketlerine, tabii dolaylı olarak ta çalışanlarına gün doğmuş olacaktı...

 

Garip eylem sırası şimdi de çelik sektörüne geldi. Benzer bir durum uzun bir süreden beri yine Avrupa Birliği ile bu kez ABD’nin çelik üreticileri arasında yaşanıyor. Fakat, tıpkı daha önceki olayda da olduğu gibi , çelik şirketlerinin sesi soluğu çıkmazken Avrupa’daki çelik işçileri sendikaları yeni ve garip bir eyleme daha hazırlanıyor. Son dönemde, çelik sektöründeki ilk küresel ölçekli kriz 1999 yılında yaşanmıştı. Ancak, 2000 yılının sonlarından itibaren resesyona giren ABD ekonomisinde, görece ucuz fiyatla dış ülkelerden ithal edilmeye başlanan çeliğin, ABD içindeki çelik üretimini yavaşlatacağı ve bu alandaki istihdamı daraltacağı gayet açıktı. Nitekim, 2001 yılının başından itibaren ABD’deki çelik sendikaları harekete geçti ve Kongre üzerine baskı uygulayarak ithalatı engelleyici bir yasa çıkartmayı başardılar (Haziran 2001) . Üzülme, köşeye sıkışma ve ucu kime/kimlere dokunur diye düşünmeksizin çıkış yolu arama sırası şimdi Avrupa Birliği çelik sendikalarına gelmişti. Avrupa sendikaları düşündü, taşındı ve sonunda ABD’de çıkarılan yasanın Dünya Ticaret Örgütü (WTO) hukukuna aykırı olduğunu keşfetti. WTO, “serbest ticaret işleyişi önüne hiç bir engel konulamaz, eğer bu yapılacak olursa WTO’nun tahkim yasaları işletilmeye başlar, bu yasaları ihlal eden ülkeler çok farklı sektörlerden oluşan geniş bir ürün yelpazesinde ve ilgili sektörün dış ticaret hacminin çok üstünde bedellerle karşı-ambargoya tabi tutulabilir” diyordu. Başka bir deyişle WTO hukukuna göre, ya ABD Kongresi bu yasayı geri çekmek zorunda kalacak ve ABD çelik işçileri yeniden zor günlere geri dönecekler, ya da ABD’deki diğer sektörler Avrupa Birliği gibi büyük bir pazara ihracat yapma şanslarını kaybedecekler ki bu da söz konusu sektörlerin çalışanlarının hayatının kararması anlamına gelecek. Kapitalizmin, toplamı sıfır olan bir sistem olduğunu anlamak ve anlatmak için gemi-inşa ve çelik sektörlerinde yaşanmış ve yaşanmakta olan bu iki ilginç davadan daha net bir olay olabilir mi gerçekten bilmiyorum. Avrupa’lı işçiler sevinecekse, Amerika’lı işçiler üzülmek zorunda, aynı ülkede ABD’de  çelik işçileri sevinecekse başka sektörlerin işçileri üzülmek zorunda.

 

Avrupa’daki çelik sendikaları savlarını güçlendirmek için WTO’ya sahip çıkmaları gerektiğini fark ediyorlar ve A.Komisyonu, ABD Kongresi ve ABD Çelik Sendikalarına karşı hazırlanan bildiriye bu olayın tek çözümünün, “serbest piyasa ekonomisinin ve WTO’nun kurallarına uymaktır” cümlesini eklemeyi ihmal etmiyor. Hazırlanan bildiri, kapsamlı bir makro-ekonomik analizle başlayıp, çelik sektörünün küresel bazda analizi ile devam ediyor. Bildiri de sıkça tekrarlanan bir diğer cümle ve argüman da “tüm çelik işletmelerinin kapasite fazlasıyla çalıştıkları ve bu nedenle çelik firmalarında küçülme, istihdam daralması gibi olguların normal karşılanması gerektiği” yönündeki uyarıydı. Neyse ki bazı Avrupa sendikaları bu söylemle işçilerin yaşadıkları gerçeklik arasındaki uçurumu hatırlayıp; bu söylemin dayanakları ve kriterlerini sorgulamaya başladılar. Çünkü Avrupa’da çelik işçilerinin çalışma koşulları kuralsızlaştırmanın etkisiyle daha da ağırlaşmış, çalışılan süreler ise uzamıştı. Ama görülen oydu ki hazırlanan bildirinin asıl omurgası kapitalist iktisat teorisinin verilerine dayandırılmış ve böylece firmaların kapasite fazlasıyla çalıştıklarına hükmedilmişti. İşin sevindirici tarafı Avrupa sendikaları arasında “kapitalizmin argüman ve savlarını kabul etmek zorundamıyız ?, biz kapitalist değil, işçiyiz öyleyse işçi sınıfının kendi verileriyle hareket etmek zorundayız !” şeklinde bir tartışmanın nihayet başlatılmış olması.

