| mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu |
Gaye Yılmaz-Tarım ve Yaşam Dergisi - Aralık/2001
|
Küresel ekonomideki beklenenin ötesinde süratli
yavaşlama, ardından İkiz Kuleler ve Afganistan’la başlayan savaş rüzgarları
arasında kapitalizm hedeflerinden hiç bir taviz vermeden yoluna devam ediyor. 11 Eylül
sonrasında çeşitli “acaba”lar kafalarda dolaşıp; 9-13 Kasım tarihlerinde
Katar’ın başkenti Doha’da yapılmasına daha Mart ayında karar verilmiş olan
Dünya Ticaret Örgütünün 4. Bakanlar Konferansının ertelenmesinin mi yoksa, yerinin
değiştirilmesinin mi daha iyi olacağı yönünde spekülasyonlar yapılırken çok az
kişi bu programın hiç bir değişikliğe uğratılmaksızın uygulamaya konacağını
düşünüyordu. Ama bu azınlık haklı çıktı ve toplantı belirlenen tarihte,
belirlenen yerde yapıldı, gündeminden çıkarılan herhangi bir madde de bulunmuyordu. Tarımda ve hizmet alanlarında liberalizasyon
adımlarının hızlandırılması, yatırımlar ve rekabet (toplamı MAI anlaşması),
Hükümet Satın Almaları Anlaşmasının mevcut hali olan ekseriyetli anlaşma
biçiminden çıkarılarak çok taraflı, yani bütün DTÖ üyelerinin uymak zorunda
kalacakları bir anlaşma haline getirilmesi, elektronik ticareti üzerinden vergi
alınmaması, ticaret ve çevre anlaşmalarının arasında ticaret lehine bir denge tesis
edilmesi (bu nasıl bir “denge”olacaksa), genel anlamda dünya ticaretinin
kolaylaştırılması için tek tek ulusal engellemelerden vaz geçilmesinin sağlanması,
dünya çapında ticaret ve yatırımlardan kaynaklanan uyuşmazlıkların hallinin, çok
taraflı bir uyuşmazlık çözümü mekanizmasına (Uluslararası Tahkim) bırakılması
ve daha pek çok alt başlığın gündem adı altında DTÖ’ne taşındığı
Katar/Doha raundu başlangıç konferansına Türkiye ve belki benzer bir kaç ülkenin
dışında hemen hemen bütün ülkeler belli beklentilerle ve pazarlık amaçlayarak
gittiler. Dönüşte de bu ülkelerin bir çoğu, kapitalizmin, toplamı (0) olan bir
sistem olduğunu, başka bir deyişle bu sistemde birileri kazanırken mutlaka
diğerlerinin zarar etmek zorunda olduğunu unutup; “ biz kazandık” diyerek
ayrıldı. Bu, “sen kazandın” “yok, hayır ben kazandım”
işi öyle bir noktaya vardı ki, 13 Kasım sonrasında tartışmalara bazı muhalif
çevreci grupların da katıldığı ve “çevreciler Doha’dan 2-1 galip ayrıldı”
dediği duyulmaya başlandı. Çevrecilerin 2 galibiyetinden birincisinin DTÖ üyelerinin
bundan sonrasında balıkçılık sektörüne subvansiyon sağlamayacakları yönünde
karar almaları ve böylece balık neslinin tükenmesinin önüne geçileceği olduğu
belirtiliyor. Oysa aynı karar, bu sistem içersinde ancak şu lekilde yorumlanabilir:
Demek ki dünya balıkçılığı yeterince tekelleşmiş ve tekeller artık subvansiyona
ihtiyaç duyan görece küçük çaptaki balıkçılık işletmelerinin devlet
yardımlarıyla beslenmesini istemiyor ve her zaman büyük balık küçük balığı
yutacak değil ya, bu seferde büyük balıkçı küçük balıkçıyı yutmaya
hazırlanıyor. Başka bir deyişle balık neslinin filan kurtarıldığından söz etmek
mümkün olmadığı gibi, balıkçılıktan geçinen milyonlarca kişinin önümüzdeki
dönemde işsiz, aşsız kalacaklarını öngörmek pek yanlış olmayacak gibi.