 

Gelelim şu meşhur “egemenlik hakkının kullanımı” savına. Aslında, ABD Kongresi, Haziran 2001’de ithalatı engelleyici bir yasa çıkarmak suretiyle ABD devletinin egemenlik hakkını kullanmıştır. Ancak, bu hakkın bir Devlet (ABD) tarafından, bir işçi grubu adına (?) kullanımının bir başka Devlet’in (AB devletleri) işçilerini işsizleştirdiği ve yoksullaştırdığı da gün gibi ortadadır. Zaten bu yüzden, Avrupa Birliği Sendikaları da kendi egemenlik haklarını kullanması için A.Komisyonuna baskı uygulayarak, Komisyonu ABD’ye, WTO-Tahkim sisteminde dava açmaya zorlamaktadır.

 

Bu davayı sonuçlandırmak Uluslararası Tahkim Panelleri için de oldukça zor olacaktır. Zira bu kez olay en büyük iki ekonomik blok Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındadır ve her iki tarafın eli de -WTO tahkimi nezdinde- son derece güçlüdür. Tahkim Paneli, WTO’nun ilkelerinden taviz vermek istemeyecektir ki Panelin ABD sermayesinin çıkarları doğrultusunda bir karar alması bu sonucu doğuracaktır. Bu bağlamda, örneğin Panel “ülkeler, özgün ekonomik koşulları gerektirdiğinde serbest ticareti kısıtlayıcı bazı tedbirler alabilirler” diyemiyecektir. Diğer yandan Panelin “AB Komisyonu haklıdır ve bu yüzden AB Hükümeti, ABD’den yaptığı ithalata miktar kotasının yanısıra yüksek ithalat vergisi uygulaması başlatabilir” şeklinde bir karar alması da zaten ciddi bir durgunluk döneminden geçmekte olan Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinin çelik dışında kalan sektörlerde daha ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya gelmesi, daha da önemlisi küresel durgunluğun aşılamaması gibi bir sonuca yol açacaktır. Sonuç olarak muhtemelen Tahkim Paneli ikinci kararı alacak ve ABD Kongresi de diğer sektörlerin sermaye gruplarından gelen baskılara dayanamayarak çelik sektörüyle ilgili korumacı yasayı geri çekecektir.

 

Hiç şüphe yok ki ikinci kez gördüğümüz bu filmin daha pek çok versiyonunu izleyeceğiz yakın dönemde. Zarar gören kesim, başrol aktörleri her seferinde farklılaşabilir fakat bir sınıf olarak tüm işçiler adına değişen bir şey olmayacağı kesindir. İşte bu nedenle egemenlik hakkının kullanılabilirliği savları da geçerliliğini kaybetmektedir. Kapitalist bir dünyada egemenlik kayıtsız ve şartsız sermayenindir.

Diğer yandan, sorgulanması gereken bir başka boyut ta şirketlerin yapımcılığını üstlendikleri bu filmlerde baş aktörün hep aynı kesimden , yani işçi sendikalarından seçilmesi ve tarihin tekerrür etmesi. Bu durum kafalarda “işçi ve işveren aynı gemide mi?” ya da “karşıt iki sınıfın çıkarları artık ortaklaşıyor, aynılaşıyor mu?” benzeri soruların oluşmasına, sendikaların da cepheden karşı çıkmaları gereken olaylar karşısında bocalayarak, sistem-içi, kısa vadeli çözümlerde çare arama konumunda kalmalarına yol açıyor. Aslında Devletler, egemenlik hakkının kullanılmasına karar verirken bu hakkın hangi sınıf (sermaye) adına kullanılacağını ve sonuçlarını gayet iyi biliyorlar. Fakat işçiler, bu geçici kazanımlara bakarak “bunu biz başardık, yaşasın sosyal diyalog müessesesi ve lobi faaliyetleri” diye teselli buluyorlar.

 

Yazının ilk bölümündeki G.Kore davasında, AB sendikalarının duruşunu haklı ve doğru bulan görüşlere gelince; bu grubun argümanları temelde Aristo mantığına dayandırılıyor ve deniyor ki “madem ki IMF kötü bir kurumdur, madem ki IMF’ye karşı bir tavır içersindeyiz o halde bu kötü yapının G.Kore ekonomisini borçlandırmasına da karşı çıkmalı ve engellemeliyiz AB sendikalarının yaptığı tam olarak budur”. Evet, IMF, Dünya Bankası, WTO, hatta OECD, AB ve daha niceleri kapitalizmin birer kalesi konumunda olan yapılardır, argümanın bu kısmı doğrudur. Fakat, kapitalizm IMF, WTO ya da diğerleri değildir, kapitalizm bir sistemdir. Ve bu sistem içinde, bir ülkenin işçi sınıfına istihdam yaratabilecek, onları işçileştirebilecek fon akışlarının  -isterse IMF gibi bir yapıdan olsun- engellenmesi, söz konusu ülkedeki sınıf hareketini gerileteceği gibi, IMF’ye de bir zarar vermeyecektir. Üstelik, gerekçesi ne olursa olsun dünyanın bir bölgesindeki işçilerin, başka işçi gruplarının aleyhine işleyecek mekanizmaları desteklemeleri, sermayeler arası pazar paylaşım kavgalarında başrolü üstlenmeleri sınıf hareketinin büyük bir bilinç bulanıklığı içersinde olduğunun göstergesidir. Bu savın sahiplerinin bu noktada verdikleri yanıt “IMF’den ülkelere aktarılan krediler zaten işçilere gitmiyor, iç borç ve bütçe finansmanında kullanılıyor, dolayısıyla G.Kore’ye verilen krediler de ülke işçilerine değil, burjuvaziye gidiyordur nasıl olsa”. Evet, bu yanıt bizim ülkemiz için doğrudur. Fakat G.Kore, Asya krizine kadar IMF’ye hiç bir zaman muhtaç olmamış ve Türkiye ile mukayese edildiğinde oldukça sanayileşmiş bir ülkedir ve bu yüzden G.Kore Hükümeti bu kredilerin önemli bir bölümünü kendi burjuvazisinin güçlü olduğu gemi inşa sanayiine aktarmıştır. Fakat, G.Kore sanayisinin bu güçlü konumu ve sektör burjuvazisine yapılan bu jestler G.Kore işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarında herhangi bir iyileşme sağlamamıştır , bu sistemde sağlaması da beklenmemelidir zaten.

 

Sermayeler arası savaşların önümüzdeki süreçte çok daha şiddetleneceğini öngörmek pek yanlış olmayacaktır. Özellikle 9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar/Doha’da yapılan  WTO-4. Bakanlar Konferansı ile başlatılan yeni raundun konuları içersine sanayi ürünlerinin ticaretinde liberalizasyon ve ticaretin kolaylaştırılması gibi hayati iki anlaşmanın da dahil edilmiş olması bu tahminimizi destekler niteliktedir. Bu bağlamda işçi sendikalarının sınıfın talep ve karşıtlıklarını belirlerken alacağı konum da artık çok daha önemli hale gelmiştir.

 

 

Gaye YILMAZ

 

13 Aralık 2001