Çevrecilerin galibiyet olarak adlandırdıkları diğer konuya gelince, DTÖ üyesi
devletler çok taraflı çevre anlaşmalarıyla, DTÖ’nün hükümleri arasındaki
ilişkiyi gündemlerine almaya karar vermişler. Fakat bu meselenin gündemde hangi
amaçla yer alacağına değinmiyor bu çevreci gruplar. Oysa DTÖ tarafından yayınlanan
kapanış deklarasyonu tüm diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da aslında son derece
net ve şöyle diyor: “çevre ve ticaret ilişkisine dönük müzakerelerin
DTÖ’nün ticaret lehine düzenlemelerinin kapsamıyla sınırlı olacağı, başka bir
deyişle DTÖ işleyişine engel olan çevresel düzenlemelerin, bir düzenleme olmaktan
öteye gidemeyeceği ve uygulanamayacağı, gelişmekte olan ve en az gelişmiş
ülkelerin kalkınma ihtiyacı göz önüne alınarak bu ülkelerden çevresel
standartlara uymalarının istenemeyeceği, aksi taktirde bu ülkelerin kalkınma ve
gelişmelerinin önüne set çekilmiş olacağı ve son olarak ta kısa adı MEA olan çok
taraflı çevre anlaşmasına taraf olmayan devletlerin bu anlaşma hükümlerinden zarar
görmesinin DTÖ tarafından engelleneceği”. Bu satırları okuyanların
“galibiyet buysa, yenilgi ne acaba” diye sorduklarını duyar gibiyim. Evet, çok
haklısınız böyle düşünmekte, çünkü yukarıdaki “pirus zaferinin” bedeli tüm
dünya halkları için gerçekten son derece ağır: 1997 yılından bu yana gerek dünya
emekçilerini, köylülerini ve gerekse dünya ekolojik sistemini koruma amacıyla MAI
anlaşmasına karşı verilen onca mücadeleye rağmen bu anlaşma, farklı bir isim
altında Yatırımlar ve Rekabet başlığı ile DTÖ
gündemine taşındı. Ülkelerin ve ekonomik blokların Doha toplantısına
farklı beklentilerle gittiklerini belirtmiştik yukarıda. Örneğin Avrupa Birliği,
tarımsal desteklemelerin kaldırılması konusunda çok az taviz vererek, MAI ve Çok
Taraflı Hükümet Satın Almaları Anlaşmalarını örgüt gündemine aldırma amacıyla
gitmişti Katar’a ve tüm hedeflerine ulaşmayı başardı. Bu bağlamda Katar’daki en
büyük başarının AB’ne ait olduğu konuşuluyor. Ancak burada AB’nin kim ve ne
olduğunu açmakta yarar var. Örneğin AB işçi sınıfının ya da AB’deki tarımla
uğraşan küçük çiftçinin bu raunddan karlı çıktığını söylemek mümkün mü?
Hayır. Bu soruyu Avrupa Birliği ülkelerinden olan küreselleşme karşıtı çiftçi
örgütlenmelerine ya da Mc Donalds’ın camlarını indiren çiftçi Jose Bowe’ye
sorduğumuzda şöyle bir cevap alıyoruz: “AB’nde tarımsal desteklemelerin
bütçe içindeki payının diğer bütün ülkelerden daha fazla olduğu doğrudur. Ancak
pek bilinmeyen bir başka doğru daha vardır ki o da AB’nde tarımın çok yüksek
oranda kapitalistleştiği, tarım alanlarının büyük tekellerin eline geçtiği ve
söz konusu yardımların yalnızca bu tekellere yaradığı, küçük çiftçi ve yoksul
köylülerin ise yıldan yıla eriyen Doğrudan Gelir Desteği aldatmacasına mahkum
edildiğidir.” Tarımın kapitalistleşmesi, sonuçları
itibarıyla yalnızca toprakla iç-içe yaşayan köylü ve çiftçileri etkileyen bir
süreç değildir kuşkusuz. Cargill, Novartis ve Monsanto başta olmak üzere ulusötesi
tohum tekellerinin amacı bir yandan kendileri için geniş pazarlar anlamına gelen
nüfus yoğun ülkelere satıcı sıfatıyla girerken, bir yandan da bu ülkelerde kendi
pazar paylarını daraltacak olan yerel çiftçi gruplarını topraktan ve tarımsal
üretimden kopartarak, yalnızca tüketen yığınlar haline getirmek ve böylece kar
oranlarını hızla yükseltmektir. Bu süreçte küçük toprak sahiplerinin bir
bölümü daha önce kendilerine ait olan topraklarda fakat bu kez tohum tekelinin bir
işçisi olarak çalışmaya başlayacak, daha büyük olan diğer bölümü ise
yaşamını sürdürebilmek amacıyla metropollere göç etmekten başka çare
bulamayacaktır. Büyük kentlere yaşanacak bu göç dalgasıyla birlikte metropollerdeki
işsizlik, kayıt dışı çalışma, sendikasızlaştırma ve ücret ve sosyal
kazanımlardaki gerileme olgusu hız kazanacak, yedek işgücü ordusu ise
genişleyecektir. Tarımın kapitalistleşmesinin bir diğer sonucu, doğrudan toplum
sağlığı ile ilgilidir. Yığınsal üretimi kolaylaştıran hormon kullanımı ve
tohumların genleriyle oynanarak verimin yükseltilmesi gibi aşırı kar hırsını
tatmin amacıyla uygulanmakta olan üretim yöntemleri insan sağlığını ve gelecek
nesilleri tehdit eden ve üstelik dünyada yaşanmakta olan açlık olgusunu yok etme gibi
bir amacı da olmayan uygulamalardır. Kaldı ki kapitalistleşen tarımda, yaşamsal
gıda ürünlerinin bile birer borsa metaı olarak işlem görmesi ve arzın yüksek
olduğu dönemlerde -dünyadaki açlığa rağmen- ürün stoklarının tekellerin
depolarında fiyat yükselinceye kadar hapsediliyor olduğu hatırlanacak olursa yaşanan
süreçlerin dünya halklarının iyiliği, açlığın önüne geçilmesi ve benzer ulvi
amaçlara hizmet etmeyeceği gün gibi açıktır. Yine Katar/Doha raunduna dönecek olursak; çevreciler
dışında kalan bazı kesimlerin de farklı gündem maddelerinin içeriğini öne
sürerek küçük kazanımların elde ettiği yönündeki düşünceleri topluma
yaygınlaştırmaya çalıştıklarını da belirtmemiz gerek. Bu “aşırı iyimser”
görüşlerin kaynağında ise tarımı da yakından ilgilendiren TRIPS-Patent ve Telif
Hakları Yasası için getirilen bazı istisnai hükümler bulunuyor. TRIPS, ilk kez
Uruguay raundu sırasında DTÖ içersine dahil edilen ve sağlıktan, tarıma kadar pek
çok hayati alanı kapsamı içine alan bir anlaşma. TRIPS’in tarımla ilişkisi, özel
tohumların patent hakkını milyarlarca dolar ödeyerek satın alan tohum tekellerinin,
bu patente dayanarak farklı tohumların piyasada kullanılmasını engelleyebilmesinden
kaynaklanıyor. Fakat Doha’da sağlanan istisnai hükümlerin tarımla bir ilişkisi yok
ve sağlık alanıyla ilgili. Uruguay raundunun son bulduğu 1994 yılından günümüze
kadar ilaçta patent uygulamasına geçen yoksul ülkelerin büyük bir bölümü patent
ve telif hakları yasasının halkların ilaçsız kalması anlamına geldiğini çok acı
deneyimlerle öğrendiler. Patent sahibi ilaç firmaları ürün fiyatını kontrolsuz bir
şekilde yükseltince, bu ülkelerde en fazla karşılaşılan hastalıklardan biri olan
AIDS hastaları tedavi alamaz hale geldiler. Bu durum, başta Afrika ülkeleri olmak
üzere bütün 3. dünya hükümetlerinin kendilerine yönelik muafiyet ve istisnalar
talep etmesine yol açtı Doha’da. Ancak bu kadar hayati ve can yakıcı olan bu konuda
bile tanınan istisna, süreyle ve çok ağır kriterlerle sınırlandı ve bu ülkelere
yalnızca AIDS benzeri, bulaşıcı hastalıklar had safhaya geldiğinde ve geçici
süreyle TRIPS’den muafiyet sağlandı. Bu durumdan yararlanan bir grup ta
Hindistan’da çok düşük maliyetle üretim yapan ve 3. dünya ülkelerine dünya
piyasası fiyatlarının altında satış yapabilmek için aportta bekleyen Hint’li
ilaç tacirleri oldu. Katar’da başlatılan yeni raundun 2005 yılında
bitirilmesi ve karar altına alınan tüm gündem maddelerinde müzakereler tamamlanmadan
hiç bir anlaşmanın imza altına alınmadığı bir sistem olan “tek girişim”
(single undertaking) yöntiminin benimsenmesi kararlaştırıldı. Tek girişim sisteminin
bir diğer özelliği ise, bu yöntemle imzalanacak hiç bir anlaşmanın ekseriyetli
anlaşma statüsünde olamayacağı ve mutlaka tüm üye devletlerin taraf olduğu “çok
taraflı” anlaşmalar şeklinde dizayn edilmesi. Bu yaklaşım, örgüte üye olan
devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda belli anlaşmaları görüşmek ya da
imzalamaktan caymasına engel oluşturuyor. Katar raundu gerek içeriği gerekse benimsenen
yöntemleriyle, adeta ABD Başkanı G.W.Bush’un İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan
saldırılardan hemen sonra televizyonlara verdiği demeçlerde altını çizerek
tekrarladığı cümleleri konfirme ediyor: “Dünyada artık hiç bir şey eskisi
gibi olmayacak” . DTÖ’nün, Katar sürecinden hemen önce Çin gibi 1.2 milyar
nüfuslu bir tarım devini de bünyesine katarak genişlediği hatırlandığında hem
Katar gündemi hem de Bush’un sözleri yerli yerine oturuyor. GAYE YILMAZ Ekonomist-Araştırmacı DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı |